11 Eylül'den çeyrek asır sonra El-Kaide: Merkez çöktü, kollar devleşti

Küresel merkezi zayıflayan örgüt yerelde nasıl yeniden doğdu?

Fotoğraf: Reuters/Al Majalla
Fotoğraf: Reuters/Al Majalla
TT

11 Eylül'den çeyrek asır sonra El-Kaide: Merkez çöktü, kollar devleşti

Fotoğraf: Reuters/Al Majalla
Fotoğraf: Reuters/Al Majalla

Maher Farghaly

11 Eylül saldırılarının üzerinden çeyrek asır geçerken hikâye, yenilmiş ya da halen varlığını sürdüren bir örgütten bahsetmenin ötesinde çok daha karmaşık görünüyor. Çünkü özünde, “Merkezilikten daha bağımsız kollara, doğrudan saldırıdan hayatta kalma stratejilerine, tek darbe planlarından krizlerle beslenen bir şebekeye, güç kazandırma siyasetinden yayılıma, küreselleşmiş terörden yerel teröre nasıl evrildi?” sorusunun yanıtlanması gerekiyor.

El-Kaide, bugün dikkat çekici bir çelişkiyle karşı karşıya. Zira merkezi, gerilerken kolları merkezle bağını koparmadan genişliyor. Merkezi daralma ile bölgesel genişleme arasında, örgüt için yeni bir harita şekilleniyor. Bu harita, merkezi liderliğin gücünden ziyade kolların yerel çevreleri yatırım yapma ve buralarda nüfuz inşa etme becerisine dayanıyor.

Ulusal İstihbarat Direktörlüğü (DNI), West Point Akademisi'nin CTC Sentinel dergisi ve Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nin (CSIS) küresel terörizm raporunun tahminlerine göre merkezi El-Kaide örgütü, maruz kaldığı darbelere rağmen varlığını sürdüren bir yapıya sahip olmakla birlikte, özellikle Afrika'daki bölgesel kolların büyümesiyle birlikte merkezi olarak gerilemiştir. Yeni katılımcı sayısının azlığı ve sürekli askeri baskı nedeniyle merkezi kapasiteler sınırlı hâle gelmiştir. Buna karşın, Es-Sahap ve 2023 yılında bomba yapımı ile sivil havacılığın hedef alınmasına dair talimatlar sunmak üzere yeniden yayımlanan Inspire dergisi gibi güçlü medya organlarıyla birlikte para toplama, medya üretimi ve saldırılara ilham verme konularında küresel ağlarını korumaya devam ediyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Küresel Terörizm Endeksi (GTI) ve Batılı araştırma merkezleri, El-Kaide'nin merkez oluşumunun yalnızca 150-200 üyeye kadar gerilediğini, ABD'nin değerlendirmesine göre İran'da bulunan ve yardımcısı Abdurrahman el-Mağribi ile birlikte Seyf el-Adl (Muhammed Salahaddin Zeydan) tarafından yönetilen zayıf bir liderliğe sahip olduğunu tahmin ediyor. Bu konuya dair bazı yorumlar da yapılıyor. “Seyf el-Adl gerçekten de El-Kaide'yi mi yönetiyor?” sorusu da bu yorumlara eşlik ediyor. Çünkü örgütü fiilen başka bir liderin yönettiğine, bunun Ebu Abdulkerim el-Mısri veya Ebu Muhsin el-Mısri olma ihtimalinin yüksek olduğuna dair çeşitli Batı raporları bulunuyor. Çünkü örgüt kolları, Şii Tahran'da ev hapsinde tutulan birinin kendilerini yönetmesini kabul etmiyor. Ayrıca Seyf el-Adl'ın kişiliği ve küresel liderliğe uygun olmadığına dair eski bir tartışma da devam ediyor.

Al Majalla’ya konuşan terörle mücadele uzmanı ve eski CIA ajanı Sara Adams’a göre El-Kaide'nin, kollarla bağlarını korurken nispeten bağımsız kolların bir şebekesine dönüştüğü, 2022 yılında Eymen ez-Zevahiri'nin öldürülmesinden bu yana resmi olarak bir lider ilan edilmese de Taliban koruması altında Afganistan'da altyapıyı yeniden kurmaya odaklandığı değerlendiriliyor.

Örgütün 2022-2026 döneminde karşılaştığı tehditlere ve yaşadığı birçok aksiliğe karşı direnmenin yanı sıra örgütün askeri kapasitesini inşa etmeyi ve ittifaklarını genişletmeyi başardığına inananlar da var.

El-Kaide, merkezi örgütten merkeziyetsiz bir yapıya dönüştü ve 11 Eylül olayının üzerinden 25 yıl geçtikten sonra örgüt, bölgesel kollar aracılığıyla uygulamada bir ölçüde merkeziyetsizliğe sahip merkezi bir üst yönetime dayanmaktadır. Katı hiyerarşik bir yapıdan, nispi özerkliğe sahip olan ancak küresel cihat hedeflerine bağlı kalan bölgesel bağlı yapılardan oluşan bir şebekeye evrildi.

Aşırı gruplar ve uluslararası terörizm uzmanı araştırmacı Munir Edib, Al Majalla dergisine yaptığı açıklamada, “El-Kaide artık 2001 yılındaki 11 Eylül saldırıları büyüklüğünde operasyonlar gerçekleştirebilecek merkezi bir örgüt değil. Çünkü liderlerinin ve kapasitesinin büyük bir kısmını kaybetti ve varlığı başta DEAŞ olmak üzere daha dinamik örgütler lehine geriledi. Ancak örgüt, son yıllarda yerel yapılara daha fazla dayanarak merkezi modelden merkeziyetsiz bir yapıya dönüşmeyi başardı. Cihadçı düşüncenin kırılgan ortamlarda, çatışma ve kaos bölgelerinde kendini yeniden üretme becerisinin küresel cihadın geleceğini belirleyeceğine işaret eden Edib, örgütlerin askeri açıdan yenilebileceğini, ancak fikirlerin yalnızca güvenlik darbeleriyle ortadan kaybolmayacağını, aksine yeni biçimlerde ve farklı isimlerle geri dönebileceğini vurguluyor.

El-Kaide’nin yapısı ve bölgesel kolları

Al Majalla’ya konuşan Mısır’daki İslami Cihad örgütünün kurucularından ve Eymen ez-Zevahiri'nin arkadaşı olan Şeyh Nebil Naim, merkezi liderliğin stratejik kararları tartıştığı bir Şura Konseyi (20-30 üye) tarafından yönetilmeye devam ettiğini düşünüyor. Naim’e göre Şura Konseyi’nin yanı sıra eğitim ve operasyon planlamasından sorumlu Askeri Komite, havale ve ticari faaliyetler gibi ağlar aracılığıyla finansmanı yöneten Mali ve Ticari İşler Komitesi, İslam şeriatı ile uyumu sağlayan Şeriat Komitesi, dini fetvalar çıkaran Fetva Komitesi ve medya için es -Sahab gibi araçlar vasıtasıyla propagandayı yöneten Medya Komitesi bulunuyor.

Naim, örgütsel yapıda büyük kollara önemli bir rol düştüğüne işaret ederek 2024 yılından bu yana Yemen kolunun liderliğini yürüten, yardımcılığını ise Ebu Aymen el-Mısri'nin (İbrahim el-Banna) yaptığı ve silah ile eğitim konusunda Husilerle iş birliği yapan yaklaşık 2 bin ila 3 bin üyeye sahip Sa'd bin Atıf el-Evlaki, yerel şikâyetlere ve küresel cihada odaklanan, yaklaşık 10-18 bin üyesiyle en güçlü kol olan Somali kolunu yöneten Ahmed Diri, etnik ve ekonomik çatışmaları sömüren geniş toprakları kontrol eden yaklaşık 9 bin savaşçıyla birlikte Afrika Sahel'ini (Mali, Nijer, Çad vb.) yöneten İyad Ag Gali ve Amadou Koufa, ve son olarak merkezi örgüt Şura Konseyi üyesi olup Kuzey Afrika kolunu (Cezayir, Mali, Moritanya, Nijer) yöneten Ebu Ubeyde Yusuf el-Enabi gibi isimleri saydı.

2022 ile 2026 yılları arasında El-Kaide'nin direnci ve kapasitelerinin genişlemesi

Örgütün 2022-2026 döneminde karşılaştığı tehditlere ve yaşadığı birçok aksiliğe karşı direnmenin yanı sıra askeri kapasitesini inşa etmeyi, ittifaklarını genişletmeyi, yıpratma odaklı cihattan otorite kurmaya geçmeyi, kollarını ve kendisine bağlı grupları birleştirmeyi, daha fazla şiddet ve aşırılığa yönelerek ideolojik dönüşümlerini pekiştirmeyi başardığına inananlar var. Al Majalla’ya konuşan araştırmacı Münir Edib de bunlardan biri. Merkezi örgüt çökmeden kollar lehine gerilediğini belirten Edib’e göre bunun sebebi, son yıllarda otorite kurma modelinden merkeziyetsiz bir şebekeye dönüşmeyi başarırken yerel kollara ve örgütlere daha fazla dayandı. Bu yerel yapılar, kırılgan ortamlarda, çatışma ve kaos bölgelerinde kendilerini yeni biçimlerde ve farklı isimlerle yeniden üreteceklerini düşünüp buna göre hareket ettiler.

Bu başarılara dair göstergeleri Strategics merkezinin hazırladığı ayrıntılı bir çalışmada bulabiliriz. Bu çalışmada askeri kapasitenin inşa edilmesi, örgütün kendisine bağlı terör gruplarını kaynaklarını ve yerel savaşçılarla olan ittifaklarını değerlendirmeye yöneltmesi, Somali, Batı Afrika ve Yemen'in bazı bölgelerinde güvenli sığınaklarını koruma çıkarlarını organize etmesi ele alınıyor. Örgüt, tamamen kuzey Gana, Togo, Mali, Nijer ve diğer yerlerdeki altın madenlerine ve kaçırma eylemleri için talep edilen fidyelere dayanan yeni finansman yolları elde etti. Ardından, El-Kaide bağlantılı Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin (CNIM) ile iş birliği yaparak Mali'nin kuzeyinden güneyine, oradan da Burkina Faso'ya doğru yöneldi. Sonrasında unsur toplama merkezi haline getirdiği Nijer'e ulaşmasıyla birlikte haritasını ve ittifaklarını genişletti.

hm
İslamabad'da yayımlanan Pakistan'ın günlük The News gazetesinde yer alan bir ilan. İlan, El-Kaide üyelerinin yakalanmasını sağlayabilecek her türlü bilgi karşılığında 27 Ağustos 2005 (AFP)

“El-Kaide merkezindeki zayıflığına rağmen yıpratma odaklı cihattan otorite kurmaya ve toprak kontrolü sağlamaya geçmeyi başardi ve bu durum Mali ile Somali'nin bazı bölgelerinde açıkça görüldü.

El-Kaide'nin Afganistan ve Güney Asya'da yayılması ve ittifakları

Sara Adams, değerlendirmesinde şunları söyledi:

“Örgüt, geçmiş yıllarda Güney Asya'daki eski lideri Asim Ömer'in (Afganistan’daki ortak bir askeri operasyonda öldürüldü) Leşker-i Cendvi el-Alemi, Cendullah, Leşker-i İslam, Sa’d bin Ebi Vakkas Cephesi, Tevhid vel-Cihad ve Özbekistan İslami Hareketi gibi örgüt ve gruplarla ittifak kurmasıyla birlikte, Afganistan'da Taliban Hareketi’nden bağımsız savaş yapısını inşa etmek için ciddi adımlar attı. Aynı zamanda Hakkani Ağı ile yakın ilişkilerini korudu. Pakistan'da Hakkani Ağı ile müttefik olan Gul Bahadur grubu ve Mahsud kabilesinden iki grup ile bağ kurdu. Aralarında çok sayıda Arap unsurun da bulunduğu Veziristan'ın kabile bölgelerinde üye toplama ve eğitim faaliyetlerini sürdürdü ve Benin, Fildişi Sahili ile Burkina Faso gibi yeni yerel terör gruplarının temellerini atarak Senegal'deki altın madenlerine yaklaştı.”

El-Kaide'nin kolları yerel kontrole yöneliyor

Bölgesel güvenlik ve terörizm araştırmacısı Ahmed Sultan, Al Majalla’ya yaptığı açıklamada, El-Kaide’nin merkezdeki zayıflığa rağmen yıpratma odaklı cihattan otorite kurmaya ve toprak kontrolü sağlamaya geçmeyi başardı. Bu durum, örgüt kolları ve gruplarının faaliyetlerini sınır ötesi uluslararasılaştırmadan yalnızca yerel faaliyetlerle sınırlı tuttuğu Mali ve Somali'nin bazı bölgelerinde açıkça görüldü. Örgüt, önceki merkeziyetsiz eylem stratejisinden türetilen ve ideolojik benzerliğe dayanan geleneksel modelin bir alternatifi olarak, kendisine bağlı ya da sadık grupları ortak ve birleşik bir liderlik şemsiyesi altında ve tek bir örgütsel yapı içinde birleştirdi.

Örgütün en önemli ana faaliyet alanları; Etiyopya, Uganda ve Kenya'ya yayılan, Somali'nin güneydoğusunda geniş bir coğrafi alanı kontrol eden, kaçakçılık ve deniz yoluyla geçiş için okyanusta büyük bir varlık sürdüren Doğu Afrika kolu (Eş-Şebab), Sahel ve Sahra bölgeleri kolu (Nusretü'l-İslam vel-Müslimin/CNIM), Ebu Bekir Adem Kamber, Ebu Usame el-Ensari lakaplı ve gerçek adı Muhammed Evvel İbrahim Gumbe olan liderleri yönetimindeki Ensar grubu liderliğindeki Batı Afrika Kolu, Ebu Ubeyde el-Enabi liderliğindeki Kuzey Afrika Kolu, Ebu İhlas el-Mısri, Libyalı Abdulazim bin Ali ve eğitim kampları sorumlusu komutan Hakim el-Mısri liderliğinde Ömer el-Faruk Tugayı'nı barındıran Hint Alt Kıtası Kolu ve ayrıca Hurras ed-Din grubunu fesheden, ancak Suriye içinde sembolik olarak varlığını koruyan Irak ve Suriye El-Kaidesi ve son olarak Arap Yarımadası Kolu olarak sıralayabiliriz.

zrbg
Afganistan’ın Kandahar eyaletindeki Daman bölgesinde Taliban’a bağlı bir güvenlik görevlisi, 20 Temmuz 2026 (AFP)

Terör örgütleri uzmanı Muhammed bin Faysal'a göre Arap Yarımadası Kolu, en önemli kol olma özelliğini taşıyor. Al Majalla’ya yaptığı değerlendirmede, bu bölgedeki örgütün rotasını 3 noktada özetleyen Faysal’a göre Arap Yarımadası El-Kaidesi’ne karşı askeri ve güvenlik operasyonlarının yapılmaması, kapasitesini yeniden inşa etmek, saflarını yeniden düzenlemek ve yıpratmadan uzak bir şekilde kendini geliştirmek için bir kazanç ve fırsat oldu. İkinci olarak örgüt, şu anda yerel taraflara karşı her türlü askeri çatışmayı dondurdu, ki bu durum mutlaka kapasitesinin gerilediği veya zayıfladığı anlamına gelmez. Son olarak, Halit Batarfi ve Seyf el-Adl'ın oğlu Halit'in ölümünden ve Sa'd bin Atif el-Evlaki'nin liderliği devralmasından bu yana, Seyf el-Adl ile ilişkilendirilen vizyonu net bir rotaya dönüştürmeyi başaramadı. Bu vizyonun özü İran siyasetiyle bütünleşiyor. Dolayısıyla Husilerle olan ilişkisi, aralarındaki iletişim ve koordinasyon kanalları açık kalmaya devam etmekle birlikte, bugün daha donuk görünüyor.

İkiz kulelerin vurulmasından çeyrek asır sonra El-Kaide, küresel ve yerel mücadeleyi birleştirdi ve son zamanlarda kendine ait emirlikler kurmaya yöneldi.

Araştırmacı Ahmed Sultan sözlerini şöyle sürdürdü:

“Yerel faktörlerin yanı sıra, El-Kaide'nin Yemen, Somali ve Afrika Sahel'indeki kollarının bazı bölgelerde mekânsal kontrol yaklaşımına ve bölgesel emirlikler kurmaya yöneldiğini görüyoruz. Bu durum, El-Kaide'nin genel liderliğinin direktifleriyle, Eymen ez-Zevahiri'nin, ondan önce Usame bin Ladin'in ve ayrıca 2020 yılında öldürülen Mağrib El-Kaidesi emiri Ebu Musab Abdulvedud'un mesajlarıyla çelişiyor. Mevcut gerçeklik de El-Kaide’nin kollarının kendi vizyon ve stratejilerine sahip olduğunu, bu doğrultuda hareket ettiğini, küresel veya sınır ötesi cihat meselesini umursamadığını veya buna çok fazla ilgi göstermediğini söylüyor. Zira genel olarak cihatçı durumda, bir kısmı Heyetu Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) iktidara gelmesi ve El-Kaide ile geçmişteki bağını kopardıktan sonra uluslararası topluma kademeli olarak entegre olmasının başarısından kaynaklanan bir dönüşüm söz konusu. Bu dönüşüm, yerel cihada odaklanmak ve küresel cihat ajandasından vazgeçmek şeklinde kendini gösteriyor. Özellikle örgütün Afrika’daki kollarının, Suriye’de yaşananlara benzer şekilde El-Kaide’nin genel liderliğiyle olan bağlarını koparmayı düşünmesi bekleniyor. Çünkü bu kollar ile örgütün merkezi liderliği arasındaki bağ zayıf ve iki taraf arasındaki bağlantıyı sağlayan liderler ya öldürülmüş ya vefat etmiş ya da en azından yeni koşullara uyum sağlamış ve kendi ülkelerindeki ile dünyadaki gerçekliğin verilerinden hareketle küresel cihad yaklaşımından vazgeçmiş durumdalar.

Özetle, İkiz Kuleler'in vurulması olayından çeyrek asır sonra El-Kaide, küresel ve yerel mücadeleyi birleştirdi ve hayatta kalma stratejileri doğrultusunda son zamanlarda kendine ait emirlikler kurma eğilimine girdi. Çünkü hiçbir zaman tek bir merkeze veya belirli bir coğrafi alanda hareket eden bir liderliğe dayanan sıradan bir örgüt olmadı. Daha ziyade darbeler şiddetlendikçe şekil değiştiren bir yapıya benziyordu. Liderlerini ve yapılarını hedef alan yıllarca süren güvenlik ve askeri operasyonlarına rağmen, merkezi örgüt tamamen ortadan kaybolmamış, aksine varlığı ve etkisi kademeli olarak gerilemiş, geride daha karmaşık koşullarda varlığını sürdürmeye ve kendini yeniden üretmeye muktedir bir örgütsel yapı bırakmıştır. Merkezin küresel cihat sahnesine ritmini dayatmada daha az muktedir göründüğü sırada, bölgesel kolları zıt yönde hareket ediyor. Bazı devletlerin kırılganlığında, yerel çatışmalarda, güvenlik boşluklarında ve toplumsal çalkantılarda nüfuzlarını genişletmek için elverişli bir ortam buluyorlardı. Öyle ki bu kollar artık merkezin sadece marjinal uzantıları olmaktan çıkıp, bazı bölgelerde ana örgütün kendisinden bile daha fazla varlık ve etki kazanmış durumdalar. Bu durum tam olarak, “El-Kaide doğrudan saldırıdan hayatta kalma stratejilerine, küresel savaştan yerel savaşa ve yıpratma odaklı cihattan otorite kurmaya evrilmiştir” şeklinde ifade edilebilir.



Trump’ın yardım paketleri seçim masasına 1,35 trilyon dolar koyuyor

Trump’ın yardım paketleri seçim masasına 1,35 trilyon dolar koyuyor
TT

Trump’ın yardım paketleri seçim masasına 1,35 trilyon dolar koyuyor

Trump’ın yardım paketleri seçim masasına 1,35 trilyon dolar koyuyor

ABD Başkanı Donald Trump, kasım ayında yapılması planlanan ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’daki çoğunluğu koruması halinde, her yetişkin Amerikan vatandaşına 5 bin dolar tutarında nakit ödeme yapma vaadinde bulundu. Toplam maliyetinin yaklaşık 1,35 trilyon dolara ulaşabileceği belirtilen bu teklif, çeklerin miktarından ziyade ‘Bu ödemelerin finansmanını kim sağlayacak?’ şeklindeki daha büyük bir ekonomik soruyu yeniden gündeme taşıdı.

Dün Dallas’ta düzenlenen Cumhuriyetçi Ara Seçim Konferansı’nda konuşan Trump, Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’da galip gelmesi durumunda her reşit vatandaşa 5 bin dolarlık bir ‘pay’ dağıtacağını açıkladı. Ödemeyi ‘Trump Temettüsü’ (Trump Dividend) olarak adlandıran Trump, bu paranın ABD sınırları içerisinde harcanması şartını koştu.

ABD’de reşit nüfusun yaklaşık 270 milyona ulaşması, kişi başı 5 bin dolarlık ödemenin toplam faturasını yaklaşık 1,35 trilyon dolara çıkarıyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre bu rakam, Kovid-19 salgını döneminde belirli gelir sınırları dahilindeki yetişkinlere bin 200 dolar olarak verilen ilk nakit teşvik paketinin yaklaşık üç katına denk geliyor.

1,35 trilyon dolar... Bu para nereden geliyor?

Teklifin temel çıkmazı ise ödemelerin finansman kaynağı ve onaylanma mekanizmasında yatıyor. Trump, ‘temettü’ ödemelerinin nasıl finanse edileceğine dair henüz ayrıntılı bir plan sunmadığı gibi, bu boyuttaki bir programın hayata geçirilmesi tek taraflı bir başkanlık kararıyla mümkün görünmüyor. Zira böylesi bir adım, Kongre’nin onayını ve gerekli bütçe ödeneklerinin tahsis edilmesini gerektiriyor. AP de Trump’ın yasal bir onay almadan bu fonları serbest bırakma yetkisinin bulunmadığına dikkat çekiyor.

Trump, geçtiğimiz yıl Amerikalılara 2 bin dolarlık bir ‘gümrük vergisi payı’ verilebileceğinden bahsettiği fikri yeniden gündeme getirerek, bu ödemelerin gümrük vergisi gelirleriyle finanse edilebileceğinin sinyalini verdi.

Ancak gümrük gelirleri ile programın muhtemel maliyeti arasındaki fark bir hayli yüksek. New York Times’ın Penn Wharton Bütçe Modeli’ne dayandırdığı verilere göre, Trump’ın gümrük vergilerinden elde edilen gelir yaklaşık 300 milyar dolara ulaşmıştı; fakat bu vergilere ilişkin yasal süreçler ve para iadelerinin başlamasıyla birlikte kullanılabilir toplam miktar yaklaşık 132,5 milyar dolara geriledi. 300 milyar doların tamamının hesaba katıldığı varsayılsa bile bu miktar, 1,35 trilyon dolarlık toplam maliyetin yalnızca yüzde 22’sini karşılıyor. 132,5 milyar dolarlık mevcut gelir ise maliyetin yüzde 10’undan daha azını kapatmaya yetiyor.

fverf
Trump’ın Dallas’taki American Airlines Merkezi’nde düzenlenen Cumhuriyetçi Parti Ara Seçimler Ulusal Kongresi’nde yaptığı konuşma sırasında dinleyiciler tezahürat yapıyor. (AFP)

Öte yandan, yönetimin yüksek gelir grubundakileri program kapsamı dışında tutmaya karar vermesi durumunda maliyet düşebilir. Başkan Yardımcısı JD Vance bu ihtimale işaret etse de Trump konuşmasında herhangi bir gelir sınırı belirtmedi. Wharton’da ekonomi profesörü ve Penn Wharton Bütçe Modeli Direktörü olan Kent Smetters’ın tahminlerine göre, yıllık geliri 400 bin doların üzerinde olan hanelerin kapsam dışı bırakılması, toplam maliyeti yaklaşık 1,15 trilyon dolara indirebilir.

Program maliyeti ile mevcut gümrük gelirleri arasındaki devasa fark varlığını korurken, bu açığın nasıl kapatılacağı kamusal maliye üzerindeki etkiyi belirlemede kritik bir faktör olacak. Açığın harcama kesintileri veya yeni gelir kaynaklarıyla kapatılamaması halinde borçlanmaya başvurulması en doğrudan seçenek olarak öne çıkıyor; bu durum ise kamu açığının ve federal borcun daha da artması anlamına geliyor.

Borç yükü altındaki maliyeye ek bir yük

Bu teklif, ABD kamu maliyesinin artan baskılarla karşı karşıya kaldığı bir dönemde geliyor. AP’nin teklife ilişkin haberinde yer alan verilere göre, ülkenin ulusal borcu 40 trilyon doları aşarken yıllık bütçe açığı da 1,8 trilyon dolara yaklaşmış durumda.

Bu açıdan bakıldığında, Trump Temettüsü’nün fiili maliyeti yalnızca yaklaşık 1,35 trilyon dolarlık çek ödemeleriyle sınırlı kalmayacak. Hükümetin programı borçlanma yoluyla finanse etmesi halinde ilave borç servis maliyeti de üstlenilecek ve bu durum mali etkinin ödemelerin yapıldığı yılın ötesine uzamasına yol açacak.

Bu denklem, vatandaşın tek seferde alacağı 5 bin doların, yeni gelir kaynakları veya eş değer harcama kesintileriyle dengelenmediği sürece kamu maliyesi perspektifinden borcun ve faiz giderlerinin artması yoluyla hükümetin üstlendiği uzun vadeli bir yükümlülüğe dönüşebileceğini gösteriyor.

Enflasyon ve faiz oranları üzerindeki potansiyel etki

Ayrıca, kısa bir süre içinde Amerikalı hanelerin eline 1 trilyon dolardan fazla nakit pompalanması tüketimi ve talebi artırabilir. Bu durum kısa vadede ekonomik aktiviteyi destekleyebilecek olsa da üretimde benzer bir genişlemeyle karşılanmadığı takdirde fiyat baskılarını da tırmandırabilir.

ABD piyasalarının enflasyon, bütçe açığı ve kamu borçlanmasına karşı hassasiyeti göz önüne alındığında bu husus ayrı bir önem kazanıyor. Piyasaların söz konusu ödemelerin bütçe açığını ve borcu artıracağı yönünde bir algıya kapılması durumunda, Hazine tahvil getirileri yükselebilir; bu da hükümet, özel sektör ve haneler için borçlanma maliyetlerini yukarı çekebilir.

Dolayısıyla programın ekonomik etkisi, her hak sahibinin 5 bin dolar almasıyla sınırlı kalmayıp tüketici talebine, enflasyona, Hazine ihraçlarına, faiz oranlarına ve borç servis maliyetine kadar uzanan geniş bir alana yayılıyor.

Bunlar ‘dağıtım’ mı yoksa seçim teşviki mi?

Teklifin siyasi boyutu da kısa sürede ekonomik tartışmaların odağına yerleşti. Fox News sunucusu Bret Baier, Başkan Yardımcısı JD Vance ile gerçekleştirdiği mülakatta programın yaklaşık 1,3 trilyon dolarlık maliyetine dikkat çekerek yönetime yüklendi. Baier, Trump’ın seçim sonrasına vaat ettiği bu ödemelerle ‘seçmenlere rüşvet vermeye’ çalıştığını savunan çevrelerin bulunduğunu ifade etti.

gb
Trump, Dallas’taki American Airlines Merkezi’nde düzenlenen ara seçimler için düzenlenen Cumhuriyetçi Ulusal Kongre’de konuşmasını tamamladıktan sonra (AFP)

Söz konusu soru, açıklamanın zamanlaması nedeniyle ayrı bir önem taşıyor. Zira ödemeler, Cumhuriyetçilerin kasım ayındaki seçimlerde hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’da kontrolü sağlaması şartına bağlanmış durumda. Ancak vaadin ‘rüşvet’ olarak nitelendirilmesi, hukuki bir karardan ziyade eleştirmenlerin getirdiği siyasi bir yorum niteliği taşıyor.

Açıklamaya eşlik eden hukuki analizlere göre plan, yasal ve mali açıdan soru işaretlerini de beraberinde getirdi. Başkan’ın, Kongre’nin onayı olmadan tek başına bu ölçekte bir harcama programı oluşturma yetkisi bulunmuyor.

Buna karşılık seçim hukuku uzmanları, seçmenlerin yararlanabileceği bir ekonomik politika vaadinde bulunmanın, söz konusu menfaatin uygulanması standart hükümet prosedürlerinden geçtiği sürece otomatik olarak hukuka aykırı sayılamayacağını belirtiyor.

Daha önceki ‘dağıtım’ deneyimleri

5 bin dolarlık vaat bir boşluktan doğmuş değil. Trump, geçen yıl da gümrük gelirlerinden Amerikalılara 2 bin dolar ödenmesi fikrini ortaya atmış, ancak bu teklif somut bir ödeme programına dönüşmemişti. ABD Başkanı, daha önceki açıklamalarında da kamu istihdamındaki kısıntılardan elde edilecek tasarruflara bağlanan 5 bin dolarlık ödemelerden bahsetmişti.

Söz konusu vaatler, Kovid-19 salgını döneminde hükümetin uygulamaya koyduğu teşvik ödemelerinden farklılık gösteriyor. Salgın dönemindeki ödemeler, derin bir ekonomik daralmayla mücadele amacıyla Kongre tarafından çıkarılan yasalar kapsamında hayata geçirilmişti. Mevcut vaat ise daha farklı bir ekonomik konjonktürde sunulmakla birlikte, çok daha ağır bir borç yükü ve borçlanma maliyetiyle karşı karşıya bulunuyor.

Bu nedenle 5 bin dolarlık vaadin arkasındaki gerçek ekonomik soru ‘Amerikalıların ne kadar alacağı’ değil, ‘1,35 trilyon dolarlık faturayı kimin ödeyeceği’ olarak öne çıkıyor.

40 trilyon doları aşan ulusal borç ve 1,8 trilyon dolara yaklaşan yıllık bütçe açığı ortamında Trump Temettüsü, ABD kamu maliyesi için yeni bir test niteliği taşıyor. Borçlanma yoluyla sağlanacak her türlü finansmanın borç stoğunu ve borç servis maliyetini artıracağı değerlendiriliyor. Bu noktada Trump’ın vaat ettiği ‘temettü’, şirketlerin dağıttığı kâr paylarından ayrışıyor. Zira birikmiş bir mali fazladan değil, hükümet ve Kongre tarafından belirlenecek bir finansman kaynağından beslenmesi gerekiyor.


Ahmed Şah Mesud: 11 Eylül saldırılarını öngören adam

Ahmed Şah Mesud, Afganistan'daki karargahında basına verdiği bir röportaj sırasında ​​gülümsüyor, 28 Haziran 2001 (AFP)
Ahmed Şah Mesud, Afganistan'daki karargahında basına verdiği bir röportaj sırasında ​​gülümsüyor, 28 Haziran 2001 (AFP)
TT

Ahmed Şah Mesud: 11 Eylül saldırılarını öngören adam

Ahmed Şah Mesud, Afganistan'daki karargahında basına verdiği bir röportaj sırasında ​​gülümsüyor, 28 Haziran 2001 (AFP)
Ahmed Şah Mesud, Afganistan'daki karargahında basına verdiği bir röportaj sırasında ​​gülümsüyor, 28 Haziran 2001 (AFP)

Kemal Allam

Bugün, Wall Street Journal gazetesinin “Soğuk Savaşı kazanan Afgan” olarak tanımladığı Ahmed Şah Mesud'un suikastının üzerinden 25 yıl geçti.

Mesud, 11 Eylül saldırılarından sadece iki gün önce suikasta kurban gitti. Amerikalılar, çeyrek asır sonra, ABD tarihinin en kötü ve sadece ABD'nin çehresini değiştirmekle kalmayıp, ardından gelen küresel terörle savaş yoluyla Ortadoğu'yu da yeniden şekillendiren terör saldırısını anarken, hem Amerika Birleşik Devletleri'nde hem de Rusya'da önemli bir tarihi soru yeniden gündeme geliyor: “Ya olsaydı?”

Zira Mesud'un hikayesi, Afganistan'ın kendi hikayesi gibi, o ülkenin sınırlarını aşarak modern dünya tarihinin bir bölümü haline gelmiştir. Bu hikaye 1979'daki Sovyet işgaliyle başladı ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle ​​devam etti; bu çöküşte Afganistan bataklığı ve Mesud'un rolü, bu gücün zayıflamasına katkıda bulunan en önemli faktörler arasındaydı. 11 Eylül'den sonra ise paradoks tam tersine döndü ve Amerika Birleşik Devletleri kendini Sovyetler Birliği’nin daha önce Afganistan'da yaşadığına oldukça benzer bir durumda buldu.

Bugün, Trump yönetimi, Başkan'ın Asya'daki en önemli hava üssü olarak tanımladığı Bagram Hava Üssü konusundaki pozisyonunu yeniden değerlendiriyor. Her yıl 11 Eylül'de Amerikalılar, hüzün ve anımsamanın ağır bastığı bir atmosferde bir araya geliyorlar. Öte yandan, birçoğu, özellikle de İran'a karşı başlatılan bir başka savaşın gölgesinde, Afganistan ve Irak'taki savaşların tüm bu maliyet ve bedele değip değmediğini sorguluyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre CIA, Ahmed Şah Mesud'un uyarılarını dikkate almış olsaydı, olayların seyri bütünüyle farklı olabilirdi. Bu adam, 1980'lerdeki Sovyet-Amerikan çatışmasında sadece kilit bir figür değildi. 11 Eylül saldırılarından sadece birkaç ay önce, neredeyse tarihsel bir paradoks gibi görünen bir şekilde, eski düşmanları kısa bir süreliğine de olsa ortak bir amaç etrafında birleştirmeyi başarmıştı.

Sovyetler Birliği’ni yenen adam

9 Eylül 2001'de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Amerikalı mevkidaşı George W. Bush'u arayarak endişeyle şunları söyledi: “Ahmed Şah Mesud öldürüldü ve çok endişeliyim.” Bu, Ruslar için son derece önemli ve pek çok anlamı olan bir değişimdi. Putin, Afgan Savaşı sırasında Sovyetler Birliği’nin istihbarat aygıtı olan KGB'de görev yapmıştı; bu savaş o zamandan beri Afganistan’ın Rus hafızasından asla silinmemesini sağladı.

Fotoğraf: Ahmed Şah Mesud ekibiyle konuşuyor (AFP)

csd
Ahmed Şah Mesud ekibiyle konuşuyor (AFP)

O dönemin birçok figürü gibi geçmiş Sovyet zaferlerine sıkıca bağlı kalan Putin, 11 Eylül'e kadar geçen aylarda Mesud ile savaşan bir düşmandan ona saygı duyan ve destekleyen birine dönüşmüştü. 9 Eylül 2001 akşamı Bush ile konuştuğunda, Mesud suikastının rastgele bir olay olmadığını ve ufukta büyük bir hadisenin belirmekte olduğunu biliyordu.

Saldırılardan önceki aylarda Ruslar ve Amerikalılar, Bin Ladin'in Afganistan'daki faaliyetleriyle ilgili istihbarat konusunda iş birliği yapmış ve bilgi paylaşmışlardı. Mesud'un suikastından 48 saatten kısa bir süre sonra, Moskova'dan gelen “büyük bir hadise yaşanmak üzere” uyarısı gerçekleşti.

O zamanlar kimse yaşanacak olanların büyüklüğünü anlamamıştı. Sadece birkaç gün sonra, Amerika Birleşik Devletleri küresel terörle savaşını başlattı ve o andan itibaren dünya etkileri bugün bile hissedilen yeni bir döneme girdi. Nitekim bugün Afrika geneli, birinci küresel terör örgütünün Afganistan'da üs kurmuş İslamcı savaşçılardan ilham aldığı yeni ve daha küçük ölçekli savaşlara sahne oluyor.

9 Eylül 2001'de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Amerikalı mevkidaşı George W. Bush'u arayarak onu endişeyle uyardı: “Ahmad Şah Mesud öldürüldü ve çok endişeliyim”

 Mesud, Dari ve Farsçada “Beş Aslan Vadisi” anlamına gelen ünlü Pençşir Vadisi'nde Sovyetleri beş ayrı saldırıda püskürtüp yenilgiye uğratması ile tanınıyordu. Hatta “Rambo-3” filmi bile kurgusal bir şekilde Mesud'u en önde gelen Afgan liderlerinden biri olarak tasvir etmişti; filmde Sylvester Stallone'a Sovyetlerle mücadelede yardım ediyordu.

Başkan Ronald Reagan, Rambo-3 filmini şimdiye kadar yapılmış en iyi film diyerek övmüş ve Sovyetleri yenmek için Rambo ruhuna ihtiyaç olduğunu söylemişti. Gerçekten de Amerikalılar Sovyetler Birliği ile mücadelelerinden zafer ile çıkarken, Mesud “Soğuk Savaşı kazanan Afgan” unvanını aldı.

Birçok belgesel, Sovyet güçlerine karşı sergilediği askeri yeteneklerini anlattı. Deneyimli ITV muhabiri Sandy Gall, “Afganistan'ın Napolyon'u” başlıklı resmi biyografisini yazdı. Gall, 1980'lerin başından itibaren Mesud'un kariyerini takip etmiş ve hatta Afgan mücahitlerini Sovyetlere karşı savaşmaya devam etmeleri için cesaretlendirmek amacıyla Hayber Geçidi'ni ziyaret eden Margaret Thatcher'ın destek mesajını kendisine iletmişti.

scdfrgth
Kabil'de bir camiye doğru yürüyen diğerlerinin yanında, bir Afgan adam merhum Ahmed Şah Mesud'un fotoğrafını taşıyor, 5 Aralık 2001 (AFP)

Batı'nın Sovyetler Birliği'ne karşı savaşında Afganlardan yardım aldığı, Sovyet tankları Kabil'den çekildikten sonra ise onlara sırtını döndüğü bugün artık çok iyi biliniyor. Daha sonra Afganistan iç savaşa sürüklendi ve bu arada komşu ülkeler, çatışmanın sonucunu etkilemek amacıyla rakip grupları destekledi.

Bu kaosun ortasında, Mesud, Afganistan'da yaşayan, savaşan ve ölen tek Afgan liderdi. Gülbeddin Hikmetyar, İsmail Han, Abdürreşid Dostum da dahil olmak üzere diğer liderler İran, Pakistan veya Türkiye gibi ülkelerde yaşadılar. Ancak Mesud, Afganistan'ı asla terk etmedi.

Sovyetlerin çekilmesi ve ardından Sovyetler Birliği'nin çöküşü, daha sonra da Boris Yeltsin'in yerine Putin'in başkanlığa gelmesinin akabinde, Rusya Devlet Başkanı, Mesud'a saygı duyan ve onun tarafından yenilgiye uğratılma gerçeğini kabullenen Soğuk Savaş figürlerinden biri oldu. Bu noktadan itibaren, Rusya Devlet Başkanı, Taliban ve Bin Ladin liderliğindeki el-Kaide'den terörist müttefiklerine karşı mücadelesinde Mesud'a destek vermeye başladı.

 Putin, büyük bir felaket yaşanmadan önce Amerikalıları Bin Ladin'i öldürme veya yakalama çabalarında Mesud'u desteklemeye ikna etmeye çalıştı, ancak başarısız oldu. Fakat o felaket gerçekten de yaşandı.

Mesud neden hala önemli?

2006 yılında ABC kanalı, 11 Eylül Komisyonu'nun bulgularına dayanan “11 Eylül'e Giden Yol” adlı mini bir televizyon dizisi yayınladı. Bu dizi, özellikle Clinton yönetiminin Bin Ladin'i hedef alma fırsatına sahip olduğu gerçeği de dahil olmak üzere bir dizi utanç verici gerçeği ortaya koydu.

Dizide kurgu olarak, Mesud “Hedefimizde” diyor. Ne var ki CIA daha sonra Bin Ladin'e insansız hava aracı ile düzenlenecek saldırıya yeşil ışık yakmayı reddediyor. Aynı şekilde Bin Ladin'in liderliğinde binlerce Arap ve Afgan olmayan kişinin safında savaştığı Taliban'a karşı savaşında Mesud'u desteklemekten de kaçınıyor.

def
Taliban'ın Afganistan'ın kontrolünü ele geçirmesinin ardından nöbet tutan Taliban savaşçıları, Kabil’de merhum Afgan komutan Ahmed Şah Mesud'un resmedildiği beton bir bariyer duvarın üzerinde oturuyor, 28 Ağustos 2021 (AFP)

Saldırıların 25. yıldönümü yaklaşırken, dizi yeniden gündeme gelerek tartışmaların başını çekmeye başladı. Mesud ise kaçırılmış bir fırsatın sembolü olarak anlatının merkezinde yer aldı. Dizinin etkisi o kadar güçlüydü ki, Bill Clinton ABC kanalına diziyi yayınlamayı durdurması için baskı yapmıştı.

Ancak hem Clinton hem de Bush yönetimlerinin gözünden kaçan daha büyük resim, Ahmed Şah Mesud'du. Eğer Bin Ladin ve Taliban'a karşı savaşında destek almış olsaydı, 11 Eylül saldırıları gerçekleşmeyebilirdi. Mesud'un olağanüstü önemi tam olarak burada yatıyor.

Mesud, Arap devletlerini de bu Arap savaşçıların tehlikeleri dikkate alınmazsa bir gün ülkelerine geri dönüp orada savaş çıkaracakları konusunda uyarmıştı. Nitekim, Mısır, Cezayir, Ürdün ve hatta Suudi Arabistan daha sonra 1980'ler ve 1990'larda Afganistan'da savaşmış olan savaşçılar tarafından gerçekleştirilen terör eylemlerinden ve saldırılarından çok çekti.

Abdullah Azzam'ın damadı Abdullah Enes'in Afganistan'daki Arap deneyimini ele alan anıları, günümüze kadar süregelen birçok anlatıyı ve özellikle de Mesud'un nihayetinde el-Kaide'yi kuran aynı radikal hareketin bir parçası olduğu kanaatini çürütmeye yardımcı oluyor.

Thomas Hegghammer'ın yazdığı ve Abdullah Azzam'ın bir biyografisi olan “Kervan” kitabı ise, Azzam'ın Mesud ile görüşmesinden sonra Azzam ve Bin Ladin arasında baş gösteren anlaşmazlıkları ayrıntılı olarak ele alıyor. Usame bin Ladin ve savaşçıları Mesud'dan hoşlanmıyordu; Mesud ise 1980'lerin ortalarından beri Usame bin Ladin ile bağlantılı Arap savaşçıların çoğunun radikal ideolojileri benimsediğine inanıyordu.

Azzam daha sonra, Bin Ladin ve Pakistanlı unsurların suikastın arkasında olduğu iddiaları arasında öldürüldü. Bunu takip eden olaylar bugün artık tarihin bir parçası.

Bugün, saldırıların 25. yıldönümünde, CIA içindeki birçok kişi ve 1980'ler kuşağından birçok Soğuk Savaş subayı, kaçırılan bu fırsatı hatırlatıyor.

cdfvgth
11 Eylül saldırılarında iki uçağın kulelere çarpmasının ardından Dünya Ticaret Merkezi bölgesinden yükselen dumanı gösteren bir uydu görüntüsü (Reuters)

Charlie Wilson'ın Savaşı filminde de gösterildiği gibi, ünlü Teksaslı kongre üyesi Senato ve Temsilciler Meclisi’nde güçlü olan İstihbarat ve Savunma Komitelerine şunları söylüyor: “Son aşamayı berbat ettik.”

1989'dan 11 Eylül saldırılarına kadar Amerika Birleşik Devletleri Afganistan'a sırtını döndü. Bunun sorumluluğu Amerikalıların kendilerinden başkasına yüklenemez, zira Mesud, 11 Eylül saldırılarından sadece iki gün önce bir bombalı saldırıda suikasta kurban gidene kadar mücadelesini yalnız başına sürdürdü.


Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması... İran’a ne gibi yükümlülükler getiriyor?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)
TT

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması... İran’a ne gibi yükümlülükler getiriyor?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Natanz Nükleer Tesisi’nde bir inceleme gerçekleştiriyor, 20 Ocak 2014. (Arşiv – AFP)

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Yönetim Kurulu dün aldığı kararla İran’ı, nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerini ihlal ettiği gerekçesiyle 20 yıl sonra ilk kez Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ne sevk etti. Bu adım, Tahran ile Batılı güçler arasındaki diplomatik gerilimi yeni bir seviyeye taşıdı.

35 ülkeden oluşan Yönetim Kurulu’nda ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya tarafından sunulan karar tasarısı; Rusya, Çin ve Nijer’in ‘hayır’ oyuna, sekiz ülkenin çekimser kalmasına karşın 23 oyla kabul edildi. Bir üye ülke ise aidat borcu nedeniyle oylamaya katılamadı.

Söz konusu karar, Yönetim Kurulu’nun 12 Haziran 2025’te aldığı ve Tahran’ın beyan edilmeyen sahalarda bulunan uranyum izlerine ilişkin tatmin edici açıklamalar getirememesi üzerine İran’ın güvence denetimi ve nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerine ‘uyumsuzluk’ içinde olduğuna hükmeden kararın devamı niteliğini taşıyor.

İhlalin BM Güvenlik Konseyi’ne sevki için ayrı bir karar alınması gerekiyordu. Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkı nedeniyle İran’a karşı somut tedbirler alınması düşük bir ihtimal olarak değerlendirilse de bu sevk kararı, nükleer dosyayı daha yüksek bir uluslararası düzleme taşımış oldu.

fvgth
İran’ın Natanz Nükleer Tesisi’nin yakınında bulunan Balta Dağı’ndaki tünel girişleri, 30 Haziran 2026 (Reuters)

Kararla birlikte UAEA Genel Direktörü Rafael Grossi’den, mevcut kararı ve daha önce alınan ilgili tüm kararları, UAEA Tüzüğü’nün ilgili hükümleri uyarınca UAEA üyesi tüm ülkelere, BM Güvenlik Konseyi’ne ve BM Genel Kurulu’na iletmesi talep ediliyor.

Söz konusu sevk kararı; UAEA’nın, İsrail ve ABD tarafından Haziran 2025’te bombalanan nükleer tesislere erişim sağlama konusunda yaşadığı kriz ve İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stoklarının durumunu doğrulayamadığı bir dönemde geldi.

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması, İran mevcudiyetinin güvence denetimi ve nükleer kontrol yükümlülüklerine dayanak oluşturan temel hukuki çerçeveyi teşkil ediyor.

Antlaşmaya ilişkin öne çıkan temel unsurlar şu şekilde:

Antlaşmanın amacı

1970 yılında yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması, nükleer silah üretim kapasitesinin yayılmasını önlemeyi ve taraf ülkelerin nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla geliştirip kullanma hakkını güvence altına almayı hedefliyor.

cdfvgt
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir müfettiş, Ağustos 2005’te Natanz Nükleer Tesisi’ne gözetleme kameraları yerleştirirken (AP)

Antlaşma aynı zamanda, tanınmış nükleer güçlerin nükleer silahsızlanma doğrultusunda çalışmasını ve cephaneliklerini tasfiye etmesini yükümlülük olarak şart koşuyor.

Metin kapsamında nükleer silaha sahip ülke tanımı, 1 Ocak 1967 tarihinden önce bir nükleer silah ya da diğer nükleer patlayıcı cihazları imal etmiş ve patlatmış ülkeleri kapsıyor.

Bu statü; ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve eski Sovyetler Birliği’nin hak ve yükümlülüklerini devralan Rusya için geçerlilik taşıyor. Söz konusu beş ülke, aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyelerinden oluşuyor.

Taraf devletler

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na taraf olan ülke sayısı 191.

Antlaşma uyarınca nükleer silaha sahip ülkeler, bu silahları veya kontrolünü başka ülkelere devretmemeyi ve nükleer silaha sahip olmayan ülkelerin bu silahları imal etmesine ya da edinmesine yardımcı olmamayı taahhüt etmektedir.

Buna karşılık nükleer silaha sahip olmayan ülkeler nükleer silah geliştirmeme sözü vermekte; nükleer maddeleri ve faaliyetleri, askeri amaçlara yönlendirilmediğini doğrulamak amacıyla UAEA’nın uyguladığı güvence denetimlerine tabi tutulmaktadır.

Hindistan ve Pakistan, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı imzalamadan nükleer silah geliştirmiştir.

İsrail’in nükleer bir cephaneliğe sahip olduğuna yaygın olarak inanılmakla birlikte ülke bu durumu kamuoyu önünde ne doğrulamış ne de reddetmiştir. İsrail de antlaşmaya taraf ülkeler arasında yer almamaktadır.

Kuzey Kore ise antlaşmayı 1985 yılında imzalamış, ancak 2003 yılında çekildiğini açıklamıştır. UAEA ile yaşanan bir yakınlaşma sürecinin ardından Pyongang, 2009 yılında UAEA müfettişlerini yeniden sınır dışı etmiş ve müfettişler o tarihten bu yana ülkeye geri dönmemiştir. Kuzey Kore bu süreçte birden fazla nükleer deneme gerçekleştirmiştir.

Çekilme maddesi

Toplam 11 maddeden oluşan antlaşma, taraf bir ülkenin antlaşmanın konusuyla ilgili ‘olağanüstü olayların’ kendi ‘ülkesinin yüksek çıkarlarını tehlikeye attığına’ karar vermesi halinde antlaşmadan çekilmesine izin veren bir hüküm içermektedir.

frbth
İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammed İslami, nükleer programla ilgili bir sergide İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’a santrifüj maketlerini gösteriyor. (Arşiv – İran Cumhurbaşkanlığı)

Çekilme niyetinde olan ülkenin, ayrılma tarihinden üç ay önce diğer tüm taraf ülkelere ve BM Güvenlik Konseyi’ne bildirimde bulunması gerekmektedir.

Söz konusu bildirimin, ülkenin yüksek çıkarlarını tehlikeye attığını değerlendirdiği olağanüstü olaylara ilişkin bir beyan içermesi zorunludur.

İran ve anlaşma

İran, 1970 yılından bu yana Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na taraf ve antlaşma kapsamında nükleer silaha sahip olmayan ülkeler arasında yer almakta.

Yıllar içinde kapsamlı bir uranyum zenginleştirme programı geliştiren Tahran, faaliyetlerinin barışçıl amaçlı olduğunu ve nükleer silah geliştirmeyi hedeflemediğini öne sürmekte.

Buna karşın Batılı ülkeler ve İsrail, İran’ın nükleer bomba üretmek için gerekli kapasiteyi geliştirmeye çalıştığı veya çalışabileceği şüphesini taşımakta.

UAEA Yönetim Kurulu’nun 12 Haziran 2025 tarihli kararı, İran’ın güvence denetimi ve nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerine uymadığı sonucuna vararak Tahran’a karşı yaklaşık 20 yıldır alınan ilk karar olma niteliği taşımaktaydı.

Söz konusu karar, İran’ın 2019’dan bu yana beyan edilmeyen birden fazla sahadaki beyan edilmemiş nükleer madde ve faaliyetlere ilişkin UAEA ile zamanında ve tam iş birliği yapma konusundaki ‘birçok eksikliğine’ dikkat çekmekteydi.

İran’ın bu ihlal nedeniyle BM Güvenlik Konseyi’ne sevki ise ikinci bir kararın alınmasını gerektiriyordu; Yönetim Kurulu dün bu kararı kabul etti.

Endişe verici konular

UAEA’nın endişe duyduğu temel konulardan biri, yıllardır süren incelemelere rağmen Tahran’ın beyan edilmemiş sahalarda uranyum izlerinin nasıl ortaya çıktığına dair kabul edilebilir açıklamalar sunmamış olması.

UAEA, söz konusu izlerin büyük ölçüde 20 yıldan daha uzun bir süre önce gerçekleştirilen faaliyetlerle bağlantılı olduğuna inanıyor.

İran ise güvence denetimi taahhütlerine her zaman bağlı kaldığını belirtiyor ve UAEA’nın bu sahalara ilişkin vardığı sonuçları teknik veya hukuki bir temele dayanmayan, siyasi motivasyonlu değerlendirmeler olarak niteleyerek reddediyor.

Haziran 2025’ten bu yana bu duruma, UAEA’nın İran’daki nükleer tesislere erişim sağlama ve buralardaki maddeleri doğrulama kapasitesine ilişkin yeni bir kriz eklendi.

İsrail ve ABD’nin Haziran 2025’te İran nükleer tesislerini bombalaması, uranyum zenginleştirme tesislerinde ağır hasara ya da yıkıma yol açtı.

Tahran o tarihten bu yana UAEA müfettişlerinin saldırılardan etkilenen sahaları denetlemesine izin vermedi ve bazısı nükleer silah yapımına yakın seviyelerde zenginleştirilmiş olan uranyum stoklarının durumunu doğrulayabilmesi için UAEA’ya gerekli beyanları sunmadı.

UAEA, İran’a ilişkin son raporunda, nükleer anlaşma kapsamındaki Güvence Denetimi Anlaşması çerçevesinde doğrulama işlemlerinin ‘daha fazla gecikmeksizin’ yapılmasının önemini vurguladı.

Bu anlaşmazlık, İsrail saldırılarının başlamasından bir gün önce, Haziran 2025’te alınan ‘uyumsuzluk’ kararının dayandığı konudan farklılık gösteriyor. Karar temel olarak UAEA’nın birden fazla beyan edilmemiş İran sahasındaki beyan edilmemiş madde ve faaliyetlere yönelik incelemesine odaklanıyor.

Tahran, Yönetim Kurulu’nun daha önce aldığı kararlara sıklıkla nükleer faaliyetlerini genişleterek ya da UAEA ile iş birliğini azaltarak yanıt verdi.

Ancak İran’ın bu tür bir yanıt verme kapasitesi; saldırıları takip eden aylarda denetimlerin durması ve çok sayıda nükleer tesisinde meydana gelen ağır hasar nedeniyle daha sınırlı hale geldi.

(foto altı) Maxar uydusundan çekilen bu fotoğraf, ABD’nin İran’ın Kum kenti yakınlarındaki yeraltı nükleer tesisine saldırı düzenlemesinin ardından Fordo Nükleer Tesisi’ni gösteriyor. (Arşiv – Reuters)

Nükleer program nedeniyle uygulanan yaptırımlar

BM Güvenlik Konseyi, uranyum zenginleştirme programını durdurma taleplerine uymaması üzerine 2006 yılında İran’a yaptırım uygulamaya başladı.

İran ve altı büyük güç, 2015 yılında nükleer anlaşmaya vardı. Anlaşma uyarınca Tahran, ekonomik yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer programını kısıtlamayı ve zenginleştirmeyi düşük seviyelerde tutmayı kabul etti.

ABD Başkanı Donald Trump 2018 yılında anlaşmadan çekilerek İran’a yönelik ABD yaptırımlarını yeniden yürürlüğe koydu.

Tahran daha sonra nükleer programını hızlandırarak ve 2015 anlaşmasının getirdiği kısıtlamaları kademeli olarak terk ederek karşılık verdi.

İran ve ABD, nükleer faaliyetlere yeni kısıtlamalar getirilmesi ve yaptırımların hafifletilmesi amacıyla nisan ayından bu yana dolaylı görüşmeler yürütmekteydi; ancak iki taraf arasındaki gerilim yeni bir askeri safhaya taşındı.