6 Eylül Pazar günü Saksonya-Anhalt eyaletinde yapılan seçimler, Almanya’nın birleşmesinin üzerinden 30 yılı aşkın süre geçmesine rağmen ülkenin doğusu ile batısı arasındaki siyasi bölünmenin hâlâ varlığını koruduğunu ortaya koydu. Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinin elde ettiği tarihi sonuç, doğu eyaletlerini partinin en güçlü seçim kalelerinden biri haline getiren daha geniş kapsamlı bir eğilimin yansıması olurken, bu eyaletlerdeki seçmen davranışlarının ülkenin geri kalanından neden farklı olduğu sorusunu da yeniden gündeme getirdi.
AfD, 2021’de yalnızca yüzde 20,8 oy almışken, bu seçimde oyların yaklaşık yüzde 44’ünü elde etti. Başbakan Friedrich Merz’in partisi Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ise beş yıl önce aldığı yüzde 37,1’lik oyun ardından yaklaşık yüzde 18’e geriledi. Bu sonuç, son yıllarda Doğu Almanya eyaletlerinde belirginleşen ve AfD’nin seçimlerdeki varlığını güçlendirerek geleneksel partilerin açık ara önüne geçtiği eğilimi pekiştirdi.
Doğu’daki hoşnutsuzluğun kökleri
Bu seçim haritasını anlamak için Almanya’nın 1990’daki birleşme sürecine dönmek gerekiyor. Doğu Almanya’daki komünist sistemin çökmesinin ardından bölge hızla piyasa ekonomisine geçti. Çok sayıda sanayi kuruluşu kapatıldı veya yeniden yapılandırıldı; yüz binlerce kişi işini kaybetti ve çok sayıda genç Batı eyaletlerine göç etti.

ABD merkezli düşünce kuruluşu Brookings Institution’a göre AfD’nin doğudaki yükselişinin ardında ekonomik eşitsizlik, sivil toplum yapılarının zayıflığı ve siyasi partilerle bağların zayıflaması gibi faktörlerin yanı sıra, bazı kesimlerde Almanya’nın yeniden birleşme biçimine yönelik hoşnutsuzluk da bulunuyor. Doğu Almanya’nın Batı’da hâkim olan siyasi ve ekonomik sisteme hızla entegre edilmesi, bu kesimlerde eşit ortaklığa dayalı bir birleşme yaşanmadığı algısını güçlendirdi. Parti ayrıca seçmenlerin bir bölümündeki Doğu Almanya geçmişine yönelik özlemi de siyasi söylemine taşıyor.
Şarku’l Avsat’ın Alman yayın kuruluşu Deutsche Welle’den aktardığına göre, birleşmenin üzerinden 30 yılı aşkın süre geçmesine rağmen doğu ile batı arasındaki bazı farklılıklar varlığını sürdürüyor. Doğu eyaletlerinde gelir ve servet seviyeleri hâlâ daha düşük. Bu eyaletlerde aynı zamanda nüfus azalması yaşanırken, çok sayıda genç de ülkenin batısına göç etti.
Ekonomik faktörler, doğudaki bazı kesimlerde birleşmenin ardından kendi deneyimlerinin ve kimliklerinin yeterince değer görmediği yönündeki duyguyla iç içe geçiyor. Doğu Almanya’nın, doğu ve batının deneyimleri arasında eşit bir ortaklığa dayalı birleşme gerçekleştiği hissi oluşmadan, Batı’nın mevcut sistemine entegre edildiği düşünülüyor.
Göç, kimlik ve protesto oyu
AfD, dışlanmışlık ve hoşnutsuzluk duygusunun hâkim olduğu bu ortamda kendisini, ülkeyi onlarca yıldır yöneten elitlere ve siyasi partilere meydan okuyan bir güç olarak sunmak için uygun zemin buldu. Parti, 2015’te Almanya’da yaşanan mülteci krizinden, Covid-19 salgını sırasında getirilen kısıtlamalara yönelik tepkilerden ve ardından enflasyon, enerji fiyatlarındaki artış ve hayat pahalılığından oldukça fazla yararlandı.

Göç, sığınma ve göç politikalarının sıkılaştırılmasını ve sınır dışı işlemlerinin artırılmasını savunan AfD’nin en önemli siyasi mobilizasyon araçlarından biri haline geldi. Ancak gözden kaçmaması gereken bir durum, AfD’nin en yüksek oy oranlarına ulaştığı bazı bölgelerde göçmen nüfusunun görece düşük olması. Bu durum, meselenin yalnızca göçle değil, toplumsal ve demografik değişimlere ilişkin kaygılar ve kimlik meselesiyle de bağlantılı olduğunu gösteriyor.
ABD merkezli Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’na göre Doğu Almanya’da popülist sağın gücünü yalnızca ekonomik gerilemeyle açıklamak artık yeterli değil. Siyasi kültür, kendine özgü bir Doğu Almanya kimliği algısı ve kurumlara duyulan güvensizlik de bunda önemli rol oynuyor.
Protesto oyu da AfD’nin destek tabanının bir bölümünü oluşturuyor. Bu durum, partinin bazı yöneticilerinin göçmenler, İslam ve Alman kimliği konusundaki sert tutumları ile Nazi dönemiyle bağlantısı nedeniyle tartışma yaratan açıklamalarına rağmen, desteğini korumasını açıklamaya yardımcı oluyor.
Doğu Almanya’nın siyasi atmosferinde Rusya
Doğu ve Batı Almanya arasındaki farklılıklar dış politikaya ilişkin tutumlara da yansıyor. Doğu eyaletlerinde ABD ve NATO ile ilişkilerin bazı boyutlarına yönelik şüphecilik daha fazla. Rusya’ya yönelik tutumlar da ülkenin batısına kıyasla daha olumlu. Ancak bu durum, genel anlamda Batı karşıtı bir eğilimin bulunduğu anlamına gelmiyor. Doğu Almanya’da Berlin’in Moskova politikasına, özellikle yaptırımlara ve Rusya’nın işgaline karşı Ukrayna’ya verilen desteğe yönelik itirazlar daha güçlü.

Bunda kısmen, Soğuk Savaş döneminde Sovyet blokunun parçası olan Doğu Almanya’nın tarihsel mirası ve bu dönemin, Batı Almanya’da yaşayanların deneyimlerinden farklı siyasi ve toplumsal bağlar oluşturması etkili.
AfD, doğudaki seçmenlerin Rusya ve Batı politikalarına ilişkin bu farklı tutumlarından yararlanarak Moskova’ya yönelik yaptırımların kaldırılmasını ve Rusya ile ekonomik ilişkilerin yeniden kurulmasını savundu; Kiev’e silah gönderilmesine karşı çıktı. Böylece dış politika, partinin iç siyasi söylemiyle iç içe geçti. AfD, birbirini izleyen hükümetleri dış politika yükümlülüklerini Almanların ekonomik çıkarlarının önüne koymakla suçluyor.
“Güvenlik duvarı” daha zorlu bir sınavla karşı karşıya
Ancak Saksonya-Anhalt seçimleri, AfD’nin iktidardaki konumuna ilişkin başka bir siyasi soruyu da gündeme getiriyor. Almanya’nın ana akım partileri yıllardır “Brandmauer” olarak adlandırılan ve AfD ile koalisyon kurmayı veya siyasi iş birliği yapmayı reddeden bir tutum sürdürüyor. Parti seçimlerde sınırlı bir güce sahipken bu kuralı uygulamak daha kolaydı. Ancak AfD’nin oyların yüzde 40’ından fazlasını aldığı ve rakiplerine açık fark attığı bir ortamda, partiyi dışarıda bırakarak hükümet kurmak siyasi açıdan daha zor ve karmaşık hale geliyor.

Son seçim sonucu AfD’ye tek başına hükümet kurmak için gerekli çoğunluğu vermese de diğer partilerin AfD ile koalisyon kurmayı reddetmesi, arkasından gelen bazı partilerin eyalet hükümetini oluşturmak ve AfD’yi muhalefette tutmak için birlikte hareket etmesini gerektirebilir.
Bu durum da AfD’ye kurum karşıtı söylemini güçlendirecek yeni bir malzeme sağlıyor. Parti, kendisini en fazla seçmenin tercih ettiği siyasi güç olarak gösterirken, geleneksel partilerin iktidara gelmesini engellemek için bir araya geldiğini savunabilir.
Bölünmenin izleri hâlâ belirgin
Saksonya-Anhalt seçimleri, Almanya’nın genel siyasi tablosundaki bölünmeye ilişkin daha net bir görüntü sunuyor. Seçimler, Almanya’nın yeniden birleşmesinden önce 40 yılı aşkın süre boyunca yaşadığı bölünmenin etkilerinin siyasi ve toplumsal haritadan tamamen silinmediğini gösteriyor.
AfD’nin doğu eyaletlerinde yüzde 40’ın üzerinde oy almaya devam etmesi halinde, partiyi iktidarın dışında tutmakta ısrar eden geleneksel partiler üzerindeki baskı daha da artacak. Partinin seçim tabanının genişlemeyi sürdürmesiyle birlikte “güvenlik duvarını” korumak da giderek zorlaşabilecek.

