İslam dinin Batı için tehdit oluşturduğu iddiasını çürüten John Esposito’nun Fransisken manastırından karşılaştırmalı din araştırmalarına yolculuğu

Espósito, “İslamofobi” alanında en önde gelen düşünürlerden biri olabilir (Georgetown Üniversitesi)
Espósito, “İslamofobi” alanında en önde gelen düşünürlerden biri olabilir (Georgetown Üniversitesi)
TT

İslam dinin Batı için tehdit oluşturduğu iddiasını çürüten John Esposito’nun Fransisken manastırından karşılaştırmalı din araştırmalarına yolculuğu

Espósito, “İslamofobi” alanında en önde gelen düşünürlerden biri olabilir (Georgetown Üniversitesi)
Espósito, “İslamofobi” alanında en önde gelen düşünürlerden biri olabilir (Georgetown Üniversitesi)

Independent Arabia

Birkaç gün önce hayatını kaybeden Amerikalı Profesör John Esposito, önce ABD içinde ardından dünyaya yayılan Arap ve Müslüman imajını tahrip etmeye çalışan manevi krizi, "Batı, geçmişte Arapları ve Müslümanları bedeviler, çöl, develer, çok eşlilik ve harem olarak tasvir ederek büyük bir hata yaptı. Bu şekilde İslam dinini ve manevi cihad anlayışını dinî aşırılık ve terörizmle özdeşleştirerek gerçeği çarpıttı. Şiddet, terör ve zulüm dünyada var olan olgulardır. Tıpkı diğer dünyalarda ve laik başkentlerde olduğu gibi İslam dünyasında da bulunurlar” şeklinde tanımlamıştı.

“Esposito, Huntington'ın söyleminin dayandığı tarihi determinizmin yanı sıra dünyayı mutlak iyi ve kötüye bölen anlayışı da reddetti. Bu dilin, bazılarının karşı çıktığını iddia ettiği aşırılıkçılığa benzer bir tutumu yansıttığını savundu.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Esposito, her ne kadar ‘İslamofobi’ ifadesini pek çok kişinin ve geniş bir akademik alanın kullandığı ölçüde kullanmamış olsa da bu alandaki en önemli düşünürlerden biri sayılabilir. Esposito, İslamofobi’nin konferanslarda ele alınan bir konu, akademik bir terim ya da bir araştırma alanı haline gelmesinden çok önce bu olgunun en tehlikeli biçimiyle, yani Amerikan gazeteciliğini, diplomasisini, kamuoyunu ve dış politikasını şekillendiren kalıp yargılarla yüzleşiyordu.

ABD’li profesör, İslam dinine ve Müslümanlara karşı Batı'daki önyargıyı, özellikle 21. yüzyılın ilk on yılında, yalnızca betimlemekle kalmayıp bunu üretim mekanizmalarını çözümleyerek derinlemesine ele aldı.

Peki, John Esposito'nun hayatını ve çalışma yolculuğunu derinlemesine okumaya nereden başlanabilir?

Adanmışlığın vücut bulmuş hali olarak Esposito

1940 yılında New York'un Brooklyn semtinde İtalyan asıllı Katolik bir ailede dünyaya gelen ve ortaöğretimini burada tamamlayan Esposito, 1963'te Oxford'daki Saint Antony's College'dan felsefe lisans eğitimi aldı. 1966'da Saint John's Üniversitesi'nde teoloji alanında yüksek lisans ve ardından 1974 yılında Temple Üniversitesi'nde doktora yaptı.

“Esposito’nun karşı uyarıda bulunduğu fikirler arasında ‘laik köktencilik’ olarak adlandırdığı, kamusal yaşamda dinin varlığını otomatik olarak akıl dışı ya da tehlikeli sayan varsayım da yer alıyordu.

Kariyerinin ilk dönemlerinde hizmet ve ibadete adanmış bir din adamı olarak bilinen ‘tahsis’ yoluna yöneleceği açıkça görünüyordu. Bu amaçla Kapüsen Fransisken tarikatına katıldı. Ancak bu yolda ilerlemedi.

Bununla birlikte bu dönem karşılaştırmalı dinler alanında önünde soru işaretleri belirdi. Sonunda İslam araştırmalarında uzmanlaştı. Çalışmalarını İslam alimi İsmail Raci el-Faruki'nin danışmanlığında tamamladı.

İslami düşünce üzerine yaklaşık 55 kitap kaleme aldı, editörlüğünü yaptı ve ortak yazarlık çalışmalarına katıldı. Bu kitapların büyük bölümü, özellikle 11 Eylül saldırıları sonrası dönemde Müslümanlara ilişkin yanlış hatta uydurma anlatılar olarak değerlendirdiği şeyleri ele aldı.

Esposito, çalışmalarının takdiri olarak çeşitli kurumlardan yedi fahri doktora unvanı aldı.

İslam'la buluşma yolculuğu

Geçtiğimiz ağustos ayında Esposito kariyerini anlatırken sanki hayatının seyrini ve dönüm noktalarını, onu bu yola götüren koşulları yeniden gözden geçiriyordu.

“En belirgin mirası, genellemeye meyleden bir çağda İslam ve Batı hakkında kesin hükümler vermek yerine ‘Hangi İslam? Hangi hareket? Hangi koşul altında?’ gibi daha ince sorular sorma yöntemi olmayı sürdürüyor.

Esposito İslam ve Müslümanlar üzerine araştırmacı olmayı, üstelik bu alanda önde gelen seslerden biri haline gelmeyi hiç planlamadı. "Amacım Fransisken rahip olmak veya ABD’de çalışmak ya da misyoner olmaktı" dedi. Bu sözlerini ‘Unapologetic’ adlı podcast kanalında aktardı.

Philadelphia'daki Temple Üniversitesi'nde Katolik ilahiyat alanında doktora yapmaya karar verdiğinde, dünya dinlerini incelemeye ayırması gereken bir yıl geçirmesi istendi. İşte orada Filistin asıllı ABD’li İslam alimi İsmail el-Faruki ile tanıştı.

“İslam ve Müslümanlar hakkında hiçbir şey bilmiyordum” diyen Esposito, Faruki tarafından ilk doktora öğrencisi olarak kabul edilerek Arapça kurslarına kaydolmaya teşvik etti.

Esposito, daha sonra buradaki çalışmalarını “Sınıftaki öğrencilerin yüzde doksanı Mısır'dan Malezya'ya, Endonezya'ya kadar İslam dünyasından geliyordu. Sanki yurt dışında yaşıyordum. Tam bir daldırma süreciydi ve İslam karşkısında büyülendim” sözleriyle anlatacaktı.

Doktora çalışmaları süresince akademik kariyerini siyasi gerçeklikle dengelemesi gerektiğini kısa sürede kavradı. 2023 yılında İstanbul'da yaptığı bir konuşmada, “1974'te doktoramı bitirdiğimde İslam araştırmaları alanında iş yoktu, yayın sözleşmesi yoktu, konferans davetleri yoktu. İran Devrimi ile her şey kökten değişti ve her zaman söylediğim gibi kariyerimi, ilk Lexus arabama sahip olmamı İran Devrimi'ne borçluyum” ifadelerini kullandı.

Halklar arasında iletişim programlarının savunucularından biri olan ve İslam araştırmalarının Amerikan din akademisinde yer edinmesine katkı sağlayan Esposito, “1980'lerin ortasına kadar İslam'ın, Hristiyanlık ve çeşitli mezheplerinin sahip olduğu gibi resmi ve kalıcı bir yeri yoktu, ama bu durum 1990'larda değişecekti" değerlendirmesinde bulunmuştu.

Doktorasının ardından geçen yaklaşık 20 yıl boyunca Esposito, Massachusetts'teki Holy Cross College'da Hinduizm, Budizm ve İslam dahil din araştırmaları alanında ders verdi. Orada Din Araştırmaları Bölümü başkanlığı yaptı ve kolejin Uluslararası Araştırmalar Merkezi'ni yönetti. Georgetown Üniversitesi'nde ise üniversite profesörü olarak görev yaparak din, uluslararası ilişkiler ve İslam araştırmaları dersleri verdi.

Esposito 1984 yılında ‘Islam and Politics’ (İslam ve Siyaset), 1988 yılında ‘The Straight Path (İslam: Doğru Yol) adlı kitaplarını yayımladı. Her iki kitap da iyi satış rakamlarına ulaştı ve defalarca kez yeniden basıldı.

1988'de Kuzey Amerika Orta Doğu Araştırmaları Derneği başkanlığına seçildi. Amerikan Din Akademisi ve Amerikan İslam Toplulukları Araştırma Konseyi başkanlıkları ile 1999-2004 yılları arasında İslam ve Demokrasi Araştırmaları Merkezi yönetim kurulu başkan yardımcılığı görevlerini de üstlendi.

Peki İtalyan Katolik bir aileden gelen genç Amerikalıyı İslam araştırmalarında kendi amacını bulmaya iten soru işareti neydi?

Katolik manastırından İslam'a

‘Esposito, neden uzun yıllarını İslam ve Müslümanların anlaşılmasını güçlendirmeye adadı?’ Bu soru, kendisini okuyan ya da dinleyen pek çok kişinin zihninde belirdi.

Anlatısına göre lisansüstü bölümündeyken bölüm başkanı kendisinden İslam üzerine bir ders vermesini istedi. O günlerde Katolik ilahiyatında doktora yaparken bunun ne yararı olduğunu sorguladı.

Bir televizyon programında şunları söyledi:

"Bölüm başkanı benden üç kez İslam dersi vermemi istedi ve bunu garip buldum; çünkü İslam üzerine hiçbir araştırma ilgim yoktu.”

Ardından şöyle devam etti:

“Bir tesadüf eseri o günlerde 'Exodus' filmini izledim. Yazarı tanınmış bir isimdi ve ben onu tarihçi sanmıştım. Bu filmi izleyince İslam üzerine tek bir ders almayı düşündüm."

Devamında şöyle anlattı:

“Yıllarca Hristiyan bir manastırda kaldım. Rahip olarak takdis edilmedim ama 14'ünden 24 yaşıma kadar Aziz Assisili Fransis'in ruhani geleneğine dayanan Katolik gelenekten Kapüsen Fransisken tarikatında yaşadım. Yahudi ve Hristiyan geleneklerini tanıyordum; ama bir anda kendimi İslam üzerine bir dersin içinde buldum."

ABD'de İslam araştırmalarının genellikle Hinduizm ve Budizm'le birlikte ‘diğer dinler’ başlığı altında sınıflandırıldığını ve bunun kendisinde bu sınıflandırmanın doğruluğunu sorgulama dürtüsü uyandırdığını da vurgulayan Esposito, sorgulama gerekçesini “İslam, vahyi ve Eski Ahit peygamberlerini tanıyan, Hz. İsa'yı peygamber olarak kabul eden ve Hz. Meryem'i yücelten bir dindir. Kur'an'da onun adına adanmış bir sure bulunuyor. Üstelik Meryem'den Kur'an'da Yeni Ahit'ten daha çok söz ediliyor. Tarihsel perspektiften baktığında en azından akademik açıdan ‘Yahudi-Hristiyan-İslam geleneği’ şeklinde daha doğru bir ifade kullanmanın daha uygun olacaktır” şeklinde açıkladı.

O dönemde ABD içinde bu alana özgü geniş istihdam olanakları bulunmuyordu. Ancak Esposito dünya dinleri dersi vermek üzere atandı. Bu atama, İran'ın dünyanın gündemine oturmasından ve İslam tablosunu daha geniş çapta anlamaya yönelik ihtiyacın artmasından önce gerçekleşti.

İslam ve Müslümanların ABD'deki konumunu sorgulamaya başladı. Edward Said'in 1981'de yayımladığı "İslam'ı Haberleştirmek" adlı kitabının, Samuel Huntington'dan önce, ABD'de İslam'a karşı şekillenmekte olan olumsuz bir duyguyu ele aldığını ve çerçeveleme biçiminin ‘Medeniyetler Çatışması’na yol açabileceğini gördü.

ABD'de Müslümanlara dinî bir topluluk olarak değil belirli milliyetler prizmasından bakılıyordu; kamusal varlıkları kısıtlıydı, cami sayısı azdı. Buna karşın hazır bir olumsuz imaj hakikatmiş gibi sunularak biçimlendiriliyordu.

Televizyon ekranlarında her gün görülen ‘Amerika'ya ölüm’ sloganları atan kişilerin görüntüleri, geniş kesimlerde Batı toplumlarını tehdit eden bir tehlikenin varlığına dair yerleşik bir izlenim oluşturdu; Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından İslam ve Müslümanlar, komünist düşmanın yerini alan alternatif bir tehdit unsuru olarak sunulmaya başlandı.

Gerçek bir İslam tehdidi var mı?

Bu soru Esposito'nun projesinin eksenini oluşturuyordu ve tarihsel ve toplumsal bir yaklaşımla kesin yanıtlar ortaya koydu.

Esposito, konuyla ilgili şunları söyledi:

"Eğer anlatılmak istenen şey Batılı bir tehdit ya da Yahudi-Hristiyan tehdidinin var olabileceğiyse yanıt evettir; İslam da tıpkı Yahudilik ve Hristiyanlık gibi pek çok insanın hayatını dönüştüren bir yaşam yolu ve rehberlik sunmuştur. Bununla birlikte bazı Müslümanlar da bazı Hristiyanlar ve Yahudiler gibi geçmişte ve günümüzde dinlerini saldırganlığı, savaşı, işgali ve zulmü meşrulaştırmak için araçsallaştırmışlardır."

 ‘Islam and the Threat: Myth or Reality?’ (İslam Tehdidi Efsanesi) adlı kitabında siyasal İslam hareketini ideolojik bir hareket olarak ele aldı. Bu hareketin değişim için olumlu bir güç olabileceği gibi Müslüman toplumlara ve Batı'ya karşı bir tehdide de dönüşebileceğini savundu.

Bu bağlamda demokrasi, sosyalizm, komünizm ve Arap milliyetçiliği gibi laik ideolojilerin de demagoglar tarafından istismar edilmeye açık olduğunu açıklayan Esposito, ‘Allah'ın iradesini yaymak’ ya da ‘demokrasiyi yaymak’ gibi fikirlerin din adına ya da devlet adına emperyalizmi, baskıyı ve zulmü meşrulaştırmak için araçsallaştırılabileceğini vurguladı.

İslam'ın bazı Batılı toplumlar için manevi, sosyal ve siyasi bir meydan okuma oluşturabileceğini düşünüyordu. Çünkü İslam, Batı'da yaygın olduğunu varsaydığı laiklik, tüketimcilik ve mutlak bireycilik gibi gelenekleri sorgulayan sorular yöneltiyor. Bununla birlikte bu tablonun Avrupa ve Amerikan toplumları hakkında basitleştirici bir resim olabileceğini de kabul etti.

Siyasal İslam'ın da sloganlardan programlara geçiş ve terör eylemlerini açıkça kınama konusundaki kapasitesine ilişkin kendi içindeki bir meydan okumayla yüzleştiğine de dikkati çekti.

Batılı fikir ve siyasi çevreleri eleştirerek İslam ve Müslümanlara yönelik korku ‘efsanesini’ yaymaktan sorumlu tuttu.

İslam ve Müslümanların Batı'ya tehdit oluşturduğu suçlamasının ardındaki temel nedenin Batılı hükümetlere, medyaya, yanlış gazetecilik haberlerine ve belki de iç istihbarat raporlarına dayandığına işaret etti.

2008 yılında Kahire'deki Ulusal Dış İlişkiler Konseyi'nde verdiği bir konferansta Esposito, eski ABD Başkanı George W. Bush'un başkanlığa seçilmesinden önce uluslararası ilişkiler ile Arap ve İslam dünyaları hakkında yeterli bilgiden yoksun olduğunu söyledi. Bu cehaletinin, Amerikan toplumunun geniş kesimlerinde de yaygın olması nedeniyle Araplara, Müslümanlara ve İslam'a karşı uyarıları genelleştiren düşmanca seslere zemin hazırladığını ekledi.

Esposito yalnızca İslam araştırmacısı değil, Araplar ile Batı arasındaki gerilimin kökenlerini ve Arapların ve Müslümanların Batı'daki bilim ile günlük yaşam üzerindeki tarihsel etkisine karşın günümüzde bu ilişkinin nasıl çarpıtıldığını çözümlemeye çalışan bir düşünürdü.

Batı ile İslam arasındaki ilişki neden çarpıtıldı?

Esposito, 20. yüzyılda Batı'nın İslam'ı bilimsel düzeyde anlamasının önünü tıkayan etkenleri ele alan bir inceleme ortaya koydu. ‘Mutlak laikliğin’ dini dar bir kişisel alana hapsetmesi ve dinin siyasetle iç içe geçmesine gericilik ile bağnazlığa yatkın bir tutum gözüyle bakılması nedeniyle Batı'nın İslam'ı ve diğer dinleri kavrama kapasitesini daralttığını savundu; bunun İslam'ın Batı'ya tehdit oluşturduğu izlenimini yarattığını da vurguladı.

‘Medeniyetler Çatışması’ teorileriyle yetinmeyi reddederek Arap ve Batı dünyaları arasındaki yanlış anlamayı ve düşmanlığı derinleştirdiğini düşündüğü çeşitli sahneleri belirledi. Bunlar arasında Arapların ve Müslümanların kolektif belleğinin Batı sömürgeciliği deneyimleriyle dolu olması yer alıyordu. Dömürgeciliğin askerî olarak çekilmiş olsa da Batı'yı emir veren konumda tutan siyasetler aracılığıyla siyasi etkisini sürdürdüğünü değerlendiriyordu.

Amerikan dış politikasının İsrail'in yönelimlerine bağımlılığı da bu durumun pek çok kişinin gözünde Washington'ı özellikle Filistin meselesinde tarafsızlıktan uzak bir arabulucu konumuna düşürdüğünü ileri sürdü.

ABD'nin ılımlı ve aşırılıkçı İslamî hareketler arasında ayrım yapmaması.

Birbirini izleyen Amerikan yönetimlerinin Orta Doğu politikalarını ortaklık mantığıyla değil kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde yürütmesi.

Samuel Huntington'ın ‘İslam'ın kanlı sınırları’ tezine karşı fikrî bir mücadele de yürüttü. Bu tezi Batı'nın yaydığı bir mit olarak nitelendirerek gerçek meydan okumanın İslam ile Batı arasındaki tarihin ve ilişkinin boyutlarını daha iyi anlamakta yattığını savundu.

Aynı zamanda ‘köktencilik’ kavramının İslam dünyasına genelleştirilmesini reddetmeyi de sürdürdü; bu terimin yalnızca sınırlı sayıda kişi ya da örgüte uygulanabileceğini, ancak hatalı biçimde siyasi aktivizm, aşırılıkçılık, terör ve ABD karşıtlığıyla otomatik olarak ilişkilendirildiğini vurguladı. Batı'nın her 10 Müslümandan 9'unun ılımlı görüşlere sahip olduğunu öğrenirse şaşıracağını söyledi. İlişkilerin düzelmesinin ise Müslümanlara ve İslam'a yönelik olumsuz bakış açısının değiştirilmesinden ve dış politikaların yeniden gözden geçirilmesinden geçtiği görüşündeydi.

“İslamofobi” ve büyük değişim teorisi

Esposito'nun üzerinde durduğu konulardan biri de ‘İslamofobi’ ve bununla bağlantılı olarak “Müslümanlar Batı'nın demografisini ve kimliğini değiştirmek için geliyor” diyen tezlerdir.

Esposito, bu durumun, komünizmin yerine yeni bir düşman arayışında Arapları ve Müslümanları şeytanlaştırmaktan öteye gitmediğini, bu düşmanın gerçek ya da hayali olmasına bakılmaksızın, belirtti.

“Bu ırkçı eğilimli söylemlerin arkasında kim var? Doğu ile Batı arasında korkuları körükleyen kim?” diye soran ABD’li profesör, ‘Büyük Değişim’ fikrinin Avrupa’dan ABD’ye geçtiğini ve bu fikrin hedefinde Ruslar ya da Çinliler değil, Araplar ve Müslümanlar olduğunu belirtti.

Bernard Lewis’in, Müslümanların Avrupa ve ABD’yi ‘İslamlaştırarak’ eski ihtişamlarını geri kazanmayı hedefledikleri şeklindeki anlatıyı pekiştirmedeki rolüne sık sık değindi.

Esposito bu analizi, tam bağlamı sunmadığı ve İslami uygulamaların çeşitliliğini açıklamadığı için seçici buldu. Bu analizin, İslam dinini ‘İslam Batı’ya karşı’ veya ‘İslam moderniteye karşı’ gibi klişelere indirgediğini ve birçok kişinin zihninde köktendinciliği terörle ilişkilendirdiğini belirtti.

Bu analizin sorunların çözümüne yardımcı olacak bilgiyi genişletmek yerine, genel cehalete yeni bir cehalet daha eklediğini düşünen Esposito, ABD’deki bazı sağcı kesimlerden de saldırılara maruz kaldı; bu kesimler onu şiddet ve terörizmi desteklemekle suçladı.

Esposito, geriye ne bıraktı?

Esposito’nun eserleri, İslam’ın tekdüze ve sabit bir bütün değil, coğrafyaya ve kültürlere uyum sağlayabilen çeşitlilik içeren bir din olduğu temel fikrini ortaya koyuyor.

 ‘İslam: Doğru Yol’ adlı kitabında, İslam’ı tek tip bir din olarak sunan algıyı reddetti.

‘İslam Tehdidi Efsanesi’ adlı eserinde ise, İslamcı politikaların geri dönüşünün, koordineli bir küresel tehdit olmaktan çok yerel adaletsizlikleri yansıttığını savundu.

11 Eylül saldırılarının ardından, ‘Unholy War: Terror in the Name of Islam’ (Kutsal Olmayan Savaş: İslamcı Terör) adlı kitabında İslam adına işlenen terörün ‘dini dilin gaspı’ olduğunu belirtirken düşünürlerin cihat kavramını, çoğunlukla savunma niteliğindeki klasik anlamından uzaklaşacak şekilde nasıl yeniden şekillendirdiklerini inceledi.