İngiltere, İran’ı topraklarında “her türlü düşmanca faaliyete” karşı uyardı

İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband (AFP)
İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband (AFP)
TT

İngiltere, İran’ı topraklarında “her türlü düşmanca faaliyete” karşı uyardı

İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband (AFP)
İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband (AFP)

İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband, İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile gerçekleştirdiği görüşmede, İngiltere’nin İran’la bağlantılı grupların ülke topraklarında gerçekleştireceği “her türlü yıldırma, tehdit veya düşmanca faaliyete müsamaha göstermeyeceğini” söyledi.

“Sky News”un İngiltere Dışişleri Bakanlığına dayandırdığı haberine göre Miliband ve Arakçi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında New York’ta bir araya geldi.

Şarku’l Avsat’ın Sky News’ten aktardığı habere göre taraflar, Ortadoğu’daki savaşı ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasının önemini ele aldı. Görüşmede ayrıca İngiltere’nin “İran’la bağlantılı grupların İngiltere topraklarında oluşturduğu tehditlerle mücadele konusundaki kararlı tutumu” da gündeme geldi.

İngiltere Ulusal Siber Güvenlik Merkezi ise geçen hafta, İran devletiyle bağlantılı siber aktörlerin “Chosen Break” adlı casus yazılımı kullanarak, WhatsApp ve Telegram gibi mesajlaşma platformları üzerinden yürüttükleri “hedefli kimlik avı” kampanyalarıyla e-postaları, kısa mesajları ve diğer hassas bilgileri ele geçirdiğini bildirmişti.



Trump'ın İran'la müzakere ederken dikkate alması gerekenler

İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler, geçici anlaşma dönemleriyle karakterize edilmiştir (AFP)
İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler, geçici anlaşma dönemleriyle karakterize edilmiştir (AFP)
TT

Trump'ın İran'la müzakere ederken dikkate alması gerekenler

İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler, geçici anlaşma dönemleriyle karakterize edilmiştir (AFP)
İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler, geçici anlaşma dönemleriyle karakterize edilmiştir (AFP)

Hüda Rauf

ABD Başkanı Donald Trump, BM Genel Kurulu'nun oturum aralarında New York'ta Steve Witkoff ile İran heyeti arasında gerçekleşecek görüşme konusunda belki de aşırı iyimser olmamalı; çünkü İran ile müzakere etmeden veya ona savaş açmadan önce anlaması gereken iki önemli neden vardı. Anlaması gereken ilk konu, İran kültüründe “ilk teklifin nihai pozisyon olmadığı ve ilk reddin nihai ret olmayabileceği”dir. Önemli olan, ilişkiyi yönetmek ve kamuoyuna açıklanan ile pratikte elde edilebilecekler arasındaki alanı dengelemektir.

Anlaması gereken ikinci konu ise İran'ın geçici anlaşmalara dayalı müzakereleri alışkanlık edinmiş olduğudur. İran zihniyeti, dosyaları birbirinden ayırmayı kabul etmiyor. Çatışmalar sırasında dosyaları birbirine bağlamaya ve “arenaları birleştirmeye” çalışan İran, diplomaside dosyaları birbirinden ayırmayı kabul etmiyor. Tahran, yalnızca nükleer program veya deniz koridorlarının yeniden açılması konusunda müzakere etmek istemiyor; “kapının bekçisi” ve bölgedeki krizlerin çözümünün anahtarı rolünü üstlenmesini sağlayacak kapsamlı anlaşmalar ve güvenlik düzenlemeleri istiyor. Peki, neden? Çünkü bu, İran'ın bölgesel konumu için öngördüğü roldür ve bu rolü, George W. Bush, Barack Obama ve Joe Biden gibi önceki ABD yönetimleriyle oynamaya alışkın.

İran ve ABD arasındaki ilişkiler, geçici iş birliği dönemlerinin yanı sıra çatışmalarla da karakterize edilmiştir. Bu, önceki ABD yönetimlerinin çoğunun baskın özelliği olsa da, onunla geçici bir anlaşmaya bile varamayan Trump yönetimidir ve onun liderliğinde İran kırmızı çizgileri aştı.

George W. Bush yönetimi sırasında, ABD'nin 2003'teki Irak işgali, Tahran'ın bölgedeki nüfuzunu artırmak için kullandığı önemli bir bölgesel gelişmeydi. Cumhuriyetçi yönetim, Bush yönetimi ile İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad arasındaki karşılıklı düşmanca söylemlere rağmen, bu dönemde ABD ve İran arasında Afganistan ve Irak'ta bir iş birliğine tanık oldu. Washington başlangıçta Tahran ile yakınlaşmaya ve Afganistan'daki durumla ilgili kendisiyle iletişim kanalları açmaya çalıştı, Irak'ta ise bunu göz ardı etti. ABD'nin Afganistan işgali, İran ile bir iş birliğine ve iki taraf arasında yapıcı müzakerelerin başlatılmasına şahit oldu. Afganistan ile ilgili 18 ay boyunca iki taraf arasındaki iletişim, Taliban hükümetinin devrilmesinden sonra istikrarın korunmasında İran'ın taktiksel iş birliği de dahil olmak üzere çeşitli olumlu sonuçlar verdi. Tahran ayrıca birkaç kez Afgan ordusu için ABD liderliğindeki bir eğitim programına katılmayı ve Washington ile terörle mücadele diyaloğu başlatmayı teklif etti. İki taraf arasındaki bu iş birliğine rağmen, ABD doğrudan bir diyalog mekanizması kurmadı.

Afganistan'da Taliban sonrası dönemde İran ile sınırlı ve örtük bir iş birliğine rağmen, Başkan George W. Bush İran'ı ABD'nin düşmanı olarak tanımlayarak “şer ekseni”ne yerleştirdi. Dahası, 2003 yılında ABD, iki ülke arasındaki tüm önemli konuları içeren kapsamlı bir anlaşmaya varmayı hedefleyen Tahran'ın Saddam Hüseyin sonrası meseleler hakkındaki kapsamlı teklifini reddetti.

2007 yılında, Irak'la ilgili olarak iki taraf arasında görüşmeler yapıldı ve bu görüşmeler Afganistan'daki durumu ve İran'ın bölgesel rolünü de kapsadı. Bu görüşmeler, Irak'ta istikrarın sağlanmasına yönelik stratejileri de içeriyordu. ABD, Irak'ta istikrarın ve kendisinin oradan geri çekilme stratejisinin İran'ın desteğiyle sağlanması gerektiğini kabul ediyordu ve buna karşılık İran da orada nüfuzunu başarıyla genişletti.

İran ve ABD arasındaki hesaplı yakınlaşma, Taliban ve Saddam Hüseyin rejimlerinin ortadan kaldırılması konusundaki çıkarlarının örtüşmesine dayanıyordu. Ancak Irak ve Afganistan, sadece İran ve ABD'nin değil, aynı zamanda askeri güçlerinin de her iki ülkedeki çıkarları nedeniyle aralarında gerilim noktaları haline geldi. Tüm bunlar yakınlaşmayı ve diyaloğu zorunlu kıldı ve bu dönemde, ilişkilerin yeniden kurulmasından ziyade, nüfuz alanları ve güvenlik düzenlemelerine dayalı uzlaşılar görüldü.

Barack Obama'nın başkanlığı döneminde, ilk dönemde artan ekonomik baskı ve yaptırımlar uygulandı. Reformcu Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin göreve gelmesiyle aynı zamana denk gelen Obama’nın ikinci dönemine ise, nükleer anlaşmayı sonuçlandırmak amacıyla İran'a karşı açılım damga vurdu. İran nükleer meselesi, Obama'nın Tahran'a yönelik politikasının en büyük bölümünü oluşturdu ve İran'ı diplomasi yoluyla nükleer programını sınırlamaya ikna etme ve on yıllarca süren izolasyon ve düşmanlıktan sonra Washington ile rejim arasındaki ilişkileri yeniden başlatma fırsatının var olduğunu teyit etti. ABD yönetimi içinde İran ile başa çıkma konusunda iki ana yaklaşım ortaya çıktı. Bir kesim entegrasyonun politikalarında değişikliklere yol açacağından şüphe duyarken, bir diğer kesim ise ABD'nin İran'a nükleer programıyla ilgili uluslararası taleplere uymayı reddetmenin sonuçları ile şartları kabul etmenin faydaları arasındaki farkı göstermek için farklı bir yol izlemesi gerektiğini savunuyordu. Obama, İran'ı nükleer anlaşma yoluyla kontrol altına almanın, İran'ın ABD ve müttefiklerini kışkırtma eğilimini dizginleyeceğine inanıyordu; zira yaptırımların yeniden uygulanmasından kaçınmak İran'ın büyük ölçüde çıkarınaydı.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre  Obama, İran nüfuzunu havuç ve sopa politikasıyla sınırlamaya çalıştı. Önceki tüm ABD yönetimleri, İran belirli kırmızı çizgileri aşmadığı sürece, ona karşı askeri müdahaleden kaçınmaya çalışmıştı. Bu kırmızı çizgiler arasında İran'ın nükleer silahlı bir devlet olma girişimleri, İsrail veya Körfez ülkeleri gibi ABD müttefiklerine yönelik saldırıları veya saldırı hazırlıkları ve Hürmüz Boğazı'nda petrol veya gemi trafiğini ve seyrüseferi engelleme girişimleri yer alıyordu. Obama ise İranlılara ABD'nin rejimi tanıdığı ve onu devirme niyetinde olmadığı güvencesi vermeye çalıştı. Zira bu tehdit, rejimin Batı ve komşu ülkeler tarafından devrilme tehdidi altında olduğuna inanan İran elitinin algısında derine yerleşmişti.

Trump'ın İran ekonomisine “azami baskı” politikası uyguladığı ilk döneminde İran, ABD'nin kendisine karşı herhangi bir şekilde gerilimi tırmandırmasından kaçınmaya çalıştı. Ancak Trump’ın, ikinci döneminde İran'a yönelik ABD politikasının yerleşik parametrelerinden sapması, İran’ı Hürmüz Boğazı'nı kapatarak ve bölgedeki ülkelere saldırarak kırmızı çizgileri aşmaya itti. Trump ayrıca, güvenlik düzenlemelerine veya bölgesel konularda iş birliğine dayalı aşamalı bir anlaşma formülü bulmakta da başarısız oldu.

Bu nedenle, bir yandan İran'ın gerilimi tırmandırması, diğer yandan Irak'tan başlatılan saldırılar ve Husi sorunu gibi diğer gerilim noktalarının aktifleştirilmesi, İran'ın sadece nükleer mesele veya Körfez'deki seyrüsefer konusunda Trump ile müzakere etmeyi değil, aynı zamanda Yemen, Lübnan ve Irak'taki krizlerde çözümün anahtarı olarak görülmesini istediğinin bir göstergesi olarak anlaşılabilir.

Öte yandan, gerilimi tırmandırma ve müzakereler mutlaka zıt kavramlar değil ve tırmandırmanın kendisi de müzakere sürecinin bir parçası olabilir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, BM Genel Kurulu toplantıları sırasında ABD’nin Temsilcisi Steve Witkoff ile görüşürken, İran kaynakları Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması için gereken şartların şunları içerdiğini belirtti:

• Deniz ablukasının derhal kaldırılması

• Dondurulmuş tüm İran varlıklarının derhal serbest bırakılması

• Direnişin tüm cephelerinde savaşın sona ermesi.

Ancak gelişmeleri takip eden herkes, İran'ın şimdi New York'tan Witkoff ile açıkladığı bu şartların, her iki tarafça zaten imzalanmış olan İslamabad Mutabakatı'nda yer alanlarla aynı olduğunu görebilir. Bu mutabakat zaptı, İran tarafından şimdi açıklanan bu noktalar kendisinde yer almadığı için değil, Tahran boğazda Umman kıyısına değil, İran kıyısına daha yakın bir rota izlenmesini istediği için çöktü.

Bu nedenle, kamuoyuna açıklanan şartlar gerçek şartlar değil; gerçek talepler, İran'ın Yemen ve Irak konusunda müzakere etme ve Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünün tanınmasını sağlama arzusuna ilişkin ayrıntılarda gizli. Bu, İran’ın 2003'te Irak'ta George Bush için yarattığına benzer şekilde, yönetilir bir kaosa dönüştürdüğü bu konularda Amerikan yönetimiyle aşamalı bir anlaşmaya varmak istediği anlamına geliyor. Ayrıca, Witkoff ile görüşme sırasında bu koşulların açıklanması, müzakerelerin başladığı anlamına gelmiyor. Zira İran için müzakerelere başlamak, mutlaka bir anlaşmaya varmak demek değil. Bu nedenle Trump, “ilk teklifin nihai pozisyon olmadığını ve ilk reddin nihai ret olmayabileceğini” anlamalı. Ayrıca, İran için yeni kırmızı çizgiler belirlemeli ve bunları, İran'ı bir çözüme ulaşma isteğini göstermeye zorlayacak bir havuç ve sopa yaklaşımı olarak tanımlamalı.


Tigray’daki çatışmaların siyasi ve askeri boyutları neler?

Mekelle kentindeki bir ana caddede yürüyen Tigray Halk Kurtuluş Cephesi mensupları, 23 Eylül 2026 (AFP)
Mekelle kentindeki bir ana caddede yürüyen Tigray Halk Kurtuluş Cephesi mensupları, 23 Eylül 2026 (AFP)
TT

Tigray’daki çatışmaların siyasi ve askeri boyutları neler?

Mekelle kentindeki bir ana caddede yürüyen Tigray Halk Kurtuluş Cephesi mensupları, 23 Eylül 2026 (AFP)
Mekelle kentindeki bir ana caddede yürüyen Tigray Halk Kurtuluş Cephesi mensupları, 23 Eylül 2026 (AFP)

Mahmud Ebubekir

Etiyopya’da merkezi hükümet ile Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) güçleri arasında çarşamba günü çatışmaların yeniden başlaması, ülkede 2020-2022 yıllarında yaşanan ve yaklaşık 600 bin kişinin hayatını kaybettiği kapsamlı savaşa dönüşebileceği endişelerini artırdı.

Çatışmalar, Etiyopya hükümetine karşı savaşan ve yedi farklı güçten oluşan bir askeri ittifakın kurulduğunun açıklanmasından iki gün sonra meydana geldi. Söz konusu gruplar, Başbakan Abiy Ahmed liderliğindeki hükümeti devirmek amacıyla operasyonlarını koordine etme sözü vermişti. Tigray ve Afar bölgelerinde yaşanan çatışmaların ardından TPLF güçleri, aralarında Mekelle’deki havalimanının da bulunduğu bazı havalimanlarının kontrolünü ele geçirdi. Güçler ayrıca Etiyopya’nın Afar bölgesine doğru ilerlerken bir tarafta federal ordu, diğer tarafta ise federal hükümete bağlı Tigray Barış Gücü ile şiddetli çatışmalara girdi. Dimtsi Weyane radyosuna konuşan görgü tanıkları, TPLF güçlerinin Afar topraklarında ilerleyerek bazı ileri mevzileri kontrol altına aldığını bildirdi.

Etiyopya Başbakanı’nın Doğu Afrika ülkeleriyle ilişkilerden sorumlu danışmanı Getachew Reda ise X hesabından yaptığı açıklamada gelişmeleri ‘üzüntü ve keder verici’ olarak nitelendirdi. Reda, “Uluslararası toplum da dahil olmak üzere birçok kişinin Tigray’de yeni bir savaş turunun yaşanmasını önlemek için gösterdiği çabalara rağmen, TPLF liderliği çarşamba günü erken saatlerde Afar ve Amhara bölgelerindeki hükümet mevzilerine kapsamlı bir saldırı düzenlemeye karar verdi” ifadelerini kullandı.

Daha önce Tigray bölgesinin valiliğini yapan Reda, Tigray güçlerinin federal hükümetin kontrolündeki bazı havalimanlarını ele geçirdiğini ve bunun bölgeye yönelik ve bölgeden gerçekleştirilen uçuşların askıya alınmasına yol açtığını belirtti. Reda, TPLF’nin siyasi ve askeri liderliğinin izlediği yaklaşımın ‘eşi benzeri görülmemiş sorumsuzluk düzeylerine’ ulaştığının açıkça görüldüğünü savundu.

Addis Ababa’daki federal hükümet, Tigray ve Afar bölgelerindeki gelişmelere ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmazken, Tigray yönetimi dün yaptığı açıklamada, federal ordunun iki bölge arasındaki sınır boyunca gerçekleştirdiğini öne sürdüğü ‘kapsamlı işgal ve saldırının’ ardından silahlı kuvvetlerine ‘savunma amaçlı çatışmaya’ girme emri verdiğini duyurdu.

Afrika Birliği’ne karşı artan gerginlik

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre TPLF, Afrika Birliği’ne (AfB) yönelik söylemini sertleştirerek AfB Komisyonu Başkanı’na, Pretoria Barış Anlaşması’nın uygulanma sürecini değerlendirmek üzere AfB’nin üst düzey komitesinin yeniden toplanması ve istikrarın güvence altına alınması amacıyla anlaşmanın güvenli şekilde uygulanması yönündeki tekrarlanan çağrılarını hatırlattı. Ancak bu çağrıların AfB Komisyonu tarafından dikkate alınmadığını belirten TPLF, anlaşmanın büyük ölçüde federal hükümetin iradesine bağlı kaldığını savundu.

TPLF’nin sert tepkisi, AfB Komisyonu Başkanı Mahmud Ali Yusuf’un kuzey Etiyopya’daki çatışmaların derhal azaltılması çağrısında bulunan bir açıklama yayımlamasının ardından geldi. Yusuf, Güney Tigray’ın bazı kesimleri ile Afar bölgesinde çatışmaların yoğunlaştığına ilişkin haberlerden ve durumun daha fazla istikrarsızlaşması tehdidi oluşturan yeni siyasi ve askeri ittifakların kurulmasına ilişkin son gelişmelerden duyduğu ‘derin endişeyi’ dile getirdi.

TPLF ise AfB’nin açıklamasının Addis Ababa’nın sunduğu anlatıyı desteklediğini savundu. TPLF, çarşamba günü yaşanan çatışmaların Addis Ababa’nın uzun süredir devam eden ihlallerinin sonucu olduğunu ve AfB’nin rolünü yerine getirmediğini belirtti.

Tigray İletişim İşleri Ofisi adına yayımlanan açıklamada, federal güçlerin Tigray sınırı boyunca geniş çaplı askeri yığınak yaptığı ve bölgenin batısındaki Şirerina bölgesine saldırı düzenlediği öne sürüldü. Açıklamada, insansız hava araçlarıyla (İHA) gerçekleştirilen gözetleme ve saldırılar ile hava bombardımanlarının sivillerin yaralanmasına ve maddi hasara yol açtığı, buna rağmen AfB’nin bu gelişmeleri kınamadığı veya eleştirmediği ifade edildi. Açıklamada, “AfB, Tigray’de Katolik Yardım Hizmetleri örgütüne ait insani yardım konvoyuna İHA’yla düzenlenen hava saldırısını dahi kınamadı” denildi. Söz konusu saldırı, ABD Dışişleri Bakanlığı da dahil olmak üzere çok sayıda tarafın tepkisini çekmişti. TPLF, federal hükümeti saldırıyı 23 Eylül’de başlatmakla suçlayarak son gelişmelerin temelinde, ‘federal güçlerin çarşamba sabahı, yoğun İHA saldırıları ile hava ve topçu bombardımanlarının ardından Afar bölgesi yakınlarındaki Güney Tigray’da güçlerimize ait mevzilere saldırması ve bunun Tigray güçlerini kendilerini savunmaya zorlaması’ olduğunu ileri sürdü.

Kaçınılmaz çatışmalar

Öte yandan Etiyopya uzmanı İskender Tavki, Tigray ve Afar bölgesinin bazı kesimlerinde yaşanan son çatışmalara ilişkin değerlendirmesinde, ilk kurşunu kimin sıktığından bağımsız olarak, Addis Ababa’daki merkezi hükümet ile muhalif taraflar arasındaki gerilimli ilişkilerin seyrinin, özellikle son haftalarda, askeri çatışmaya başvurulmasının kaçınılmaz hale geldiğine işaret ettiğini belirtti. Tavki, bu durumun özellikle pazartesi günü yedi muhalif gücün oluşturduğu birleşik askeri ittifakın ilan edilmesinin ardından belirginleştiğini ifade etti.

İskender, “Her iki durumda da çatışmaların yaşanması kaçınılmazdı. İttifak halindeki güçlerin, etkili ve dikkat çekici askeri operasyonlar düzenleyerek varlıklarını ve ittifaklarının işlevselliğini kanıtlamaları gerekiyordu. Federal ordunun ise sahadaki operasyonlarla askeri ittifaklara karşı koyma kapasitesini göstermesi gerekiyordu. Dolayısıyla İHA’larla düzenlenen hava saldırıları, ülkenin farklı bölgelerinden silahlı hareketleri bir araya getiren bu ittifaka doğrudan bir yanıt niteliğindeydi. Muhalif tarafın hava gücüne sahip olmaması nedeniyle kara harekâtı tek seçenekti” dedi.

Tavki, TPLF güçlerinin havalimanlarını kontrol altına alma girişiminin, Tigray yönetiminin karşı karşıya bulunduğu ekonomik ve askeri ablukayı kırmayı amaçladığına dikkat çekti. Özellikle yardım malzemeleri ve bazı ikmal araçlarının hava saldırılarında hedef alınmasının ardından Tigray güçlerinin, 2020-2022 savaşında olduğu gibi tamamen kuşatma altına girmemek için ikmal zincirlerini güvence altına alacak hava ulaşım koridorunu garanti altına almaya çalıştığını belirtti.

Anlaşmanın sonu

Etiyopyalı analist, çarşamba günü yaşanan sınırlı çatışmaları, özellikle federal ordunun Tigray bölgesindeki varlığının tamamen sona ermesinin ardından Pretoria Anlaşması’nın fiilen sonunu getiren gelişme olarak değerlendiriyor. Etiyopya ordusuna bağlı birliklerin bölgede yalnızca havalimanları gibi stratejik tesislerin de bulunduğu sınırlı noktalarda konuşlandığını belirten Tavki, TPLF’nin temel havalimanlarının kontrolünü ele geçirmesiyle düzenli ordunun bölgedeki varlığının tamamen sona erdiğini ifade etti.

Tavki, Pretoria Anlaşması’nın federal ordunun uluslararası sınırlarda (Eritre-Tigray sınırı ile Sudan-Tigray sınırı) ve havalimanları dahil stratejik olarak nitelendirilen bölgelerde konuşlanmasına izin verdiğine dikkat çekti. Ancak anlaşmanın imzalanmasından bu yana düzenli ordunun bölgedeki varlığının havalimanlarının güvenliğini sağlamakla sınırlı kaldığını, uluslararası sınırlarda, özellikle Eritre sınırında, konuşlanmadığını belirtti.

Tavki, Pretoria Anlaşması’nın yalnızca son askeri çatışmalar nedeniyle başarısızlığa uğramadığını, tarafların anlaşmayı etkisiz hale getirmeye yönelik bir süreç izlediğini ifade etti. Siyasi nedenlerle anlaşmanın bazı maddelerinin askıya alınmış durumda kaldığını belirten analist, bunlar arasında yerinden edilenlerin geri dönüşü, güçlerin yeniden konuşlandırılması ve TPLF’nin siyasi parti olarak tanınması gibi başlıkların bulunduğunu kaydetti. Analiste göre, Tigray savaşı sırasında hükümet kurumları tarafından cepheye yönelik uygulanan yasal yasak da yürürlükte kalmaya devam etti. Bu durum, cephenin bölgesel hükümetin görevine son vererek savaş öncesindeki düzene dönmesine yol açtı. Analist ayrıca Etiyopya Başbakanı’nın son Temsilciler Meclisi oturumunda yaptığı konuşmada Pretoria Anlaşması’nı, ‘şimdi hükümetinin yanında yer alan üç kişi tarafından imzalanmış bir düzenleme’ olarak nitelendirmesinin, Pretoria’da varılan yükümlülüklerden geri adım atılacağının açık bir göstergesi olduğunu belirtti. Buna göre tarafların her ikisinin de anlaşmanın uygulanamamasında ve yeniden çatışma sürecine dönülmesinde benzer ölçüde rol oynadığı ifade ediliyor.

İsyancı bölge

Öte yandan Etiyopya uzmanı ve iktidardaki Refah Partisi’nde faaliyet gösteren Tamang Horisa, Tigray ve Afar bölgelerinde son günlerde yaşanan çatışmaların, TPLF liderliğinin Pretoria Anlaşması’na yönelik yükümlülüklerinden vazgeçtiğini ve sahada oldubitti yaratmaya çalıştığını kesin biçimde ortaya koyduğunu savundu.

Horisa, havalimanlarının mevcut federal sistem içerisinde ulusal nitelikteki sivil tesisler olduğunu belirterek, bu tesislerin güç kullanılarak ele geçirilmesi ve meşruiyeti bulunmayan bir yönetimin egemenliği altına sokulmasının, Tigray bölgesinin tamamını devletin egemenliğine ve meşruiyetine karşı isyan eden bir bölge konumuna getirdiğini ileri sürdü. Düzenli ordu birliklerinin havalimanlarından kanlı çatışmalara girmeden çekilmesinin can kayıplarını önleme isteğinden kaynaklanmış olabileceğini belirten Horisa, sivil havalimanlarının kontrolünü ele geçirmenin askeri bir zafer olarak nitelendirilemeyeceğini, bunun Tigray’ı uçuruma sürükleyen unsurların yönünü kaybettiğinin göstergesi olduğunu ifade etti.

Horisa, son gelişmelerin, 2020-2022 yıllarında aynı adla yürütülen ilk operasyonun ardından 2. Hukukun Uygulanması Operasyonu’na başvurulmasını gündeme getirebileceğini öne sürdü. Tigray’da Addis Ababa’daki meşru otoriteye karşı bir isyan yaşandığını savunan Horisa, ikinci operasyonun bölgesel ve uluslararası mutabakatla gerçekleştirilmesi halinde daha geniş bir meşruiyet kazanabileceğini belirtti. Horisa, bu değerlendirmesine gerekçe olarak AfB’nin cephe liderliğinin aldığı kararları kınayan açıklamasını gösterirken, gelişmelerin cephe tarafından hükümeti devirmeyi amaçlayan oluşumlar ve silahlı milislerle ittifak kurulduğunun duyurulmasıyla aynı döneme denk geldiğine dikkat çekti. Ayrıca cephenin, Tismedo olarak adlandırılan süreç kapsamında Eritre yönetimiyle açıkladığı ittifaklara da işaret etti.

Birçok neden

Öte yandan önde gelen Etiyopyalı siyasetçi Ledetua Ayalu, kısa süre önce Hayatta Kalmak İçin Etiyopya Halk Güçleri İttifakı adı altında yedi siyasi ve askeri güç tarafından ilan edilen ittifakın, iktidarı askeri yöntemlerle devirmeyi amaçladığını daha önce ortaya koyduğunu belirterek, son gelişmelerin bu nedenle olası ve beklenebilir olduğunu ifade etti.

Ayalu, “Askeri seçeneği desteklemememe ve iktidara karşı barışçıl mücadeleye inanmama rağmen, bu ittifak iktidardaki partinin muhaliflerini askeri seçeneğe yönelten bir dizi politikasının sonucu olarak ortaya çıktı” dedi.

Ayalu, söz konusu yedi gücün ülkenin karşı karşıya olduğu temel meselelerin çoğunda birbirleriyle çelişen ve farklı görüşlere sahip olduğunu, ancak ortak bir rakibe karşı bir araya geldiklerini belirtti. Bu güçleri birleştiren tek unsurun iktidara karşı olmaları olduğunu savunan Ayalu, dolayısıyla bu sürecin ortaya çıkmasından öncelikle iktidarın sorumlu olduğunu ifade etti. Etiyopyalı siyasetçi, iktidarın izlediği politikaların demokrasi ve iktidarın barışçıl yollarla el değiştirmesinin bulunmamasının sonucu olarak ülkedeki yaklaşık beş bölgede iç savaş yaşandığını öne sürdü.

Elverişli bir bölgesel ortam

Ayalu, Tigray bölgesinin daha fazla çatışmaya sahne olabileceğini ve bunun nihayetinde kapsamlı bir savaşa dönüşebileceğini öngörüyor. Mevcut bölgesel ve uluslararası koşulların bu riski artırdığına dikkat çeken Ayalu, “Gelecek savaş daha şiddetli ve daha yıkıcı olabilir. Özellikle tarafların dahil olduğu bölgesel saflaşmalar bu durumu daha da ağırlaştırabilir” dedi.

Ayalu, kanlı bir savaştan kaçınmak için hâlâ fırsatlar bulunduğunu belirterek, iktidara ilişkin hesapların önüne ulusal çıkarların geçirilmesi ve son dönemde aynı adla yürütülen, ancak ortaklık ve ulusal uzlaşı koşullarının karşılanmadığı girişimler yerine gerçek bir ulusal diyalog çağrısı yapılması gerektiğini ifade etti.

Ayalu, kapsamlı bir savaşın yaşanması halinde bölgesel ve uluslararası ortamın etkileri konusunda da uyarıda bulundu. Kızıldeniz’deki gerilimlerin ve uluslararası toplumun daha acil krizlerle meşgul olmasının Tigray’da olası bir savaşın sonuçlarını ağırlaştırabileceğini belirtti. Bunun yanı sıra, Afrika Boynuzu’ndaki bazı ülkelerde Addis Ababa yönetimiyle hesaplaşma yönündeki eğilimlerin giderek güçlendiğini savunan Ayalu, özellikle Asmara ve Hartum yönetimlerine dikkat çekti. İki ülkenin Addis Ababa ile ilişkilerinin farklı nedenlerle kötüleştiğini belirten Ayalu, Asmara’nın Refah Partisi yönetiminin ülkenin egemenliğini hedef aldığını düşündüğünü, Hartum’un ise Addis Ababa’yı bölgesel güçlerin hedeflerine hizmet etmek amacıyla Sudan'daki iç savaşa müdahil olmakla suçladığını ifade etti.


Yeni Ari Aster filminde Scarlett Johansson'ın rol arkadaşı bulundu

Woody Allen'ın 2005 yapımı filmi Maç Sayısı'nda (Match Point) Scarlett Johansson, hırslı ama şansı yaver gitmeyen Amerikalı aktris Nola Rice rolündeydi (Paramount Pictures)
Woody Allen'ın 2005 yapımı filmi Maç Sayısı'nda (Match Point) Scarlett Johansson, hırslı ama şansı yaver gitmeyen Amerikalı aktris Nola Rice rolündeydi (Paramount Pictures)
TT

Yeni Ari Aster filminde Scarlett Johansson'ın rol arkadaşı bulundu

Woody Allen'ın 2005 yapımı filmi Maç Sayısı'nda (Match Point) Scarlett Johansson, hırslı ama şansı yaver gitmeyen Amerikalı aktris Nola Rice rolündeydi (Paramount Pictures)
Woody Allen'ın 2005 yapımı filmi Maç Sayısı'nda (Match Point) Scarlett Johansson, hırslı ama şansı yaver gitmeyen Amerikalı aktris Nola Rice rolündeydi (Paramount Pictures)

Ayin (Hereditary) ve Ritüel'le (Midsommar) tanınan yönetmen Ari Aster, yeni projesi Scapegoat için hazırlıklarını sürdürüyor. 

Deadline'ın özel haberine göre Jude Law, daha önce kadroya katıldığı açıklanan Scarlett Johansson'la başrolü paylaşmak üzere imza aşamasına geldi.

Aster'ın tüm projelerinde olduğu gibi bu filmin de konusuna dair detaylar gizli tutuluyor. 

Bir söylentiye göre hikayenin merkezinde, internette tanınan bir kişiyi ameliyat eden doktor var.

Başka söylentiler ise A24 yapımı filmin bilimkurgu türünde bir aşk hikayesi ya da Aster'ın önceki işlerine yakın bir drama olabileceği yönünde.

Frankenstein'la Oscar'a aday gösterilen Jacob Elordi'nin de filmde rol alacağı bildirilmişti.

Johansson'ın takvimine göre planlanan filmin çekimlerine bu yıl başlanması hedefleniyor. 

41 yaşındaki Johansson, Mike Flanagan'ın yeni Şeytan (The Exorcist) filminin çekimlerini tamamladı. Yıldız isim The Batman: Part II'de de rol alacak.

Ari Aster, 2018 yapımı Ayin ve 2019 tarihli Ritüel'le modern korku sinemasının en önemli isimlerinden biri haline gelmişti. 

Ardından 2023'te Korkuyorum (Beau is Afraid) ve geçen yıl prömiyerini Cannes Film Festivali'nde yapan Eddington'a imza atmıştı.

Jude Law, son dönemde Yıldız Savaşları (Star Wars) evreninde geçen Skeleton Crew'da ve Netflix'in Emmy adayı gerilim dizisi Black Rabbit'te rol almıştı.

53 yaşındaki oyuncu, Olivier Assayas'nın Venedik Film Festivali'nde gösterilen filmi The Wizard of the Kremlin'de de Rusya lideri Vladimir Putin'i canlandırmıştı.

Law, Andrew Garfield'la başrolü paylaştığı Apple dizisi Wild Things'te Las Vegas gösterileriyle tanınan illüzyonist Siegfried'i canlandıracak. Oyuncu, Nancy Meyers'ın yeni filminin çekimlerini de tamamladı.

Independent Türkçe, Deadline, Bloody Disgusting