Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması... İran’a ne gibi yükümlülükler getiriyor?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)
TT

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması... İran’a ne gibi yükümlülükler getiriyor?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Yönetim Kurulu dün aldığı kararla İran’ı, nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerini ihlal ettiği gerekçesiyle 20 yıl sonra ilk kez Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ne sevk etti. Bu adım, Tahran ile Batılı güçler arasındaki diplomatik gerilimi yeni bir seviyeye taşıdı.

35 ülkeden oluşan Yönetim Kurulu’nda ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya tarafından sunulan karar tasarısı; Rusya, Çin ve Nijer’in ‘hayır’ oyuna, sekiz ülkenin çekimser kalmasına karşın 23 oyla kabul edildi. Bir üye ülke ise aidat borcu nedeniyle oylamaya katılamadı.

Söz konusu karar, Yönetim Kurulu’nun 12 Haziran 2025’te aldığı ve Tahran’ın beyan edilmeyen sahalarda bulunan uranyum izlerine ilişkin tatmin edici açıklamalar getirememesi üzerine İran’ın güvence denetimi ve nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerine ‘uyumsuzluk’ içinde olduğuna hükmeden kararın devamı niteliğini taşıyor.

İhlalin BM Güvenlik Konseyi’ne sevki için ayrı bir karar alınması gerekiyordu. Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkı nedeniyle İran’a karşı somut tedbirler alınması düşük bir ihtimal olarak değerlendirilse de bu sevk kararı, nükleer dosyayı daha yüksek bir uluslararası düzleme taşımış oldu.

scdfvrbtn
İran’ın Natanz Nükleer Tesisi’nin yakınında bulunan Balta Dağı’ndaki tünel girişleri, 30 Haziran 2026 (Reuters)

Kararla birlikte UAEA Genel Direktörü Rafael Grossi’den, mevcut kararı ve daha önce alınan ilgili tüm kararları, UAEA Tüzüğü’nün ilgili hükümleri uyarınca UAEA üyesi tüm ülkelere, BM Güvenlik Konseyi’ne ve BM Genel Kurulu’na iletmesi talep ediliyor.

Söz konusu sevk kararı; UAEA’nın, İsrail ve ABD tarafından Haziran 2025’te bombalanan nükleer tesislere erişim sağlama konusunda yaşadığı kriz ve İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stoklarının durumunu doğrulayamadığı bir dönemde geldi.

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması, İran mevcudiyetinin güvence denetimi ve nükleer kontrol yükümlülüklerine dayanak oluşturan temel hukuki çerçeveyi teşkil ediyor.

Antlaşmaya ilişkin öne çıkan temel unsurlar şu şekilde:

Antlaşmanın amacı

1970 yılında yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması, nükleer silah üretim kapasitesinin yayılmasını önlemeyi ve taraf ülkelerin nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla geliştirip kullanma hakkını güvence altına almayı hedefliyor.

f f
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Ağustos 2005’te Natanz Nükleer Tesisi’ne gözetleme kameraları yerleştirirken (AP)

Antlaşma aynı zamanda, tanınmış nükleer güçlerin nükleer silahsızlanma doğrultusunda çalışmasını ve cephaneliklerini tasfiye etmesini yükümlülük olarak şart koşuyor.

Metin kapsamında nükleer silaha sahip ülke tanımı, 1 Ocak 1967 tarihinden önce bir nükleer silah ya da diğer nükleer patlayıcı cihazları imal etmiş ve patlatmış ülkeleri kapsıyor.

Bu statü; ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve eski Sovyetler Birliği’nin hak ve yükümlülüklerini devralan Rusya için geçerlilik taşıyor. Söz konusu beş ülke, aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyelerinden oluşuyor.

Taraf devletler

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na taraf olan ülke sayısı 191.

Antlaşma uyarınca nükleer silaha sahip ülkeler, bu silahları veya kontrolünü başka ülkelere devretmemeyi ve nükleer silaha sahip olmayan ülkelerin bu silahları imal etmesine ya da edinmesine yardımcı olmamayı taahhüt etmektedir.

Buna karşılık nükleer silaha sahip olmayan ülkeler nükleer silah geliştirmeme sözü vermekte; nükleer maddeleri ve faaliyetleri, askeri amaçlara yönlendirilmediğini doğrulamak amacıyla UAEA’nın uyguladığı güvence denetimlerine tabi tutulmaktadır.

Hindistan ve Pakistan, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı imzalamadan nükleer silah geliştirmiştir.

İsrail’in nükleer bir cephaneliğe sahip olduğuna yaygın olarak inanılmakla birlikte ülke bu durumu kamuoyu önünde ne doğrulamış ne de reddetmiştir. İsrail de antlaşmaya taraf ülkeler arasında yer almamaktadır.

Kuzey Kore ise antlaşmayı 1985 yılında imzalamış, ancak 2003 yılında çekildiğini açıklamıştır. UAEA ile yaşanan bir yakınlaşma sürecinin ardından Pyongang, 2009 yılında UAEA müfettişlerini yeniden sınır dışı etmiş ve müfettişler o tarihten bu yana ülkeye geri dönmemiştir. Kuzey Kore bu süreçte birden fazla nükleer deneme gerçekleştirmiştir.

Çekilme maddesi

Toplam 11 maddeden oluşan antlaşma, taraf bir ülkenin antlaşmanın konusuyla ilgili ‘olağanüstü olayların’ kendi ‘ülkesinin yüksek çıkarlarını tehlikeye attığına’ karar vermesi halinde antlaşmadan çekilmesine izin veren bir hüküm içermektedir.

scdfvgth
İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammed İslami, nükleer programla ilgili bir sergide İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’a santrifüj maketlerini gösteriyor. (Arşiv – İran Cumhurbaşkanlığı)

Çekilme niyetinde olan ülkenin, ayrılma tarihinden üç ay önce diğer tüm taraf ülkelere ve BM Güvenlik Konseyi’ne bildirimde bulunması gerekmektedir.

Söz konusu bildirimin, ülkenin yüksek çıkarlarını tehlikeye attığını değerlendirdiği olağanüstü olaylara ilişkin bir beyan içermesi zorunludur.

İran ve anlaşma

İran, 1970 yılından bu yana Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na taraf ve antlaşma kapsamında nükleer silaha sahip olmayan ülkeler arasında yer almakta.

Yıllar içinde kapsamlı bir uranyum zenginleştirme programı geliştiren Tahran, faaliyetlerinin barışçıl amaçlı olduğunu ve nükleer silah geliştirmeyi hedeflemediğini öne sürmekte.

Buna karşın Batılı ülkeler ve İsrail, İran’ın nükleer bomba üretmek için gerekli kapasiteyi geliştirmeye çalıştığı veya çalışabileceği şüphesini taşımakta.

UAEA Yönetim Kurulu’nun 12 Haziran 2025 tarihli kararı, İran’ın güvence denetimi ve nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerine uymadığı sonucuna vararak Tahran’a karşı yaklaşık 20 yıldır alınan ilk karar olma niteliği taşımaktaydı.

Söz konusu karar, İran’ın 2019’dan bu yana beyan edilmeyen birden fazla sahadaki beyan edilmemiş nükleer madde ve faaliyetlere ilişkin UAEA ile zamanında ve tam iş birliği yapma konusundaki ‘birçok eksikliğine’ dikkat çekmekteydi.

İran’ın bu ihlal nedeniyle BM Güvenlik Konseyi’ne sevki ise ikinci bir kararın alınmasını gerektiriyordu; Yönetim Kurulu dün bu kararı kabul etti.

Endişe verici konular

UAEA’nın endişe duyduğu temel konulardan biri, yıllardır süren incelemelere rağmen Tahran’ın beyan edilmemiş sahalarda uranyum izlerinin nasıl ortaya çıktığına dair kabul edilebilir açıklamalar sunmamış olması.

UAEA, söz konusu izlerin büyük ölçüde 20 yıldan daha uzun bir süre önce gerçekleştirilen faaliyetlerle bağlantılı olduğuna inanıyor.

İran ise güvence denetimi taahhütlerine her zaman bağlı kaldığını belirtiyor ve UAEA’nın bu sahalara ilişkin vardığı sonuçları teknik veya hukuki bir temele dayanmayan, siyasi motivasyonlu değerlendirmeler olarak niteleyerek reddediyor.

Haziran 2025’ten bu yana bu duruma, UAEA’nın İran’daki nükleer tesislere erişim sağlama ve buralardaki maddeleri doğrulama kapasitesine ilişkin yeni bir kriz eklendi.

İsrail ve ABD’nin Haziran 2025’te İran nükleer tesislerini bombalaması, uranyum zenginleştirme tesislerinde ağır hasara ya da yıkıma yol açtı.

Tahran o tarihten bu yana UAEA müfettişlerinin saldırılardan etkilenen sahaları denetlemesine izin vermedi ve bazısı nükleer silah yapımına yakın seviyelerde zenginleştirilmiş olan uranyum stoklarının durumunu doğrulayabilmesi için UAEA’ya gerekli beyanları sunmadı.

UAEA, İran’a ilişkin son raporunda, nükleer anlaşma kapsamındaki Güvence Denetimi Anlaşması çerçevesinde doğrulama işlemlerinin ‘daha fazla gecikmeksizin’ yapılmasının önemini vurguladı.

Bu anlaşmazlık, İsrail saldırılarının başlamasından bir gün önce, Haziran 2025’te alınan ‘uyumsuzluk’ kararının dayandığı konudan farklılık gösteriyor. Karar temel olarak UAEA’nın birden fazla beyan edilmemiş İran sahasındaki beyan edilmemiş madde ve faaliyetlere yönelik incelemesine odaklanıyor.

Tahran, Yönetim Kurulu’nun daha önce aldığı kararlara sıklıkla nükleer faaliyetlerini genişleterek ya da UAEA ile iş birliğini azaltarak yanıt verdi.

Ancak İran’ın bu tür bir yanıt verme kapasitesi; saldırıları takip eden aylarda denetimlerin durması ve çok sayıda nükleer tesisinde meydana gelen ağır hasar nedeniyle daha sınırlı hale geldi.

Nükleer program nedeniyle uygulanan yaptırımlar

BM Güvenlik Konseyi, uranyum zenginleştirme programını durdurma taleplerine uymaması üzerine 2006 yılında İran’a yaptırım uygulamaya başladı.

İran ve altı büyük güç, 2015 yılında nükleer anlaşmaya vardı. Anlaşma uyarınca Tahran, ekonomik yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer programını kısıtlamayı ve zenginleştirmeyi düşük seviyelerde tutmayı kabul etti.

dfvgth
Maxar uydusundan çekilen bu fotoğraf, ABD’nin İran’ın Kum kenti yakınlarındaki yeraltı nükleer tesisine saldırı düzenlemesinin ardından Fordo Nükleer Tesisi’ni gösteriyor. (Arşiv – Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump 2018 yılında anlaşmadan çekilerek İran’a yönelik ABD yaptırımlarını yeniden yürürlüğe koydu.

Tahran daha sonra nükleer programını hızlandırarak ve 2015 anlaşmasının getirdiği kısıtlamaları kademeli olarak terk ederek karşılık verdi.

İran ve ABD, nükleer faaliyetlere yeni kısıtlamalar getirilmesi ve yaptırımların hafifletilmesi amacıyla nisan ayından bu yana dolaylı görüşmeler yürütmekteydi; ancak iki taraf arasındaki gerilim yeni bir askeri safhaya taşındı.



11 Eylül'den çeyrek asır sonra El-Kaide: Merkez çöktü, kollar devleşti

Fotoğraf: Reuters/Al Majalla
Fotoğraf: Reuters/Al Majalla
TT

11 Eylül'den çeyrek asır sonra El-Kaide: Merkez çöktü, kollar devleşti

Fotoğraf: Reuters/Al Majalla
Fotoğraf: Reuters/Al Majalla

Maher Farghaly

11 Eylül saldırılarının üzerinden çeyrek asır geçerken hikâye, yenilmiş ya da halen varlığını sürdüren bir örgütten bahsetmenin ötesinde çok daha karmaşık görünüyor. Çünkü özünde, “Merkezilikten daha bağımsız kollara, doğrudan saldırıdan hayatta kalma stratejilerine, tek darbe planlarından krizlerle beslenen bir şebekeye, güç kazandırma siyasetinden yayılıma, küreselleşmiş terörden yerel teröre nasıl evrildi?” sorusunun yanıtlanması gerekiyor.

El-Kaide, bugün dikkat çekici bir çelişkiyle karşı karşıya. Zira merkezi, gerilerken kolları merkezle bağını koparmadan genişliyor. Merkezi daralma ile bölgesel genişleme arasında, örgüt için yeni bir harita şekilleniyor. Bu harita, merkezi liderliğin gücünden ziyade kolların yerel çevreleri yatırım yapma ve buralarda nüfuz inşa etme becerisine dayanıyor.

Ulusal İstihbarat Direktörlüğü (DNI), West Point Akademisi'nin CTC Sentinel dergisi ve Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nin (CSIS) küresel terörizm raporunun tahminlerine göre merkezi El-Kaide örgütü, maruz kaldığı darbelere rağmen varlığını sürdüren bir yapıya sahip olmakla birlikte, özellikle Afrika'daki bölgesel kolların büyümesiyle birlikte merkezi olarak gerilemiştir. Yeni katılımcı sayısının azlığı ve sürekli askeri baskı nedeniyle merkezi kapasiteler sınırlı hâle gelmiştir. Buna karşın, Es-Sahap ve 2023 yılında bomba yapımı ile sivil havacılığın hedef alınmasına dair talimatlar sunmak üzere yeniden yayımlanan Inspire dergisi gibi güçlü medya organlarıyla birlikte para toplama, medya üretimi ve saldırılara ilham verme konularında küresel ağlarını korumaya devam ediyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Küresel Terörizm Endeksi (GTI) ve Batılı araştırma merkezleri, El-Kaide'nin merkez oluşumunun yalnızca 150-200 üyeye kadar gerilediğini, ABD'nin değerlendirmesine göre İran'da bulunan ve yardımcısı Abdurrahman el-Mağribi ile birlikte Seyf el-Adl (Muhammed Salahaddin Zeydan) tarafından yönetilen zayıf bir liderliğe sahip olduğunu tahmin ediyor. Bu konuya dair bazı yorumlar da yapılıyor. “Seyf el-Adl gerçekten de El-Kaide'yi mi yönetiyor?” sorusu da bu yorumlara eşlik ediyor. Çünkü örgütü fiilen başka bir liderin yönettiğine, bunun Ebu Abdulkerim el-Mısri veya Ebu Muhsin el-Mısri olma ihtimalinin yüksek olduğuna dair çeşitli Batı raporları bulunuyor. Çünkü örgüt kolları, Şii Tahran'da ev hapsinde tutulan birinin kendilerini yönetmesini kabul etmiyor. Ayrıca Seyf el-Adl'ın kişiliği ve küresel liderliğe uygun olmadığına dair eski bir tartışma da devam ediyor.

Al Majalla’ya konuşan terörle mücadele uzmanı ve eski CIA ajanı Sara Adams’a göre El-Kaide'nin, kollarla bağlarını korurken nispeten bağımsız kolların bir şebekesine dönüştüğü, 2022 yılında Eymen ez-Zevahiri'nin öldürülmesinden bu yana resmi olarak bir lider ilan edilmese de Taliban koruması altında Afganistan'da altyapıyı yeniden kurmaya odaklandığı değerlendiriliyor.

Örgütün 2022-2026 döneminde karşılaştığı tehditlere ve yaşadığı birçok aksiliğe karşı direnmenin yanı sıra örgütün askeri kapasitesini inşa etmeyi ve ittifaklarını genişletmeyi başardığına inananlar da var.

El-Kaide, merkezi örgütten merkeziyetsiz bir yapıya dönüştü ve 11 Eylül olayının üzerinden 25 yıl geçtikten sonra örgüt, bölgesel kollar aracılığıyla uygulamada bir ölçüde merkeziyetsizliğe sahip merkezi bir üst yönetime dayanmaktadır. Katı hiyerarşik bir yapıdan, nispi özerkliğe sahip olan ancak küresel cihat hedeflerine bağlı kalan bölgesel bağlı yapılardan oluşan bir şebekeye evrildi.

Aşırı gruplar ve uluslararası terörizm uzmanı araştırmacı Munir Edib, Al Majalla dergisine yaptığı açıklamada, “El-Kaide artık 2001 yılındaki 11 Eylül saldırıları büyüklüğünde operasyonlar gerçekleştirebilecek merkezi bir örgüt değil. Çünkü liderlerinin ve kapasitesinin büyük bir kısmını kaybetti ve varlığı başta DEAŞ olmak üzere daha dinamik örgütler lehine geriledi. Ancak örgüt, son yıllarda yerel yapılara daha fazla dayanarak merkezi modelden merkeziyetsiz bir yapıya dönüşmeyi başardı. Cihadçı düşüncenin kırılgan ortamlarda, çatışma ve kaos bölgelerinde kendini yeniden üretme becerisinin küresel cihadın geleceğini belirleyeceğine işaret eden Edib, örgütlerin askeri açıdan yenilebileceğini, ancak fikirlerin yalnızca güvenlik darbeleriyle ortadan kaybolmayacağını, aksine yeni biçimlerde ve farklı isimlerle geri dönebileceğini vurguluyor.

El-Kaide’nin yapısı ve bölgesel kolları

Al Majalla’ya konuşan Mısır’daki İslami Cihad örgütünün kurucularından ve Eymen ez-Zevahiri'nin arkadaşı olan Şeyh Nebil Naim, merkezi liderliğin stratejik kararları tartıştığı bir Şura Konseyi (20-30 üye) tarafından yönetilmeye devam ettiğini düşünüyor. Naim’e göre Şura Konseyi’nin yanı sıra eğitim ve operasyon planlamasından sorumlu Askeri Komite, havale ve ticari faaliyetler gibi ağlar aracılığıyla finansmanı yöneten Mali ve Ticari İşler Komitesi, İslam şeriatı ile uyumu sağlayan Şeriat Komitesi, dini fetvalar çıkaran Fetva Komitesi ve medya için es -Sahab gibi araçlar vasıtasıyla propagandayı yöneten Medya Komitesi bulunuyor.

Naim, örgütsel yapıda büyük kollara önemli bir rol düştüğüne işaret ederek 2024 yılından bu yana Yemen kolunun liderliğini yürüten, yardımcılığını ise Ebu Aymen el-Mısri'nin (İbrahim el-Banna) yaptığı ve silah ile eğitim konusunda Husilerle iş birliği yapan yaklaşık 2 bin ila 3 bin üyeye sahip Sa'd bin Atıf el-Evlaki, yerel şikâyetlere ve küresel cihada odaklanan, yaklaşık 10-18 bin üyesiyle en güçlü kol olan Somali kolunu yöneten Ahmed Diri, etnik ve ekonomik çatışmaları sömüren geniş toprakları kontrol eden yaklaşık 9 bin savaşçıyla birlikte Afrika Sahel'ini (Mali, Nijer, Çad vb.) yöneten İyad Ag Gali ve Amadou Koufa, ve son olarak merkezi örgüt Şura Konseyi üyesi olup Kuzey Afrika kolunu (Cezayir, Mali, Moritanya, Nijer) yöneten Ebu Ubeyde Yusuf el-Enabi gibi isimleri saydı.

2022 ile 2026 yılları arasında El-Kaide'nin direnci ve kapasitelerinin genişlemesi

Örgütün 2022-2026 döneminde karşılaştığı tehditlere ve yaşadığı birçok aksiliğe karşı direnmenin yanı sıra askeri kapasitesini inşa etmeyi, ittifaklarını genişletmeyi, yıpratma odaklı cihattan otorite kurmaya geçmeyi, kollarını ve kendisine bağlı grupları birleştirmeyi, daha fazla şiddet ve aşırılığa yönelerek ideolojik dönüşümlerini pekiştirmeyi başardığına inananlar var. Al Majalla’ya konuşan araştırmacı Münir Edib de bunlardan biri. Merkezi örgüt çökmeden kollar lehine gerilediğini belirten Edib’e göre bunun sebebi, son yıllarda otorite kurma modelinden merkeziyetsiz bir şebekeye dönüşmeyi başarırken yerel kollara ve örgütlere daha fazla dayandı. Bu yerel yapılar, kırılgan ortamlarda, çatışma ve kaos bölgelerinde kendilerini yeni biçimlerde ve farklı isimlerle yeniden üreteceklerini düşünüp buna göre hareket ettiler.

Bu başarılara dair göstergeleri Strategics merkezinin hazırladığı ayrıntılı bir çalışmada bulabiliriz. Bu çalışmada askeri kapasitenin inşa edilmesi, örgütün kendisine bağlı terör gruplarını kaynaklarını ve yerel savaşçılarla olan ittifaklarını değerlendirmeye yöneltmesi, Somali, Batı Afrika ve Yemen'in bazı bölgelerinde güvenli sığınaklarını koruma çıkarlarını organize etmesi ele alınıyor. Örgüt, tamamen kuzey Gana, Togo, Mali, Nijer ve diğer yerlerdeki altın madenlerine ve kaçırma eylemleri için talep edilen fidyelere dayanan yeni finansman yolları elde etti. Ardından, El-Kaide bağlantılı Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin (CNIM) ile iş birliği yaparak Mali'nin kuzeyinden güneyine, oradan da Burkina Faso'ya doğru yöneldi. Sonrasında unsur toplama merkezi haline getirdiği Nijer'e ulaşmasıyla birlikte haritasını ve ittifaklarını genişletti.

hm
İslamabad'da yayımlanan Pakistan'ın günlük The News gazetesinde yer alan bir ilan. İlan, El-Kaide üyelerinin yakalanmasını sağlayabilecek her türlü bilgi karşılığında 27 Ağustos 2005 (AFP)

“El-Kaide merkezindeki zayıflığına rağmen yıpratma odaklı cihattan otorite kurmaya ve toprak kontrolü sağlamaya geçmeyi başardi ve bu durum Mali ile Somali'nin bazı bölgelerinde açıkça görüldü.

El-Kaide'nin Afganistan ve Güney Asya'da yayılması ve ittifakları

Sara Adams, değerlendirmesinde şunları söyledi:

“Örgüt, geçmiş yıllarda Güney Asya'daki eski lideri Asim Ömer'in (Afganistan’daki ortak bir askeri operasyonda öldürüldü) Leşker-i Cendvi el-Alemi, Cendullah, Leşker-i İslam, Sa’d bin Ebi Vakkas Cephesi, Tevhid vel-Cihad ve Özbekistan İslami Hareketi gibi örgüt ve gruplarla ittifak kurmasıyla birlikte, Afganistan'da Taliban Hareketi’nden bağımsız savaş yapısını inşa etmek için ciddi adımlar attı. Aynı zamanda Hakkani Ağı ile yakın ilişkilerini korudu. Pakistan'da Hakkani Ağı ile müttefik olan Gul Bahadur grubu ve Mahsud kabilesinden iki grup ile bağ kurdu. Aralarında çok sayıda Arap unsurun da bulunduğu Veziristan'ın kabile bölgelerinde üye toplama ve eğitim faaliyetlerini sürdürdü ve Benin, Fildişi Sahili ile Burkina Faso gibi yeni yerel terör gruplarının temellerini atarak Senegal'deki altın madenlerine yaklaştı.”

El-Kaide'nin kolları yerel kontrole yöneliyor

Bölgesel güvenlik ve terörizm araştırmacısı Ahmed Sultan, Al Majalla’ya yaptığı açıklamada, El-Kaide’nin merkezdeki zayıflığa rağmen yıpratma odaklı cihattan otorite kurmaya ve toprak kontrolü sağlamaya geçmeyi başardı. Bu durum, örgüt kolları ve gruplarının faaliyetlerini sınır ötesi uluslararasılaştırmadan yalnızca yerel faaliyetlerle sınırlı tuttuğu Mali ve Somali'nin bazı bölgelerinde açıkça görüldü. Örgüt, önceki merkeziyetsiz eylem stratejisinden türetilen ve ideolojik benzerliğe dayanan geleneksel modelin bir alternatifi olarak, kendisine bağlı ya da sadık grupları ortak ve birleşik bir liderlik şemsiyesi altında ve tek bir örgütsel yapı içinde birleştirdi.

Örgütün en önemli ana faaliyet alanları; Etiyopya, Uganda ve Kenya'ya yayılan, Somali'nin güneydoğusunda geniş bir coğrafi alanı kontrol eden, kaçakçılık ve deniz yoluyla geçiş için okyanusta büyük bir varlık sürdüren Doğu Afrika kolu (Eş-Şebab), Sahel ve Sahra bölgeleri kolu (Nusretü'l-İslam vel-Müslimin/CNIM), Ebu Bekir Adem Kamber, Ebu Usame el-Ensari lakaplı ve gerçek adı Muhammed Evvel İbrahim Gumbe olan liderleri yönetimindeki Ensar grubu liderliğindeki Batı Afrika Kolu, Ebu Ubeyde el-Enabi liderliğindeki Kuzey Afrika Kolu, Ebu İhlas el-Mısri, Libyalı Abdulazim bin Ali ve eğitim kampları sorumlusu komutan Hakim el-Mısri liderliğinde Ömer el-Faruk Tugayı'nı barındıran Hint Alt Kıtası Kolu ve ayrıca Hurras ed-Din grubunu fesheden, ancak Suriye içinde sembolik olarak varlığını koruyan Irak ve Suriye El-Kaidesi ve son olarak Arap Yarımadası Kolu olarak sıralayabiliriz.

zrbg
Afganistan’ın Kandahar eyaletindeki Daman bölgesinde Taliban’a bağlı bir güvenlik görevlisi, 20 Temmuz 2026 (AFP)

Terör örgütleri uzmanı Muhammed bin Faysal'a göre Arap Yarımadası Kolu, en önemli kol olma özelliğini taşıyor. Al Majalla’ya yaptığı değerlendirmede, bu bölgedeki örgütün rotasını 3 noktada özetleyen Faysal’a göre Arap Yarımadası El-Kaidesi’ne karşı askeri ve güvenlik operasyonlarının yapılmaması, kapasitesini yeniden inşa etmek, saflarını yeniden düzenlemek ve yıpratmadan uzak bir şekilde kendini geliştirmek için bir kazanç ve fırsat oldu. İkinci olarak örgüt, şu anda yerel taraflara karşı her türlü askeri çatışmayı dondurdu, ki bu durum mutlaka kapasitesinin gerilediği veya zayıfladığı anlamına gelmez. Son olarak, Halit Batarfi ve Seyf el-Adl'ın oğlu Halit'in ölümünden ve Sa'd bin Atif el-Evlaki'nin liderliği devralmasından bu yana, Seyf el-Adl ile ilişkilendirilen vizyonu net bir rotaya dönüştürmeyi başaramadı. Bu vizyonun özü İran siyasetiyle bütünleşiyor. Dolayısıyla Husilerle olan ilişkisi, aralarındaki iletişim ve koordinasyon kanalları açık kalmaya devam etmekle birlikte, bugün daha donuk görünüyor.

İkiz kulelerin vurulmasından çeyrek asır sonra El-Kaide, küresel ve yerel mücadeleyi birleştirdi ve son zamanlarda kendine ait emirlikler kurmaya yöneldi.

Araştırmacı Ahmed Sultan sözlerini şöyle sürdürdü:

“Yerel faktörlerin yanı sıra, El-Kaide'nin Yemen, Somali ve Afrika Sahel'indeki kollarının bazı bölgelerde mekânsal kontrol yaklaşımına ve bölgesel emirlikler kurmaya yöneldiğini görüyoruz. Bu durum, El-Kaide'nin genel liderliğinin direktifleriyle, Eymen ez-Zevahiri'nin, ondan önce Usame bin Ladin'in ve ayrıca 2020 yılında öldürülen Mağrib El-Kaidesi emiri Ebu Musab Abdulvedud'un mesajlarıyla çelişiyor. Mevcut gerçeklik de El-Kaide’nin kollarının kendi vizyon ve stratejilerine sahip olduğunu, bu doğrultuda hareket ettiğini, küresel veya sınır ötesi cihat meselesini umursamadığını veya buna çok fazla ilgi göstermediğini söylüyor. Zira genel olarak cihatçı durumda, bir kısmı Heyetu Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) iktidara gelmesi ve El-Kaide ile geçmişteki bağını kopardıktan sonra uluslararası topluma kademeli olarak entegre olmasının başarısından kaynaklanan bir dönüşüm söz konusu. Bu dönüşüm, yerel cihada odaklanmak ve küresel cihat ajandasından vazgeçmek şeklinde kendini gösteriyor. Özellikle örgütün Afrika’daki kollarının, Suriye’de yaşananlara benzer şekilde El-Kaide’nin genel liderliğiyle olan bağlarını koparmayı düşünmesi bekleniyor. Çünkü bu kollar ile örgütün merkezi liderliği arasındaki bağ zayıf ve iki taraf arasındaki bağlantıyı sağlayan liderler ya öldürülmüş ya vefat etmiş ya da en azından yeni koşullara uyum sağlamış ve kendi ülkelerindeki ile dünyadaki gerçekliğin verilerinden hareketle küresel cihad yaklaşımından vazgeçmiş durumdalar.

Özetle, İkiz Kuleler'in vurulması olayından çeyrek asır sonra El-Kaide, küresel ve yerel mücadeleyi birleştirdi ve hayatta kalma stratejileri doğrultusunda son zamanlarda kendine ait emirlikler kurma eğilimine girdi. Çünkü hiçbir zaman tek bir merkeze veya belirli bir coğrafi alanda hareket eden bir liderliğe dayanan sıradan bir örgüt olmadı. Daha ziyade darbeler şiddetlendikçe şekil değiştiren bir yapıya benziyordu. Liderlerini ve yapılarını hedef alan yıllarca süren güvenlik ve askeri operasyonlarına rağmen, merkezi örgüt tamamen ortadan kaybolmamış, aksine varlığı ve etkisi kademeli olarak gerilemiş, geride daha karmaşık koşullarda varlığını sürdürmeye ve kendini yeniden üretmeye muktedir bir örgütsel yapı bırakmıştır. Merkezin küresel cihat sahnesine ritmini dayatmada daha az muktedir göründüğü sırada, bölgesel kolları zıt yönde hareket ediyor. Bazı devletlerin kırılganlığında, yerel çatışmalarda, güvenlik boşluklarında ve toplumsal çalkantılarda nüfuzlarını genişletmek için elverişli bir ortam buluyorlardı. Öyle ki bu kollar artık merkezin sadece marjinal uzantıları olmaktan çıkıp, bazı bölgelerde ana örgütün kendisinden bile daha fazla varlık ve etki kazanmış durumdalar. Bu durum tam olarak, “El-Kaide doğrudan saldırıdan hayatta kalma stratejilerine, küresel savaştan yerel savaşa ve yıpratma odaklı cihattan otorite kurmaya evrilmiştir” şeklinde ifade edilebilir.


Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması... İran’a ne gibi yükümlülükler getiriyor?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)
TT

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması... İran’a ne gibi yükümlülükler getiriyor?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Yönetim Kurulu dün aldığı kararla İran’ı, nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerini ihlal ettiği gerekçesiyle 20 yıl sonra ilk kez Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ne sevk etti. Bu adım, Tahran ile Batılı güçler arasındaki diplomatik gerilimi yeni bir seviyeye taşıdı.

35 ülkeden oluşan Yönetim Kurulu’nda ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya tarafından sunulan karar tasarısı; Rusya, Çin ve Nijer’in ‘hayır’ oyuna, sekiz ülkenin çekimser kalmasına karşın 23 oyla kabul edildi. Bir üye ülke ise aidat borcu nedeniyle oylamaya katılamadı.

Söz konusu karar, Yönetim Kurulu’nun 12 Haziran 2025’te aldığı ve Tahran’ın beyan edilmeyen sahalarda bulunan uranyum izlerine ilişkin tatmin edici açıklamalar getirememesi üzerine İran’ın güvence denetimi ve nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerine ‘uyumsuzluk’ içinde olduğuna hükmeden kararın devamı niteliğini taşıyor.

İhlalin BM Güvenlik Konseyi’ne sevki için ayrı bir karar alınması gerekiyordu. Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkı nedeniyle İran’a karşı somut tedbirler alınması düşük bir ihtimal olarak değerlendirilse de bu sevk kararı, nükleer dosyayı daha yüksek bir uluslararası düzleme taşımış oldu.

fvgth
İran’ın Natanz Nükleer Tesisi’nin yakınında bulunan Balta Dağı’ndaki tünel girişleri, 30 Haziran 2026 (Reuters)

Kararla birlikte UAEA Genel Direktörü Rafael Grossi’den, mevcut kararı ve daha önce alınan ilgili tüm kararları, UAEA Tüzüğü’nün ilgili hükümleri uyarınca UAEA üyesi tüm ülkelere, BM Güvenlik Konseyi’ne ve BM Genel Kurulu’na iletmesi talep ediliyor.

Söz konusu sevk kararı; UAEA’nın, İsrail ve ABD tarafından Haziran 2025’te bombalanan nükleer tesislere erişim sağlama konusunda yaşadığı kriz ve İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stoklarının durumunu doğrulayamadığı bir dönemde geldi.

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması, İran mevcudiyetinin güvence denetimi ve nükleer kontrol yükümlülüklerine dayanak oluşturan temel hukuki çerçeveyi teşkil ediyor.

Antlaşmaya ilişkin öne çıkan temel unsurlar şu şekilde:

Antlaşmanın amacı

1970 yılında yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması, nükleer silah üretim kapasitesinin yayılmasını önlemeyi ve taraf ülkelerin nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla geliştirip kullanma hakkını güvence altına almayı hedefliyor.

cdfvgt
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Ağustos 2005’te Natanz Nükleer Tesisi’ne gözetleme kameraları yerleştirirken (AP)

Antlaşma aynı zamanda, tanınmış nükleer güçlerin nükleer silahsızlanma doğrultusunda çalışmasını ve cephaneliklerini tasfiye etmesini yükümlülük olarak şart koşuyor.

Metin kapsamında nükleer silaha sahip ülke tanımı, 1 Ocak 1967 tarihinden önce bir nükleer silah ya da diğer nükleer patlayıcı cihazları imal etmiş ve patlatmış ülkeleri kapsıyor.

Bu statü; ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve eski Sovyetler Birliği’nin hak ve yükümlülüklerini devralan Rusya için geçerlilik taşıyor. Söz konusu beş ülke, aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyelerinden oluşuyor.

Taraf devletler

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na taraf olan ülke sayısı 191.

Antlaşma uyarınca nükleer silaha sahip ülkeler, bu silahları veya kontrolünü başka ülkelere devretmemeyi ve nükleer silaha sahip olmayan ülkelerin bu silahları imal etmesine ya da edinmesine yardımcı olmamayı taahhüt etmektedir.

Buna karşılık nükleer silaha sahip olmayan ülkeler nükleer silah geliştirmeme sözü vermekte; nükleer maddeleri ve faaliyetleri, askeri amaçlara yönlendirilmediğini doğrulamak amacıyla UAEA’nın uyguladığı güvence denetimlerine tabi tutulmaktadır.

Hindistan ve Pakistan, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı imzalamadan nükleer silah geliştirmiştir.

İsrail’in nükleer bir cephaneliğe sahip olduğuna yaygın olarak inanılmakla birlikte ülke bu durumu kamuoyu önünde ne doğrulamış ne de reddetmiştir. İsrail de antlaşmaya taraf ülkeler arasında yer almamaktadır.

Kuzey Kore ise antlaşmayı 1985 yılında imzalamış, ancak 2003 yılında çekildiğini açıklamıştır. UAEA ile yaşanan bir yakınlaşma sürecinin ardından Pyongang, 2009 yılında UAEA müfettişlerini yeniden sınır dışı etmiş ve müfettişler o tarihten bu yana ülkeye geri dönmemiştir. Kuzey Kore bu süreçte birden fazla nükleer deneme gerçekleştirmiştir.

Çekilme maddesi

Toplam 11 maddeden oluşan antlaşma, taraf bir ülkenin antlaşmanın konusuyla ilgili ‘olağanüstü olayların’ kendi ‘ülkesinin yüksek çıkarlarını tehlikeye attığına’ karar vermesi halinde antlaşmadan çekilmesine izin veren bir hüküm içermektedir.

frbth
İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammed İslami, nükleer programla ilgili bir sergide İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’a santrifüj maketlerini gösteriyor. (Arşiv – İran Cumhurbaşkanlığı)

Çekilme niyetinde olan ülkenin, ayrılma tarihinden üç ay önce diğer tüm taraf ülkelere ve BM Güvenlik Konseyi’ne bildirimde bulunması gerekmektedir.

Söz konusu bildirimin, ülkenin yüksek çıkarlarını tehlikeye attığını değerlendirdiği olağanüstü olaylara ilişkin bir beyan içermesi zorunludur.

İran ve anlaşma

İran, 1970 yılından bu yana Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na taraf ve antlaşma kapsamında nükleer silaha sahip olmayan ülkeler arasında yer almakta.

Yıllar içinde kapsamlı bir uranyum zenginleştirme programı geliştiren Tahran, faaliyetlerinin barışçıl amaçlı olduğunu ve nükleer silah geliştirmeyi hedeflemediğini öne sürmekte.

Buna karşın Batılı ülkeler ve İsrail, İran’ın nükleer bomba üretmek için gerekli kapasiteyi geliştirmeye çalıştığı veya çalışabileceği şüphesini taşımakta.

UAEA Yönetim Kurulu’nun 12 Haziran 2025 tarihli kararı, İran’ın güvence denetimi ve nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerine uymadığı sonucuna vararak Tahran’a karşı yaklaşık 20 yıldır alınan ilk karar olma niteliği taşımaktaydı.

Söz konusu karar, İran’ın 2019’dan bu yana beyan edilmeyen birden fazla sahadaki beyan edilmemiş nükleer madde ve faaliyetlere ilişkin UAEA ile zamanında ve tam iş birliği yapma konusundaki ‘birçok eksikliğine’ dikkat çekmekteydi.

İran’ın bu ihlal nedeniyle BM Güvenlik Konseyi’ne sevki ise ikinci bir kararın alınmasını gerektiriyordu; Yönetim Kurulu dün bu kararı kabul etti.

Endişe verici konular

UAEA’nın endişe duyduğu temel konulardan biri, yıllardır süren incelemelere rağmen Tahran’ın beyan edilmemiş sahalarda uranyum izlerinin nasıl ortaya çıktığına dair kabul edilebilir açıklamalar sunmamış olması.

UAEA, söz konusu izlerin büyük ölçüde 20 yıldan daha uzun bir süre önce gerçekleştirilen faaliyetlerle bağlantılı olduğuna inanıyor.

İran ise güvence denetimi taahhütlerine her zaman bağlı kaldığını belirtiyor ve UAEA’nın bu sahalara ilişkin vardığı sonuçları teknik veya hukuki bir temele dayanmayan, siyasi motivasyonlu değerlendirmeler olarak niteleyerek reddediyor.

Haziran 2025’ten bu yana bu duruma, UAEA’nın İran’daki nükleer tesislere erişim sağlama ve buralardaki maddeleri doğrulama kapasitesine ilişkin yeni bir kriz eklendi.

İsrail ve ABD’nin Haziran 2025’te İran nükleer tesislerini bombalaması, uranyum zenginleştirme tesislerinde ağır hasara ya da yıkıma yol açtı.

Tahran o tarihten bu yana UAEA müfettişlerinin saldırılardan etkilenen sahaları denetlemesine izin vermedi ve bazısı nükleer silah yapımına yakın seviyelerde zenginleştirilmiş olan uranyum stoklarının durumunu doğrulayabilmesi için UAEA’ya gerekli beyanları sunmadı.

UAEA, İran’a ilişkin son raporunda, nükleer anlaşma kapsamındaki Güvence Denetimi Anlaşması çerçevesinde doğrulama işlemlerinin ‘daha fazla gecikmeksizin’ yapılmasının önemini vurguladı.

Bu anlaşmazlık, İsrail saldırılarının başlamasından bir gün önce, Haziran 2025’te alınan ‘uyumsuzluk’ kararının dayandığı konudan farklılık gösteriyor. Karar temel olarak UAEA’nın birden fazla beyan edilmemiş İran sahasındaki beyan edilmemiş madde ve faaliyetlere yönelik incelemesine odaklanıyor.

Tahran, Yönetim Kurulu’nun daha önce aldığı kararlara sıklıkla nükleer faaliyetlerini genişleterek ya da UAEA ile iş birliğini azaltarak yanıt verdi.

Ancak İran’ın bu tür bir yanıt verme kapasitesi; saldırıları takip eden aylarda denetimlerin durması ve çok sayıda nükleer tesisinde meydana gelen ağır hasar nedeniyle daha sınırlı hale geldi.

(foto altı) Maxar uydusundan çekilen bu fotoğraf, ABD’nin İran’ın Kum kenti yakınlarındaki yeraltı nükleer tesisine saldırı düzenlemesinin ardından Fordo Nükleer Tesisi’ni gösteriyor. (Arşiv – Reuters)

Nükleer program nedeniyle uygulanan yaptırımlar

BM Güvenlik Konseyi, uranyum zenginleştirme programını durdurma taleplerine uymaması üzerine 2006 yılında İran’a yaptırım uygulamaya başladı.

İran ve altı büyük güç, 2015 yılında nükleer anlaşmaya vardı. Anlaşma uyarınca Tahran, ekonomik yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer programını kısıtlamayı ve zenginleştirmeyi düşük seviyelerde tutmayı kabul etti.

ABD Başkanı Donald Trump 2018 yılında anlaşmadan çekilerek İran’a yönelik ABD yaptırımlarını yeniden yürürlüğe koydu.

Tahran daha sonra nükleer programını hızlandırarak ve 2015 anlaşmasının getirdiği kısıtlamaları kademeli olarak terk ederek karşılık verdi.

İran ve ABD, nükleer faaliyetlere yeni kısıtlamalar getirilmesi ve yaptırımların hafifletilmesi amacıyla nisan ayından bu yana dolaylı görüşmeler yürütmekteydi; ancak iki taraf arasındaki gerilim yeni bir askeri safhaya taşındı.


Söylentilerin ardından Melania'nın başdanışmanından Natalie Harp ve Trump ilişkisine ilişkin açıklama

ABD'nin First Lady'si Melania Trump (Reuters)
ABD'nin First Lady'si Melania Trump (Reuters)
TT

Söylentilerin ardından Melania'nın başdanışmanından Natalie Harp ve Trump ilişkisine ilişkin açıklama

ABD'nin First Lady'si Melania Trump (Reuters)
ABD'nin First Lady'si Melania Trump (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump ile başkanın özel asistanı Natalie Harp arasındaki yakın ilişkinin niteliğine dair son dönemde ortaya atılan spekülasyonların ardından, First Lady Melania Trump'ın üst düzey danışmanlarından biri Harp'ı savunarak, konu hakkındaki gerçek görüşünü açıkladı.

Trump'ın özel asistanı olarak görev yapan Harp'ın adı, son haftalarda siyasi gündemin öne çıkan başlıklarından biri haline geldi. Bunun nedeni, Harp'ın Trump'a ait golf kulüplerinden birindeki soyunma odasında uyuduğu ve başkana yakın kalabilmek için bir SUV'nin bagaj bölümüne çıktığı yönündeki haberler oldu.

Öte yandan, yeniden seçilmeye çalışan Georgia Senatörü Demokrat John Ossoff da Trump hakkında yaptığı alaycı bir yorumla gündeme geldi. Ossoff, geçen ay Atlanta'da bir kalabalığa hitaben yaptığı konuşmada, "Görevin gereklerini yerine getirmek istemiyor; kendi balo salonunu inşa etmek ve Natalie ile seyahat etmek istiyor" dedi.

Independent’te yer alan açıklamalara göre salı günü YouTube'da yayımlanan programın bir bölümünde konuşan Melania Trump'ın kıdemli danışmanı Mark Beckman ise Trump ile Natalie Harp arasındaki ilişkinin uygunsuz veya yasa dışı bir boyutu olduğuna ilişkin söylentileri reddetti.

Program sırasında Beckman'a, ana akım medyanın Natalie Harp hakkındaki «önemsiz haberler ve magazin söylentilerine» sürekli biçimde odaklandığı, Harp'ın ise Trump'ın Beyaz Saray'daki «çalışkan ve sadık» yardımcısı olduğu ve kanser hastalığını atlattığı hatırlatılarak görüşü soruldu.

Beckman, Harp'a kemik kanseri teşhisi konulduğunu söylediğini ve 2019'da ulusal çapta dikkat çektiğini belirtti. Harp, Trump'ın 2018'de imzaladığı ve deneysel tedavilere erişmesine olanak sağlayan bir yasa sayesinde hayatının kurtulduğunu ifade etmişti.

Beckman, medyayı da sert biçimde eleştirerek, liberal medyanın «gülünç» olduğunu savundu. Melania Trump'ın özel ve kişisel yaşamı hakkında hiçbir şey bilmediklerini öne süren Beckman, medyanın First Lady'nin çalışmalarını ve elde ettiği sonuçları haberleştirmek yerine, Trump ailesi hakkında dedikodulara odaklandığını belirtti.

Beckman ayrıca Harp'ın «çalışkan, yetenekli ve son derece zeki» bir kişi olduğunu belirterek, medyanın onu hedef almayı bırakması ve gazetecilik görevine dönmesi gerektiğini ifade etti.

Harp'a yönelik ilgi arttı

Kamuoyunun Harp'a yönelik ilgisi, «Washington Post» gazetesinin geçen ay yayımladığı bir haberin ardından daha da arttı. Habere göre Harp, İran'ın olası suikast tehdidinin bulunduğu bir dönemde, Trump'ın NATO zirvesinden ayrılırken başkanlık uçağından daha küçük bir jete geçişi sırasında onunla birlikte seyahat eden sınırlı sayıdaki kişiden biriydi.

Harp'ın Trump'ın yanından neredeyse hiç ayrılmadığı görülürken, Melania Trump ise eşinin ikinci başkanlık döneminde kamuoyu önünde oldukça sınırlı bir görünürlük sergiledi.