Hüda Rauf
ABD Başkanı Donald Trump, BM Genel Kurulu'nun oturum aralarında New York'ta Steve Witkoff ile İran heyeti arasında gerçekleşecek görüşme konusunda belki de aşırı iyimser olmamalı; çünkü İran ile müzakere etmeden veya ona savaş açmadan önce anlaması gereken iki önemli neden vardı. Anlaması gereken ilk konu, İran kültüründe “ilk teklifin nihai pozisyon olmadığı ve ilk reddin nihai ret olmayabileceği”dir. Önemli olan, ilişkiyi yönetmek ve kamuoyuna açıklanan ile pratikte elde edilebilecekler arasındaki alanı dengelemektir.
Anlaması gereken ikinci konu ise İran'ın geçici anlaşmalara dayalı müzakereleri alışkanlık edinmiş olduğudur. İran zihniyeti, dosyaları birbirinden ayırmayı kabul etmiyor. Çatışmalar sırasında dosyaları birbirine bağlamaya ve “arenaları birleştirmeye” çalışan İran, diplomaside dosyaları birbirinden ayırmayı kabul etmiyor. Tahran, yalnızca nükleer program veya deniz koridorlarının yeniden açılması konusunda müzakere etmek istemiyor; “kapının bekçisi” ve bölgedeki krizlerin çözümünün anahtarı rolünü üstlenmesini sağlayacak kapsamlı anlaşmalar ve güvenlik düzenlemeleri istiyor. Peki, neden? Çünkü bu, İran'ın bölgesel konumu için öngördüğü roldür ve bu rolü, George W. Bush, Barack Obama ve Joe Biden gibi önceki ABD yönetimleriyle oynamaya alışkın.
İran ve ABD arasındaki ilişkiler, geçici iş birliği dönemlerinin yanı sıra çatışmalarla da karakterize edilmiştir. Bu, önceki ABD yönetimlerinin çoğunun baskın özelliği olsa da, onunla geçici bir anlaşmaya bile varamayan Trump yönetimidir ve onun liderliğinde İran kırmızı çizgileri aştı.
George W. Bush yönetimi sırasında, ABD'nin 2003'teki Irak işgali, Tahran'ın bölgedeki nüfuzunu artırmak için kullandığı önemli bir bölgesel gelişmeydi. Cumhuriyetçi yönetim, Bush yönetimi ile İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad arasındaki karşılıklı düşmanca söylemlere rağmen, bu dönemde ABD ve İran arasında Afganistan ve Irak'ta bir iş birliğine tanık oldu. Washington başlangıçta Tahran ile yakınlaşmaya ve Afganistan'daki durumla ilgili kendisiyle iletişim kanalları açmaya çalıştı, Irak'ta ise bunu göz ardı etti. ABD'nin Afganistan işgali, İran ile bir iş birliğine ve iki taraf arasında yapıcı müzakerelerin başlatılmasına şahit oldu. Afganistan ile ilgili 18 ay boyunca iki taraf arasındaki iletişim, Taliban hükümetinin devrilmesinden sonra istikrarın korunmasında İran'ın taktiksel iş birliği de dahil olmak üzere çeşitli olumlu sonuçlar verdi. Tahran ayrıca birkaç kez Afgan ordusu için ABD liderliğindeki bir eğitim programına katılmayı ve Washington ile terörle mücadele diyaloğu başlatmayı teklif etti. İki taraf arasındaki bu iş birliğine rağmen, ABD doğrudan bir diyalog mekanizması kurmadı.
Afganistan'da Taliban sonrası dönemde İran ile sınırlı ve örtük bir iş birliğine rağmen, Başkan George W. Bush İran'ı ABD'nin düşmanı olarak tanımlayarak “şer ekseni”ne yerleştirdi. Dahası, 2003 yılında ABD, iki ülke arasındaki tüm önemli konuları içeren kapsamlı bir anlaşmaya varmayı hedefleyen Tahran'ın Saddam Hüseyin sonrası meseleler hakkındaki kapsamlı teklifini reddetti.
2007 yılında, Irak'la ilgili olarak iki taraf arasında görüşmeler yapıldı ve bu görüşmeler Afganistan'daki durumu ve İran'ın bölgesel rolünü de kapsadı. Bu görüşmeler, Irak'ta istikrarın sağlanmasına yönelik stratejileri de içeriyordu. ABD, Irak'ta istikrarın ve kendisinin oradan geri çekilme stratejisinin İran'ın desteğiyle sağlanması gerektiğini kabul ediyordu ve buna karşılık İran da orada nüfuzunu başarıyla genişletti.
İran ve ABD arasındaki hesaplı yakınlaşma, Taliban ve Saddam Hüseyin rejimlerinin ortadan kaldırılması konusundaki çıkarlarının örtüşmesine dayanıyordu. Ancak Irak ve Afganistan, sadece İran ve ABD'nin değil, aynı zamanda askeri güçlerinin de her iki ülkedeki çıkarları nedeniyle aralarında gerilim noktaları haline geldi. Tüm bunlar yakınlaşmayı ve diyaloğu zorunlu kıldı ve bu dönemde, ilişkilerin yeniden kurulmasından ziyade, nüfuz alanları ve güvenlik düzenlemelerine dayalı uzlaşılar görüldü.
Barack Obama'nın başkanlığı döneminde, ilk dönemde artan ekonomik baskı ve yaptırımlar uygulandı. Reformcu Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin göreve gelmesiyle aynı zamana denk gelen Obama’nın ikinci dönemine ise, nükleer anlaşmayı sonuçlandırmak amacıyla İran'a karşı açılım damga vurdu. İran nükleer meselesi, Obama'nın Tahran'a yönelik politikasının en büyük bölümünü oluşturdu ve İran'ı diplomasi yoluyla nükleer programını sınırlamaya ikna etme ve on yıllarca süren izolasyon ve düşmanlıktan sonra Washington ile rejim arasındaki ilişkileri yeniden başlatma fırsatının var olduğunu teyit etti. ABD yönetimi içinde İran ile başa çıkma konusunda iki ana yaklaşım ortaya çıktı. Bir kesim entegrasyonun politikalarında değişikliklere yol açacağından şüphe duyarken, bir diğer kesim ise ABD'nin İran'a nükleer programıyla ilgili uluslararası taleplere uymayı reddetmenin sonuçları ile şartları kabul etmenin faydaları arasındaki farkı göstermek için farklı bir yol izlemesi gerektiğini savunuyordu. Obama, İran'ı nükleer anlaşma yoluyla kontrol altına almanın, İran'ın ABD ve müttefiklerini kışkırtma eğilimini dizginleyeceğine inanıyordu; zira yaptırımların yeniden uygulanmasından kaçınmak İran'ın büyük ölçüde çıkarınaydı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Obama, İran nüfuzunu havuç ve sopa politikasıyla sınırlamaya çalıştı. Önceki tüm ABD yönetimleri, İran belirli kırmızı çizgileri aşmadığı sürece, ona karşı askeri müdahaleden kaçınmaya çalışmıştı. Bu kırmızı çizgiler arasında İran'ın nükleer silahlı bir devlet olma girişimleri, İsrail veya Körfez ülkeleri gibi ABD müttefiklerine yönelik saldırıları veya saldırı hazırlıkları ve Hürmüz Boğazı'nda petrol veya gemi trafiğini ve seyrüseferi engelleme girişimleri yer alıyordu. Obama ise İranlılara ABD'nin rejimi tanıdığı ve onu devirme niyetinde olmadığı güvencesi vermeye çalıştı. Zira bu tehdit, rejimin Batı ve komşu ülkeler tarafından devrilme tehdidi altında olduğuna inanan İran elitinin algısında derine yerleşmişti.
Trump'ın İran ekonomisine “azami baskı” politikası uyguladığı ilk döneminde İran, ABD'nin kendisine karşı herhangi bir şekilde gerilimi tırmandırmasından kaçınmaya çalıştı. Ancak Trump’ın, ikinci döneminde İran'a yönelik ABD politikasının yerleşik parametrelerinden sapması, İran’ı Hürmüz Boğazı'nı kapatarak ve bölgedeki ülkelere saldırarak kırmızı çizgileri aşmaya itti. Trump ayrıca, güvenlik düzenlemelerine veya bölgesel konularda iş birliğine dayalı aşamalı bir anlaşma formülü bulmakta da başarısız oldu.
Bu nedenle, bir yandan İran'ın gerilimi tırmandırması, diğer yandan Irak'tan başlatılan saldırılar ve Husi sorunu gibi diğer gerilim noktalarının aktifleştirilmesi, İran'ın sadece nükleer mesele veya Körfez'deki seyrüsefer konusunda Trump ile müzakere etmeyi değil, aynı zamanda Yemen, Lübnan ve Irak'taki krizlerde çözümün anahtarı olarak görülmesini istediğinin bir göstergesi olarak anlaşılabilir.
Öte yandan, gerilimi tırmandırma ve müzakereler mutlaka zıt kavramlar değil ve tırmandırmanın kendisi de müzakere sürecinin bir parçası olabilir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, BM Genel Kurulu toplantıları sırasında ABD’nin Temsilcisi Steve Witkoff ile görüşürken, İran kaynakları Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması için gereken şartların şunları içerdiğini belirtti:
• Deniz ablukasının derhal kaldırılması
• Dondurulmuş tüm İran varlıklarının derhal serbest bırakılması
• Direnişin tüm cephelerinde savaşın sona ermesi.
Ancak gelişmeleri takip eden herkes, İran'ın şimdi New York'tan Witkoff ile açıkladığı bu şartların, her iki tarafça zaten imzalanmış olan İslamabad Mutabakatı'nda yer alanlarla aynı olduğunu görebilir. Bu mutabakat zaptı, İran tarafından şimdi açıklanan bu noktalar kendisinde yer almadığı için değil, Tahran boğazda Umman kıyısına değil, İran kıyısına daha yakın bir rota izlenmesini istediği için çöktü.
Bu nedenle, kamuoyuna açıklanan şartlar gerçek şartlar değil; gerçek talepler, İran'ın Yemen ve Irak konusunda müzakere etme ve Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünün tanınmasını sağlama arzusuna ilişkin ayrıntılarda gizli. Bu, İran’ın 2003'te Irak'ta George Bush için yarattığına benzer şekilde, yönetilir bir kaosa dönüştürdüğü bu konularda Amerikan yönetimiyle aşamalı bir anlaşmaya varmak istediği anlamına geliyor. Ayrıca, Witkoff ile görüşme sırasında bu koşulların açıklanması, müzakerelerin başladığı anlamına gelmiyor. Zira İran için müzakerelere başlamak, mutlaka bir anlaşmaya varmak demek değil. Bu nedenle Trump, “ilk teklifin nihai pozisyon olmadığını ve ilk reddin nihai ret olmayabileceğini” anlamalı. Ayrıca, İran için yeni kırmızı çizgiler belirlemeli ve bunları, İran'ı bir çözüme ulaşma isteğini göstermeye zorlayacak bir havuç ve sopa yaklaşımı olarak tanımlamalı.



