Çöküşün eşiğinde bir ateşkes… Washington ve Tahran, ‘kim önce göz kırpar’ yarışında

(foto altı) Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
(foto altı) Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
TT

Çöküşün eşiğinde bir ateşkes… Washington ve Tahran, ‘kim önce göz kırpar’ yarışında

(foto altı) Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
(foto altı) Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)

ABD ile İran arasında ateşkesin sona ermesi için belirlenen sürenin pazartesi günü dolmasına yaklaşılırken, Washington ve Tahran’ın bir uzlaşma formülü oluşturmaktan çok karşı tarafın ne kadar dayanabileceğini sınamaya odaklandığı görülüyor.

Çeşitli haber kaynaklarında yer alan değerlendirmelere göre ABD, abluka, yaptırımlar ve İran’ın ihracatı ile ekonomisini baskı altına alma stratejisine güveniyor. Tahran ise Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini aksatarak enerji fiyatlarını yüksek tutmayı ve böylece ABD Başkanı Donald Trump üzerinde, Kongre’deki ara seçimler öncesinde baskı oluşturmayı hedefliyor.

ABD’li bir yetkili müzakereleri ‘tıkanmış’ olarak nitelendirirken, üst düzey bir İranlı yetkili ateşkesin uzatılmasına yönelik gerçek bir görüşme yürütüldüğünü reddetti. Yetkili, Washington’ın öncelikle haziran ayında varılan anlaşmadaki taahhütlerine dönmesi gerektiğini söyledi. Böylece karşılaşma, nükleer dosyaya çözüm arayışından ekonomik ve siyasi bir irade mücadelesine dönüştü. Taraflar, zamanı kendi belirledikleri takvim doğrultusunda kullanmaya çalışıyor.

Bu nedenle bazı uzmanlara göre mevcut tıkanıklık stratejinin yokluğuna değil, bizzat stratejinin kendisine işaret ediyor. Trump seçimlere kadar zaman kazanmaya çalışırken İran da Hürmüz Boğazı’ndaki krizin maliyetinin kendisinden taviz vermesinin maliyetini aşacağı ana kadar süre kazanmayı hedefliyor. Artık soru, hangi tarafın daha büyük bir güce sahip olduğu değil; ‘karşı taraf önce gözünü kırpana kadar’ hangi siyasi sistemin acıya daha fazla dayanabileceği.

Bölünme mi, yoksa rol dağılımı mı?

ABD yönetimi, müzakerelerde yaşanan tıkanıklığın nedenlerinden birini İran’da üç ayrı karar merkezinin bulunmasına bağlıyor: Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), dini kurum ve hükümet yönetimi. Bir ABD’li yetkiliye göre bu merkezlerden biriyle varılacak anlaşma diğerlerinin onayını garanti etmiyor. Bu durum, İranlı müzakerecinin şartlarını değiştirmesine veya uygulanabilir taahhütlerde bulunamamasına yol açıyor.

Ancak tabloyu yalnızca bir ‘kanat çatışması’ olarak nitelemek abartılı olabilir. İran yönetimi içindeki görüş ayrılıkları gerçek ve özellikle ekonomiyi kurtarmaya odaklanan hükümet ile savaşı bir varoluş mücadelesi olarak gören güvenlik kurumları arasında belirginleşiyor. Ancak bu durumun mutlaka birbirinden farklı üç politikanın varlığına işaret ettiği söylenemez. Daha muhtemel olan, nüfuz ve yetki alanları üzerinde bir rekabetin yaşanması ve buna karşılık bazı kırmızı çizgiler konusunda ortak tutum sergilenmesi. Bunlar arasında teslimiyet görüntüsü vermemek, Hürmüz kartını korumak ve yaptırımlar kaldırılıp dondurulmuş varlıklar serbest bırakılmadan nükleer alanda taviz vermemek bulunuyor.

Reuters, nisan ayında DMO’nun savaşın ve müzakerelerin yönetimindeki nüfuzunun arttığına dikkati çekmiş, ancak aynı zamanda şahin kanadın çatışmanın şartları konusunda sergilediği bütünlüğe işaret etmişti. Bu nedenle mevcut görüş ayrılığı, gerçek bir kurumsal farklılık ile görev paylaşımının birleşimi olarak değerlendirilebilir. Buna göre hükümet arabuluculuk kapısını açık tutarken, dini kurum tutuma ideolojik meşruiyet kazandırıyor; DMO ise İran’ın taleplerinin reddedilmesinin maliyetini artırmak için güç kullanıyor.

ABD’nin İran’daki ‘bölünmüşlük’ vurgusunu sık sık gündeme getirmesi de müzakere taktiğinin bir parçası olabilir. Bu yaklaşım Washington’ın yaşanan tıkanıklıktan Tahran’ı sorumlu tutmasına imkân verirken, İran yönetimi de karar merkezlerinin çokluğunu kullanarak herhangi bir anlaşmanın ülke içinde kabul edilebilir hale gelmesi için daha yüksek bir bedel ödenmesi gerektiği mesajını verebiliyor.

Hürmüz… İran’ın son kozu

Hürmüz Boğazı meselesi, çatışmanın tali bir başlığı olmaktan çıkıp mücadelenin merkezine yerleşmiş durumda. İran, bu güzergâh üzerinden ABD ve müttefiklerine, kendi ekonomisinin veya konvansiyonel askeri kapasitesinin çok ötesinde ekonomik zarar verebilir.

Wall Street Journal’ın aktardığı gemi takip verileri, savaş öncesinde günde 130’dan fazla geminin geçtiği boğazdan perşembe günü yalnızca 13 geminin geçtiğini gösteriyor. Gemilerin büyük bölümü ise İran’ın kontrolündeki kuzey güzergâhını kullandı.

scdfrgthy
USS Abraham Lincoln uçak gemisi Hürmüz Boğazı’ndan geçerken (AP)

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) İran’ı, petrol şirketi ADNOC’a ait bir gemiye saldırmakla suçladı. Bu, bir hafta içinde yaşanan üçüncü benzer olay olurken Abu Dabi saldırıların durdurulması ve geçiş güzergâhının tamamen yeniden açılması çağrısında bulundu. Tahran olayın sorumluluğunu üstlenmedi. Ancak gemilerin tekrar tekrar hedef alınması, ABD ablukasının İran’ın deniz trafiğine ilişkin güvenlik risklerini kontrol etme kapasitesini ortadan kaldırmadığını gösteriyor.

Bu nedenle İran, taleplerini ablukanın kaldırılması ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılmasından, savaşın yol açtığı zararların tazmin edilmesi ile kendisine ve müttefiklerine yönelik tehditlerin sona erdirilmesine kadar genişletti. Tahran ayrıca geçişleri düzenleme veya ücret uygulama hakkının tanınmasını sağlamaya çalışıyor. Washington ise bunu ‘kırmızı çizgi’ olarak görüyor: Ücret yok, kısıtlama yok ve İran’ın tek taraflı kontrolünün tanınması yok.

Trump’ın İran’ın yenilgisinin ardından boğazı ‘Amerikan toprağı’ haline getireceğini açıklamasıyla ilgili olarak bir Beyaz Saray yetkilisi Wall Street Journal’a bunun şaka amaçlı söylendiğini belirtti. Ancak bu açıklama, söylemsel bir provokasyon olarak değerlendirilse dahi, çıkmazın derinliğini ortaya koyuyor: Washington geçiş güzergâhını kontrol ettiğini savunurken deniz trafiğine ilişkin veriler, gemilerin hâlâ İran’ın iznini belirleyici unsur olarak gördüğünü gösteriyor.

İki farklı saat

Trump, ara seçimlere kadar savaşı yavaşlatmak ve petrol ile benzin fiyatlarını yükseltebilecek geniş çaplı yeni bir askeri çatışma turundan kaçınmak istiyor. Benzinin galon başına ortalama fiyatı 4,08 dolara ulaşırken Trump, Amerikalıların daha yüksek fiyatlar ödemek zorunda kalabileceğini kabul etti. Trump, cuma akşamı New York’ta yaptığı konuşmada, “İran’ın nükleer silaha sahip olmasını engellemek bu savaşın bedelini ödemeye değer” diyerek savaştan dolayı özür dilemeyeceğini söyledi.

Ancak ABD yönetimi içindeki öncelik sıralaması dikkat çekici hale geldi. Başkan Yardımcısı JD Vance, enerji fiyatlarının düşürülmesini ‘birinci hedef’ olarak nitelerken, İran’ın nükleer silah edinmesini engellemeyi ikinci sıraya koydu. Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt ise daha sonra iki hedefin eşit öneme sahip olduğunu belirtti. Bu durum, Hürmüz Boğazı’nda hızlı bir sonuç alınması ihtiyacının pratikte kapsamlı bir nükleer anlaşmaya kıyasla öne çıkmaya başladığına işaret ediyor.

Buna karşılık Tahran, çeşitli haber kaynaklarının aktardığına göre, ABD’nin seçim takviminin İran’ın dayanma kapasitesinden daha kısa olduğu hesabını yapıyor. Ablukanın petrol ihracatını azaltarak yakıt ve döviz sıkıntısını derinleştirdiği doğru. Ancak İran, karne uygulamasına, krizin maliyetini hanelere yansıtmaya ve devletin ayakta kalması için gerekli kaynakları korumaya dayanan bir ‘hayatta kalma ekonomisine’ yöneldi. Tahran’ın hesabı, ekonomik sıkıntının ABD’de daha sınırlı ölçekte yaşansa bile siyasi açıdan daha hassas olduğu yönünde.

Öte yandan, denizlerdeki konuşlandırmanın sekiz ayı aşmasının ve mürettebatın koşullarının kötüleştiğine ilişkin haberlerin ardından USS George Washington uçak gemisinin yerini USS Abraham Lincoln uçak gemisinin alması, Washington’ın askeri yığınağı sürdürebileceğini ancak bunun insani ve lojistik açıdan sınırsız bir maliyet olmadan mümkün olmadığını gösteriyor. Trump’ın herhangi bir sorun yaşandığını reddetmesi, değişimin gerekli hale geldiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Sessiz bir uzatma mı, yoksa patlama mı?

Müzakerelerin seyri ile yetkililer ve uzmanların değerlendirmeleri doğrultusunda üç senaryo öne çıkıyor. En olası senaryo, ne nihai bir anlaşmaya varılması ne de kapsamlı bir savaşa derhal dönülmesi; bunun yerine ‘ateşkes-abkuka’ durumunun sürmesi. Buna göre ateşkesin uzatıldığı resmen ilan edilmezken geniş çaplı doğrudan saldırılardan kaçınılması, yaptırımların sürdürülmesi, gemilere yönelik sınırlı saldırıların devam etmesi ve arabulucular üzerinden baskının artırılması bekleniyor. Eski ABD Büyükelçisi James Jeffrey’nin de belirttiği gibi bu tablo, her iki taraf açısından alternatiflerden daha az kötü. Zira Washington İran’ın yeni taleplerini kabul etmek istemiyor, Tahran ise ABD’nin ihlal ettiğini düşündüğü bir mutabakata geri dönmek istemiyor.

wefrt
Pakistan’da düzenlenen müzakere oturumlarından birine katılan İran heyeti (İran Dışişleri Bakanlığı)

İkinci senaryo, Pakistan veya Katar aracılığıyla kısa süreli teknik bir uzatma sağlanması. Buna karşılık dondurulmuş varlıkların bir bölümünün serbest bırakılması veya deniz geçiş koridorlarının genişletilmesi gibi sınırlı bir adım atılabilir. Böylece her iki taraf da geri adım atmadığını savunabilir.

En tehlikeli senaryo ise bir hesap hatasıyla başlayabilir. Bir geminin vurulması veya Amerikan askerlerinin hayatını kaybetmesi, Trump’ı ‘tüm seçenekleri’ kullanma tehdidini hayata geçirmeye itebilir. İran’ın da buna karşılık deniz trafiğine, askeri üslere ve müttefiklere yönelik saldırıları genişletmesi halinde bekleme stratejisi kontrol edilemez hale gelebilir.



Çin'den hak ihlalleri gölgesinde Sincan atılımı

Sincan'da milyonlarca Müslüman yaşıyor (AFP)
Sincan'da milyonlarca Müslüman yaşıyor (AFP)
TT

Çin'den hak ihlalleri gölgesinde Sincan atılımı

Sincan'da milyonlarca Müslüman yaşıyor (AFP)
Sincan'da milyonlarca Müslüman yaşıyor (AFP)

Çin, Uygurlara yönelik insan hakları ihlalleri nedeniyle uluslararası tepki çekerken, Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ni ticaret ve lojistik merkezine dönüştürüyor.

Şi Cinping yönetimi, bölgede güneş enerjisi santralleri, veri merkezleri ve ulaşım altyapısı inşa ediyor.

Xinhua'nın Mart 2026'da aktardığı verilere göre, merkezi hükümetin doğrudan yönettiği kamu iktisadi teşebbüsleri 2021-2025 döneminde bölgeye toplam 1,1 trilyon yuan (yaklaşık 8 trilyon TL) yatırım yaptı. Bu miktarın 265,7 milyar yuanı (yaklaşık 2 trilyon TL) 2025'te gerçekleştirildi.

Wall Street Journal'ın aktardığına göre Sincan'ın petrol ve doğalgaz üretimi Pekin'in büyüme stratejisinde önemli yer tutuyor. Bölgenin yıllık petrol üretimi 2021-2025 döneminde yaklaşık yüzde 13 arttı. Urumçi çevresinde güneş enerjisine büyük yatırımlar yapılırken Çin, bölgeyi kış sporları ve uluslararası turizm merkezi olarak da tanıtmaya çalışıyor.

Çin Komünist Partisi'nin İngilizce yayın organı Global Times'ın geçen ayki analizinde Ritz-Carlton, Westin ve InterContinental gibi uluslararası otel zincirlerinin Sincan'da yeni projeler üzerinde çalıştığı aktarılmıştı.

Bölgede 2025'te 323 milyon turistik ziyaret kaydedildi ve turizmden 370 milyar yuan (yaklaşık 2,8 trilyon TL) gelir elde edildi.

Bölgenin Çin'in ihracatı için önemli bir geçiş noktasına dönüştürülmesi de hedefleniyor. Urumçi Tianshan Uluslararası Havalimanı'nda 42 milyar yuanlık (yaklaşık 315 milyar TL) genişletme projesi kapsamında yeni terminal ve pistler inşa edildi. Kazakistan sınırındaki bir geçiş noktasından geçen yıl yaklaşık 450 bin araç ihraç edildi.

Sincan'ı Kırgızistan ve Özbekistan'a bağlayarak Avrupa'ya uzanan ticaret güzergâhlarını güçlendirmesi beklenen demiryolunun ise 2030 civarında faaliyete geçmesi planlanıyor.

Ancak Şi yönetiminin bölgedeki yatırımlarla ekonomik büyümeyi güçlendirme çalışmaları, Uygurlara yönelik baskı politikalarıyla ilgili tartışmaların gölgesinde ilerliyor.

Çin, Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde zorla çalıştırma, işkence ve "yeniden eğitim kampı" adı altında alıkoyma suçlamalarıyla karşı karşıya.

İnsan hakları örgütleri, Uygurların zorla toplama kamplarına ve hapishanelere yerleştirildiğini öne sürüyor. ABD de Uygurlara yönelik muameleyi "soykırım" diye niteliyor.

Pekin yönetimiyse iddiaların gerçeği yansıtmadığını savunuyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Xinhua, Global Times


Sırbistan'da Z kuşağı rüzgarı: Artık ülkeyi yönetmek istiyorlar

Sırbistan'ı sallayan öğrenci eylemlerine karşı seçime giren Vucic, siyasi kariyerindeki en zor sınavlardan birine hazırlanıyor (AP)
Sırbistan'ı sallayan öğrenci eylemlerine karşı seçime giren Vucic, siyasi kariyerindeki en zor sınavlardan birine hazırlanıyor (AP)
TT

Sırbistan'da Z kuşağı rüzgarı: Artık ülkeyi yönetmek istiyorlar

Sırbistan'ı sallayan öğrenci eylemlerine karşı seçime giren Vucic, siyasi kariyerindeki en zor sınavlardan birine hazırlanıyor (AP)
Sırbistan'ı sallayan öğrenci eylemlerine karşı seçime giren Vucic, siyasi kariyerindeki en zor sınavlardan birine hazırlanıyor (AP)

Sırbistan 25 Ekim'de düzenlenecek seçimlere hazırlanırken, Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic'in tekrar kazanıp kazanamayacağı merak ediliyor.

Ülkedeki protestolardan doğan "Öğrenci Listesi" (Studentska lista -SL) bloku, dün akşam Belgrad'da seçim yasağı öncesi son mitingini düzenledi.

Yaklaşık 100 bin kişinin katıldığı mitingde konuşan SL'li adaylardan Jugoslav Gasic "14 yıllık aşağılanmaya, kaosa, ihanete son veriyoruz" dedi.

"Öğrenciler kazanıyor" sloganları atan kalabalığı temsil eden SL, adaylarını öğrenci meclisleri aracılığıyla belirledi ve ana muhalefet partileriyle arasına mesafe koydu.

Hareketin 11 maddelik programında yolsuzlukla mücadele, protestoculara yönelik müdahalelerde kuralları ihlal eden yetkililerin tasfiyesi ve medya üzerindeki siyasi etkinin engellenmesi gibi hedefler var.

Sırbistan Parlamentosu'nda 250 sandalye bulunuyor. Seçimde 18 aday listesi yarışacak. Listelerin Parlamento'da temsil edilebilmesi için oyların yüzde 3'ünden fazlasını alması gerekiyor. Bazı muhalefet partileri, bu doğrultuda Öğrenci Listesi'ni desteklemek için seçimden çekilmişti.

Ülkedeki protestolar 1 Kasım 2024'te Novi Sad tren istasyonunun beton sundurmasının çökmesi ve 16 kişinin hayatını kaybetmesiyle başlamıştı.

6 yaşında bir çocuğun da yaşamını yitirdiği olay, istasyonun yenileme çalışmalarında ihmal ve yolsuzluk iddialarını gündeme taşımış, öğrenciler de yolları kapatarak eylem düzenlemişti.

Gösteriler daha sonra hükümet karşıtı bir harekete dönüşerek ivme kazandı. ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı Jared Kushner'ın Belgrad'daki otel projesi de büyük tepki çekmişti.

Başkentin merkezindeki otel ve apartman kompleksi projesinin, 1999'daki Kosova Savaşı sırasında NATO'nun bombaladığı bir bölgede yapılması öngörülüyordu. Vucic yönetimi, bölgenin kültürel koruma statüsünü kaldırmış ve Kushner'ın firmasıyla anlaşma imzalamıştı. Ancak hukuki işlemler ve protestoların ardından Trump'ın damadı projeyi iptal etmişti.

Vucic, geçen ay cumhurbaşkanlığı görevinden istifa ederek başbakanlığa aday olmuştu.

Sağcı Sırp İlerleme Partisi'nin (SNS) öncülüğünde kurulan "Birleşik Sırbistan" (UA) listesinin başındaki Vucic, Belgrad'daki bir spor salonunda dün düzenlediği mitingde, protestoların "yabancı güçlerce desteklendiğini" ve ülkeyi zayıflatma amacı taşıdığını öne sürdü.

Politico'nun analizinde, öğrenci hareketinin Vucic hükümetine karşı ciddi bir muhalefete dönüştüğü yazılıyor. Makalede, "Z kuşağından öğrenciler iki yıl boyunca sokaklarda protesto gösterileri düzenledi. Artık hükümeti yönetmek istiyorlar" ifadelerine yer veriliyor.

Diğer yandan Avrupa medyasındaki analizlerde, sandıkta UA ve SL'nin yakın sonuçlar kazanması ve iki tarafın da karşılıklı zafer ilan etmesi durumunda seçim sonrasında ülkede kaos ortamı oluşabileceğine dikkat çekiliyor.

Independent Türkçe, Politico, DW, BBC, Guardian


İstanbul’da sekizli zirve: Hürmüz ve Yemen için diplomasi arayışı

İstanbul’da R4 ve E3 gruplarının katılımıyla düzenlenen sekizli toplantıdan bir kare (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)
İstanbul’da R4 ve E3 gruplarının katılımıyla düzenlenen sekizli toplantıdan bir kare (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)
TT

İstanbul’da sekizli zirve: Hürmüz ve Yemen için diplomasi arayışı

İstanbul’da R4 ve E3 gruplarının katılımıyla düzenlenen sekizli toplantıdan bir kare (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)
İstanbul’da R4 ve E3 gruplarının katılımıyla düzenlenen sekizli toplantıdan bir kare (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

İstanbul’da cuma günü bir araya gelen Orta Doğu, Avrupa ve Asya’dan sekiz ülkenin dışişleri bakanları, Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğünün güvence altına alınması başta olmak üzere bölgesel ve uluslararası krizleri ele aldı. İlk kez bu formatta düzenlenen toplantıda Filistin meselesi, Yemen’deki gelişmeler, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları ve Rusya-Ukrayna savaşı da gündeme geldi.

Türkiye’nin koordinasyonunda gerçekleştirilen toplantı, krizlerin çözümünde iş birliğini geliştirmeyi amaçlayan yeni bir diplomatik girişim niteliği taşıyor.

İstanbul Boğazı’na nazır Çırağan Sarayı’nda düzenlenen toplantıya, geçen mart ayında kurulan R4 grubunun üyeleri Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar ve Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan katıldı.

xscdfvgh
Toplantı başlamadan önce Suudi Arabistan, Mısır, Türkiye ve Pakistan dışişleri bakanları bir araya geldi (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

Toplantıda Avrupa’nın E3 grubu ise Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot tarafından temsil edildi. İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani de görüşmelere katıldı.

Bölgesel krizlere bölgesel çözümler

Toplantının gündeminde Filistin meselesi, Yemen’deki gelişmeler, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları, Hürmüz Boğazı’ndaki kriz ve Rusya-Ukrayna savaşının sona erdirilmesine yönelik çabalar yer aldı.

Toplantının açılışında konuşan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, krizlerin çözümünde bölgesel sahiplenme ilkesinin esas alınması gerektiğini vurguladı. Dışarıdan dayatılan çözümlerin kalıcı olamayacağına işaret eden Fidan, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında 7 Ağustos’ta imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın bu yaklaşımın somut örneklerinden biri olduğunu söyledi.

cd
Hakan Fidan, 9. İstanbul Arabuluculuk Konferansı’nın açılışında konuşurken (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

Anlaşmanın bölgesel güvenliği, barışı ve refahı korumayı amaçladığını belirten Fidan, Türkiye’nin Husilerin saldırıları karşısında Suudi Arabistan’ın güvenliğine destek verdiğini ifade etti. Fidan ayrıca Hürmüz ve Babülmendep boğazlarında seyrüsefer özgürlüğünün korunmasının önemine dikkat çekti.

Bölgesel krizlerin çözümünde iletişim kanallarının açık tutulması ve diyaloğun sürdürülmesi gerektiğini kaydeden Fidan, ilerlemenin yavaş ve kırılgan olduğu durumlarda dahi diplomatik temasların devam etmesinin önemini vurguladı. Türkiye’nin Rusya ile Ukrayna arasında savaşın sona erdirilmesine yönelik yürüttüğü görüşmeleri de bu yaklaşımın bir parçası olarak gösterdi.

dfghy
İstanbul’daki sekizli toplantı öncesinde Hakan Fidan ile Ed Miliband bir araya geldi (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

Fidan, cuma günü İstanbul’da düzenlenen 9. İstanbul Arabuluculuk Konferansı’nın açılışında yaptığı konuşmada da uluslararası sistemde güvensizliğin giderek arttığını belirtmişti. Uzun yıllar barışın hâkim olduğu bazı bölgelerde halkların bugün silahlı çatışmalarla karşı karşıya kaldığını söyleyen Fidan, son yıllarda dünyanın farklı noktalarında devam eden çatışmaların kara ve deniz ticaret yollarını olumsuz etkilediğini ifade etti. Ateşkes ihlallerinin de olağan hale geldiğine dikkat çekti.

İsrail’in Gazze’de ateşkesi her gün ihlal etmesinin uluslararası sisteme duyulan güveni aşındırdığını belirten Fidan, insani yardımların bölgeye ulaştırılması ve çocukların korunmasının öncelikli olması gerektiğini söyledi.

Hürmüz Boğazı ve Suudi Arabistan’a yönelik saldırılar gündemde

İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband’ın ofisinden, İstanbul’daki sekizli toplantı öncesinde yapılan açıklamada, görüşmelerin ağırlıklı olarak Hürmüz Boğazı’ndaki kriz ve Suudi Arabistan’daki gelişmelere odaklanacağı bildirildi.

Açıklamada Miliband’ın, Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer hak ve özgürlüklerinin bütünüyle yeniden tesis edilmesini sağlayacak diplomatik bir çözüm çağrısında bulunacağı belirtildi.

İran’ın bölgede uyguladığı taktiklerin başka noktalarda da tekrarlandığına dikkat çekilen açıklamada, Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların bölgesel istikrarsızlığı derinleştirdiği ve Babülmendep Boğazı ile Süveyş Kanalı gibi stratejik su yolları üzerindeki baskıyı artırdığı ifade edildi.

yju
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati İstanbul’da (Reuters)

Fransa Dışişleri Bakanlığı da bölgedeki ciddi istikrarsızlık ve belirsizlik ortamında ilk kez bu formatta düzenlenen toplantıda, İran krizinin farklı boyutlarının ve sonuçlarının ele alınacağını duyurdu.

Bakanlık açıklamasında, toplantının Avrupa ülkeleri ile Orta Doğu ülkeleri arasındaki koordinasyonu güçlendirmeyi amaçladığı belirtilerek, “Seçmediğimiz ancak hepimizi etkileyen krizlerle karşı karşıyayız” denildi.

Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati ise toplantı öncesinde yaptığı açıklamada, Yemen’deki çatışmayı sona erdirecek diplomatik bir çözüm için tüm fırsatların değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Abdulati’nin açıklaması, Mısır Parlamentosunun gelecek hafta, İran’la müttefik Husilerin saldırılarına karşı Suudi Arabistan’a destek amacıyla Mısır Silahlı Kuvvetlerine yetki verilmesi konusunu oylamaya hazırlanmasıyla aynı döneme denk geldi.

Deniz ticaretine yönelik tehditler

Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Hürmüz Boğazı’ndaki kriz, Husilerin saldırıları ve Rusya’nın tahıl sevkiyatlarını hedef alan eylemleri nedeniyle deniz ulaşımının karşı karşıya olduğu tehditlere dikkat çekti.

Wadephul, bu sorunların ancak uluslararası iş birliğiyle aşılabileceğini belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Bu büyük sınamaların üstesinden ancak birlikte hareket ederek ve mevcut çerçevelerin ötesine geçerek gelebiliriz. Hürmüz Boğazı’ndaki kriz, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları ve deniz ulaşımında seyrüsefer özgürlüğüne yönelik tehditler ya da Rusya’nın Karadeniz’de tahıl sevkiyatlarına yönelik giderek artan saldırılarının sonuçları olsun, bütün bu meselelerde ortak hareket etmeliyiz.”

Toplantıya katılan ülkelerin, çözüme kavuşturulamayan bu çatışmaların ekonomik ve güvenlik açısından ciddi sonuçlar doğurduğu konusunda ortak bir anlayışa sahip olduğunu belirten Wadephul, ülkelerin aynı zamanda krizlere çözüm bulma arayışında olduklarını söyledi.

vfhjkı
Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Fransız ve İngiliz mevkidaşlarıyla İstanbul’daki toplantı kapsamında (Reuters)

Wadephul, İran ve Husilerin küresel ticareti baskı aracı olarak kullanmasına karşı olduklarını vurgulayarak, dünya genelindeki enerji ve gübre tedarikinin tehdit altında tutulmasının kabul edilemeyeceğini ifade etti.

Alman Bakan, “Deniz ulaşımında seyrüsefer özgürlüğünü ve komşu ülkeleri hedef alan gelişigüzel saldırılar sona ermeli” dedi. Bu çatışmaların yol açtığı sonuçlardan birinin de açlık olduğunu belirtti.

Karadeniz’deki gelişmelerin de küresel gıda krizini ağırlaştırdığına işaret eden Wadephul, Rusya’nın tahıl sevkiyatlarına yönelik saldırılarla özellikle Küresel Güney ülkelerinde gıda kıtlığı riskini artırdığını savundu.

Bu saldırıların, temel gıda ihtiyaçlarını büyük ölçüde buğdaya dayalı olarak karşılayan dünyanın en yoksul kesimlerini olumsuz etkilediğini belirten Wadephul, Türkiye gibi ortakların da bu durumdan zarar gördüğünü söyledi. Türkiye’nin küresel ticarete konu olan buğdayın işlenmesinde dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olduğunu kaydetti.

Wadephul, İstanbul’da ilk kez bu formatta düzenlenen toplantının, hem Hürmüz Boğazı çevresindeki kriz hem de Rusya-Ukrayna savaşı kaynaklı sorunların çözümüne yönelik diplomatik çabaları ilerletmeyi amaçladığını ifade etti.