Ortadoğu, güvenliğini nasıl yeniden şekillendiriyor? ABD’nin güvenlik şemsiyesi yeterli mi?

ABD vazgeçilmez bir güç olmaya devam edecek

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

Ortadoğu, güvenliğini nasıl yeniden şekillendiriyor? ABD’nin güvenlik şemsiyesi yeterli mi?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Bilal Y. Saab

Ortadoğu yeni bir güvenlik dönemine giriyor. Onlarca yıl boyunca bölgesel düzen tanıdık bir sisteme dayandı. ABD, geniş bir koruma şemsiyesi sağlarken, İsrail niteliksel üstünlüğünü koruyor, İran nüfuzunu uzun menzilli silahlar ve vekil güçler aracılığıyla genişletiyor, diğer Arap ülkeleri ise askeri kapasitelerindeki eksiklikleri telafi etmek için Washington'a güveniyordu. Bu sistem tam olarak istikrarlı olmasa da büyük krizlerin yokluğunda ve hiç kimse ciddi bir şekilde alternatifini kurmaya girişmediği için ayakta kaldı.

Ancak bugün bu formül kademeli olarak çökmeye başladı. Hamas'ın 7 Ekim 2023'te İsrail'e düzenlediği saldırıdan bu yana bölgeyi kasıp kavuran savaşlar, bu çerçevenin sınırlarını gözler önüne serdi ve bölge ülkelerini güvenliklerinin dayandığı temelleri yeniden gözden geçirmeye itti. Bunun yerine geleneksel ittifakları, daha küçük koalisyonları, ikili savunma anlaşmalarını, ekonomik ortaklıkları, yerel askeri kapasiteleri ve eski düşmanlarla diplomasiyi bir araya getiren çok katmanlı bir güvenlik mimarisi şekilleniyor. Bu dönüşümün merkezinde ise bölge ülkelerinin güvenliklerini tamamen tek bir dış gücün ellerine teslim etme konusundaki giderek artan isteksizlikleri yatıyor.

ABD, Ortadoğu'daki hâkim dış askeri güç olmaya devam ediyor. Üs ağı, istihbarat yetenekleri, füze savunma sistemleri, deniz gücü varlığı ve lojistik erişimiyle boy ölçüşmek oldukça zordur. Körfez ülkeleri de Amerikan silahlarına ve Washington ile güvenlik iş birliğine büyük ölçüde bel bağlamaya devam ediyor.

Ancak bu bağımlılık artık güven ile eş anlamlı değil. İran'la yaşanan gerilim, Körfez ülkelerinin ABD’nin askeri pozisyonuyla yakından bağlantılı olmanın barındırdığı potansiyel risklere dair farkındalığını artırırken Amerikan güçlerine ev sahipliği yapan ülkelerin, bir çatışma peşinde olmasalar bile hedef haline gelebileceklerini gösterdi. Körfez başkentlerinin bir riskten korunma politikası izlediğini söylemek, bazen abartılsa da içinde bir doğruluk payı barındırıyor. Zira bu ülkelerin hepsi ABD ile ilişkilerini korumaya çalışıyor ve güvenlikleri konusunda diğer tüm ortaklardan daha çok hala ona güveniyorlar. Aynı zamanda da bu bağımlılığı, bölgesel ortaklıklarla ve Tahran ile uzlaşmaya ve gerilimi kontrol altına almaya dayalı bir politikayla destekliyorlar.

scdfvg
Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması'nın imzalanması sırasında sağdan sola doğru Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, 7 Ağustos 2026 (AFP)

Suudi Arabistan bu dönüşümün en net örneğini sunuyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Riyad, Washington ile ilişkilerini korurken seçeneklerini çeşitlendirmeye çalışıyor. Türkiye, Pakistan, Mısır ve diğer bölgesel güçlerle bağlarını derinleştirmeye paralel olarak, ABD desteğinin sürmesi konusunda da titiz davranmaya devam ediyor. Son Suudi-Türk-Pakistan savunma anlaşması, önemini Amerikan güvencesinin ötesine geçen yeni caydırıcılık katmanları eklemesinden alıyor. Bu düzenlemeler; siyasi ve askeri koordinasyonu, ortak tatbikatları, insansız hava araçları, elektronik harp, yapay zeka (AI) ve savunma sanayii alanlarındaki iş birliklerini kapsıyor. Olgunlaşması zaman alacak olsa da Riyad, Ankara ve İslamabad'ın daha güçlü savunma ve güvenlik bağları kurma kararlılığı ciddi ve inandırıcı görünüyor.

Bu gelişme bir ‘Ortadoğu NATO’su’nun doğuşuna işaret etmiyor. Çünkü bölge fazlasıyla bölünmüş durumda ve ülkelerinin tehdit algıları böyle bir düzenlemenin ortaya çıkmasına izin vermeyecek kadar farklılık gösteriyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Umman, Mısır, Türkiye ve Pakistan'ın her birinin İran'la, ABD ile ve birbirleriyle farklı ilişkileri bulunuyor. Bu nedenle iş birliği seçici kalmaya devam edecek. Ülkeler bir alanda iş birliği yapıp diğerinde rekabet edebilir, aynı zamanda hasımlarıyla diyalog kanallarını açık tutabilir. Sonuç ise ortaklıkları çeşitlendirmeye ve bağımlılığı bunlar arasında dağıtmaya dayalı bir güvenlik yaklaşımıdır.

Abraham (İbrahim) Anlaşmaları, bazı Arap ülkelerinin ekonomi, teknoloji ve güvenlik alanlarında İsrail ile açıkça ilişki kurma konusundaki istekliliğini ortaya koydu.

Körfez ülkeleri ayrıca güvenliğin ekonomik dönüşümle yakından bağlantılı hale geldiğinin de farkında. Suudi Arabistan'ın 2030 Vizyonu, BAE'nin yatırım stratejisi, Katar'ın enerji sektöründeki rolü ve ekonomileri çeşitlendirmeye yönelik daha geniş çaplı Körfez çabalarının tümü istikrara dayanıyor. Limanlar, havalimanları, enerji tesisleri, finans merkezleri, turizm projeleri, veri merkezleri ve sanayi bölgeleri başlı başına stratejik varlıklar haline geldi. Bunların korunması savaş uçakları ve füze savunmalarından daha fazlasını gerektiriyor. Siber dayanıklılık, deniz güvenliği, istihbarat paylaşımı, insansız hava araçlarına karşı koyma kapasitesi ve ticaret yollarının güvenliğinin sağlanmasını zorunlu kılıyor.

Ekonomik entegrasyon da bölgesel güvenliği pekiştirebilir. Artan karşılıklı bağlılık, kritik boğazlara ve deniz koridorlarına olan bağımlılığı hafifletir, sermayeyi çeker, petrol dışı büyümeyi destekler ve herhangi bir istikrarsızlığın ekonomik maliyetini yükseltir. Ancak ekonomik entegrasyon güvenliğin temel gereksinimlerini değiştirmez. Daha güçlü bir caydırıcılık ve savunma ile desteklenen fiziksel koruma, bölgedeki her ülke için en yüksek öncelik ve temel bir gereksinim olmaya devam ediyor.

Buna paralel olarak bölgesel güçler, Amerikan rolünün gerilemesinin bıraktığı güvenlik boşluğunu doldurmaya çabalıyor. İsrail, güvenlik ortamını yeniden şekillendirmek ve bölgesel güç dengesini kendi lehine çevirmek için neredeyse tamamen askeri güce bel bağladı. Türkiye ise askeri hareket kabiliyetini, güçlü savunma sanayiini, stratejik coğrafi konumunu ve bölge genelindeki geniş siyasi nüfuzunu harmanlıyor. Pakistan, Arap Körfez ülkeleriyle olan köklü bağlarının yanı sıra denkleme önemli askeri kapasiteler katıyor. Geleneksel olarak bazı emsallerine kıyasla iç meselelere daha fazla odaklanan bir tutum sergileyen Mısır ise, krizlerin eşiğine dayanmasıyla bu ihtiyatlı yaklaşımını yeniden gözden geçirmek zorunda kalabilir. Demografik ve askeri ağırlığı, Süveyş Kanalı üzerindeki kontrolü ve Maşrık'ı Kuzey Afrika ile Kızıldeniz'e bağlayan kilit konumu sayesinde Mısır'ın rolü büyük önem taşımaya devam ediyor.

Bu ülkelerin rollerinin artması daha geniş bir gerçeği de ortaya koyuyor. Buna göre Gelecekteki güvenlik mimarisi sadece Körfez ile sınırlı kalmayacak ve Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz üzerinden Güney Asya'ya kadar uzanacaktır.

İran ise göz ardı edilemeyecek bir güç olmaya devam ediyor. Tahran'ın kolayca dışlanabileceği varsayımı üzerine sürdürülebilir bir bölgesel düzen inşa edilemez. Coğrafi konumu, nüfusu, füzeleri, askeri kapasitesi ve Irak, Lübnan, Yemen ve buraların ötesindeki nüfuzunun yanı sıra deniz trafiğini aksatma kapasitesi, bölgesel güç dengesinde ona kalıcı bir konum sağlıyor. Buradaki temel soru, İran'ın bu düzen içinde üstleneceği rolün niteliğiyle ilgili.

df
Riyad'da düzenlenen Dünya Savunma Fuarı sırasında Şahpar-3 muharip insansız hava aracı (İHA) maketinin önünde duran bir adam, 9 Şubat 2026 (AFP)

Körfez ülkeleri için bu, hassas ve zorlu bir denklemi zorunlu kılıyor. Nitekim İran'ın füzeleri, İHA, vekil güçleri ve deniz kapasiteleri gerçek tehditler oluşturuyor. İran ile kalıcı bir cepheleşme ise ağır bir ekonomik ve stratejik maliyet getirecektir. Bu nedenle caydırıcılık ve diplomasi, biri hava savunmalarını ve askeri ortaklıkları güçlendirmek diğeri Tahran ile iletişim kanallarını korumak olan birbirine paralel iki yolda ilerliyor.

İsrail ise farklı türden bir zorluk ortaya koyuyor. Abraham (İbrahim) Anlaşmaları, bazı Arap ülkelerinin ekonomi, teknoloji ve güvenlik alanlarında İsrail ile açıkça ilişki kurma konusundaki istekliliğini göstermişti. İsrail'in askeri ve teknolojik kapasiteleri de onu füze savunması, istihbarat, siber güvenlik ve ileri teknolojiler alanında önemli bir ortak haline getiriyor.

Ancak İsrail'in yürüttüğü savaşlar bu iş birliğinin siyasi sınırlarını da gözler önüne serdi. Arap hükümetleri, özellikle kamuoyunun Gazze ve Batı Şeria’da olup bitenlere karşı duyduğu derin hassasiyetin gölgesinde Filistin meselesini görmezden gelemez. Bu nedenle İsrail ile iş birliği seçici olmaya ve hassas hesaplara bağlı kalmaya devam edecektir. İsrail bölgesel güvenlik ağlarının bir parçası olabilir, ancak açıkça İran karşıtı bir ittifakın merkezine dönüşmesi uzak bir ihtimaldir.

Bu ayrım son derece önemlidir. Zira Orta Doğu iki belirgin bloğa bölünmeye değil, iç içe geçmiş ağlardan oluşan bir sisteme doğru ilerliyor. Bu ağlardan biri ABD'yi Körfez ülkeleri, İsrail ve Avrupalı ortaklarla bağlayabilir. Bir diğeri Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve Mısır'ı bir araya getirebilir. Üçüncü bir ağ ise Körfez ülkelerini diplomatik ve ekonomik kanallar aracılığıyla İran'a bağlayabilir. Deniz güvenliği de Kızıldeniz ve hayati ticaret yolları etrafında başka bir katman eklerken terörle mücadele, siber savunma, yapay zeka ve savunma sanayilerindeki iş birliği de bunlara daha başka katmanlar ilave ediyor.

Bugün şekillenen Orta Doğu; güç merkezleri bakımından daha çoğulcu, daha fazla askerileşmiş, çıkarlar ve anlaşmalar mantığına daha fazla tabi ve ekonomik olarak birbirine daha sıkı bağlı olacaktır.

En zor görev ise bu geniş ortaklıklar ağını iş birliğine dayalı etkili bir güvenlik çerçevesine dönüştürmek olmaya devam ediyor. Çünkü Ortadoğu, başlıca güçlerin askeri krizleri, deniz güvenliğini, silahlanma kontrolünü, füzelerin yayılmasını ve güven artırıcı önlemleri düzenli olarak tartışabileceği kapsayıcı bir forumdan hala yoksun. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ne Kıyısı Olan Arap ve Afrika Ülkeleri Konseyi, ‘KİK Plus’ formatları ve çeşitli diplomatik forumlar da dahil olmak üzere mevcut çerçeveler yararlı roller üstlense de bunların hiçbiri kapsamlı bir mekanizma sağlamamaktadır. Bu nedenle, tamamen yeni bir kurum kurmaya çalışmaktansa mevcut yapıları güçlendirmek daha gerçekçi görünüyor.

Bölgesel düzenin geleceği, askeri güce bağlı olduğu kadar diplomasiye de bağlı olacaktır. Hava ve füze savunma sistemleri, istihbarat paylaşımı, ortak tatbikatlar ve askeri ortaklıkların tümü zafiyetleri sınırlama kapasitesine sahip olsa da siyasi anlaşmazlıkları çözemezler. Sürdürülebilir her sistemin hem saldırganlığa bir bedel ödetme hem de krizlerin tırmanarak savaşlara dönüşmesini engelleyen iletişim kanalları açma kapasitesine sahip olup caydırıcılık ve diyaloğu harmanlaması gerekir.

ngtn
Soldan sağa doğru Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Kahire'deki bir toplantı öncesinde fotoğraf çektirirken, 21 Haziran 2026 (AFP)

Ortadoğu, güvenliğini büyük ölçüde dış bir güce emanet eden bir sistemden, henüz tutarlı ve etkili bir alternatif inşa etmeyi başaramadan kademeli olarak uzaklaşıyor. Bu geçiş süreci yıllar alacak ve düzenli, sınırları net bir ittifaklar haritası ortaya çıkarması pek olası görünmüyor.

Bugün şekillenen Ortadoğu, güç merkezleri bakımından daha çoğulcu, daha fazla askerileşmiş, çıkarlar ve anlaşmalar mantığına daha fazla tabi ve ekonomik olarak birbirine daha sıkı bağlı olacaktır. Ülkeler; Pekin, Moskova, Ankara, İslamabad ve birbirleriyle olan ilişkilerini genişletmeye paralel olarak Washington'ı yakın tutmaya özen göstereceklerdir. Yerel savunma sanayilerini geliştirirken bir yandan da gelişmiş silahlar edinmeye devam edeceklerdir. Hasımlarıyla diyaloğu açık tutarken caydırıcılık kapasitelerini güçlendireceklerdir. Ayrıca ekonomik dayanıklılık, teknoloji, altyapı, enerji güvenliği ve bölgesel bağlantıyı giderek artan bir şekilde ulusal güvenliğin temel bileşenleri olarak ele alacaklardır.

Eski yapı ortadan kaybolmuyor, sadece daha merkeziyetsiz bir hale geliyor.

ABD, artık tek başına yeterli olmasa da vazgeçilmez bir güç olmaya devam edecek. Bölgesel güçler sorumluluktan daha büyük bir pay üstlenecek. Ayrıca daha küçük koalisyonlar, geleneksel ittifakların yerini almadan onları tamamlayacak. İran ve İsrail denklemin merkezinde kalmaya devam edecek, ancak hiçbiri bölgesel düzenin hatlarını belirlemede tek başına hareket edemeyecek. Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleri ise pasif bir güvenlik alıcısı konumundan, güvenliği şekillendiren ve düzenlemelerini tasarlayan bir katılımcı konumuna geçiyor.

*TRENDS Group bünyesinde ABD Kıdemli İcra Direktörü, Atlantik Konseyi Yerleşik Olmayan Kıdemli Araştırmacısı ve Chatham House Ortak Araştırmacısı.



Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman’a Almanya, Lübnan ve Türkiye’den destek telefonları

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (SPA)
TT

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman’a Almanya, Lübnan ve Türkiye’den destek telefonları

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (SPA)

Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Muhammed bin Selman, salı günü Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile telefon görüşmeleri gerçekleştirdi. Görüşmelerde Suudi Arabistan’ı hedef alan Husilerin saldırıları kınanırken, ülkenin güvenliğini ve istikrarını tehdit eden gelişmeler karşısında Riyad’la dayanışma mesajları verildi.

Almanya Şansölyesi Merz, görüşmede Suudi Arabistan’ın güvenliğini ve istikrarını hedef alan Husilerin terör saldırılarını kınayarak ülkesinin Riyad’a desteğini ve dayanışmasını vurguladı. Görüşmede ayrıca iki ülke arasındaki iş birliği ve çeşitli alanlarda ilişkilerin geliştirilmesi yolları ele alındı.

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn da Suudi Arabistan’ı ve kritik tesislerini hedef alan, ülkenin güvenliğini ve istikrarını tehdit eden saldırıları kınadı. Avn, Lübnan’ın Suudi Arabistan’la tam dayanışma içinde olduğunu belirterek ülkenin güvenliğine, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne zarar verebilecek her türlü girişim karşısında Riyad’ın yanında olduklarını ifade etti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Suudi Arabistan topraklarını hedef alan Husilerin saldırılarını şiddetle kınadı. Saldırılarda hayatını kaybedenler için üzüntülerini ve taziyelerini ileten Erdoğan, Türkiye’nin önümüzdeki süreçte de Suudi Arabistan’ın yanında olacağını belirtti ve Riyad’ın bu zorlukların üstesinden gelebileceğine inandığını dile getirdi.


Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan Husilerin Riyad’a yönelik saldırılarına sert tepki: Lanetliyoruz, Türkiye, Suudi Arabistan'ın yanındadır

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan Husilerin Riyad’a yönelik saldırılarına sert tepki: Lanetliyoruz, Türkiye, Suudi Arabistan'ın yanındadır

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'daki uluslararası havalimanına yönelik saldırılara Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'dan tepki geldi.

12 Ekim Pazartesi günü Kabine Toplantısı'nın ardından yaptığı açıklamada Erdoğan, "Husiler tarafından 10 Ekim'de Riyad Kral Halid Havalimanı'nı hedef alan saldırıları en güçlü şekilde lanetliyoruz. Türkiye, Suudi Arabistan'ın ve Suudi kardeşlerinin yanındadır" dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan şu ifadeleri kullandı:

"Kıymetli vatandaşlarım; bölgemizdeki çatışma alanlarına maalesef her gün yenileri ekleniyor. Lübnan’dan Yemen’e ve İran’a uzanan hatta gerilim tırmanmakta, özellikle vekil güçler aracılığıyla farklı hesaplar görüşülmeye çalışılmaktadır. Türkiye bir süredir etrafını çevreleyen kriz kuşağına rağmen istikrar adası, güven ve huzur adası konumunu her geçen gün perçinlemektedir. Bölgesel sahiplenme anlayışıyla anlaşmazlıkların harp sahasında değil, müzakere masasında diyalog ve diplomasiyle çözümünü savunuyoruz. Egemenliğe ve toprak bütünlüğüne karşılıklı saygı temel ilkemizdir. Bize göre bölünme ve parçalanma sadece bölgemizi kan gölüne çevirmek isteyen şer odaklarının çıkarlarına hizmet edecektir. Bu minvalde Husiler tarafından 10 Ekim’de Riyad Kral Halit Uluslararası Havalimanı’nı hedef alan ve 12 kişinin hayatını kaybettiği, 309 kişinin yaralandığı saldırıları en güçlü biçimde lanetliyoruz. Aralarında umre ziyareti yapanların da olduğu vefat eden kardeşlerimize yüce Allah’tan rahmet, yaralı kardeşlerimize acil şifalar diliyoruz. Türkiye hukuk ve insanlık dışı saldırılar karşısında Suudi Arabistan’ın ve Suudi kardeşlerinin yanındadır.

Burada şunu da ifade etmekte fayda görüyorum: Pakistan ve Suudi Arabistan’la birlikte 7 Ağustos’ta imzaladığımız ortak savunma anlaşmasının kurumsal altyapısını oluşturma çalışmalarımız devam ediyor. Savunma iş birliğimizi iki temel kulvarda ilerletiyoruz. İlk olarak kolektif savunma ve bölgesel iş birliği hedefleri doğrultusunda çalışıyoruz. İkinci olarak bu iş birliğinin kalıcı ve işleyen bir kurumsal yapıya kavuşması için gerekli adımları atıyoruz.

Bilinmesini isterim ki NATO’da olduğu gibi ortak savunma anlaşması kapsamındaki faaliyetler de ulusal mevzuatımız temelinde yürütülecektir. Türkiye’yi farklı bir yerde resmetmeye çalışan ve kime hizmet ettiği aşikâr olan söylemlerin hiçbir geçerliliği yoktur. Anlaşmanın iç onay işlemlerinin tamamlanması için, önümüzdeki günlerde Gazi Meclisimize sevkine yönelik çalışmalarımız sürüyor. Türkiye’nin duruşu, hassasiyetleri ve savunduğu ilkeler bellidir. Biz hadiselere etnik ve mezhebi bir mercekten asla bakmıyoruz. Biz bölgemizin tamamından barışın ve istikrarın hâkim olmasını istiyoruz. Bundan sonra da bölgesel sahiplenme temelinde barışı savunmaya, barış için gayret göstermeye devam edeceğiz."


Dörtlü Grup’tan Suudi Arabistan’a yönelik Husi saldırılarına en sert kınama

Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı (SPA)
Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı (SPA)
TT

Dörtlü Grup’tan Suudi Arabistan’a yönelik Husi saldırılarına en sert kınama

Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı (SPA)
Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı (SPA)

Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan ve Türkiye’den oluşan Dörtlü Grup, pazar günü yayımladığı ortak açıklamada, Husi milislerinin Suudi Arabistan’a yönelik devam eden saldırılarını en sert ifadelerle kınadı.

Açıklamada, Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nı hedef alan ve çok sayıda sivilin hayatını kaybetmesine ve yaralanmasına yol açan saldırıların yanı sıra altyapı ve sivil tesislerde hasara neden olan eylemlerin uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğu vurgulandı.

Dörtlü Grup, söz konusu saldırıların Suudi Arabistan’ın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik açık bir saldırı, ülkenin güvenliği ve istikrarı ile sivillerin can güvenliğine yönelik doğrudan bir tehdit olduğunu belirtti. Açıklamada, bu saldırıların hiçbir gerekçeyle meşrulaştırılamayacak veya kabul edilemeyecek ciddi bir tırmanış anlamına geldiği ifade edildi.

Grup, Suudi Arabistan’la tam dayanışma içinde olduğunu ve ülkenin bu saldırılarla mücadele etmek, tehdit kaynaklarını caydırmak ve saldırıların tekrarlanmasını önlemek amacıyla attığı tüm meşru adımları desteklediğini yineledi. Açıklamada, bu desteğin Suudi Arabistan’ın güvenliğini, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunmayı, ülkedeki vatandaşların ve ikamet edenlerin güvenliğini korumayı amaçladığı ve Birleşmiş Milletler Şartı ile uluslararası hukukla uyumlu olduğu kaydedildi.

Dörtlü Grup ülkeleri, bölgesel ve uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden saldırıların tüm sonuçlarından Husi milislerini tamamen sorumlu tutarak saldırıların derhal ve koşulsuz biçimde durdurulmasını talep etti.