Mekke Anlaşması, 1990’larda ortaya atılandan farklı yeni bir Ortadoğu

İsrail dahil, pratikte buna itiraz edebilecek hiçbir bölgesel güç yok

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
TT

Mekke Anlaşması, 1990’larda ortaya atılandan farklı yeni bir Ortadoğu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)

Macid Kiyali 

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki -ve başta Mısır olmak üzere muhtemelen diğer taraflara da açık olan- ortak savunma antlaşması, Ortadoğu'da yeni bir bölgesel düzenin temelini attı. Mevcut uluslararası ve bölgesel veriler çerçevesinde bu düzenin muhtemelen yalnızca askeri ve güvenlik boyutuyla sınırlı kalmayıp, bilhassa deniz koridorları ve boğazlar üzerindeki mücadelenin büyümesine bağlı olarak siyaseti, ekonomiyi, teknolojiyi ve kara ile deniz yolları başta olmak üzere altyapıyı da kapsaması öngörülüyor.

Yeni Ortadoğu düzeni projesini, 90'ların başlarında ortaya atılan projeden ayıran birkaç husus bulunuyor. Bunların en önemlileri şöyle sıralayabiliriz:

1- Barış süreci (1991 Madrid Konferansı) ışığında önceki projenin öncülüğünü yapan İsrail, bu projenin dışında kalıyor. Hatta İsrail; ister Suudi Arabistan, Türkiye veya Pakistan'dan ayrı ayrı gelsin, isterse hepsinin bir araya gelmesinden doğsun, bu ittifaka potansiyel yeni bir tehdit olarak bakıyor.

2- Bu blok ekonomik, teknolojik, askeri ve mali ağırlığın yanı sıra devasa bir coğrafi ve demografik derinliğe sahip olup, bu durum kendisine uluslararası ve bölgesel denklemlerde siyasi ağırlık kazandırıyor.

3- Bu projenin ortaya çıkışı, ABD yönetiminin; İsrail'in siyasi, güvenlik, ekonomik ve ahlaki açıdan kendisine yük olduğuna ikna olmasının ardından, başta Suriye, Lübnan ve Filistin olmak üzere birçok dosyada İsrail'in bölgedeki müdahalelerini kısıtlamaya çalıştığı bir dönemle eş zamanlı gerçekleşti.

4- Bu düzen, İran'ın Ortadoğu'daki nüfuzunun gerilediği, sınırlandırıldığı ve yeniden kendi sınırlarının ardına itildiği bir bölgesel ortamda şekilleniyor.

5- 1990'ların başlarında İsrail’in eski Başbakanı Şimon Peres tarafından ABD’nin desteğiyle ortaya atılan ‘Yeni Ortadoğu’ projesi, ekonomi, teknoloji, çevre ve altyapı alanlarında İsrail'i Arap ülkeleriyle olan etkileşimlerin merkezine yerleştiren bir barış çözümünün gereksinimleri çerçevesinde şekillenmişken, bu yeni proje, İsrail'in dayatmalarına ters düşmekte veya bunlardan tamamen bağımsız bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak, bu projenin sürdürülebilirlik ve gelişim ihtimalini güçlendiren çok sayıda iç ve dış etken bulunuyor. Özellikle de İsrail dahil, pratikte buna itiraz edebilecek hiçbir bölgesel güç bulunmuyor. Zira İsrail; gerek yükselen bölgesel güçlerden oluşan bu blok karşısında, gerekse de İran'ın nüfuzunun kırılmasının ardından -bölgede onu tamamen terk etmemekle birlikte- taşıdığı İsrail yükünü hafifletmeyi kendi çıkarlarına uygun bulacak olan ABD karşısında kendini zorlu bir çıkmazın içinde bulacağına şüphe yok.

Güç dengesi

Peres, Ortadoğu düzeni projesinde bu sistemin İsrail’in aklı, Körfez’in sermayesi ve Mısır’ın işgücünden oluşan üç itici gücünden bahsetmişti. Yani İsrail'i liderlik konumuna yerleştiriyordu. Ancak mevcut üçlü proje, yerleşip kökleşmesi halinde çok daha güçlü bir tablo çiziyor. Zira devasa bir insan kaynağı ve geniş coğrafi alanın yanı sıra mali, ekonomik, teknolojik ve askeri kapasitelere sahip. Bir başka deyişle bu ülkeler, finansmanı (özellikle Suudi Arabistan), sanayiyi (özellikle Türkiye) ve nükleer caydırıcılığı (Pakistan) ellerinde bulunduruyor.

Daha detaylı bakıldığında ise bu blok, en büyük kısmını Suudi Arabistan'ın (2 milyon 148 bin kilometrekare) oluşturduğu 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsıyor ve 379 milyonluk bir nüfusu barındırıyor. Pakistan ise (255 milyon nüfus) en büyük insan gücünü temsil ediyor. Söz konusu bloğun ekonomik gücü de 3,8 trilyon dolarlık bir gayrisafi yurt içi hasıladan oluşuyor. (Suudi Arabistan ve Türkiye ekonomik güç açısından neredeyse başa başken, Pakistan 410 milyar dolarla ekonomik açıdan en zayıf halkayı oluştursa da insan gücü ve nükleer güç gibi iki çok önemli avantajı bulunuyor)

İsrail, anlaşmayı Türkiye'nin kendisine karşı konumunun güçlenmesi olarak değerlendiriyor. Oysa, İran'ın Arap Meşrık'ındaki (Arap Doğusu) hegemonyasının sona ermesini kendisi için mutlak bir kazanım sanmış ve bu sayede Türkiye'yi ekarte edebileceğini düşünmüştü. Ne var ki, şimdi bir anda kendisini hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile aynı anda karşı karşıya bulmuş durumda.

Suudi Arabistan, dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olarak petrol ve doğalgaz kaynaklarına dayanan büyük bir mali güce ve akıllı şehirler, dijital altyapı, yapay zekâ (Aİ) ile çeşitli sanayi kollarında yoğunlaştırdığı geniş bir yatırım kapasitesine sahip. Öte yandan Türkiye’nin Asya ile Avrupa arasında stratejik bir coğrafi konumu, sanayi, ticaret, elektronik ve -başta insansız hava araçları (İHA) olmak üzere- savunma sanayisinde geniş bir tabana dayanan çeşitlendirilmiş ve dinamik bir ekonomisi var. Pakistan ise sanayi, tarım, hizmet sektörü, yazılım ve dijital şirketler alanında yükselen bir ülke görünümünde.

Askeri güç bağlamında Türkiye öne çıkan bir konuma sahip. Öyle ki, ABD'den sonra NATO'daki en büyük askeri güce ve kara, hava, deniz kuvvetleri bünyesindeki muhtelif teçhizatla donatılmış güçlü bir ordu Türkiye’nin. Ayrıca Türkiye; İHA, savunma sistemleri, füzeler ve savaş gemileri de dahil olmak üzere kendi silahını üreten bir ülkedir. Pakistan'a gelince, personel sayısı bakımından en büyük orduya sahip olmasının yanı sıra nükleer bir gücü de yani nükleer caydırıcılık kapasitesine sahip bulunuyor. Suudi Arabistan ise hava gücüne dayanan askeri kapasitelere, modern savaş uçaklarına, hava ve füze savunma sistemlerine sahip.

Sonuç itibarıyla, yukarıda aktarılanlar ışığında; siyasi iradenin mevcudiyetiyle birlikte ortak çıkarların bu gidişatı desteklemesi ve buna dayalı stratejik politikaların oluşturulması halinde, söz konusu ülkeler arasında bir tür entegrasyon (tamamlayıcılık) ortaya çıkıyor.

İsrail'in çekinceleri

İsrail'in bakış açısına göre, savunma karakterine rağmen bu bloğun veya ittifakın kurulması; kendisine yönelik bir meydan okuma ve Ortadoğu'da tek başına hegemonya kurma ihtimalini engelleme girişimi niteliğinde. Öyle ki İsrail, İran'ın Arap Meşrik'i ülkelerindeki nüfuzunun gerilemesinin ardından bu hedefe ulaşmak üzere olduğunu düşünüyordu. Üstelik bu ittifak, İsrail'in ABD'nin Ortadoğu stratejisindeki konumunu da zayıflatıyor.

Bütün bunların yanında İsrail bu ittifakı, Suudi Arabistan'a kendisiyle normalleşmesi yönünde kurulan tüm baskıları boşa çıkaran ve -özellikle bağımsız bir Filistin devleti kurulması fikrinin hayata geçirilmesi ile İsrail'in Suriye ve Lübnan'daki askeri müdahaleleri ile saldırılarının durdurulması için ABD'nin İsrail'e baskı yapması gerekliliği hususunda- kendi şartlarını dayatma noktasında Riyad'ın konumunu pekiştiren bir adım olarak görüyor.

İslamabad'da düzenlenen "Pakistan Günü" geçit töreninde "Nasr" füzeleri taşıyan askeri aracın üzerinde duran Pakistan askerleri, 23 Mart 2022 (AFP)
İslamabad'da düzenlenen "Pakistan Günü" geçit töreninde "Nasr" füzeleri taşıyan askeri aracın üzerinde duran Pakistan askerleri, 23 Mart 2022 (AFP)

İsrailli küresel jeopolitik ve terör uzmanı Dr. Anat Hochberg-Marom, geçtiğimiz günlerde Maariv gazetesinde kaleme aldığı makalede İsrail'in tutumunu şöyle özetledi:

“ABD ile Suudi Arabistan arasındaki sivil nükleer iş birliği anlaşması... Ortadoğu'da dramatik bir gelişme ve önemli bir atılım teşkil ediyor ve İsrail'de derin endişe yaratıyor... Suudi Arabistan topraklarında uranyum zenginleştirilmesine yönelik ABD onayı... uluslararası denetim seviyesini düşürüyor... Bu yaklaşıma göre uranyum zenginleştirme meşru bir sivil araç olarak kabul ediliyor. Bu ise başta Türkiye ve Mısır olmak üzere bölgedeki diğer ülkeleri benzer bağımsız kapasiteler talep etmeye itebilir... Trump yönetiminin bakış açısına göre on milyarlarca dolar değerinde olduğu tahmin edilen '123 Anlaşması', ABD’nin koruma şemsiyesi altında Suudi Arabistan'da enerji altyapısını ve ekonomik büyüme motorlarını geliştirmeyi, Çin ile Rusya'nın Körfez bölgesindeki nüfuzunu azaltmayı ve Washington ile Riyad arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirmeyi amaçlıyor... İsrail'in bakış açısına göre ise modern savaş uçaklarından hava savunma sistemlerine, oradan da siber ve istihbarat kapasitelerine kadar uzanan gelişmiş silah sistemlerinin satışını içeren yan sözleşmeleri de kapsayan bu anlaşma, İsrail'in ulusal güvenlik konseptindeki temel varsayımları sarsıyor. ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması tarihi bir sınav anını temsil ediyor... İsrail'i yeni oyunun kurallarını anlayan, daha karmaşık ve tehlikeli bölgesel gerçeklik karşısında yeni bir strateji şekillendirebilecek proaktif, dengeli ve akıllı bir liderliği benimsemeye mecbur bırakıyor.”

Benzer şekilde İsrail, anlaşmayı Türkiye'nin kendisine karşı konumunun güçlenmesi olarak değerlendiriyor. Oysa, İran'ın Arap Meşrik'indaki (Arap Doğusu) hegemonyasının sona ermesini kendisi için mutlak bir kazanım sanmış ve bu sayede Türkiye'yi ekarte edebileceğini düşünmüştü. Ne var ki şimdi bir anda kendisini hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile aynı anda karşı karşıya bulmuş durumda. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre üstelik İsrail'in endişesi, söz konusu iki ülkenin ABD ile olan ilişkilerini ve Suriye, Lübnan, Irak (ve elbette bunların arasındaki Ürdün) ile sahip oldukları özel ilişkileri de kapsar hale gelmiş bulunuyor.

İsrail, güvenlik istikrarını pekiştirebilecek ve bölgedeki boşluğu doldurabilecek bu anlaşmanın, Amerika Birleşik Devletleri'nin sorumluluğunu hafifleteceğinden ve onu İsrail'e baskı yapma konusunda daha serbest kılacağından endişe ediyor.

İsrailli analist Zvi Bar'el, geçtiğimiz haziran ayında İsrail gazetesi Haaretz’de kaleme aldığı makalede, “Türkiye, Ortadoğu'daki Yeni Güvenlik Düzeninin Lideri Olmayı Hedefliyor" gibi oldukça anlamlı başlık taşıyan makalesinde şunları yazmıştı: "Türkiye, NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip ve güvenlik sanayisi yıllık yaklaşık 20 milyar dolarlık üretim yapıyor... Olayların merkezinde yeniden İsrail değil, Türkiye var” diye yazdı.

ABD bağlamında bile İsrail; güvenlik istikrarını pekiştirebilecek ve bölgedeki boşluğu doldurabilecek bu anlaşmanın, ABD'nin sorumluluğunu hafifleteceğinden endişe duyuyor. Zira bu durumun, -özellikle İran'ın Arap Meşrik'i ülkelerindeki nüfuzunun kırılmasının ardından- Filistinlilere, Suriye'ye ve Lübnan'a yönelik politikalarını rasyonel bir zemine oturtması için İsrail'e baskı yapma konusunda ABD'nin elini daha da rahatlatacağından korkuyor.

İsrail'in bir diğer sorunu da tüm bunların, en azından öngörülebilir gelecekte bir Arap-İsrail normalleşmesi şartına bağlanmadan gerçekleşiyor olmasıdır. Ortadoğu'nun ve bilhassa Arap Meşrik'i bölgesinin artık tamamen kendi oyun alanları haline geldiğini zanneden aşırılık yanlısı hükümeti (Netanyahu, Smotrich, Ben-Gvir) en çok endişelendiren husus da tam olarak budur.

Gemi güvertesinden görev yapmak üzere tasarlanmış Türk silahlı insansız hava aracı (SİHA) Bayraktar, Doğu Akdeniz'de, tam olarak Antalya'da gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında 9 Nisan 2026 (AFP)
Gemi güvertesinden görev yapmak üzere tasarlanmış Türk silahlı insansız hava aracı (SİHA) Bayraktar, Doğu Akdeniz'de, tam olarak Antalya'da gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında 9 Nisan 2026 (AFP)

ABD’nin tutumunun özeti

Şu hususa dikkat etmeliyiz ki, bu anlaşma iki önemli gelişmenin ikliminde ortaya çıktı. Birincisi, Suudi Arabistan ile ABD arasında (22 Temmuz 2026) imzalanan ve 123 Anlaşması (ABD Atom Enerjisi Yasası uyarınca ABD ile diğer ülkeler arasındaki barışçıl nükleer iş birliğini düzenleyen yasal çerçeve) olarak bilinen barışçıl nükleer iş birliği anlaşmasıdır. Bu anlaşma reaktörlerin inşasını, elektrik üretimini, yüksek katma değerli sanayilerin yerlileştirilmesini, uzman insan kapasitesinin inşasını ve ileri teknolojilerde iş birliğinin güçlendirilmesini içeriyor.

İkincisi ise ABD'nin Türkiye ile F-35 savaş uçakları anlaşmasının hayata geçirilmesi ve Türk hava savunma sanayisinin desteklenmesi hususunda vardığı mutabakattır. Bu gelişme, geçtiğimiz günlerde Türkiye'de düzenlenen NATO Zirvesi ile birlikte Türkiye-ABD ilişkilerinin ve başkanlar Trump ile Erdoğan arasındaki bağların güçlendiği bir atmosferde gerçekleşti.

Akademisyen Dr. Kobi Barda, İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth’ta yayımlanan, 30 Temmuz 2026 tarihli makalesinde tüm bunlardan ‘Trump'ın -özellikle de İsrail'de seçimler yaklaşırken- muhtemelen Netanyahu'ya iletmek istediği mesaj... Netanyahu'nun bir sonraki hükümeti kurmakla görevlendirilmesi halinde tamamen farklı bir model sunmak zorunda kalacağı’ sonucu çıkarıyor.

Bu çerçevede buradaki asıl mesele ABD'nin İsrail'den vazgeçmesi, onu sınırlandırmaya çalışması veya ona yönelik desteğini azaltması değil, aksine siyaset, ekonomi, teknoloji, çevre ve güvenlik alanlarındaki uluslararası sınamalar ile diğer kutupların yükselişi gölgesinde bazı ihtiyaçları olması. ABD, öncelikle bu ittifakın, ABD'nin bölgede yaşananlara dair sorumluluğun bir kısmını üstlendiği vizyonu temelinde kurulduğuna inanan bazı görüşlerin aksine, yükü ve sorumluluğu kendisiyle paylaşabilecek bölgesel güçlere, ikinci olarak hem bölgede hem de uluslararası arenada istikrarı yeniden tesis etmek amacıyla, İsrail'in birden fazla yöndeki taşkınlığını sınırlandırmayı da içerecek şekilde savaşlar silsilesine son vermeye ihtiyaç duyuyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Mısır, Libya ile Deniz Sınırlarının Belirlenmesine İlişkin Mutabakatı reddettiğini yineledi

Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati, Lefkoşa'daki basın toplantısında konuşuyor, 5 Eylül 2025 (Reuters)
Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati, Lefkoşa'daki basın toplantısında konuşuyor, 5 Eylül 2025 (Reuters)
TT

Mısır, Libya ile Deniz Sınırlarının Belirlenmesine İlişkin Mutabakatı reddettiğini yineledi

Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati, Lefkoşa'daki basın toplantısında konuşuyor, 5 Eylül 2025 (Reuters)
Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati, Lefkoşa'daki basın toplantısında konuşuyor, 5 Eylül 2025 (Reuters)

Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdülati, bugün İstanbul’da mevkidaşı Hakan Fidan ile gerçekleştirdiği görüşmede, Libya ile Türkiye arasında 2019 yılında imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat muhtırasını onaylamayı kesin bir dille reddettiklerini yineledi. Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre Abdülati, ülkesinin bu konudaki tutumunu bir kez daha vurguladı.

Kahire yönetimi, çarşamba günü Libya’nın doğusunda bulunan Temsilciler Meclisi tarafından Türkiye ile deniz sınırlarının belirlenmesine ilişkin onaylanan anlaşmayı reddetmiş ve söz konusu onayın “Mısır açısından hiçbir hukuki sonuç doğurmayacağını” açıklamıştı.

Salı günü kabul edilen anlaşma, Doğu Akdeniz’deki deniz alanları üzerindeki egemenlik iddiaları ile enerji kaynaklarının araştırılması ve çıkarılmasına ilişkin haklar konusunda yıllardır devam eden anlaşmazlığın bir parçasını oluşturuyor.

Mısır Dışişleri Bakanlığından bugün yapılan açıklamada, Abdülati’nin, münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığının sınırlandırılmasında uluslararası deniz hukuku ilkelerine ve 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi hükümlerine uyulmasının önemini vurguladığı belirtildi. Açıklamada, bu sürecin devletler arasında adalet ve hakkaniyet ilkelerine uygun biçimde yürütülmesi gerektiği kaydedildi.

Bakanlığın açıklamasına göre iki bakan, Libya’daki gelişmeleri de ele aldı. Abdülati, Mısır’ın Libya’nın birliğini, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve istikrarını destekleyen; ayrıca Libya devlet kurumlarının güçlendirilmesini savunan tutumunu yineledi.

Görüşme, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın yanı sıra Avrupa ülkeleri İngiltere, Fransa ve Almanya’nın katıldığı dörtlü mekanizma toplantıları kapsamında gerçekleştirildi.

Açıklamada, Hakan Fidan’ın Libya’daki gelişmelere ilişkin Mısır’ın kaygılarını anladığını belirttiği; bu kaygıların ele alınması ve Libya’da güvenlik ile istikrarın sağlanmasına yönelik çabaların desteklenmesi amacıyla istişare, koordinasyon ve ortak çalışmaların sürdürülmesinin önemini vurguladığı aktarıldı.

Libya’nın batısındaki Trablus merkezli hükümet, Türkiye ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin anlaşmayı ilk olarak 2019 yılında imzalamıştı. Ancak Halife Hafter liderliğindeki doğu merkezli yönetim, uzun yıllar boyunca anlaşmayı onaylamaktan kaçınmıştı.

Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti de Libya ile Türkiye arasında imzalanan deniz sınırlandırma anlaşmasına uzun süredir karşı çıkıyor. İki ülke, anlaşmanın deniz alanları üzerindeki kendi egemenlik iddialarını ihlal ettiğini savunuyor.


Gazze’deki eğitim sisteminin toparlanması 7 yıl sürebilir

Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta, çadırda kurulan bir sınıfta yeni akademik yılın ilk gününe katılan Filistinli öğrenciler, 19 Eylül 2026 (Reuters)
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta, çadırda kurulan bir sınıfta yeni akademik yılın ilk gününe katılan Filistinli öğrenciler, 19 Eylül 2026 (Reuters)
TT

Gazze’deki eğitim sisteminin toparlanması 7 yıl sürebilir

Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta, çadırda kurulan bir sınıfta yeni akademik yılın ilk gününe katılan Filistinli öğrenciler, 19 Eylül 2026 (Reuters)
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta, çadırda kurulan bir sınıfta yeni akademik yılın ilk gününe katılan Filistinli öğrenciler, 19 Eylül 2026 (Reuters)

Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) Eğitim Direktörü Julia Dicum, son yıllarda Gazze’de yaşanan çatışmalar ve askerî operasyonlar nedeniyle çocukların okullarda normal yaşamlarını sürdüremediğine dikkat çekerek, araştırma tahminlerine göre eğitim sisteminin toparlanmasının yedi yılı bulabileceği uyarısında bulundu.

Dicum, Şarku’l Avsat’a verdiği özel röportajda, “Bu yıl eylül ayında eğitim-öğretim yılını başlattığımızda, üçüncü sınıfta olması gereken ancak ilk kez bir okul binasına giren çocuklarla karşılaştık” dedi.

İlkokulun son yıllarındaki bazı çocuklar, Kovid-19 salgınının yol açtığı aksaklıklar ve son üç yıldır devam eden savaş nedeniyle yüz yüze eğitim kapsamında yalnızca bir tam eğitim yılı geçirebildi.

Dicum’a göre, ‘kayıpların yol açtığı psikolojik travmalar, sürekli bombardıman korkusu ve belirsizlik içinde yaşamak’, çocukların öğrenme sürecindeki eksiklikleri daha da derinleştirdi.

Yıllar boyunca biriken eksiklikler

Birleşik Krallık’taki Cambridge Üniversitesi, Lübnan Araştırmaları Merkezi ve UNRWA tarafından yürütülen araştırmalar, biriken aksaklıkların çocukların eğitimdeki ilerlemesini beş yıla kadar geciktirebileceğine işaret ediyor. Bir yıldan uzun süre önce yapılan bu tahminin ardından Dicum, mevcut gecikmenin bugün çok daha büyük boyutlara ulaşmış olabileceğini düşünüyor.

dcfvghy
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda, binaların enkazı arasında yürüyen çocuklar, 19 Ekim 2026 (AFP)

Eğitimdeki aksaklıkların devam etmesi karşısında durumun ciddiyetine dikkat çeken Dicum, “Bu aksaklıklar ne kadar uzun sürerse eğitimdeki eksiklikler de o kadar büyüyecek ve çocukların eğitimden kalıcı olarak kopma riski artacak” uyarısında bulundu.

Bu nedenle UNRWA’nın öncelikleri arasında, çocukların örgün ve resmî olarak tanınan eğitimle bağlarının korunması yer alıyor. Bu hedef doğrultusunda, güvenli ve sürdürülebilir bir örgün eğitim sistemine geçişi mümkün kılacak verilerin, kapasitenin ve koşulların sağlanması için de çalışmalar yürütülüyor.

Normal okul gününden çok uzak bir dönüş

2026-2027 eğitim-öğretim yılının başlangıcında, Dicum’un aktardığı tahminlere göre Gazze’de 200 binden fazla çocuk hâlâ düzenli eğitim imkânından yoksundu. Buna karşılık Küresel Eğitim Kümesi (Global Education Cluster), Eylül 2026’da insani yardım müdahale girişimleri kapsamında ortak kuruluşlar tarafından işletilen 687 eğitim alanında 495 bin 680 öğrencinin bulunduğunu bildirdi.

sdcfvgbhy
UNRWA Eğitim Direktörü Julia Dicum, bir çocukla birlikte (UNRWA)

Küresel Eğitim Kümesi, Gazze Şeridi’nde eğitim alanında faaliyet gösteren insani yardım kuruluşlarının çalışmalarını koordine eden ve acil durumlarda öğrenim ihtiyaçlarına yönelik müdahalenin düzenlenmesine yardımcı olan bir mekanizma olarak faaliyet gösteriyor.

Ancak bir eğitim alanına erişebilmek, normal bir okul gününe dönüldüğü anlamına gelmiyor. Eğitime yeniden başlayan çok sayıda çocuk, aşırı kalabalık ve okul malzemelerindeki eksiklikler nedeniyle alışılmışın çok altında sürelerle eğitim görüyor. Üstelik eğitim, hasar görmüş binalarda veya yeterli su, kanalizasyon ve hijyen olanaklarından yoksun geçici alanlarda sürdürülüyor. Yerinden edilme ve patlayıcı madde tehlikeleri de bu sorunlara ekleniyor.

Dicum, “Gazze, tüm kız ve erkek çocukların tam zamanlı ve düzenli okul eğitimine dönmesinden hâlâ çok uzak” dedi.

Eğitim malzemeleri ve inşaat malzemelerinin bölgeye girişine getirilen kısıtlamalar da enkazın kaldırılmasını, tesislerin onarılmasını ve yeniden inşa edilmesini engelleyerek eğitim sürecinin normale dönmesini zorlaştırıyor.

fvghyuj
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta 14 Nisan 2024 tarihinde gerçekleşen İsrail askeri operasyonları sırasında UNRWA tarafından yönetilen bir okul tahrip edildi. (Reuters)

Bu koşullar altında müfredat yalnızca Arapça, İngilizce, matematik ve fen bilimleri dersleriyle sınırlandırılırken ruh sağlığı hizmetleri ile psikososyal destek de güçlendirildi. Ağır hasar, üniversitelerin yanı sıra teknik ve mesleki eğitim alanlarını da etkiledi. Bu kurumlar da eğitimi uyarlanmış biçimlerde sürdürmeye çalışıyor.

Akreditasyonu bulunmayan programlar, öğrenimin devamını tehdit ediyor

Öte yandan Filistin Eğitim ve Yükseköğretim Bakanlığı, UNRWA’nın uzaktan eğitim programı da dahil olmak üzere Filistin müfredatıyla uyumlu eğitim materyalleri kullanan programların akreditasyonunu onaylamıştı. Ancak diğer programların büyük bölümü, örgün olmayan ve akreditasyonu bulunmayan öğrenim imkânları sunuyor.

Dicum, “Artık mesele yalnızca çocukları bir şekilde yeniden öğrenim sürecine dâhil etmek değil. Asıl zorluk, çocukların öğrenmelerini, ilerlemelerini ve gelecekte toparlanmayı destekleyecek, umut vadeden bir gelecek inşa etmelerini sağlayacak beceriler kazanmalarını mümkün kılan kaliteli, sürdürülebilir ve akredite bir eğitim sistemini yeniden tesis etmek” dedi.

Barınma merkezlerinden öğrenim alanlarına

UNRWA’nın eğitim alanındaki müdahalesi, Ekim 2023’te kuruma bağlı barınma merkezlerinde kalan çocuklara ruh sağlığı hizmetleri ve psikososyal destek sağlanmasıyla başladı. UNRWA, 2024’ün başlarında temel derslere yönelik, BM’nin standartlarıyla uyumlu, esnek ve bireysel öğrenmeye imkân tanıyan materyaller geliştirdi. Aynı yılın yaz aylarında ise geçici öğrenim alanları oluşturmaya başladı.

fvgbh
Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesindeki geçici bir sinemada film izleyen Filistinli çocuklar, 15 Ekim 2026 (EPA)

2024’ün sonlarına doğru akredite bir uzaktan eğitim programını hayata geçiren UNRWA, mümkün olduğu ölçüde öğrencileri öğretmenleriyle ve Ağustos 2023’te aynı sınıflarda eğitim gördükleri arkadaşlarıyla yeniden buluşturmaya çalıştı.

Dicum’un paylaştığı verilere göre UNRWA, Eylül 2026 sonu itibarıyla Gazze genelinde yaklaşık 100 bin öğrenciye ulaşan 84 geçici öğrenim alanını yönetiyordu. Ayrıca birinci sınıftan dokuzuncu sınıfa kadar yaklaşık 280 bin öğrenciye düzenli uzaktan eğitim sağlıyordu.

Karşılaştırma yapmak gerekirse UNRWA, 2022-2023 eğitim-öğretim yılında birinci sınıftan dokuzuncu sınıfa kadar yaklaşık 300 bin öğrenciye eğitim veriyordu. Bu sayı, Gazze Şeridi’nde birinci sınıftan on ikinci sınıfa kadar öğrenim gören tüm öğrencilerin yarısına karşılık geliyordu. Diğer yarısı ise Filistin Yönetimi’ne bağlı okullarda ve sayıları sınırlı olan özel okullarda eğitim görüyordu.

dc
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat’ta bulunan bir UNRWA okulunda yeni akademik yılın ilk gününe katılan Filistinli öğrenciler, 19 Eylül 2026 (Reuters)

Halihazırda yüz yüze eğitim, çadırlarda ve UNRWA’ya ait bazı okulların sınıflarında yürütülüyor. Bu alanlarda aileler, çocukların ders çalışabileceği ortamların hazırlanmasına katkıda bulunuyor; öğretmenlerin ders verebilmesi için her gün kendi eşyalarını bir kenara çekiyor.

Dicum, Gazze’deki ailelerle UNRWA arasındaki iş birliğinin geliştiğini belirterek, “Yerel toplumun 2026 yılı boyunca tam zamanlı eğitim amacıyla kullanılmak üzere üç okul binasını UNRWA’ya yeniden tahsis etmesi, bu iş birliğinin bir sonucudur” dedi. Dicum, bunun “Gazze’deki toplumların eğitime verdiği önemi ve eğitimin yeniden tesis edilmesine sundukları katkıyı yansıttığını” ifade etti.

Eğitimi yeniden başlatma çabaları, 16-18 yaşlarındaki Filistinli mülteci gençlere yönelik teknik ve mesleki eğitimi de kapsadı. İlk aşamada, 2023-2024 eğitim-öğretim yılının başında programlara katılan gençlerin karma eğitim ve çevrim içi öğrenim yöntemleri aracılığıyla eğitimlerini tamamlamalarına ve sertifikalarını almalarına yardımcı olundu.

UNRWA, Eylül 2026’da iki yıl süren programlara öğrenci kaydı yaptı. Dicum, özellikle toparlanma sürecine katkı sağlayabilecek becerilere odaklanan daha kısa süreli mesleki kurslar açmayı da planladıklarını belirtti. Dicum’a göre bu tür eğitimler, normalde acil durum müdahalelerinin bir parçası olarak değerlendirilmiyor.

Telafi, çocuğun seviyesinden başlıyor

Eğitime yeniden başlanması, öğrenme açıklarının daha da büyümesini önlemek için bir fırsat sunuyor. Ancak eğitimde yaşanan aksaklıklarla geçen yılların telafi edilebilmesi için her çocuğun mevcut seviyesine uygun desteğin sağlanması gerekiyor. Dicum, “Eğitimde toparlanma mümkün, ancak aksaklıklarla geçen eğitim yıllarını telafi etmenin hızlı bir yolu yok” değerlendirmesinde bulundu.

xsdcfvgyh
Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesindeki geçici bir sinemada film izleyen Filistinli çocuklar, 15 Ekim 2026 (EPA)

Bu süreç; okuma, yazma ve matematik becerilerinin geliştirilmesi, her öğrencinin öğrenme seviyesinin ayrı ayrı değerlendirilmesi, uyarlanmış eğitim materyallerinin sağlanması ve öğretmenlerin sürekli destek sunmasıyla başlıyor. Süreç aynı zamanda çocukların içinde bulunduğu ve bu koşullar altında ders çalışmaya çalıştığı daha geniş yaşam koşullarıyla, yeterli ve düzenli eğitim süresine erişimleriyle de yakından bağlantılı.

Dicum, acil hedefi şu sözlerle açıkladı: “Şu anda önemli olan, daha fazla öğrenme kaybının yaşanmasını önlemek ve çocuklara sürdürülebilir, nitelikli bir eğitime dönmeleri için güvenilir bir yol sunmak.”

Finansman ve öğrenim fırsatlarının devamı

UNRWA, mevcut dönemde eğitim alanındaki müdahalesini sürdürmesini ve genişletmesini engelleyebilecek ciddi bir mali krizle karşı karşıya. Mevcut programların devam ettirilmesi ve koşullar elverdiğinde örgün eğitime dönüş için hazırlık yapılması, planlamaya imkân tanıyan sürekli kaynaklara ihtiyaç duyuyor.

 vfgbu
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta enkaz yığınları arasında yürüyen Filistinli bir kız çocuğu, 4 Eylül 2024 (Reuters)

Dicum, öğrenim imkânlarının korunması ve gerekli kaynaklarla desteklenen, güvenli bir örgün eğitime dönüşün sağlanması için ‘sürdürülebilir, düzenli ve öngörülebilir finansman sağlanmasının’ temel önem taşıdığını vurgulayarak sözlerini tamamladı.


Koalisyon, 2 balistik füze ve 2 İHA’yı önledi: Husilerin Suudi Arabistan’ın kabile toplantılarını hedef almakla tehdit ettiği iddiaları yalanlandı

Koalisyon, 2 balistik füze ve 2 İHA’yı önledi: Husilerin Suudi Arabistan’ın kabile toplantılarını hedef almakla tehdit ettiği iddiaları yalanlandı
TT

Koalisyon, 2 balistik füze ve 2 İHA’yı önledi: Husilerin Suudi Arabistan’ın kabile toplantılarını hedef almakla tehdit ettiği iddiaları yalanlandı

Koalisyon, 2 balistik füze ve 2 İHA’yı önledi: Husilerin Suudi Arabistan’ın kabile toplantılarını hedef almakla tehdit ettiği iddiaları yalanlandı

Yemen’de meşru yönetimi destekleyen Koalisyon Güçleri Sözcüsü Tümgeneral Türki el-Maliki, cuma günü erken saatlerde yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan hava savunma sistemlerinin Husilere ait milisler tarafından Riyad’a doğru fırlatılan bir balistik füze ile ülkenin güneyine yönelen bir başka balistik füzeyi önleyerek imha ettiğini bildirdi. El-Maliki ayrıca, Husilerin güney bölgesine doğru fırlattığı iki insansız hava aracının (İHA) da etkisiz hale getirildiğini belirtti.

Koalisyon, Husilerin Suudi Arabistan’ın kabile ve sivil toplulukların bulunduğu alanları hedef almakla tehdit ettiği yönündeki iddialarını da yalanladı. Koalisyon tarafından yapılan açıklamada, terörist Husi milislerinin ortaya attığı bu iddiaların “asılsız olduğu ve gerçeği yansıtmadığı” belirtilerek söz konusu iddiaların tümüyle reddedildiği vurgulandı.

Koalisyon Sözcüsü, yaptığı yazılı açıklamada, “Bu iddiaların içeriği ve gündeme getirildiği zamanlama, kamuoyunu yanıltmaya, milislerin içinde bulunduğu krizleri ve uygulamalarını örtbas etmeye, Yemen’in köklü kabilelerini kendi çatışmalarına sürüklemeye yönelik sürekli girişimleri yansıtıyor” ifadelerini kullandı.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres ise Husilerin Suudi Arabistan’daki sivil hedeflere yönelik saldırılarını sürdürmesinden ve Yemen’in Taiz çevresinde çatışmaların tırmanmasından duyduğu endişeyi dile getirdi. Guterres, söz konusu saldırı ve çatışmaların sivillerin büyük acılar çekmesine neden olduğunu ve bölgesel gerilimi artırdığını belirtti.

Öte yandan, Suudi Arabistan’ın Dammam kentindeki Kral Fahd Uluslararası Havalimanı’nı hedef alan, iki kişinin hayatını kaybetmesine ve sekiz kişinin yaralanmasına yol açan saldırıya yönelik Arap ve uluslararası düzeyde kınama mesajları gelmeye devam etti. Açıklamalarda, sivil ve hayati öneme sahip tesislerin hedef alınmasının reddedildiği vurgulanırken Suudi Arabistan’ın güvenliğini, egemenliğini, vatandaşlarının ve ülkede ikamet edenlerin can güvenliğini koruma çabalarına destek ifade edildi.