Antoine el-Hac
Doğu Asya’da hızla değişen güvenlik dengeleri, Çin ile Kuzey Kore’nin artan askeri kapasitesi ve Pekin, Moskova ile Pyongyang arasındaki askeri iş birliğinin derinleşmesi üzerine Japonya, savunma politikasında yeni bir döneme giriyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrası anayasasının askeri faaliyetlere getirdiği katı kısıtlamalarla geçen onlarca yılın ardından Tokyo yönetimi, bölgesel kriz ihtimallerine karşı savunma ve teknoloji kapasitesini geliştirmeye hazır olduğunu ortaya koyuyor.
Söz konusu gelişmeler; Çin ile Japonya arasında doğrudan bir çatışma, ABD ve müttefiklerini kapsayan geniş çaplı bir kriz ya da Kore Yarımadası ile Çin’in ‘yeniden birleşeceğini’ vurguladığı Tayvan etrafındaki olası bir gerilimin Doğu Asya’yı sürükleyebileceği çatışma endişelerinin arttığı bir dönemde kaydediliyor.

Tarihsel süreçte 1894 yılından bu yana 3 kez karşı karşıya gelen Çin ve Japonya arasındaki çatışma ihtimalinin, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle tamamen ortadan kalktığı değerlendiriliyordu. Müttefik güçlerin kontrolü altına giren ve büyük bir yıkım yaşayan Japonya, savaşı ulusal bir politika aracı olarak reddeden barışçıl bir anayasayı kabul etmişti. Aynı dönemde Çin ise Japonya ile rekabet edebilecek askeri kapasiteden uzak, yoksul bir tarım ülkesi konumundaydı.
Ancak son otuz yılda bölgedeki güç dengeleri köklü bir değişime uğradı. Çin, ekonomi ve savunma alanındaki devasa yatırımlarıyla küresel bir güç haline gelerek bölgedeki askeri ağırlığını artırdı. Bu süreçte iki ülke arasındaki gerilim noktaları da belirginleşti. Çin’in Diaoyu, Japonya’nın ise Senkaku olarak adlandırdığı adalar üzerindeki egemenlik ihtilafının yanı sıra Güney Çin Denizi ve Tayvan’ın geleceğine ilişkin görüş ayrılıkları tarafları karşı karşıya getirdi.
Tokyo yönetimi, Çin’in artan askeri nüfuzunu gelişen bir stratejik tehdit olarak nitelendirirken; Pekin ise Japonya-ABD ittifakı ile Japonya’nın güçlenen askeri kapasitesini bölgesel hedeflerinin önündeki bir engel olarak görüyor.

Tehditlerin başında Çin geliyor
Japonya’nın 2026 Savunma Beyaz Kitabı raporunda Çin, Tokyo yönetiminin karşı karşıya olduğu güvenlik tehditleri arasında ilk sıraya yerleştirilerek ülkenin ‘en büyük stratejik sınaması’ olarak nitelendirildi. Raporda, Çin’in savunma harcamalarındaki hızlı artışa ve Japon takımadaları çevresinde, özellikle de Senkaku Adaları yakınlarında yoğunlaşan askeri faaliyetlerine dikkat çekildi.
Tayvan Boğazı ise bölgedeki en kritik gerilim odaklarından biri olmayı sürdürüyor. Çin, Tayvan ile birleşme hedefi doğrultusunda güç kullanma seçeneğini masada tutarken, Japonya adada çıkabilecek olası bir çatışmanın kendi güvenliğini doğrudan etkileyeceğini sıkça vurguluyor. Japonya Başbakanı Sanae Takaichi’nin, Çin’in Tayvan’a yönelik olası bir saldırısının Japonya’nın güvenliğini tehdit etmesi halinde Öz Savunma Kuvvetleri’nin kullanılabileceğine işaret eden açıklamaları Pekin’in tepkisini çekmiş ve sözlerin geri çekilmesi talebine yol açmıştı.
Bölgedeki riskler yalnızca topyekûn bir savaş ihtimaliyle sınırlı kalmıyor. Çin ve Japon hava ile deniz unsurlarının her gün yakın mesafelerde karşı karşıya gelmesi, kaza veya hatalı değerlendirmelerden kaynaklanabilecek istem dışı bir askeri çatışma riskini tırmandırıyor.

Kuzey Kore ve Rusya
Japonya, Çin’in yanı sıra Kuzey Kore’nin nükleer ve füze programlarını geliştirmeye devam etmesini de ‘ciddi ve yakın’ bir tehdit olarak değerlendiriyor. Pyongyang yönetiminin Japon topraklarına kolayca ulaşabilecek kapasitedeki gelişmiş füze envanteri, Tokyo’yu erken uyarı ve füze savunma sistemlerini güçlendirmeye yöneltiyor.
Kuzey Kore’nin Güney Kore’yi resmen ana düşman ilan etmesi, Kore Yarımadası’nda olası bir çatışma riskini canlı tutarak endişeleri artırıyor. Bölgede topçu ateşi veya füze fırlatılmasıyla başlayabilecek muhtemel bir gerilimin, kısa sürede bölgesel ve uluslararası aktörlerin dahil olduğu geniş çaplı bir krize dönüşebileceği öngörülüyor.
Rusya’nın Japonya yakınlarında, özellikle de ihtilaflı Kuril Adaları bölgesindeki askeri faaliyetleri ise Tokyo yönetimi tarafından yakından takip ediliyor. Rusya-Ukrayna Savaşı’nı bölgesel anlaşmazlıkların geniş çaplı savaşlara dönüşebileceğinin bir somut örneği olarak gören Japonya; Rusya, Çin ve Kuzey Kore arasında artan askeri iş birliği ile Japonya ve Güney Kore yakınlarında düzenlenen ortak tatbikatları güvenlik risklerini artıran bir unsur olarak değerlendiriyor.
Japonya askeri gücünü yeniden inşa ediyor
Japonya, söz konusu karmaşık güvenlik ortamı karşısında 2023 yılından bu yana savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) yaklaşık yüzde 2’si seviyesine çıkarmak için çalışmalarını sürdürüyor. Bu oran, onlarca yıl boyunca askeri gücünü kullanma konusunda temkinli davranan bir ülke için önemli bir kırılma noktasına işaret ediyor.
Japon hükümeti, bu askeri genişlemeyi yalnızca savunma amaçlı bir tedbir olarak değil, aynı zamanda ekonomiyi destekleyecek bir araç olarak sunmayı hedefliyor. Savunma Bakanlığı belgeleri, savunma sanayisine yapılan yatırımların ekonomik büyümeyi teşvik edebileceğini, girişimci firmaları destekleyebileceğini ve yerli teknoloji geliştirme süreçlerini hızlandırabileceğini gösteriyor.
Yeni bütçe planlaması; bin kilometreyi aşan menzile sahip füzelerin yanı sıra insansız hava araçları ve akıllı silahların geliştirilmesini kapsıyor. Japonya ayrıca, yeni nesil savaşların temel unsurları haline gelen yapay zekâ, siber güvenlik ve bilgi harbi alanlarına odaklanıyor.
Tokyo yönetimi bunun yanı sıra SHIELD kıyı savunma sistemini geliştirmek ve yerli savunma üretim altyapısını güçlendirmek amacıyla adımlar atıyor. Bu adımlarla dışa bağımlılığın azaltılması ve olası uzun süreli bir kriz durumunda sürdürülebilir bir savunma kapasitesinin sağlanması amaçlanıyor.

Savaş için olası 3 senaryo
Çin ile Japonya arasında bir savaşın patlak vermesine ilişkin 3 temel senaryo öngörülüyor. İlk senaryo, ihtilaflı adalar üzerinde doğrudan bir karşı karşıya geliş ya da deniz ve hava unsurları arasında yaşanabilecek askeri bir kaza olarak öne çıkıyor. İkincisi, Çin ile ABD arasında Tayvan nedeniyle başlayacak bir çatışmaya Washington’ın ana müttefiki konumundaki Japonya’nın da dahil olması şeklinde değerlendiriliyor. Antoine el-Hac'ın Şarku'l Avsat için kaleme aldığı analize göre üçüncü senaryo, Kore Yarımadası’nda çıkacak bir krizin Çin, Japonya ve ABD’yi doğrudan ya da dolaylı olarak müdahil olmaya sürüklemesi ihtimaline dayanıyor.
Bununla birlikte, bölge ülkeleri arasındaki devasa ekonomik entegrasyonun yanı sıra nükleer caydırıcılık unsuru ve olası bir tırmanmanın doğuracağı yıkıcı sonuçlar nedeniyle, tarafların yer alacağı topyekûn bir savaş ihtimali nispeten düşük görülüyor.
Ancak büyük bir savaş olasılığının düşük olması, risklerin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Sınırlı çatışmalar, deniz ve hava olayları, siber saldırılar ile Tayvan veya Kore Yarımadası eksenli krizlerin kontrol altına alınamaması halinde hızla tırmanabileceği belirtiliyor.
Bu çerçevede Japonya’nın yalnızca bir savaşa girmeye değil, böylesi bir durumda varlığını sürdürmeye ve direnmeye hazırlandığı gözlemleniyor. Ülkenin planları arasında mühimmat stoklarını artırmak, sığınakları ve askeri üsleri tahkim etmek, ayrıca daha esnek ve sürdürülebilir savunma kapasiteleri geliştirmek yer alıyor.
Doğu Asya’da ivme kazanan silahlanma yarışı, savaşın kaçınılmaz olduğu anlamına gelmemekle birlikte yeni bir gerçeği gözler önüne seriyor: Japonya artık bölgesel barışı garanti olarak görmüyor; Çin, Kuzey Kore ve Rusya’nın eş zamanlı askeri ve stratejik baskı unsurlarına dönüşebileceği bir dünyaya hazırlanıyor. Japonya’nın güvenliğinin Tayvan, ABD ve Güney Kore ile doğrudan bağlantılı olması sebebiyle, yerel ölçekli her krizin Asya’daki güç dengesi açısından geniş çaplı bir sınamaya dönüşebileceği öngörülüyor.

