Stephen M. Walt
Eğer Amerikalıysanız, muhtemelen savaş kaybetmekten bıkmışsınızdır. Ben de öyleyim. Ve kendinize “Bu neden sürekli oluyor?” diye soruyor olabilirsiniz. Bu, ilginç ve cesaret kırıcı bir bilmece. Amerika Birleşik Devletleri, on yıllardır dünyanın en güçlü ülkesi olmasına ve bütçesi ve temel kabiliyetleri eşsiz bir orduya sahip olmasına rağmen, yakın tarihi başarısızlıklarla dolu. Buna, Trump yönetiminin açıkladığı hedeflerin hiçbirine henüz ulaşamayan ve muhtemelen İran'ın çok daha güçlü bir stratejik konumda olmasıyla sonuçlanacak olan İran ile mevcut savaş da dahil.
Listeye bir bakın: Kore Savaşı beraberlikle sonuçlandı; buna daha sonra yeniden değineceğim. Vietnam ise açık bir yenilgiydi. Aynı durum 2003 Irak Savaşı ve “sonsuz savaş” olarak anılan Afganistan Savaşı için de geçerli.1999 Kosova Savaşı kayda değer bir zafer sayılmaz. Zira savaşın sonunda Sırbistan, çatışmalar başlamadan önce kendisine sunulandan daha iyi şartlar elde etti.1983’te küçük ada ülkesi Grenada’nın işgalini hesaba katmazsak — ki bu, güç dengelerinin son derece orantısız olduğu ve neredeyse hesaba katılmaya değmeyecek bir çatışmaydı — ABD’nin bu on yıllar boyunca elde ettiği tek tartışmasız zafer 1991 Körfez Savaşı oldu. Evet, ABD ve müttefiklerinin Soğuk Savaş’ı “kazandığını” biliyorum. Ancak bu, kuralı doğrulayan bir istisna. Çünkü bu, Sovyetler Birliği ile doğrudan silahlı çatışmayı hiçbir zaman içermeyen bir “savaş”tı.
Amerika Birleşik Devletleri neden bu kadar kötü performans gösterdi? Bunun nedeni kesinlikle para eksikliği değil, özellikle de ABD savunma bütçesinin büyüklüğü ve Kongre'nin talep edildiğinde ek ödenekleri onaylamaya hazır olduğu göz önüne alındığında. Aynı şekilde ateş gücü eksikliğinden de kaynaklanmıyor, zira ABD kendi kıyılarından çok uzak mesafelerde bile yıkım yaratma konusunda hâlâ son derece yetkin.

ABD Başkanı Donald Trump ve ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth'in İran’a karşı pervasız savaşlarında ülkenin gelişmiş füze stokunu heba etmesinden sonra bu güç şu anda biraz azalmış olabilir, ancak bu faktör zaferin neden bu kadar ulaşılmaz olmaya devam ettiğini açıklamıyor.
Keza ABD silahlı kuvvetleri mensupları arasında cesaret eksikliği de söz konusu değil; onlar kendilerini tehlikeye atmaya hazırlar ve bunu çoğu zaman kahramanca yapıyorlar. Ve kesinlikle, zavallı Savunma Bakanımız veya kaybeden savaşın Bakanı ne düşünürse düşünsün, Amerikan askerlerinin yeterli testosterona sahip olmaması da söz konusu değil.
Amerika Birleşik Devletleri, sınırlı Amerikan çıkarlarını aşırı iddialı hedeflerle birleştirerek, örneğin başka bir ülkedeki toplumu Amerikan imajına göre yeniden şekillendirmeye çalışarak, sürekli olarak isteğe bağlı savaşlara girişti. Sonuç olarak, rakipleri genellikle ondan çok daha kararlıydı çünkü hayatta kalmak için savaşıyorlardı
ABD'nin savaşları kaybetmeye devam etmesinin gerçek nedenleri stratejik ve yapısaldır. Ülke, sınırlı Amerikan çıkarlarını aşırı iddialı hedeflerle birleştirerek, örneğin, başka bir ülkedeki toplumu Amerikan imajına göre yeniden şekillendirmeye çalışarak, sürekli olarak isteğe bağlı savaşlara girişti. Sonuç olarak, Washington'un rakipleri genellikle çok daha kararlıydı çünkü onlar için söz konusu olan çok daha büyüktü. Hayatta kalmak veya en azından bağımsızlıklarını ve özerkliklerini korumak için savaşıyorlardı. Bu arada, Amerika Birleşik Devletleri çoğu durumda arzu edilebilir veya savunulabilir görünen, ancak nihayetinde hayati olmayan hedefler için savaşıyordu.
Bu koşullar altında, rakiplerin ABD'den çok daha fazla fedakârlık yapmaya istekli olmaları doğal. Asimetrik çatışmaların çoğunda, hatta belki de hepsinde olduğu gibi, daha zayıf taraf savaş alanında kesin bir zafer elde ederek değil, yenilgiden kaçınarak ve daha büyük olan gücün daha fazla asker göndermenin ve bataklığa daha fazla para harcamanın değmeyeceğini anlamasını bekleyerek üstün gelir.
Bu basit denklem, bütün modern savaşlar hakkında bize çok şey anlatıyor. Amerika Birleşik Devletleri, tartışmasız bir komünist zaferin Asya'daki Soğuk Savaş'ın seyrini önemli ölçüde değiştirebileceği Kore Yarımadası'nda hayati çıkarlarını savundu. Ancak Çin, yarımadayı birleştirme yönündeki Amerikan çabalarını varoluşsal bir tehdit olarak gördü ve bu sonucu önlemek için en az 200 bin, belki de çok daha fazla askerini feda etti. Üç yıl süren acı dolu savaşın ardından savaş fiilen bir eşitlikle sonuçlandı.
Vietnam'da ise ABD, Fransız sömürgeciliğini çoktan yenmiş ve ortadan kaldırılmasının imkânsız olduğunu kanıtlamış olan komünist hareket tarafından temsil edilen güçlü Vietnam milliyetçiliğiyle yüzleşti.

Amerikan liderleri, bir süreliğine, öncelikle domino etkisi ve güvenilirlik kaybı korkularına dayanarak, komünist bir zaferi önlemenin hayati çıkar olduğuna Amerikalıları ikna edebilmiş olsalar da kamuoyu nihayetinde sonsuz gibi görünen bir savaşın aleyhine döndü ve Amerika Birleşik Devletleri'ni geri çekilmeye zorlayarak Hanoi'deki zaferin önünü açtı.
Washington'un, Afganistan'ı Batı tarzı bir demokrasiye dönüştürmeyi amaçlayan “sonsuz savaş”a devam etmesi, “imparatorluklar mezarlığı” ününü tamamen hak eden bir toplumdan şiddetli bir direnişle karşılaştı
Aynı dinamik, Irak ve Afganistan'daki felaket sonuçların da temelini oluşturdu. Saddam Hüseyin bir sorun çıkarıcıydı, ancak 2003 yılına gelindiğinde kontrol altına alınmış, silah programları tasfiye edilmiş ve 11 Eylül terör saldırılarında hiçbir şekilde bir rol oynamamıştı. Bu nedenle, Ortadoğu'yu Amerikan yanlısı demokrasiler denizine dönüştürmeyi hayal eden Amerikalı neo-muhafazakarların iddialarına rağmen, Saddam'ın devrilmesi hayati bir Amerikan çıkarı değildi.
Saddam'dan kurtulmak kolay oldu ve bu da aslında ne kadar az tehdit oluşturduğunu açığa çıkardı. Ancak işgalci güçler kısa süre sonra İran ve Suriye tarafından desteklenen şiddetli bir yabancı kontrol karşıtı isyanla karşı karşıya kaldı. İkisi de Washington'un hedef listesindeki bir sonraki ülke olmak istemiyordu ve böylece bir başka iddialı ve seçilmiş savaş maliyetli bir felakete dönüştü. Bu size tanıdık geliyor mu?
Afganistan'da bilgisizlik, idealizm ve sınırlı stratejik önemin birleşimi nihayetinde oradaki Amerikan savaş çabasını yok etti. Washington'un Usame bin Ladin ve ev sahibi Taliban’ın peşine düşmek için iyi nedenleri vardı, ancak Afganistan'ı Batı tarzı bir demokrasiye dönüştürmek için orada kalmaya devam etmesi, “imparatorluklar mezarlığı” ününü tamamen hak eden toplumdan şiddetli bir direnişle karşılaştı. Sonuç olarak, isyancılar Amerika Birleşik Devletleri'ni ülkeden çıkarma konusunda ABD’nin onları yenmek (eğer yenilgi mümkünse) konusunda olduğundan çok daha gayretliydiler.
Nihayetinde, ilk döneminde Trump ve ardından Başkan Joe Biden, uzun zamandır anlamsız bir girişim haline gelmiş olan bir çatışmaya son verdiler.
Amerikan liderlerinin domino etkisi ve güvenilirlik kaybına dair korkutmalarına rağmen, Amerikan kamuoyu bitmek bilmeyen savaşa karşı çıktı ve Washington'u Vietnam'dan çekilmeye zorladı
1991 Körfez Savaşı, Washington'un pek de etkileyici olmayan siciline açık bir istisna teşkil ediyor ve aslında bu da bir “seçilmiş savaştı.” Amerika Birleşik Devletleri, Irak'ın Kuveyt'i elinde tutmasına, güvenliğine acil bir tehdit oluşturmadan izin verebilirdi, ancak Irak'ın Kuveyt'i ve petrol gelirlerini kontrol etmesi, zamanla Körfez'deki güç dengesini endişe verici şekillerde değiştirebilirdi.
Yine George H.W. Bush yönetimi böyle bir saldırganlığın karşı koyulmadan başarılı olmasına izin vermenin tehlikeli bir emsal oluşturmasından korktu. Ancak daha da önemlisi, bu durumda Amerikan hedefleri Amerikan çıkarlarıyla mükemmel bir şekilde örtüşüyordu. Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri Irak'ı Kuveyt'ten çıkarmış, askeri kapasitesinin önemli bir bölümünü yerle bir etmiş ve silah programlarını ortadan kaldıran titiz ve kapsamlı BM denetimleri uygulamıştı. Ancak Başkan George H.W. Bush, “Bağdat'a yönelmeyi” ve rejimi devirmeyi tercih etmedi, çünkü bu BM Güvenlik Konseyi'nin yetkisini aşacak ve Amerika Birleşik Devletleri'ni bölünmüş ve kızgın topluma sahip bir ülkeyi işgal etmeye ve yönetmeye zorlayacaktı. Dahası, savaş, Amerikan hedefleri Amerikan çıkarlarıyla tutarlı olduğu ve Bush kendisini hızla bitirdiği için haklı olarak çarpıcı bir başarı olarak kabul ediliyor.
Ancak bir süper gücün çıkarlarını ve hedeflerini uzlaştırması kolay değildir. ABD güçlü ve objektif olarak yüksek bir güvenlik derecesine sahip. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu nedenle, İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikalıların yaptığı gibi, hayati çıkarların gerçekten risk altında olduğu ve büyük fedakarlıkların haklı gösterilmesinin kolay olduğu çok sayıda çatışmayla karşı karşıya kalmayacaktır. Aynı zamanda, Amerikan gücü ve teknolojik üstünlüğü, çeşitli yerlerde müdahaleyi kolaylaştırıyor ve aynı zamanda politika yapıcıların bu çatışmalarda kolayca zafer elde edileceğine kendilerini ikna etmelerini de kolaylaştırıyor.

Kısacası, sorun ABD'nin savaşlarda kötü olması değil, sıklıkla yanlış amaçlar peşinde yanlış savaşlara girişmesidir. Bu, müttefiklerin ABD'nin doğru yargı ve değerlendirme yeteneğine olan güvenini zedeliyor ve ABD'nin Çin gibi gerçek rakiplerle rekabet etmesini zorlaştırıyor.
Sonsuz savaşlara karşı olduğunu iddia eden ve “barış ödülü adayı” olduğunu ısrarla söyleyen bir başkan döneminde bile bu neden devam ediyor? Bunun birçok nedeni var; bunlardan biri de Amerikan dış politika elitinin kendisini sorumlu tutmaktan ve geçmiş hatalardan ders çıkarmaktan sürekli olarak kaçınmasıdır. Robert Kagan, Responsible Statecraft ile yaptığı son röportajda bu sorunun en önemli örneklerinden birini sunuyor. Kagan, Trump'ın İran'a karşı savaşını alenen eleştirmiş olsa da Amerikan dış politikasında sürekli olarak müdahaleci bir yaklaşımı desteklemiş ve 2003 Irak Savaşı'nın en sesli savunucularından biri olmuştu.
Bu savaşın bir hata olup olmadığı kendisine sorulduğunda da “Bunun bir hata olduğunu kabul etmenin faydası olacağından emin değilim. Kimseyi hayata geri döndürmeyecek” diye yanıtladı. Ayrıca savaşın, tercih ettiği müdahaleci dış politika tarzına olan kamuoyu desteğini zayıflattığı için en büyük pişmanlığını yaşadığını da belirtti.
Hataları kabul etmekten ve sorumluluk almaktan kaçınma, bu aşamada “ABD'yi Yeniden Büyük Yap” hareketinin büyük bir bölümü de dahil olmak üzere, dış politika çevrelerinde yaygın olduğu sürece, Amerikalılar hayal kırıklığına alışmak zorunda kalacaklardır.
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.