ABD-İran çatışması... Gerginliğin artma senaryoları

Mevcut askeri yığılma, yakın zamanda bir kara savaşının olacağına işaret etmiyor... Körfez geçitlerini kontrol eden sistem 7 adadan oluşuyor

Geçtiğimiz nisan ayında Hürmüz Boğazı yakınlarında bir İran gemisine helikopterle uyarıda bulunan bir Amerikan askeri (CENTCOM)
Geçtiğimiz nisan ayında Hürmüz Boğazı yakınlarında bir İran gemisine helikopterle uyarıda bulunan bir Amerikan askeri (CENTCOM)
TT

ABD-İran çatışması... Gerginliğin artma senaryoları

Geçtiğimiz nisan ayında Hürmüz Boğazı yakınlarında bir İran gemisine helikopterle uyarıda bulunan bir Amerikan askeri (CENTCOM)
Geçtiğimiz nisan ayında Hürmüz Boğazı yakınlarında bir İran gemisine helikopterle uyarıda bulunan bir Amerikan askeri (CENTCOM)

Savaş, belirsizliklerin ve öngörülemeyen gelişmelerin hâkim olduğu bilinmez bir dünyada cereyan ediyor. İlk merminin atılmasıyla birlikte mevcut planlar değişmeye başlarken, yürütülen stratejiler de sahadaki gerçeklerle sürekli bir uyum sürecine giriyor. Stratejiler savaşın yol haritasını oluştursa da doğası gereği dinamik ve değişken bir yapı barındırıyor. Gerçekliği yalınlaştıran kurgusal bir düşünce niteliğindeki bu planlamalar, komutanın savaşı başlatma kararıyla son halini alıyor. Ancak çatışmaların şiddeti arttıkça strateji, komutanın denetiminden çıkarak onu etkisi altına almaya başlıyor. Güçlü olan tarafın başlattığı savaşları, sabır gösterip direnç sağladığı takdirde daha zayıf olan taraf sonlandırıyor. Öte yandan modern savaşlara, toplumun inançlarını değiştirmeyi ve yönetime olan güvenini sarsmayı hedefleyen geniş kapsamlı algı operasyonları da eşlik ediyor.

Körfez’de süren savaş

Mevcut durumun öncesinde yürütülen süreç, beklenmeyen sonuçları beraberinde getirdi. Bu süreçte Hürmüz Boğazı odak noktası ve ana gündem maddesi haline geldi. Başkan Trump, ABD’li askeri komutanların Hürmüz Boğazı’nın İran’ın odak noktası olduğunu gösteren ‘savaş oyunu’ simülasyonundaki tavsiyelerini dikkate almadı. Son savaşın ardından Washington ve Tahran arasında imzalanan mutabakat muhtırası ise kamuoyunda bazı kesimlerce ‘anlaşamama muhtırası’ olarak nitelendirildi.

İran asıllı Amerikalı uzman Vali Nasr, Financial Times gazetesinde kaleme aldığı makalede, söz konusu muhtıranın hem İran hem de Trump için uygun bir zemin yarattığını belirtti. Nasr, bu durumun ABD Başkanı’na hesaplamalarını yeniden gözden geçirme ve dolayısıyla küresel ekonomi üzerindeki baskıyı azaltma imkânı tanıdığını ifade etti. Makalede ayrıca, sürecin İran’a Hürmüz Boğazı üzerindeki denetimini pekiştirmesi ve ülkede yeni oluşan yerel yönetimin meşruiyetini yeniden tesis etmesi için zaman kazandırdığı vurgulandı.

Nitekim İran, Boğaz’ı yönetmek üzere bir kurul oluşturdu ve mevcut durumu yasallaştırmak adına parlamento çalışmalarını sürdürdü. Bu adımlarla İran, kendi mülkiyetinde olmayan bir alan üzerinde hak iddia etti ve müzakerelerde bu durumdan geri adım atmayı bir taviz olarak sundu. İran’ın boğaz üzerindeki hakimiyet arayışından vazgeçmesi durumunda bunun nükleer programına, füze hedeflerine, bölgedeki vekil güçlerine ve genel nüfuz sistemine nasıl yansıyacağı sorusu öne çıkıyor. Bu noktada ABD’nin İran’a yönelik mevcut askeri harekatları üzerinden bir caydırma ve zorlama (Coercion) stratejisinin devreye girdiği görülürken, ABD ile İran arasında tırmanan stratejik rekabetin seyri takip ediliyor.

Amerikan stratejisi

ABD’nin stratejisi; sıkı bir deniz ablukası ile Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ve İran ordusuna ait askeri deniz unsurlarının, ülkenin 2 bin 500 kilometrelik sahil şeridi boyunca hedef alınması esaslarına dayanıyor. Hürmüz Boğazı’nın yer aldığı Hürmüzgan eyaleti ise ABD operasyonlarının odak noktasını oluşturuyor.

Söz konusu strateji, DMO Deniz Kuvvetleri’nin askeri kapasitesini zayıflatmayı, yeteneklerini yeniden inşa etmesini engellemeyi ve aynı zamanda gemiler ile tankerler için kabul edilebilir bir risk seviyesinde Güney Umman deniz rotasını seyrüsefere açmayı hedefliyor. Bu adımlarla İran’ın ‘acı eşiğinin’ en üst seviyeye çıkarılarak taviz vermeye zorlanması amaçlanıyor. İran’ın kayıplarını telafi edemeyecek noktaya gelmesi durumunda bu durumun gerçekleşebileceği değerlendiriliyor.

Tarihsel süreçte benzer bir durum Humeyni döneminde, İran-Irak Savaşı (1980-1988) sırasında yaşandı. Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 1987 yılında aldığı 598 sayılı karar, İran tarafından ancak ‘acı eşiğine’ ulaşıldığı 1988 yılında kabul edildi. Dönemin lideri Humeyni’nin, Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak ile ateşkes sağlayan kararı imzalamasını ‘zehir içmeye’ benzettiği ve üst düzey askeri komutanların tavsiyeleri doğrultusunda bu kararın ulusal çıkarlar gerekçe gösterilerek onaylandığı biliniyor.

Bugün, Humeyni’yi savaşı bitirmeye zorlayan şartların mevcut olup olmadığı ve İran’da jeopolitik karar alma mekanizmasının Dini Lider, Cumhurbaşkanı, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi veya DMO arasında nasıl şekillendiği sorusu gündemdeki yerini koruyor.

Bugün ‘acı eşiği’, 1988 yılından farklı olabilir. O dönemde İran Devrimi henüz başlangıç aşamasındaydı. İktidarı sağlamlaştırmak istiyordu. Oysa bugün, her açıdan farklı görünüyor. Artık 47 yaşında olan devrim, rejimin varlığı ya da yokluğu meselesini oluşturan bir meydan okumayla karşı karşıya. Bu nedenle, bugünkü ‘acı eşiğinin’ 1988’dekinden biraz daha yüksek olduğu söylenebilir.

Savaşın farklı biçimleri

ABD, mevcut süreçte yalnızca İran limanlarına ablukayla sınırlı bir deniz savaşı yürütmedi; belirlenen hedef listesinin kesintisiz bombalandığı bir hava savaşı ve siber savaş da sürdürdü. Bu süreçte ABD, Corsair insansız deniz araçları (İDA) ile LUCAS insansız hava araçlarını (İHA) kullandı ve modern silah ile mühimmatlarını test etti.

İran sahası, farklı aktörlerin silahlarını denediği Ukrayna sahası gibi ABD için de önemli bir test alanına dönüştü. ABD bu sahadan elde ettiği geri bildirim verilerini; olası jeopolitik ve askeri sürprizlere karşı adaptasyon sağlamak, sistemlerini güncellemek ve hazırlık seviyesini artırmak amacıyla topladı.

xsdfgbhn
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan ve İran askeri tesislerini hedef alan bir saldırıyı belgeleyen videodan alınan ekran görüntüsü (AFP)

Dolayısıyla ABD kuvvetlerinin, ortak askeri doktrin çerçevesinde çok alanlı (hibrit) bir harp yürüttüğü vurgulanıyor. Tüm bunlara ek olarak mevcut sürecin; ağır yaptırımlar, varlıkların dondurulması ve petrol ihracatının engellenmesi yoluyla İran ekonomisini çökertmeyi hedefleyen bir ekonomik savaşı da kapsadığı belirtiliyor. The Wall Street Journal gazetesine dayandırılan bilgilere göre İran’ın günlük kaybının yaklaşık 500 milyon doları bulduğu ifade ediliyor.

Bu bağlamda, eski ABD Savunma Bakanı Mark Esper, savaşın yalnızca havadan kazanılmasının mümkün olmadığını, çünkü mücadelede çok önemli bir ekonomik bileşenin de bulunması gerektiğini belirtiyor. Ancak askeri savaşı ekonomik savaşla birleştiren bu yaklaşım üç şey gerektiriyor: zaman, sabır ve stratejik disiplin.

Toplu savaş

Operasyonel ve taktik düzeyde, mevcut askeri harekât şu özelliklerle öne çıkmakta: süreklilik, düzen, şiddet ve hedeflerin niteliğindeki değişiklikler, ayrıca İran’ın iç kesimlerine yönelik bombardıman. ABD, kademeli bir tırmanma stratejisi izlemekte. Bu yaklaşımın tehlikesi, İran’ın ABD’nin taleplerine yanıt vermemesi halinde, Trump’ın daha büyük bir tırmanışa yönelmesi için baskıların artacağı.

Her tırmanış aşaması bir öncekine dayanmakta; bu da, süreç uzadıkça bu birikimlerden çıkmayı zorlaştırır ve nihayetinde topyekûn bir savaşa yol açabilir. Peki Trump bu topyekûn savaşa girecek mi? Çeşitli göstergeler, Trump’ın İran ile çatışma sahnesine çok sayıda ek askeri araç getirerek en kötü senaryoya hazırlandığını gösteriyor.

Almanya’dan daha fazla F-16 uçağı, İngiltere’den F-35 uçakları ve şu anda İsrail’de bulunan çok sayıda havada yakıt ikmali uçağı getirdi. ABD, 2025 yılında 12 Gün Savaşı sırasında İran’ın Natanz ve Fordo nükleer tesislerini, 60 metre derinlikteki siperleri delebilen GBU-57 füzeleriyle bombalamıştı.

Peki, Trump’ın vurmakla tehdit ettiği yeni bir nükleer hedef olan Balta Dağı’na karşı da benzer bir bombalama tekrarlanacak mı?

İran stratejisi

İran artık savaştan önceki konumunda bulunmuyor. Kurduğu caydırıcılık unsurları çökerken, vekil güçleri de eski nüfuzunu kaybetmiş durumda. ‘İleri savunma’ stratejisinin geçerliliğini yitirdiği bu süreçte, vekil gücün asıl aktörü savaşa sürüklemesiyle birlikte çatışmalar doğrudan asıl aktörün kendi evine taşındı. Bu aşamada asıl aktörün vekil gücü kurtarmak adına yapabildiği tek şey ise siyasi açıklamalar ve tutumların yanı sıra bir miktar füze fırlatmaktan ibaret kalıyor.

İran’ın bugün caydırıcılık mekanizmasını şu esaslar üzerinden yeniden inşa etmeye çalıştığı görülüyor: İran’ın iç güvenliğinin, bölge ve yakın çevredeki güvensizlik ortamına dayandığı değerlendiriliyor. Yönetimdeki bazı kesimlerin, iç durumu düzenlemek, iktidarı pekiştirmek, meşruiyeti sağlamak ve hatta bunu savaş sonrası şekillenecek yeni İran’a kabul ettirmek amacıyla zaman kazanmayı hedeflediği belirtiliyor.

Bu noktada denetim denklemi, Hürmüz Boğazı üzerinde egemenlik kurma çabası ve askeri gerçeklerin gerektirdiği şekilde ‘yatay tırmanmayı’ (Horizontal Escalation) genişletme adımları devreye giriyor.

İran’ın mevcut süreçte, özellikle deniz alanında ABD kuvvetleriyle doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçındığı gözlemleniyor. Bu doğrultuda, komşu ülkeler ile ABD arasındaki ilişkileri zedelemek amacıyla hedeflerin yatay düzlemde seçildiği ifade ediliyor. İran’ın savaşı uzatarak zaman kazanmaya çalıştığı; bu süreçte ABD iç siyasetine, benzin fiyatlarındaki artışa, savaşa olan kamuoyu desteğinin düşmesine ve ABD Kongre ara seçimlerine güvendiği kaydediliyor.

İran ayrıca, özellikle hava savunması alanında ABD’nin askeri stoklarının tükenmesine de bahis oynuyor. Zaten ABD’nin dünyanın diğer bölgelerinde, özellikle de Uzak Doğu’da, örneğin Tayvan Boğazı gibi yerlerde jeopolitik çıkarları olduğunu biliyor.

ABD kuvvetleriyle doğrudan karşı karşıya gelmemek adına İran, Hürmüz Boğazı ve çevresinde ABD’nin özellikle deniz gücüne yönelik ‘alana erişimi engelleme ve hareket imkanından yoksun bırakma’ stratejisini uyguluyor. ABD’nin boğaz ve çevresinde İran’ın bu stratejisine hizmet eden DMO askeri altyapısını vurmaya odaklanması da bu çerçevede anlam kazanıyor. Buna karşılık İran’ın, Hürmüz geçiş bölgesindeki risk seviyesini yüksek tutma konusunda ısrarcı bir tutum sergilediği görülüyor. Ancak bundan sonraki sürecin nasıl şekilleneceği belirsizliğini koruyor.

Hürmüz senaryoları

Başkan Trump’ın, şartlar ne olursa olsun, İran’ın boğaz üzerindeki egemenliğini kabul etmesi mümkün görünmediği gibi İran’ın da bir bedel ödenmeksizin boğazdaki denetiminden vazgeçmeyeceği değerlendiriliyor. Hürmüz meselesi; nükleer program, vekil güçler, balistik füzeler ve İHA’lar dahil olmak üzere askıda bekleyen diğer tüm konuları gölgede bırakıyor. İran’ın boğazdan çekilmesini sağlamak adına ödenebilecek olası bir bedelin henüz gündeme gelmediği, mevcut süreçte ‘cezalandırıcı caydırıcılık’ adı altında yalnızca askeri seçeneğin konuşulduğu belirtiliyor. Bu kapsamda muhtemel diğer senaryolar şu şekilde sıralanıyor:

Birinci senaryo: İster boğazda ister çevresinde olsun, İran silah sistemlerine yönelik askeri operasyonların devam etmesi. Amaç, İran’ın askeri kapasitesini düşürmek, onu İran’ın coğrafi derinliklerine geri çekmek ve deniz geçitlerindeki risk seviyesini en aza indirmek. Bu durum, ABD askeri varlığının sürekliliğini ve sürdürülebilir bir hazırlık durumunu gerektiriyor.

Peki Trump, bu uzun süreli askeri varlığın bedelini ödemeyi kabul edecek mi? Kongre, ABD’deki Savaş Yetkileri Yasası’nın öngördüğü üzere, askeri operasyonların 90 günü aşan bir süre boyunca devam etmesine onay verecek mi?

sdvfgb
Hürmüz Boğazı... İran ile savaşın odak noktası (Getty Images)

İkinci senaryo: Askeri operasyonların bugün olduğu gibi devam etmesinin yanı sıra, Körfez geçitlerini kontrol eden adalar sistemini vurmayı hedefleyen bir kara operasyonuna hazırlanılması. İran, boğazda yaklaşık 31 adayı kontrol ediyor. Bunların çoğu, su derinliğinin tankerlerin geçişi için ideal olduğu (30 metre veya daha fazla) Körfez sularının ortasında yer alıyor. Böylece bu adalar, tüm tankerlerin rotasını kontrol eden su karakolları oluşturuyor.

Ancak bu adalar arasında en önemlileri, gerek giriş gerekse çıkışta boğazı doğrudan kontrol eden yedi ada: Hürmüz, Lark, Hengam, Keşm, Büyük Tunb, Küçük Tunb ve Ebu Musa adaları. Tüm bu adalar, İran tarafından ‘Erişimi Engelleme ve Alan Hâkimiyeti’ stratejisini uygulamak üzere hazırlanmış ve donatılmış.

Keşm Adası, sahip olduğu doğal ve yapay mağaraların yanı sıra büyük yüzölçümü (bin 500 kilometre kare) nedeniyle en büyük zorluğu oluşturuyor. Bu adaların işgal edilmesi operasyonu; çok sayıda kara gücü, paraşütçü birlikler ve piyade kuvvetleri gerektirmekte, ayrıca karmaşık ve çok alanlı (kara, deniz, hava, siber...) bir askeri operasyon düzenlemeyi zorunlu kılmakta. Böyle bir operasyonu gerçekleştirmek için İran içlerinin coğrafi derinliklerinde askeri olarak felç edilmesi ve İran’ın her türlü silahla çıkarma operasyonlarını hedef alma yeteneğinin engellenmesi gerekmekte.

Operasyonun başarısından sonra, DMO Deniz Kuvvetleri’nin geri dönüşünü önlemek için adalarda kalınmalı. Peki adalarda kim kalacak? Ve orada kalmak güvenli sayılır mı? Mevcut Amerikan askeri yığınağı bir askeri operasyona hazırlığı işaret ediyor mu? Peki ya maliyet ne olacak?

Olası bir Amerikan operasyonunda konuşulan hedefler arasında, birçok uzmanın üzerinde durduğu Hark Adası da yer alıyor. Bu ada İran kıyılarına çok yakın, aynı zamanda Arap kıyılarına ise uzak. Ada, İran’ın petrol ihracatının ağırlık merkezi sayılıyorsa (30 milyon varile kadar kapasitesi var), yüzölçümünün 25 kilometre kareyi geçmediği de göz önüne alındığında, petrolün Körfez sularına sızması durumunda buradaki herhangi bir operasyon çevre felaketine yol açabilir.

Eğer petrol bu adaya Ahvaz eyaletindeki petrol kuyularından akıyorsa, petrolün Hark Adası’ndaki tesislerinin kendisini değil, adaya pompalanma kaynağını hedef almanın daha iyi olacağını düşünenler olacaktır. Her halükârda, Körfez’deki Amerikan kara operasyonlarının şekli ne olursa olsun maliyeti yüksek olacak. Bu çerçevede Emekli Amerikalı General Barry McCaffrey, Hürmüz’ü kontrol altına alma operasyonunun 600 bin asker gerektirebileceğini ve yaklaşık bir yıl sürebileceğini belirtiyor.

Üçüncü senaryo: Mevcut yığınak, İran’daki tüm askeri hedefleri amaçlayan büyük bir hava harekâtı başlatmak için olabilir. Ayrıca Natanz ve Fordo gibi nükleer sahaların yeniden hedeflenmesi ve buna Trump’ın yeni nükleer hedefi olan Balta Dağı’nın eklenmesi söz konusu olabilir.

Hava harekâtı tamamlandıktan sonra Trump, hedeflerine ulaştığını ve boğazdan faydalananların, burada seyir güvenliğini sağlama yükünü paylaşmak için acele etmeleri gerektiğini ilan edebilir.

Yakın zamanda gerçekleşecek bir kara harekâtı ihtimal dışı

Sonuç olarak, ABD’nin gerçekleştirdiği askeri yığınağın göstergeleri yakın zamanda bir kara harekatının yapılma ihtimalini uzak tutuyor. Mevcut veriler aynı zamanda İran’ın boğazı tamamen kapatma kapasitesine sahip olmadığını da doğruluyor. Bu nedenle, Hürmüz Boğazı’nda bir gemi hedef alındığında İran’a ait bir köprünün veya enerji tesisinin vurulacağını tehdit eden Trump’ın da işaret ettiği üzere, kademeli bir tırmanmayı öngören birinci senaryonun en yüksek olasılık olduğu değerlendiriliyor.

Ancak şu sorular geçerliliğini koruyor: İsrail’in savaşa dahil olması durumunda süreç nasıl şekillenecek? İran kaybetmeye başladığını hissettiği takdirde İsrail’e ve komşu ülkelere yönelik büyük bir önleyici darbe indirme yoluna gidecek mi? Bu bakımdan rasyonel hareket etmenin tüm taraflar için belirleyici unsur olduğu ve birinci senaryonun başarısının Başkan Trump’ın göstereceği sabra bağlı bulunduğu ifade ediliyor. Trump’ın bu sabrı gösterip gösteremeyeceği ise merak konusu olmayı sürdürüyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat için bir askeri analist tarafından kaleme alındı.



Enerji ateşkesi planı, Rusya-Ukrayna savaşının yeni sınavı

15 Eylül'de Donetsk'te dikenli tellerle çevrili korunaklı bir caddeden geçen bir kişi (Reuters)
15 Eylül'de Donetsk'te dikenli tellerle çevrili korunaklı bir caddeden geçen bir kişi (Reuters)
TT

Enerji ateşkesi planı, Rusya-Ukrayna savaşının yeni sınavı

15 Eylül'de Donetsk'te dikenli tellerle çevrili korunaklı bir caddeden geçen bir kişi (Reuters)
15 Eylül'de Donetsk'te dikenli tellerle çevrili korunaklı bir caddeden geçen bir kişi (Reuters)

Ukrayna, akaryakıt piyasasındaki dalgalanmalarla daha da belirginleşen bir açmazla karşı karşıya. Rusya’ya savaşın maliyetini artırmak amacıyla düzenlediği saldırılar, ABD’nin baskısıyla karşılaşırken, ABD Başkanı Donald Trump’ın Rus rafinerilerinin hedef alınmasını küresel dizel yakıtı kıtlığıyla ilişkilendirmesi Kiev üzerindeki baskıyı artırdı.

Kiev’in rakibinin ekonomisini yıpratacak bir aracı elinde tutma ihtiyacı ile Washington’ın fiyat baskısını hafifletme çabası arasında, enerji tesislerinin korunmasına yönelik öneri yeniden gündeme geldi. Öte yandan altyapıya yönelik saldırılar, gerilimi düşürme ihtimalini sınamayı sürdürüyor.

Karşılıklı saldırılar salı günü de devam etti. Ukrayna, Donetsk’in kuzeyinde bir saldırı düzenlediğini açıklarken Baltık Denizi’ndeki gerilim de tırmandı. Rusya’ya ait bir fırkateynin Danimarka askeri helikopterine doğru iki işaret fişeği ateşlemesi, Litvanya üzerinde bir insansız hava aracının düşürülmesi ve Polonya sınırı yakınlarında bir Ukrayna trenine saldırı düzenlenmesi bölgede tansiyonu yükseltti. Bu gelişmeler, Batılı yetkilileri taşıyan başka bir trenin bölgeden ayrılmasıyla aynı zamana denk geldi.

Şu ana kadar Trump’ın tarafların üzerinde anlaşmış olabileceğini söylediği anlaşmanın nasıl uygulanacağı belirsizliğini koruyor. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy koşullu destek verirken Moskova, kendi tesislerine yönelik saldırıların durdurulması çağrısını memnuniyetle karşıladı. Ancak bu tutumlar arasında karşılıklılık, güvenceler ve korunacak hedeflerin kapsamına ilişkin sorular bulunuyor. Tüm bunlar, çatışmaların NATO sınırlarına yaklaşan bir tırmanış içinde yaşandığı bir dönemde gerçekleşiyor.

Koşullu ateşkes

Reuters'ın aktardığına göre Zelenskiy, ABD'nin Moskova'nın öneriye bağlılığı konusunda güvence verebilmesini desteğinin koşulu olarak ortaya koydu. Herhangi bir mutabakatın güvenilir ve kalıcı olması ve sivillerin hayatında somut bir etki yaratması gerektiğini vurguladı. Bu nedenle Kiev'in tutumu, Trump'ın açıklamasına koşulsuz destek vermekten çok, önerinin somut ve doğrulanabilir taahhütlerle güvence altına alınmasını öngörüyor.

 cuıl
İtfaiye ekipleri 15 Eylül'de Sumi'de Rus saldırılarının yol açtığı yangını söndürdü (Reuters)

Bu ifade özellikle önem taşıyor. “Enerji tesislerinin” korunması, ulaşım ve tedarik tesislerini de kapsayan “kritik altyapıya” yönelik saldırıların durdurulmasından daha dar bir kapsam taşıyabilir. Tanımın belirsiz bırakılması, farklı ekonomik hedeflere yönelik saldırıların sürmesine ve tarafların mutabakatı ihlal etmekle birbirini suçlamasına zemin hazırlayabilir.

Kremlin ise Trump'ın Kiev'e dizel tesislerini hedef almama çağrısını memnuniyetle karşıladı. Bu tutum Moskova'ya petrol sektörünü savunma fırsatı verirken tek başına Ukrayna'daki tesislere yönelik saldırıların durdurulacağı yönünde karşılıklı bir taahhüt anlamına gelmiyor.

Benzer bir pazarlık daha önce deniz taşımacılığı dosyasında da gündeme gelmişti. Zelenskiy, 24 Ağustos'ta Rusya'nın tahıl gemilerine yönelik bir ateşkesi kabul etmeye hazır olmadığını, çünkü Moskova'nın bunun kapsamını Rus rafinerileri ve boru hatlarını da içine alacak şekilde genişletmek istediğini söylemişti. Reuters'a göre bu durum, iki ülkenin ekonomilerinin korunmasına yönelik müzakerelerin haftalardır sürdüğünü ve anlaşmazlığın her iki tarafın hangi tavizlerin maliyetini üstleneceği ve bu tavizlerin sınırlarının ne olacağı üzerinde yoğunlaştığını ortaya koyuyor.

Saha vaatleri sınamaya başladı

Diplomatik çabalar, sahada devam eden tırmanışın gölgesinde yürütülüyor. Reuters salı günü Rusya'nın gece boyunca yaklaşık 200 insansız hava aracıyla saldırı düzenlediğini bildirdi. Saldırılarda Ukrayna'daki enerji tesisleri ve limanlar hedef alınırken iki kişi hayatını kaybetti. Kiev'deki akaryakıt istasyonları da zarar gördü.

Buna karşılık Zelenskiy, Rusya'daki Sızran Rafinerisi ile Taganrog ve Oryol'daki insansız hava aracı üretim tesislerinin hedef alındığını açıkladı. Rusya'daki yerel yetkililer de pazartesi günü Belgorod bölgesindeki bir köyde bulunan ticari bir tesise insansız hava aracıyla düzenlenen saldırıda bir kişinin öldüğünü, bir kişinin yaralandığını bildirdi.

aaasfd
Donetsk'teki Drujivka kentindeki caddelerden biri 15 Eylül'de (Reuters).

Cephe hattında ise Ukrayna 3. Kolordu Komutanı Andriy Biletskiy, Donetsk'in kuzeyinde bir saldırı operasyonu başlatıldığını açıkladı. Biletskiy, operasyon kapsamında 75 kilometrekarelik alandaki Rus sızmalarının temizlendiğini ve 10 kilometrekarelik ek alanın geri alındığını söyledi.

Reuters, operasyonun Slovyansk ve Kramatorsk yakınlarında Rus ikmal hatlarını kesmeyi hedeflediğini bildirdi. Rusya'nın ise güneyden Kostyantynivka yönündeki baskısını sürdürdüğü belirtildi.

Cephe hattından uzakta iletişim ve ulaşım hatları da hedef alınmaya devam ediyor. Pazar günü Polonya sınırı yakınlarında bir trene düzenlenen saldırı, ulaşım ağının kırılganlığını bir kez daha gündeme getirdi. Ukrayna Demiryolları Başkanı, pazartesi günü yaptığı açıklamada saldırıların her geçen hafta arttığını söyledi.

Bu olaylar karşılıklı saldırıların sürdüğünü gösterse de henüz uygulama tarihi açıklanmayan bir öneriye tarafların ne ölçüde bağlı kalacağını tek başına ortaya koymaya yetmiyor.

Bu durum, ateşkesin kapsamına ilişkin soruyu da büyütüyor: Mutabakat yalnızca elektrik ve akaryakıt tesislerinin korunmasını mı kapsayacak, yoksa ekonomik hayatın devamlılığını sağlayan diğer tesisleri de içine alacak mı?


İran savaşı ve Kızıldeniz: Yeni petrol krizi kapıda mı?

Yemen'deki Husilerin, Kızıldeniz'de saldırıları artırması petrol sektörünü endişelendiriyor (AFP)
Yemen'deki Husilerin, Kızıldeniz'de saldırıları artırması petrol sektörünü endişelendiriyor (AFP)
TT

İran savaşı ve Kızıldeniz: Yeni petrol krizi kapıda mı?

Yemen'deki Husilerin, Kızıldeniz'de saldırıları artırması petrol sektörünü endişelendiriyor (AFP)
Yemen'deki Husilerin, Kızıldeniz'de saldırıları artırması petrol sektörünü endişelendiriyor (AFP)

İran destekli Husilerin, Kızıldeniz'deki stratejik bölgeleri ele geçirmesiyle İran savaşının tetiklediği petrol krizi derinleşiyor.

Husiler son olarak Büyük Haniş ve Küçük Haniş adalarını ele geçirerek Babülmendep Boğazı çevresindeki tehdidini artırdı.

Tahran destekli örgüt, geçen hafta da Kızıldeniz kıyısındaki Taiz'e bağlı Muha kentinin ardından Meyyun (Perim) Adası ve Zubab'ı ele geçirmişti.

Guardian'ın aktardığına göre Husi milislerin, Suudi Arabistan'ı Asya pazarlarına bağlayan hat üzerindeki adaları kontrolüne alması petrol krizini derinleştirebilir.  

Suudi Arabistan, perşembe günü (10 Eylül) Doğu-Batı petrol boru hattının saldırıya uğradığını da açıklamıştı. Riyad ve Bağdat yönetimleri, saldırının Irak'taki Şii milisler tarafından düzenlendiğini duyurmuştu.

Suudi Arabistan, Arap Yarımadası boyunca uzanan 1200 kilometrelik bu boru hattını kullanarak, İran savaşı nedeniyle gemi trafiğinin neredeyse durma noktasına geldiği Hürmüz Boğazı'ndaki tıkanıklığı aşıp tedariki sürdürüyordu.

Finansal hizmet platformu KCM Trade'den analist Tim Waterer, gözlerin faaliyetleri geçici olarak askıya alınan boru hattında olduğunu söylüyor:

Şu anda yatırımcılar için en önemli soru, Doğu-Batı hattındaki kesintinin ne kadar süreceği. Herhangi bir uzun süreli kesinti ve buna bağlı arz kaybı, fiyatların hızlı şekilde artmasına yol açar.

Wall Street Journal'ın analizinde de Kızıldeniz'deki son gelişmelerle birlikte "büyük yakıt krizinin" başladığı yorumu yapılıyor.

Husilerin sözkonusu boru hattına saldırıları nedeniyle günlük en az 2,5 milyon varillik ham petrol akışının kesintiye uğrayacağına dikkat çekiliyor.

Amerikan petrol devi Chevron'un CEO'su Mike Wirth, kısa sürede krizi hafifletebilecek önlemler almanın zor olduğunu vurguluyor.

Kasımda gerçekleşecek ara seçimlere hazırlanan ABD Başkanı Donald Trump, petrol fiyatlarının düşeceğini savunsa da tablo tersini gösteriyor. Cumhuriyetçi lider, savaşın ara seçimler öncesinde sonlanacağını ve petrol fiyatlarının düşeceğini iddia etmişti.

Ancak enerji sektörü ABD ve İsrail'in 28 Şubat'taki saldırılarıyla başlayan İran savaşının daha uzun süreceğini düşünüyor.

Diğer yandan Suudi Arabistan yönetimi, İran ve ABD arasındaki çatışmalarla bölgedeki savaşa çekiliyor.

Yemen'de Suudi Arabistan liderliğindeki Arap Koalisyonu Sözcüsü Tuğgeneral Turki el-Maliki, bugünkü açıklamasında, Husilerin pazartesi günü düzenlediği drone ve balistik füze saldırıları nedeniyle Hamis Muşayt, Abha ve Taif şehirlerinde 13 sivilin yaralandığını bildirdi. Maliki, koalisyonun saldırılara "kararlı şekilde karşılık vereceğini" ifade etti.

New York Times da Suudi Arabistan'ın, Husilerin son haftalarda artan saldırılarına karşı ABD'den aradığı desteği bulamadığını yazıyor. Adlarının paylaşılmaması şartıyla konuşan kaynaklar Riyad'ın, "Trump'ın Husilere karşı harekete geçmekteki isteksizliğinden rahatsız olduğunu" ileri sürüyor.

ABD'nin eski Suudi Arabistan Büyükelçisi Michael Ratney şunları söylüyor:

Şu anda Suudiler gerçekten hüsrana uğramış durumda. Bir bakıma bu, onlar için en kötü senaryo.

Öte yandan İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, Yemen'de tekrar tırmanan çatışmalarla hiçbir ilişkilerinin olmadığını savunmuştu.

Independent Türkçe, Guardian, New York Times, Arab News, Wall Street Journal, Tesnim


Venüs kendi uydusunu mu yuttu?

Venüs'ün kalın atmosferinin yarattığı sera etkisi, gezegenin yüzey sıcaklığının 471 dereceye kadar yükselmesine neden oluyor (NASA/JPL-Caltech)
Venüs'ün kalın atmosferinin yarattığı sera etkisi, gezegenin yüzey sıcaklığının 471 dereceye kadar yükselmesine neden oluyor (NASA/JPL-Caltech)
TT

Venüs kendi uydusunu mu yuttu?

Venüs'ün kalın atmosferinin yarattığı sera etkisi, gezegenin yüzey sıcaklığının 471 dereceye kadar yükselmesine neden oluyor (NASA/JPL-Caltech)
Venüs'ün kalın atmosferinin yarattığı sera etkisi, gezegenin yüzey sıcaklığının 471 dereceye kadar yükselmesine neden oluyor (NASA/JPL-Caltech)

Bilim insanları, Venüs'ün kendi uydusunu yok ettiği için yörüngesinde dönen bir cisim olmadığını öne sürdü. 

Kütlesi, boyutu ve karasal yapısıyla gezegenimize benzeyen Venüs, Dünya'nın ikizi diye anılıyor. Diğer taraftan Venüs'ün yüksek sıcaklıklar ve yoğun yüzey basıncı gibi özellikleri iki gökcisminin arasındaki temel farklar arasında. 

Venüs'te dikkat çeken bir diğer farklılık ise uydusunun olmaması. Hatta Güneş Sistemi'ndeki gezegenler arasında sadece Merkür ve Venüs uydudan mahrum.

Bilim insanları, Dünya'nın "ikizinin" ya bir zamanlar bir uyduya sahip olduğunu ve bu uydunun devasa bir cismin çarpması sonucu yok olduğunu ya da Venüs'ün hiçbir zaman uydu oluşturacak bir çarpışma yaşamadığını düşünüyordu.

Örneğin Dünya'ya Mars büyüklüğünde bir cismin çarpması sonucu Ay'ın meydana geldiği kabul ediliyor.

Ancak iki gezegenin benzerliğini düşününce, yaklaşık 4,5 milyar yıl önce oluşan Güneş Sistemi'nin ilk dönemlerinde Venüs'ün böyle bir çarpışma yaşamaması muhtemel görünmüyor. Hatta Güneş'e daha yakın olan Venüs'ün daha çok darbe almış olması gerektiği düşünülüyor.

Kaliforniya Üniversitesi Riverside kampüsünden astrofizikçi Stephen R. Kane, "Tıpkı Dünya gibi Venüs de şüphesiz büyük çarpışmalara maruz kaldı ve kendi gökyüzümüzde gördüğümüze benzer bir uydu oluşturmak için belki de daha çok fırsatı vardı" diyor.

Kane liderliğindeki araştırmacılar, bu gizemi çözmek için Venüs'ün uydusunun yaşayabileceği senaryoları test ettikleri bir simülasyon geliştirdi.

Bilim insanları gökcisimlerinin kütleçekim kuvveti aracılığıyla nasıl etkileşime girdiğini gösteren bir bilgisayar modeli yazdı. Ardından modelin, bilinen bir sistemi doğru temsil ettiğinden emin olmak için Dünya ve Ay'ın etkileşimini öğrettiler. 

Ekip bu sayede gezegenin dönüş hızının kilit rol oynadığını tespit etti.

Dünya, Venüs'e kıyasla kendi etrafında 200 kattan daha hızlı dönüyor. Mavi gezegen kendi ekseni etrafındaki bir dönüşünü yaklaşık 24 saatte tamamlarken, Venüs'ün kendi eksenindeki bir dönüşü 243 Dünya günü sürüyor.

Dünya'nın hızlı dönüşünden kaynaklanan enerji transferi, Ay'ın giderek uzaklaşmasına yol açıyor. Apollo 11 astronotlarının 1969'da uydunun yüzeyine bıraktığı aynalar sayesinde, Ay'ın yılda 4 santimetre hızla Dünya'dan uzaklaştığı biliniyor.

Araştırmacıların simülasyonlarına göre Venüs'ün başlangıçtaki dönüş hızı bugünkünden hızlı olsa bile, yeterince düşük olduğu senaryolarda, bir zamanlar oluşmuş olabilecek uydu uzaklaşmak yerine zamanla gezegene yaklaşarak parçalanabilirdi.

Bulguları hakemli dergi The ​Astrophysical Journal'da dün (14 Eylül) yayımlanan çalışmaya göre Venüs'ün ilk 1 milyar yılında uydusunu yok etmiş olabileceği düşünülüyor.

Kane, "Venüs'ün eğer bir uydusu olsaydı (ki muhtemelen bir noktada vardı) onu elinde tutamazdı" diyerek ekliyor:

Bu uydu nispeten kısa bir zaman diliminde gezegene çarpıp parçalanırdı.

Araştırmacılar bu teoriyi güçlendirmek için Venüs'ün dönüş hızının ve uydusunun kütlesinin ne kadar olabileceğine dair çok çeşitli olasılıkları test etti. Simülasyonların çoğunda sonuç değişmedi ve uydu Venüs'e çarptı.

Bilim insanları büyük bir uydunun da paçayı kurtaramayacağını hatta sonunun daha hızlı geleceğini söylüyor.

Kane, "İşin ilginç yanı, ağır bir uydunun daha hızlı yok olması. Çünkü kütlesi büyük bir uydu, Venüs'ün dönüşünü çok daha yavaşlatarak kendi yok oluşunu hızlandırır" diye açıklıyor.

Venüs'ün gerçekten bir uydusu olup olmadığını kesin bir şekilde bilmek pek mümkün değil. Araştırmacılar, böyle bir çarpışmanın kalıntılarını gezegende bulmanın kolay olmadığını söylüyor.

Ancak uydu yok olurken gezegenin yüzeyinde veya atmosferinde kimyasal izler bıraktıysa, NASA'nın yaklaşan DAVINCI görevi gibi gözlemlerin bu izleri yakalayabileceğini belirtiyorlar.

Independent Türkçe, Reuters, Space.com, EurekAlert, The ​Astrophysical Journal