Nijer ve Fransa: Komplo suçlamaları ve açıklanmayan deliller

Paris ile Niamey arasındaki ilişkiler, 2023 yılındaki darbeden bu yana ciddi biçimde kötüleşti

Nijer hükümeti, saldırının ‘Fransa'nın yönettiği geniş bir suç ağı’ tarafından gerçekleştirildiğini belirterek Fransa'yı askerleri isyana kışkırtmanın arkasında olmakla suçladı (Reuters)
Nijer hükümeti, saldırının ‘Fransa'nın yönettiği geniş bir suç ağı’ tarafından gerçekleştirildiğini belirterek Fransa'yı askerleri isyana kışkırtmanın arkasında olmakla suçladı (Reuters)
TT

Nijer ve Fransa: Komplo suçlamaları ve açıklanmayan deliller

Nijer hükümeti, saldırının ‘Fransa'nın yönettiği geniş bir suç ağı’ tarafından gerçekleştirildiğini belirterek Fransa'yı askerleri isyana kışkırtmanın arkasında olmakla suçladı (Reuters)
Nijer hükümeti, saldırının ‘Fransa'nın yönettiği geniş bir suç ağı’ tarafından gerçekleştirildiğini belirterek Fransa'yı askerleri isyana kışkırtmanın arkasında olmakla suçladı (Reuters)

Emel Kara

Nijer'in başkenti Niamey, geçtiğimiz 29 Ağustos'ta Diori Hamani Uluslararası Havalimanı içindeki 101. Hava Üssü ve Başkanlık Sarayı da dahil olmak üzere hassas noktaları hedef alan askeri bir isyan girişimiyle karşı karşıya kaldı. Bu durum, General Abdurrahman Tiani liderliğindeki askeri yönetimin 2023 yılındaki darbeyle iktidara gelmesinden bu yana karşılaştığı en ciddi krizlerden biriydi, ancak çatışmaların ardından yaşananlar meseleye daha karmaşık bir boyut kazandırdı. Nijer hükümeti, 4 Eylül'de saldırının ‘Fransa'nın yönettiği geniş bir suç ağının’ bir sonucu olduğunu belirterek Fransa’yı ‘askerleri isyana kışkırtmanın arkasında olmakla’ suçladı.

Nijerli yetkililer sadece suçlamada bulunmakla yetinmedi. Aynı zamanda saldırıyla ilgili ‘kesin kanıtlar’ topladıklarını açıklayarak konuyu uluslararası mahkemelere taşıma hakkını saklı tuttuklarını vurguladı. Ancak mevcut bilgilere göre Nijer, şimdiye kadar bu kanıtların niteliğini açıklamadı. Fransız yetkililer veya kurumlar ile isyancılar arasında iletişim olduğunu gösteren belgeler, para transferleri, ses kayıtları, operasyon emirleri, e-postalar, uydu görüntüleri, bağımsız olarak doğrulanabilecek istihbarat belgeleri veya isyancılara Fransız silahlarının teslim edildiğini kanıtlayan herhangi bir delil yayımlamadı.

Varsayım

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre kanıtların kamuoyuna açıklanmaması onların var olmadığı anlamına gelmez, ancak bu durum, söz konusu aşamada suçlamayı bağımsız doğrulamaya olanak tanıyan yayımlanmış kanıtlar olmaksızın yalnızca Nijer makamlarının resmi anlatısına dayandırıyor. İşte asıl sorun burada başlıyor. Gerçekten bir dış komplo mu söz konusu yoksa dış bir aktöre atfedilmeden önce iç nedenleri olan bir isyan mıydı?

Associated Press (AP) haber ajansı tarafından sunulan veriler, isyanın büyük ölçüde güvenlik durumunun kötüleşmesi, ordunun terörist gruplar karşısında verdiği kayıplar, askerlerin koşulları ve ön saflarda savaşan birlikler içindeki hoşnutsuzlukla bağlantılı olduğuna işaret ediyor. Le Monde gazetesi ise ordu içindeki bölünmelerden bahsederek, bazı birliklerin isyancılara karşı harekete geçmediğine dikkati çekti.

Bu veriler dış müdahale ihtimalini ortadan kaldırmıyor, ancak askeri kurum içinde gerçek iç gerilimlerin bulunduğu ve dış aktörlerin bunları istismar etmeye çalışmış olabileceği yönünde başka bir varsayımı da ortaya koyuyor. Şu ana kadar mevcut bilgiler, bu varsayımlardan herhangi birini kesinleştirmek için yeterli değil.

Bu krizin ortasında bir başka faktör olan Rusya öne çıktı. Reuters ajansına göre, hükümet yanlısı güçler ertesi gün Afrika Kolordusu’na bağlı Rus güçlerinin yardımıyla 101. Hava Üssü’nün kontrolünü geri aldı. Le Monde ise hükümet güçlerini destekleme faaliyetlerine katılan yaklaşık 200 Rus unsurundan bahsetti.

Burada dikkat çekici bir paradoks ortaya çıkıyor. Nijer, Fransa'yı ‘devleti istikrarsızlaştırmaya çalışmakla’ suçlarken, hükümetin isyanı bastırmasına yardım eden yabancı güç ise Rusya’ydı. Bu paradoks Fransa’nın bu işe karıştığına dair bir kanıt oluşturmuyor. Ancak krizin dış güçler arasında rekabetin ve Nijer'in ittifaklarındaki değişimlerin yaşandığı bir güvenlik ortamında cereyan ettiğini gözler önüne seriyor. Buna ek olarak, Fransa'ya yönelik suçlama, Nijer makamlarının önceki söylemleri bağlamında şekilleniyor. General Abdurrahman Tiani daha önce kanıt sunmaksızın başkentte yılın başlarında yaşanan huzursuzluklardan Fransa’yı ve diğer Batı Afrika ülkelerini sorumlu tutmuştu. Ancak bu kez meselede yeni bir unsur var: Nijer hükümeti sadece Fransa’ya siyasi bir suçlama yöneltmekle kalmıyor, aynı zamanda onun bu olaylara dahli olduğuna dair kanıtlara sahip olduğunu da teyit ediyor. Bu da Nijer makamlarını net bir sınavla karşı karşıya bırakıyor. Eğer bu kanıtlar gerçekten mevcutsa, bunların açıklanması veya bağımsız bir adli ya da soruşturma makamına sunulması, davayı salt siyasi suçlamalar seviyesinden hukuki ve fiili olarak doğrulanabilir bir düzeye taşıyacak ve meselenin tüm doğasını değiştirebilir.

fgtbngt
Nijer, Fransa’yı rejimin istikrarını sarsmaya çalışmakla suçluyor; oysa hükümetin isyanı bastırmasına yardım eden yabancı güç Ruslardı (Afrique Media)

Fransa ise suçlamaları reddetti. Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, 5 Eylül'de Fransa'nın isyanı kışkırtmak için ne niyetinin ne de imkânının bulunduğunu vurgulayarak bu suçlamaları ‘tamamen iftira’ olarak nitelendirdi. Ancak yayımlanan kanıtların bulunmaması Fransız müdahalesinin olmadığını kanıtlamadığı gibi, Fransa'nın iddiaları reddetmesi de meseleyi çözüme kavuşturmuyor. Bu yüzden temel soru, yalnızca kimin daha güçlü bir anlatıya sahip olduğuyla değil, kimin doğrulanabilir kanıtlar sunabileceğiyle ilgili.

Nijer, Fransa'nın dahli olduğuna dair gerçekten kanıtlara sahip mi? Bu kanıtlar hangi nitelikte ve neden şimdiye kadar açıklanmadı?

Nijer bu kanıtları açıklayana kadar mesele, birbiriyle çelişen; Niamey'in Fransa öncülüğündeki bir komplodan bahseden anlatısı ile bunu reddeden ve suçlamaları iftira olarak nitelendiren Paris'in anlatısı arasında sıkışıp kalmaya devam edecek. Bu iki anlatı arasında, Nijer'in elinde bulundurduğunu söylediği kanıtlar ise kayıp halka olarak kalıyor.

Nijer'in suçlamalarını sadece yargı çözer

Eski Nijer Cumhurbaşkanı Muhammed Bazum'un Siyasi Danışmanı Hasan Anni Niger, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, Nijer makamlarının Fransa'yı ülkeyi istikrarsızlaştırmaya çalışmakla suçlaması ve Niamey'in uluslararası mahkemelere başvurma ihtimaliyle ilgili bir dizi soruyu yanıtladı.

Nijer makamlarının sahip olduğunu iddia ettiği kanıtlarla ilgili olarak Anni Niger, resmi açıklamaya göre yetkililerin saldırıyla ilgili kanıtları belgeleyip topladığını, ancak açıklamanın bu kanıtların niteliğini netleştirmediğini ve Nijer'in bunları uluslararası bir mahkemeye sunup sunmayacağını veya uluslararası yargıya başvurup başvurmayacağını belirtmediğini ifade etti. Anni Niger, “Bu aşamada Nijer makamlarının bahsettiği kanıtların niteliğini bilemeyiz. Zira resmi olarak açıklanan şey, içeriği açıklanmaksızın veya uluslararası bir yargı merciine sunulup sunulmayacağı belirtilmeksizin sadece kanıtların bulunduğudur” diye ekledi.

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barrot’nun bu iddiaları ‘tamamen iftira’ olarak nitelendirdiği bir dönemde, Nijer’in Fransa’yı ‘askeri bir saldırı girişimi düzenlemenin arkasında olmakla’ suçlamasına ilişkin olarak Anni Niger, “Şahsen ben Fransa ile Nijer arasındaki ilişkinin çok büyük bir karmaşa noktasına ulaşacağını düşünmüyorum. Hükümet açıklamasına göre Nijer, suçlamasını kanıtlara dayandırdı. Fransa da kendi payına kendini savunacaktır” ifadelerini kullandı. Anni Niger ayrıca, askeri bir yetkilinin saldırıdan önce gerçekleşen iletişimlerden bahsettiğini, ancak açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla bu iletişimlerin arkasındaki tarafı belirtmediğini ve bunların Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Nijer makamları veya başka herhangi bir tarafla bağlantılı olup olmadığını netleştirmediğini sözlerine ekledi.

Anni Niger, iki ülke arasındaki ilişkilerin seyrinin ‘soruşturmaların ve kanıtların ortaya çıkaracağı şeylere bağlı kalmaya devam ettiğini’ belirterek, Nijer makamlarının daha önce de birçok kez Fransa’ya suçlamalar yönelttiğine, ancak bu kez ellerinde kanıt olduğunu söylediklerine ve hatta uluslararası yargıya başvurabileceklerini açıkladıklarına dikkat çekti. Ona göre Nijer makamlarının kanıtlara sahip olduklarını açıklaması, ‘bu kanıtları uydurduklarını veya dayanaksız bir şekilde bunlara sahip olduklarını iddia ettiklerini varsaymanın zor olduğu’ anlamına geliyor.

Paris ile Niamey arasındaki ilişkiler, 2023 yılındaki darbeden bu yana ciddi biçimde kötüleşti ve Fransız birlikleri Nijer'den çekilirken, Nijer makamları Rusya ile güvenlik işbirliğini güçlendirdi. Dolayısıyla mesele sadece askeri bir üsse yönelik saldırı girişimiyle bağlantılı görünmüyor, aynı zamanda Sahel bölgesinde ittifakların ve nüfuzun yeniden şekillenmesi meselesini de gündeme getiriyor.

Burada temel bir soru öne çıkıyor: Niamey, Nijer'deki doğrudan Fransız askeri varlığının sona ermesine rağmen neden Fransa'yı müdahale etmekle suçluyor? Bu durum, yeni yönetimin Paris'in ülke içinde hala siyasi veya güvenlik açısından bir nüfuz elinde tuttuğuna dair inancını mı yansıtıyor? Buna karşılık Nijer makamları, üssün kontrolünü geri almak için Rus paramiliter güçlerinden yardım istedi. Peki Rusya, Nijer'de Fransa'nın güvenlik açısından alternatifi mi oldu? Yoksa ülke, Sahel bölgesinde uluslararası güçler arasındaki nüfuz mücadelesinde yeni bir aşamaya mı giriyor?

Bu sorulara yanıt veren Anni Niger, Rus güçlerinden yardım istenmesinin nedenlerine odaklanmanın, ‘bu desteği bizzat Nijer makamlarının talep ettiği ve bu kararı almak için kendilerine has nedenleri olduğu gerçeğini’ gölgelememesi gerektiğini söyledi.

Eski Danışman, Nijer'deki ister Fransız ister Rus olsun yabancı askeri üslerin varlığıyla ilgili olarak ise, “Fransa ile Nijer arasındaki krizin başından beri Nijer topraklarında bir Fransız askeri üssünün bulunmasını reddeden tutumumu açıkladım ve ülkede bir Rus askeri üssünün veya başka herhangi bir yabancı askeri üssün bulunmasını reddettiğimi vurguladım. Devlet, topraklarını korumak ve savunmak için kendi ulusal askeri güçlerine güvenmeli” şeklinde konuştu. Fransa’nın kullandığı askeri üs ile Rus muadili arasında bir fark görmediğini ifade eden Anni Niger, ilkenin aynı olduğuna dikkati çekerek hem Fransa'nın hem de Rusya'nın Nijer'de kendi çıkarları olduğunu belirtti.

Anni Niger, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Rusya'nın ülkede askeri olarak bulunması ille de Nijer'in çıkarlarını korumayı amaçlamıyor, aksine Rus çıkarlarıyla da bağlantılı. Bu bağlamda, Fransız güçlerinin Nijer'den çıkarılıp ardından Rus güçlerinden yardım alınmasında bir çelişki var. Ülkeyi koruma ve savunma görevini bizzat Nijer'in askeri kurumları ve güçleri üstlenmelidir.”

Fransa'ya yöneltilen suçlamanın, Sahel bölgesindeki siyasi manzarayı yeniden şekillendirmeyi amaçlayan siyasi ve medyatik bir savaş bağlamında gündeme gelip gelmediği sorusuna ise eski Danışman, bu soruya cevap vermesi gereken merciin yargı olduğunu belirterek yanıt verdi. Sunulan kanıtları inceleyecek ve bunların hukuki ile fiili bir temele dayanıp dayanmadığını belirleyecek olanların avukatlar ve yargı mercileri olduğunu açıkladı. Böylece, Fransa'ya yönelik suçlama meselesi, Nijer makamlarının elinde bulunduğunu söylediği kanıtların neleri ortaya çıkaracağına ve bu kanıtların, onları inceleyip doğruluğunu teyit edebilecek bir yargı merciine sunulup sunulmayacağına bağlı olmaya devam ediyor.

Sahel krizleri sadece sömürgecilikle açıklanamaz

Öte yandan, avukat ve uluslararası hukuk uzmanı Mecid Buden farklı bir okuma sunarak bu suçlamaları çağdaş tarih derslerine dayanan jeopolitik sonuçlara bağladı. Herhangi bir ülkede güç yoluyla hüküm süren tarafların genellikle meşruiyetlerini ve istikrarlarını korumakta zorluklarla karşılaştığını söyleyen Buden, “Bunda başarısız olduklarında, okları dış aktörlere yöneltme ve iç krizlerinin sorumluluğunu onlara yükleme eğiliminde olurlar” dedi. İç krizin iktidarın güç kullanılarak ele geçirildiği andan itibaren başladığını belirten Buden, “Güç kullanarak yönetimi ele geçirme mantığının siyasi sahnede yer edinmesiyle birlikte, yetkililerin kendileri de aynı yöntemle iktidardan edilmeye açık hale gelir. Bu durum siyasi bir istikrarsızlık hali yaratır ve ülkeyi sürekli olarak iç karışıklıklara ve darbelere maruz bırakır” dedi.

Buden, sözlerine şöyle devam etti:

“Tarih boyunca değişmez bir şekilde net olan bir şey var ki o da bu yetkililerin, krizlerin nedenlerinin temelinde iç etkenlerin yattığını kabul etmek yerine dışarıyı suçlama ve dış müdahalelerin varlığından bahsetme eğiliminde olmalarıdır.”

Bunun dış aktörlerin veya başka müdahalelerin bulunma ihtimalini mutlak surette ortadan kaldırmadığına dikkati çeken Buden, ancak Nijer'deki son darbe girişimi de dahil olmak üzere Sahel ve Sahra ülkelerinin tanık olduğu siyasi krizlerin ve karışıklıkların bu çerçeveye girdiğini, bölgedeki önceki deneyimlerin ortaya çıkardığı kuralın bir istisnası olarak değerlendirilemeyeceğini ifade etti. Son olarak, bu iddiaları tek ve gerçekçi bir standartla, yani dayandıkları kanıtları sorgulayarak ele almanın gerekli olduğunu vurguladı. Zira makamlardan salt suçlamaların veya resmî açıklamaların gelmesi, doğrulanabilir veri ve gerçeklerle desteklenmedikçe bunları kendi başına bir kanıt haline getirmez.

Ayrıca, Nijer makamlarının şimdiye kadar Fransız müdahalesinin varlığına dair kamuoyuna açık kanıtlar sunmamasının, suçlamaları kanıtlanmamış iddialar çerçevesinde bıraktığını söyleyen Buden, “Göz ardı edilmemesi gereken en önemli veri, Nijer'deki askeri çevreler içinde, ülkenin tanık olduğu karışıklıkların ve darbe girişimlerinin bir kısmını açıklayabilecek bir iktidar mücadelesinin varlığıdır” dedi. Nüfuz ve güç paylaşımı üzerine bir mücadelenin yaşandığına işaret eden Buden, “Bunun arkasında, devlet içindeki farklı sektörler ve alanlar üzerinde kontrol sağlama ve nüfuz rekabetinin yanı sıra, ekonomik ve askeri çıkarlar üzerindeki çatışmalar da yatıyor” şeklinde konuştu.

Rusya'nın Avrupa, özellikle de Fransa ve Avrupa Birliği (AB) ile olan çatışmasının ‘hibrit savaş olarak bilinen kavrama dahil olduğunu ve Moskova'nın, bölgenin yaşadığı sorunların çoğunun sorumluluğunu dış müdahalelere ve özellikle sömürgeciliğe yükleyen bir anlatı sunmak için Sahel ve Sahra bölgesindeki krizlerden yararlandığını’ değerlendiren Buden, “Buna karşılık bu anlatı, Sahel ülkelerinin tanık olduğu başarısızlıkların büyük bir kısmında yerel rejimlerin ve liderlerin sorumluluğunu göz ardı ediyor. Sömürgecilik on yıllar önce sona erdi ve mevcut krizlerin sorumluluğunu ona yüklemeye devam etmek, bu ülkelerin karşı karşıya kaldığı siyasi, ekonomik ve güvenlik krizleri için yeterli bir açıklama sunmuyor” yorumunda bulundu.

Buden’e göre sömürgecilik karşıtı bir söylem kullanmak, krizlerin iç nedenlerini ve bölgenin tanık olduğu iktidar, nüfuz ve çıkar çatışmalarının doğasını araştırmak yerine, yerel rejimlerin başarısızlığını haklı çıkarmak için bir araca dönüşebilir.

Buden, Rusya'nın paramiliter güç Wagner ve ardından Afrika Kolordusu gibi gruplar aracılığıyla bölgeye girmesiyle ilgili olarak, bu güçlerin devletlerin güvenliğini sağlamaktan ziyade, ‘bu grupların yürüttüğü operasyonların maliyetini karşılamanın bir aracı olarak, özellikle servet ve doğal kaynaklarla bağlantılı sektörlerde ayrıcalıklar ve çıkarlar elde etme karşılığında mevcut rejimleri korumaya’ katkıda bulunduğunu değerlendirdi. "Bu denklem, Rusya bağlantılı güçlerin temel hedefinin devlet kurumlarını ve halklarının çıkarlarını korumak olması gerekirken, darbeler yoluyla iktidara gelen rejimleri korumayı üstlenmesi gibi temel bir sorunu ortaya çıkarıyor."

Nijer, Mali ve Burkina Faso'da yaşananların dış komplolar veya müdahalelerin varlığı varsayımına indirgenemeyeceğini vurgulayan Buden, aksine iç krizlerin ve devlet yönetimindeki başarısızlığın bir sonucu olarak da değerlendirilmesi gerektiğini belirterek “Bu ülkelerde iktidara gelen askeri rejimler vaat ettikleri değişimi gerçekleştiremediler ve siyasi, güvenlik ve ekonomik krizlerin devam etmesi, iç başarısızlık halinin sürdüğünü gözler önüne seriyor” ifadelerini kullandı.

Eleştirilerin susturulması

Bu bağlamda, Nijer makamlarının bilgi yönetimi ve isyanın medyada yer alış biçimiyle ilgili krizin önemli bir boyutunu ortaya çıkaran başka bilgiler de öne çıkıyor.

Nitekim 3 Eylül'de İletişim Bakanlığı ve Medya Düzenleme Kurumu; yetkililerin ‘bilgi boşluğu’, anlatılarda çelişki ve internette söylentilerin abartılması durumlarını ortaya çıkardığını belirttiği beş günlük bir medya izleme sürecinin ardından, kamu ve özel medya kuruluşlarının yöneticilerini çağırdı. Toplantının ardından makamlar, medya kuruluşlarını bilgileri doğrulamaya, itidalli olmaya ve hararetli bir ‘atlatma haber’ arayışından kaçınmaya çağıran altı maddelik bir davranış kuralları bildirgesi yayımladı.

Bu önlemler, Saraounia radyo ve televizyonunun müdürü ve Uluslararası Fransa Radyosu (RFI) eski muhabiri gazeteci Moussa Kaka'nın 31 Ağustos akşamı Niamey'deki ofisinden ayrıldıktan sonra evine ulaşamadan ortadan kaybolmasının ardından, akıbetini çevreleyen belirsizliğin sürdüğü bir dönemde alındı. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü, gazetecinin kaybolma koşullarına ilişkin soruşturma açılması çağrısında bulundu.

Bununla bağlantılı olarak, eski Savunma Bakanı Kalla Moutari 1 Eylül'den bu yana gözaltında tutulmaya devam ediyor ve Moussa Kaka'nın nerede olduğu hâlâ bilinmiyor.

Bu olaylar, askeri rejimlerin gölgesinde gazetecilerin, muhaliflerin ve demokrasi savunucularının durumuna ilişkin endişelerin arttığı Sahel bölgesinde yaşanan daha geniş bir bağlamdan kopuk görünmüyor. Örneğin Mali'de en çok dikkat çeken vakalardan biri, avukat ve eski bakan Mountaga Tall'ın 3 Mayıs gecesi Devlet Güvenlik Teşkilatı'na mensup maskeli kişilerce evinden kaçırılmasına uzanıyor.

Yaklaşık iki hafta sonra oğlu Cheick Mamadou Tall da kaçırıldı ve bu bağlamda elde edilen verilere göre, o tarihten bu yana diğer demokrasi savunucuları da herhangi bir yasal sürecin dışında alıkonulmaya devam ediyor.

Temmuz ayında Birleşmiş Milletler Zorla Kaybedilmeler Komitesi, Mali'deki geçiş makamlarından baba ile oğlunun aranmasını, nerede olduklarının tespit edilmesini ve güvenliklerinin sağlanmasını talep etti.

Bu yaşananlar, bilgiye erişim, medya özgürlüğü, muhaliflerin ve demokrasi savunucularının akıbeti meselesini Sahel bölgesindeki askeri yönetimin doğası ile iç krizleri dış müdahale ve suçlama mantığından uzak bir şekilde yönetebilme kapasitesine dair tartışmaların merkezine yerleştiriyor.

Bir diğer davada, Mali'deki Siber Suçlar Mahkemesi, ordudan ihraç edilen Albay Alpha Yaya Sangaré'yi, devlete sembolik bir tazminat ödemesi ve ordunun işlediğini iddia ettiği ihlallerden bahsettiği kendi yayımladığı kitabına el konulması şartıyla 20 yıl hapis cezasına çarptırdı.

Savcılık kendisi hakkında idam cezası talep etmiş, Sangaré ise kitabın yayımlanmasının ardından Mart 2024'te tutuklanmıştı.

Mahkeme ‘vatana ihanet, devletin itibarını sarsmak ve yalan haber yaymak’ gibi eylemleri kapsayan ilk suçlamaları yeniden düzenleyerek ‘devletin dış güvenliğine zarar verme’ suçuna dönüştürdü.

Raporlar, yaklaşık 400 sayfadan oluşan kitabın, terörle mücadele operasyonları sırasında yaşandığı iddia edilen ihlalleri belgeleyen insan hakları raporlarına dayandığına işaret ediyor. Kitabın içeriğinin tamamı açıklanmadığı gibi Sangare'nin kararı temyize götürüp götürmeyeceği de belirsizliğini koruyor.

Nijer'de gazeteci Moussa Kaka'nın kaybolması olayının yanı sıra bu tür davalar, söz konusu rejimlerin giderek artan siyasi ve güvenlik krizleriyle karşı karşıya kaldığı bir dönemde, Sahel bölgesinde medya özgürlüğü, ifade hakkı ve askeri makamları eleştiren seslerin akıbeti hakkında daha geniş kapsamlı soruları gündeme getiriyor.

Temel meseleler

Le Monde gazetesine göre Orano şirketinin Somaïr madeni üzerindeki operasyonel kontrolünü kaybetmesinden bu yana Nijer'de yaklaşık 1400 ton uranyum konsantresi depolanıyor. Bu stratejik stokun, Fransız grubun Niamey'e karşı uluslararası tahkim sürecini başlattığı bir dönemde hem Rusya'nın hem de Çin'in ilgisini çektiğine inanılıyor. Ancak Financial Times gazetesi tarafından yürütülen bir başka araştırma, başkent Niamey'deki hassas bir bölgede depolandığı düşünülen ve değeri yaklaşık 240 milyon dolar olarak tahmin edilen bin ton civarında uranyumun varlığından bahsediyor.

Fransa-Nijer krizinin perde arkasındaki gerçek ne? Eski sömürgeci güç Fransa ile doğal kaynakları üzerindeki kontrolü yeniden tesis etmeye çalışan askeri bir rejim arasında yaşanan salt siyasi bir kırılmayla mı karşı karşıyayız yoksa anlaşmazlık siyasetin ötesine geçerek Paris, Moskova ve Pekin'in çıkarlarının kesiştiği Nijer uranyumu üzerine jeopolitik bir mücadeleye mi dönüştü?

Günün sonunda asıl soru belki de yalnızca Nijer'i kimin kontrol edeceği değil, yarın onun stratejik kaynaklarını denetleme gücüne kimin sahip olacağıdır?



Değişim bloğu liderleri Eisenkot üzerinde uzlaştı, Arap partileri ise dışladı

Yair Golan'ın Arap partilerinin liderleriyle gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (Demokratlar Partisi)
Yair Golan'ın Arap partilerinin liderleriyle gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (Demokratlar Partisi)
TT

Değişim bloğu liderleri Eisenkot üzerinde uzlaştı, Arap partileri ise dışladı

Yair Golan'ın Arap partilerinin liderleriyle gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (Demokratlar Partisi)
Yair Golan'ın Arap partilerinin liderleriyle gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (Demokratlar Partisi)

İsrail'deki “Değişim Bloğu” liderleri, Binyamin Netanyahu hükümetinin yerine “Siyonist Acil Durum Hükümeti” kurmak üzere Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot'un görevlendirilmesi konusunda uzlaştı. Ancak hükümetin nasıl kurulacağı konusunda net bir yol haritası üzerinde anlaşamadılar. Parti liderlerinin çoğunun Arap partileriyle iş birliğine karşı çıkması nedeniyle bu konudaki görüş ayrılıkları sürerken, Arap partilerinin yerine geçebilecek bir seçenek olarak ultra-Ortodoks (Haredi) partilerin desteğini kazanma girişimi öne çıkıyor.

İsrail Meclisi'nde (Knesset) 48 sandalye kazanan Değişim Bloğu'nun hükümeti kurabilmek için 61 milletvekilinin desteğine ulaşması, yani 13 sandalye daha kazanması gerekiyor. Arap partileri 19, Haredi partileri ise 13 sandalyeye sahip.

Değişim Bloğu'nun beş lideri, Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot, Birlikte Partisi lideri Naftali Bennett, İsrail Evimiz Partisi lideri Avigdor Lieberman, Demokratlar Partisi lideri Yair Golan ve Birlikte Partisi'nin ikinci ismi Yair Lapid, salı günü Tel Aviv'in banliyölerinden Herzliya'daki bir otelde bir araya geldi. Görüşme, hükümetin kurulmasına ilişkin istişarelerin İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog'un ofisinde başlamasından bir gün önce gerçekleştirildi.

xc cd
Eski İsrail Genelkurmay Başkanı ve Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot, 28 Ekim 2026'da Tel Aviv'deki parti merkezinde sandık çıkış anketlerinin sonuçlarının açıklanmasının ardından İsrail bayrağını sallarken (Reuters)

Toplantıda Eisenkot'un hükümeti kurmakla görevlendirilmesine destek açıklayan liderler, yalnızca “7 Ekim hükümetinin değiştirilmesi” konusunda net bir uzlaşmaya vardı.

Lapid, toplantının başında yaptığı açıklamada, “Başbakan Binyamin Netanyahu'yu makamından göndereceğiz” dedi. Toplantının ardından konuşan Bennett ise “Zamanımız yok. Önce görevlendirmeyi alacağız, ardından Siyonist bir ıslahat hükümeti kurmak için çalışacağız” ifadelerini kullandı.

Toplantıdan yalnızca bir saat sonra parti liderleri tarafından yayımlanan ortak açıklamada, “mümkün olan en kısa sürede Siyonist bir hükümet kurulması gerektiği” konusunda uzlaşıldığı bildirildi. Açıklamada, mevcut hükümetin (7 Ekim hükümeti) yerine ulusal acil durum hükümeti kurulması konusunda tam mutabakat sağlandığı belirtildi.

Ortak açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Parti liderleri arasındaki mutabakat doğrultusunda bütün partiler, Gadi Eisenkot'un hükümeti kurmakla görevlendirilmesi için ilk yetkinin kendisine verilmesini tavsiye edecek. Amaç, hükümeti mümkün olan en kısa sürede kurmak ve İsrail'in yeniden seçime gitmesini önlemek.”

Ancak Eisenkot'un hükümeti kurmakla görevlendirilmesi ve cumhurbaşkanından bu yönde yetki alması konusunda anlaşan Değişim Bloğu liderleri, Arap partilerinin desteğine başvurmadan hükümeti nasıl kuracaklarına ilişkin herhangi bir işaret vermedi.

İsrail seçimlerinde iki ana rakipten hiçbiri, hükümeti tek başına kurabilmek için gerekli olan 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamadı. Oy sayımının kesin sonuçlarına göre Netanyahu'nun liderliğindeki blok 53, Eisenkot'un Değişim Bloğu ise 48 sandalye kazandı. Arap partileri ise 19 sandalye elde ederek “tarihi” olarak nitelendirilen bir sonuçla dikkat çekti.

Görüş ayrılıkları sürüyor

İsrail basını, Değişim Bloğu liderlerinin hükümet kurma konusunda uzlaştığını ancak hükümetin nasıl şekilleneceği konusunda anlaşmazlık yaşadığını yazdı.

Yediot Ahronot gazetesi, bir saat 10 dakika süren toplantının ardından parti liderlerinin Netanyahu'yu başbakanlık makamından ve Knesset Başkanı Amir Ohana'yı görevinden uzaklaştırma konusunda anlaştığını, ancak Netanyahu'nun nasıl görevden uzaklaştırılacağı ve yeni meclis başkanının kim olacağı konusunda uzlaşamadığını bildirdi.

Maariv gazetesi ise Arap partileriyle iş birliği yapılması ve Knesset başkanının kim olacağı konularının anlaşmazlığın merkezinde yer aldığını yazdı. Golan'ın Arap partileriyle ittifak kurulmasını desteklediği ancak toplantıda bu yöndeki girişiminin reddedildiği belirtildi.

Yediot Ahronot'un kaynaklarına göre Golan, toplantıda Arap partileriyle iş birliği konusunu gündeme getirerek bu partilerle çalışmama kararının kesin olup olmadığını sordu. Lieberman, kararın kesin olduğunu belirtirken Eisenkot ve Bennett de başlarını sallayarak bu görüşe katıldıklarını gösterdi.

Golan, Değişim Bloğu liderleriyle görüşmesinden önce sabah saatlerinde Arap partilerinin temsilcileriyle bir araya gelmişti. Golan'ın Yusuf Cabbarin ve Ahmed Tibi ile yaptığı görüşmede, “Netanyahu hükümetini değiştirmek ve bir değişim hükümeti kurmak için atılması gereken adımlar” ele alınmıştı.

Şarku’l Avsat’ın Times of Israel gazetesinden aktardığı habere göre parti liderlerinin, muhalefetteki Yahudi partilerinin çoğunun koalisyon ortağı olarak görmeyi reddettiği Arap partileri olmadan hükümeti nasıl kuracaklarına ilişkin herhangi bir işaret vermedi.

Buna karşılık Yediot Ahronot ve Maariv'in haberlerine göre Lieberman, Haredi partilerinin de yer alacağı bir hükümet kurulması için girişimde bulunuyor. Lieberman, Arap partilerine ihtiyaç duyulmadan işlevsel ve istikrarlı bir hükümetin kısa sürede kurulabileceğini savunuyor.

Haredi partilerinin katılımıyla kurulacak bir hükümet, Arap partilerinin dışarıdan desteklediği ancak içinde yer almadığı bir azınlık hükümeti yerine açık bir çoğunluğa sahip olacak.

Yediot Ahronot, Eisenkot'un da diğer konuların yanı sıra Haredi partilerine odaklanmaya karar verdiğini ancak Arap partilerinin desteğine başvurmayı kesin olarak dışladığını kamuoyuna açıklamadığını belirtti.

Bennett de Lieberman gibi Arap partilerinin oylarına güvenmenin mümkün olmadığı görüşünde. Bennett'e göre Eisenkot bu yönde bir adım atarsa kurulacak hükümet uzun ömürlü olmayacak ve tekrarlanacak seçimler sonucunda Netanyahu uzun vadede daha güçlü biçimde iktidara dönebilecek.

Knesset'te kontrol mücadelesi

Anlaşmazlıklar yalnızca hükümetin nasıl şekilleneceğiyle sınırlı değil. Knesset başkanının kim olacağı da liderler arasındaki görüş ayrılıklarının başlıca konularından biri.

Lieberman ve Bennett, bu görevin muhalefet lideri Yair Lapid'e verilmesini isterken Eisenkot, kendisinin veya partisinden bir ismin Knesset başkanı olmasını tercih ediyor.

Toplantıya katılanlardan birinin aktardığına göre, görüşmede Lapid'in Knesset başkanlığına getirilmesi önerildi ancak Eisenkot kararın ertelenmesini istedi.

vbhn
İsrail Meclis Başkanı Amir Ohana, geçen haziran ayında Fas'ın başkenti Rabat'ta (AP)

Değişim Bloğu'ndan üst düzey kaynaklar, gündemdeki ilk konunun “Knesset'in kontrolünü ele geçirmek” olduğunu belirtti. Bu kapsamda Knesset Başkanı Amir Ohana'nın değiştirilmesi, bir düzenleme komitesi kurulması ve önceki yasama döneminde koalisyon tarafından yürütülen tartışmalı yasal düzenlemelerin iptal edilmesi planlanıyor.

Bunun yanı sıra geçiş döneminde hangi yasal düzenlemelerin gündeme getirileceği konusunda da taraflar arasında görüş ayrılıkları bulunuyor.

Eisenkot'un başbakanlık görevine getirilmesine destek verilmesi yönündeki uzlaşma, Başbakan Binyamin Netanyahu'nun pazartesi akşamı yaptığı açıklamadan saatler sonra geldi. Netanyahu, Arap partilerine dayanmayan ve kendi liderliğinde kurulacak geniş tabanlı bir ulusal birlik hükümetinin oluşturulması ihtimalini görüşmeye hazır olduğunu açıklamıştı.

Ancak İsrail devlet televizyonu KAN, Eisenkot'un böyle bir birlik hükümetine katılmayacağını bildirdi.

KAN'ın haberine göre Eisenkot, kapalı toplantılarda ABD Başkanı Donald Trump'ın devreye girmesi halinde bile Netanyahu liderliğindeki bir hükümete katılmayacağını söyledi.

Eisenkot'un, “Trump beni davet ederse başkana saygımdan dolayı görüşmeye giderim. Ancak bunun İsrail'in iç meseleleriyle ilgili olduğunu vurgular ve herhangi bir müdahaleyi engellerim” dediği aktarıldı.


Trump: Yıl sonundan itibaren İsrail'e mali yardımı durduracağız

ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Beyaz Saray'da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşürken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Beyaz Saray'da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşürken (Reuters)
TT

Trump: Yıl sonundan itibaren İsrail'e mali yardımı durduracağız

ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Beyaz Saray'da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşürken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Beyaz Saray'da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşürken (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, Washington yönetiminin İsrail'e yönelik 10 yıllık güvenlik yardımı anlaşmasını sona erdireceğini açıkladı. Söz konusu anlaşma kapsamında İsrail'in 2028 yılına kadar yıllık 3,8 milyar dolar yardım alması öngörülüyordu.

Trump, salı günü yaptığı açıklamada, ilk başkanlık döneminde 2019'da yürürlüğe giren ve temeli selefi Barack Obama döneminde, 2016 yılında atılan yardım anlaşmasının sona erdirileceğini belirtti.

İsrail'in de bu yardımın kesilmesine karşı olmadığını söyleyen Trump, “İsrail'in buna ihtiyacı olursa kendisine yardım edeceğiz” dedi. Yardımın azaltılması kararının kendisi ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında varılan mutabakat doğrultusunda alındığını kaydetti.

ABD ile İsrail arasındaki ilişkilerin önemine dikkat çeken Trump, İsrail'in ülkesi açısından öncelikli konumda olduğunu belirterek şunları söyledi:

“İsrail bizim için ilk sırada geliyor. Ona diğer bütün taraflardan daha fazla yardım sağlıyoruz ancak artık bu yardıma ihtiyacı kalmadı. Eğer ihtiyacı olsaydı, yardımın sürdürülmesi gerektiğini söylerdim.”

Anlaşma kapsamında İsrail, silah alımlarında kullanılmak üzere ABD'den yıllık yaklaşık 3,8 milyar dolar tutarında mali yardım alıyor.

Şarku’l Avsat’ın Dış İlişkiler Konseyi'nden  (CFR) aktardığı verilere göre İsrail, 1948'de kuruluşundan bu yana ABD'den bugünkü dolar değeriyle 300 milyar doların üzerinde ekonomik ve askeri yardım aldı.

Bu miktar, 1946'dan bu yana herhangi bir ülkeye sağlanan ABD yardımını geride bırakıyor. İsrail Başbakanı Netanyahu da daha önce ülkesinin ABD yardımına bağımlılığını sona erdirmek istediğini dile getirmişti.

Netanyahu, haziran ayında yaptığı açıklamada İsrail'in askeri bağımsızlığının güçlendirilmesi ve Washington'a olan bağımlılığının azaltılması çağrısında bulunmuştu.

Netanyahu, ocak ayında The Economist dergisine verdiği röportajda ise bu hedefe 10 yıl içinde ulaşmayı umduğunu söylemişti.

Trump, salı günkü açıklamasında kararının gerekçelerinden birinin de Demokratların Senato adayı Abdul (Abdurrahman) Seyyid'in yönelttiği eleştiriler olduğunu belirtti. Seyyid, ABD'de kamuoyunda giderek artan hoşnutsuzluktan ve İsrail karşıtı tepkilerden yararlanan isimler arasında gösteriliyor.

Trump, Fox News'e yaptığı açıklamada, “İsrailliler artık bu yardıma ihtiyaç duymuyorken neden Abdul Seyyid gibi aşırılık yanlısı kişilerin saldırılarına ve eleştirilerine katlanalım?” ifadelerini kullandı.


Trump karşıtlığı Demokratları sandıkta buluşturuyor, peki seçim sonrasında ne olacak?

3 Kasım'da Nevada eyaletinin Las Vegas kentinde oy kullanan seçmenler (Reuters)
3 Kasım'da Nevada eyaletinin Las Vegas kentinde oy kullanan seçmenler (Reuters)
TT

Trump karşıtlığı Demokratları sandıkta buluşturuyor, peki seçim sonrasında ne olacak?

3 Kasım'da Nevada eyaletinin Las Vegas kentinde oy kullanan seçmenler (Reuters)
3 Kasım'da Nevada eyaletinin Las Vegas kentinde oy kullanan seçmenler (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, Cumhuriyetçilerin zaferini garantilemek için seçmenlere sandık başına gitmeleri ve oylarını “sanki kendi adı da oy pusulasında yer alıyormuş gibi” kullanmaları çağrısında bulundu. Bu çağrı, Cumhuriyetçi taban nezdinde partisine yarar sağlayabilecek olsa da diğer seçmen kesimleri üzerinde ters etki yaratabilir.

Zira Amerikalıların bu seçimlerde oy kullanması, mutlaka bir adayı destekledikleri anlamına gelmiyor. Aksine bu tercih, ABD Başkanı'nın iç ve dış politikalarına yönelik bir tepkinin ifadesi olarak öne çıkıyor. Birçok kamuoyu araştırmasının sonuçları da Trump karşıtlığının geniş bir seçmen kitlesi için temel bir seçim motivasyonuna dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Şarku’l Avsat’ın Pew Araştırma Merkezi'nden aktardığı ankete göre kayıtlı seçmenlerin yüzde 44'ü oylarını Trump'a karşı kullanacağını belirtiyor. CBS televizyonunun araştırmasında ise Demokrat seçmenlerin yüzde 70'inden fazlası, oy tercihlerinin başkana yönelik muhalefetin bir ifadesi olduğunu dile getiriyor.

Bu veriler, Trump'ın Demokrat tabanı harekete geçiren başlıca unsura dönüştüğünü ve birçok seçmen açısından kendisine karşı çıkmanın adayların seçim programlarından daha öncelikli hale geldiğini gösteriyor.

Muhalefet stratejisi

Demokratlar bu tablodan yararlanıyor ve seçim kampanyalarını Trump'ı ve siyasi gündemini hedef alan bir söylem üzerine kuruyor. Bu strateji, Kongre'de önemli kazanımlar elde etmelerine, hatta Temsilciler Meclisi veya Senato'da ya da her iki kanatta birden çoğunluğu ele geçirmelerine yardımcı olabilir.

Ancak bu tür bir stratejinin temel sorunu, Demokratların seçimleri kazanmasını sağlayabilse de seçim sonrasında seçmenlerin desteğini korumalarını garanti etmemesi. Trump'a karşı olmak, seçmenin Demokratlara güvendiği anlamına gelmiyor.

defrgt
2 Kasım 2026'da Iowa eyaletinde oy kullanmak için sıraya giren seçmenler (AFP)

CBS'nin anketi, Demokrat Parti destekçilerinin önemli bir bölümünün açık ve belirgin bir Demokrat gündemi desteklemekten ziyade Trump ve Cumhuriyetçilerin politikalarına karşı koyma motivasyonuyla hareket ettiğini ortaya koydu. Parti destekçilerinin yaklaşık yüzde 40'ı, Demokratların Kongre'de çoğunluğu elde etmesi durumunda “açık bir plana sahip olmadığını” düşünüyor.

Nitekim Demokratların, seçimleri kazanmaları halinde önümüzdeki dönemde hangi konulara öncelik vereceklerine ilişkin henüz ortak ve net bir programı bulunmuyor. Demokratların Temsilciler Meclisi'ndeki azınlık lideri Hakeem Jeffries ise partisinin gündeminin ana hatlarını belirlemeye çalıştı.

Jeffries kısa süre önce, Demokratların iktidara gelmeleri halinde ilk 100 günde hayata geçirmeyi planladıkları bir program açıkladı. Plan; yaşam maliyetlerinin düşürülmesini, sağlık sisteminde reform yapılmasını, Trump'ın gümrük tarifelerine karşı çıkılmasını ve İran'la yürütülen savaşın ele alınmasını içeriyor. Parti ayrıca yönetimin uygulamalarına yönelik kapsamlı soruşturmalar başlatmaya hazırlanıyor.

Ancak böyle bir gündemin açıklanmış olması, Demokratların bu başlıkların nasıl hayata geçirileceği veya hangilerine öncelik verileceği konusunda uzlaştığı anlamına gelmiyor. Özellikle partinin ilerici ve ılımlı kanatları arasındaki görüş ayrılıkları ve Trump'ın Beyaz Saray'daki görevini sürdürmesinin getireceği kısıtlamalar, ortak bir yol haritası oluşturulmasını zorlaştırıyor.

vfbghyju
Demokratların Temsilciler Meclisi'ndeki azınlık lideri Hakeem Jeffries, 31 Ekim 2026'da Virginia'da (AFP)

Demokratların bir bölümü sağlık sisteminde reformun öncelikli gündem maddesi olması gerektiğini savunurken, bazıları Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi'nin (ICE) reforme edilmesini istiyor. Diğerleri ise ekonomiyi canlandırmaya yönelik projelerin yasalaştırılmasına öncelik verilmesi çağrısında bulunuyor.

Buna karşılık birçok Demokrat, yönetimin uygulamalarını denetleme ve hesap vermesini sağlama yetkilerini yeniden etkin biçimde kullanmayı bekliyor. Bu kapsamda Trump'ın veya yönetimindeki bazı yetkililerin görevden alınmasına yönelik girişimlerin de gündeme gelebileceği belirtiliyor.

Demokratların öncelikleri

Ancak Trump'a yönelik muhalefeti seçim kazanımlarına dönüştürmek başka, bu muhalefeti seçmenlerin beklentilerini karşılayacak bir yasama programına çevirmek başka bir mesele. Demokrat Parti içinde gündeme getirilen konuların çeşitliliği ve öncelikler konusundaki görüş ayrılıkları, temel bir soruyu gündeme getiriyor: Seçmenler, yeni Kongre'den gerçekte ne bekliyor?

cfvgthd
3 Kasım'da Washington'daki bir seçim merkezinde oy kullanan kadın seçmen (AP)

Trump'a karşı oy kullanmak, ilk bakışta Demokratlara başkanı denetleme ve yönetimine karşı koyma yetkisi verilmesi anlamına gelebilir. Ancak kamuoyu araştırmaları, tablonun bundan daha karmaşık olduğunu gösteriyor.

Şarku’l Avsat’ın Associated Press'ten aktardığı ankete göre seçmenlerin yaklaşık yüzde 80'i Kongre'nin yaşam maliyetlerini düşürmeye öncelik vermesini istiyor. İran'la savaşın sona erdirilmesini öncelikli görenlerin oranı yaklaşık yüzde 70'e ulaşırken, Trump yönetiminin uygulamalarına yönelik soruşturmaların öncelik haline getirilmesini isteyenlerin oranı ise yaklaşık yüzde 40'ta kalıyor.

 bgnm
2 Kasım 2026'da New Hampshire eyaletinde bulunan Demokrat bir kadın seçmen (Reuters)

Çelişki de tam bu noktada ortaya çıkıyor: Bir seçmen Trump'a karşı oy kullanabilir ancak yeni Kongre'nin, günlük yaşamını doğrudan etkileyen sorunları bir kenara bırakarak başkanla siyasi mücadeleye odaklanmasını istemeyebilir.

Demokratlar çoğunluğu elde etmeleri halinde seçmenlerin beklentilerini karşılamayı başarabilecek mi? Yoksa parti içindeki görüş ayrılıkları, önümüzdeki dönemi somut sonuçların elde edilemediği siyasi çekişmeler ve güç mücadeleleriyle mi geçirmelerine yol açacak?