Kemal Allam
Bugün, Wall Street Journal gazetesinin “Soğuk Savaşı kazanan Afgan” olarak tanımladığı Ahmed Şah Mesud'un suikastının üzerinden 25 yıl geçti.
Mesud, 11 Eylül saldırılarından sadece iki gün önce suikasta kurban gitti. Amerikalılar, çeyrek asır sonra, ABD tarihinin en kötü ve sadece ABD'nin çehresini değiştirmekle kalmayıp, ardından gelen küresel terörle savaş yoluyla Ortadoğu'yu da yeniden şekillendiren terör saldırısını anarken, hem Amerika Birleşik Devletleri'nde hem de Rusya'da önemli bir tarihi soru yeniden gündeme geliyor: “Ya olsaydı?”
Zira Mesud'un hikayesi, Afganistan'ın kendi hikayesi gibi, o ülkenin sınırlarını aşarak modern dünya tarihinin bir bölümü haline gelmiştir. Bu hikaye 1979'daki Sovyet işgaliyle başladı ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle devam etti; bu çöküşte Afganistan bataklığı ve Mesud'un rolü, bu gücün zayıflamasına katkıda bulunan en önemli faktörler arasındaydı. 11 Eylül'den sonra ise paradoks tam tersine döndü ve Amerika Birleşik Devletleri kendini Sovyetler Birliği’nin daha önce Afganistan'da yaşadığına oldukça benzer bir durumda buldu.
Bugün, Trump yönetimi, Başkan'ın Asya'daki en önemli hava üssü olarak tanımladığı Bagram Hava Üssü konusundaki pozisyonunu yeniden değerlendiriyor. Her yıl 11 Eylül'de Amerikalılar, hüzün ve anımsamanın ağır bastığı bir atmosferde bir araya geliyorlar. Öte yandan, birçoğu, özellikle de İran'a karşı başlatılan bir başka savaşın gölgesinde, Afganistan ve Irak'taki savaşların tüm bu maliyet ve bedele değip değmediğini sorguluyor.
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre CIA, Ahmed Şah Mesud'un uyarılarını dikkate almış olsaydı, olayların seyri bütünüyle farklı olabilirdi. Bu adam, 1980'lerdeki Sovyet-Amerikan çatışmasında sadece kilit bir figür değildi. 11 Eylül saldırılarından sadece birkaç ay önce, neredeyse tarihsel bir paradoks gibi görünen bir şekilde, eski düşmanları kısa bir süreliğine de olsa ortak bir amaç etrafında birleştirmeyi başarmıştı.
Sovyetler Birliği’ni yenen adam
9 Eylül 2001'de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Amerikalı mevkidaşı George W. Bush'u arayarak endişeyle şunları söyledi: “Ahmed Şah Mesud öldürüldü ve çok endişeliyim.” Bu, Ruslar için son derece önemli ve pek çok anlamı olan bir değişimdi. Putin, Afgan Savaşı sırasında Sovyetler Birliği’nin istihbarat aygıtı olan KGB'de görev yapmıştı; bu savaş o zamandan beri Afganistan’ın Rus hafızasından asla silinmemesini sağladı.
Fotoğraf: Ahmed Şah Mesud ekibiyle konuşuyor (AFP)

O dönemin birçok figürü gibi geçmiş Sovyet zaferlerine sıkıca bağlı kalan Putin, 11 Eylül'e kadar geçen aylarda Mesud ile savaşan bir düşmandan ona saygı duyan ve destekleyen birine dönüşmüştü. 9 Eylül 2001 akşamı Bush ile konuştuğunda, Mesud suikastının rastgele bir olay olmadığını ve ufukta büyük bir hadisenin belirmekte olduğunu biliyordu.
Saldırılardan önceki aylarda Ruslar ve Amerikalılar, Bin Ladin'in Afganistan'daki faaliyetleriyle ilgili istihbarat konusunda iş birliği yapmış ve bilgi paylaşmışlardı. Mesud'un suikastından 48 saatten kısa bir süre sonra, Moskova'dan gelen “büyük bir hadise yaşanmak üzere” uyarısı gerçekleşti.
O zamanlar kimse yaşanacak olanların büyüklüğünü anlamamıştı. Sadece birkaç gün sonra, Amerika Birleşik Devletleri küresel terörle savaşını başlattı ve o andan itibaren dünya etkileri bugün bile hissedilen yeni bir döneme girdi. Nitekim bugün Afrika geneli, birinci küresel terör örgütünün Afganistan'da üs kurmuş İslamcı savaşçılardan ilham aldığı yeni ve daha küçük ölçekli savaşlara sahne oluyor.
9 Eylül 2001'de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Amerikalı mevkidaşı George W. Bush'u arayarak onu endişeyle uyardı: “Ahmad Şah Mesud öldürüldü ve çok endişeliyim”
Mesud, Dari ve Farsçada “Beş Aslan Vadisi” anlamına gelen ünlü Pençşir Vadisi'nde Sovyetleri beş ayrı saldırıda püskürtüp yenilgiye uğratması ile tanınıyordu. Hatta “Rambo-3” filmi bile kurgusal bir şekilde Mesud'u en önde gelen Afgan liderlerinden biri olarak tasvir etmişti; filmde Sylvester Stallone'a Sovyetlerle mücadelede yardım ediyordu.
Başkan Ronald Reagan, Rambo-3 filmini şimdiye kadar yapılmış en iyi film diyerek övmüş ve Sovyetleri yenmek için Rambo ruhuna ihtiyaç olduğunu söylemişti. Gerçekten de Amerikalılar Sovyetler Birliği ile mücadelelerinden zafer ile çıkarken, Mesud “Soğuk Savaşı kazanan Afgan” unvanını aldı.
Birçok belgesel, Sovyet güçlerine karşı sergilediği askeri yeteneklerini anlattı. Deneyimli ITV muhabiri Sandy Gall, “Afganistan'ın Napolyon'u” başlıklı resmi biyografisini yazdı. Gall, 1980'lerin başından itibaren Mesud'un kariyerini takip etmiş ve hatta Afgan mücahitlerini Sovyetlere karşı savaşmaya devam etmeleri için cesaretlendirmek amacıyla Hayber Geçidi'ni ziyaret eden Margaret Thatcher'ın destek mesajını kendisine iletmişti.

Batı'nın Sovyetler Birliği'ne karşı savaşında Afganlardan yardım aldığı, Sovyet tankları Kabil'den çekildikten sonra ise onlara sırtını döndüğü bugün artık çok iyi biliniyor. Daha sonra Afganistan iç savaşa sürüklendi ve bu arada komşu ülkeler, çatışmanın sonucunu etkilemek amacıyla rakip grupları destekledi.
Bu kaosun ortasında, Mesud, Afganistan'da yaşayan, savaşan ve ölen tek Afgan liderdi. Gülbeddin Hikmetyar, İsmail Han, Abdürreşid Dostum da dahil olmak üzere diğer liderler İran, Pakistan veya Türkiye gibi ülkelerde yaşadılar. Ancak Mesud, Afganistan'ı asla terk etmedi.
Sovyetlerin çekilmesi ve ardından Sovyetler Birliği'nin çöküşü, daha sonra da Boris Yeltsin'in yerine Putin'in başkanlığa gelmesinin akabinde, Rusya Devlet Başkanı, Mesud'a saygı duyan ve onun tarafından yenilgiye uğratılma gerçeğini kabullenen Soğuk Savaş figürlerinden biri oldu. Bu noktadan itibaren, Rusya Devlet Başkanı, Taliban ve Bin Ladin liderliğindeki el-Kaide'den terörist müttefiklerine karşı mücadelesinde Mesud'a destek vermeye başladı.
Putin, büyük bir felaket yaşanmadan önce Amerikalıları Bin Ladin'i öldürme veya yakalama çabalarında Mesud'u desteklemeye ikna etmeye çalıştı, ancak başarısız oldu. Fakat o felaket gerçekten de yaşandı.
Mesud neden hala önemli?
2006 yılında ABC kanalı, 11 Eylül Komisyonu'nun bulgularına dayanan “11 Eylül'e Giden Yol” adlı mini bir televizyon dizisi yayınladı. Bu dizi, özellikle Clinton yönetiminin Bin Ladin'i hedef alma fırsatına sahip olduğu gerçeği de dahil olmak üzere bir dizi utanç verici gerçeği ortaya koydu.
Dizide kurgu olarak, Mesud “Hedefimizde” diyor. Ne var ki CIA daha sonra Bin Ladin'e insansız hava aracı ile düzenlenecek saldırıya yeşil ışık yakmayı reddediyor. Aynı şekilde Bin Ladin'in liderliğinde binlerce Arap ve Afgan olmayan kişinin safında savaştığı Taliban'a karşı savaşında Mesud'u desteklemekten de kaçınıyor.

Saldırıların 25. yıldönümü yaklaşırken, dizi yeniden gündeme gelerek tartışmaların başını çekmeye başladı. Mesud ise kaçırılmış bir fırsatın sembolü olarak anlatının merkezinde yer aldı. Dizinin etkisi o kadar güçlüydü ki, Bill Clinton ABC kanalına diziyi yayınlamayı durdurması için baskı yapmıştı.
Ancak hem Clinton hem de Bush yönetimlerinin gözünden kaçan daha büyük resim, Ahmed Şah Mesud'du. Eğer Bin Ladin ve Taliban'a karşı savaşında destek almış olsaydı, 11 Eylül saldırıları gerçekleşmeyebilirdi. Mesud'un olağanüstü önemi tam olarak burada yatıyor.
Mesud, Arap devletlerini de bu Arap savaşçıların tehlikeleri dikkate alınmazsa bir gün ülkelerine geri dönüp orada savaş çıkaracakları konusunda uyarmıştı. Nitekim, Mısır, Cezayir, Ürdün ve hatta Suudi Arabistan daha sonra 1980'ler ve 1990'larda Afganistan'da savaşmış olan savaşçılar tarafından gerçekleştirilen terör eylemlerinden ve saldırılarından çok çekti.
Abdullah Azzam'ın damadı Abdullah Enes'in Afganistan'daki Arap deneyimini ele alan anıları, günümüze kadar süregelen birçok anlatıyı ve özellikle de Mesud'un nihayetinde el-Kaide'yi kuran aynı radikal hareketin bir parçası olduğu kanaatini çürütmeye yardımcı oluyor.
Thomas Hegghammer'ın yazdığı ve Abdullah Azzam'ın bir biyografisi olan “Kervan” kitabı ise, Azzam'ın Mesud ile görüşmesinden sonra Azzam ve Bin Ladin arasında baş gösteren anlaşmazlıkları ayrıntılı olarak ele alıyor. Usame bin Ladin ve savaşçıları Mesud'dan hoşlanmıyordu; Mesud ise 1980'lerin ortalarından beri Usame bin Ladin ile bağlantılı Arap savaşçıların çoğunun radikal ideolojileri benimsediğine inanıyordu.
Azzam daha sonra, Bin Ladin ve Pakistanlı unsurların suikastın arkasında olduğu iddiaları arasında öldürüldü. Bunu takip eden olaylar bugün artık tarihin bir parçası.
Bugün, saldırıların 25. yıldönümünde, CIA içindeki birçok kişi ve 1980'ler kuşağından birçok Soğuk Savaş subayı, kaçırılan bu fırsatı hatırlatıyor.

Charlie Wilson'ın Savaşı filminde de gösterildiği gibi, ünlü Teksaslı kongre üyesi Senato ve Temsilciler Meclisi’nde güçlü olan İstihbarat ve Savunma Komitelerine şunları söylüyor: “Son aşamayı berbat ettik.”
1989'dan 11 Eylül saldırılarına kadar Amerika Birleşik Devletleri Afganistan'a sırtını döndü. Bunun sorumluluğu Amerikalıların kendilerinden başkasına yüklenemez, zira Mesud, 11 Eylül saldırılarından sadece iki gün önce bir bombalı saldırıda suikasta kurban gidene kadar mücadelesini yalnız başına sürdürdü.






