Antoine el Hac
Rakamlar ekonomilerin büyüdüğünü, üretimin arttığını, teknolojinin eşi benzeri görülmemiş sıçramalar yaptığını ve özel servetlerin rekor seviyelere ulaştığını gösteriyor. Ancak milyonlarca insan bu refahı, ekonomik raporların işaret ettiği şekilde yaşamıyor. Onlar için “büyüyen” ekonomi; kiraların yükseldiği, gıda ve enerji maliyetlerinin arttığı, ev sahibi olmanın giderek zorlaştığı ve maaşın ay sonunu getirebilmek için her zamankinden daha fazla yetmek zorunda kaldığı bir ekonomi anlamına geliyor.
Modern ekonominin çelişkisi tam da burada yatıyor: Ekonomi zenginleşirken birey kendisini daha yoksul hissedebiliyor.

GSYH ile günlük hayat arasındaki uçurum
Sorunun temelinde, gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYH) tek başına bu deneyimi ölçmek için yeterli olmaması yatıyor. GSYH, bir ekonominin ürettiği mal ve hizmetlerin değerini ölçüyor. Ancak bu üretimin getirisinin kimlere dağıldığını, sıradan bir çalışanın maaşıyla ne kadar alışveriş yapabildiğini, ev veya çocuklarının eğitim masraflarını karşılayıp karşılayamadığını ya da beklenmedik bir hastalıkla başa çıkıp çıkamayacağını göstermiyor.
Örneğin ABD'de medyan hane geliri, 2025 yılında enflasyondan arındırılmış olarak 87 bin 460 dolara ulaştı. Bu, rekor bir seviye. İlk bakışta olumlu görünen tabloya rağmen, hane gelirindeki reel artış 2019'a kıyasla yalnızca yüzde 2,5'te kaldı. Üstelik bu artış altı yıllık bir dönemde gerçekleşti. Karşılaştırma yapmak gerekirse, 2019'dan önceki altı yılda medyan hane gelirinin reel artışı yaklaşık yüzde 19 olmuştu.
Başka bir ifadeyle, bugün bir Amerikalı nominal olarak daha fazla kazanıyor olabilir ancak yaşam standardını yükseltmek için katetmesi gereken yol giderek zorlaşıyor.
Üstelik bu sorun yalnızca ABD'ye özgü değil. Avrupa Birliği'nde konut fiyatları 2010-2024 döneminde yüzde 53, kiralar ise yüzde 25 arttı. Avrupa'daki haneler 2024 yılında harcanabilir gelirlerinin ortalama yüzde 19'unu konuta ayırdı. Düşük gelirli hanelerde bu oran yüzde 37'ye yükseldi.
Avrupa'nın en büyük ekonomilerinden Fransa'da da çelişki daha belirgin biçimde görülüyor. Güncel tahminlere göre dört kişilik bir ailenin satın alma gücü, 2024-2026 döneminde yılda ortalama yaklaşık 1.200 avro azaldı. Reel ücretler de 2019'dan bu yana yaklaşık yüzde 2 geriledi.

Bu tablo, “ekonomik büyüme” ifadesinin insanların yaşam koşullarının iyileştiğine inanmaları için neden yeterli olmadığını açıklıyor.
İnsanlar gıdalarını ve kıyafetlerini GSYH ile satın almıyor. Elektrik faturalarını büyüme oranıyla ödemiyor, kiralarını borsa endeksiyle karşılamıyor. Bunların hepsi için gelirlerini kullanıyorlar.
Reel ücretler sorunu
İkinci sorun ise reel ücretler.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), birçok ülkede reel ücretlerin yeniden yükselmeye başladığını ancak çok sayıda ülkede, 2022'den itibaren dünyayı etkisi altına alan enflasyon dalgası yaşanmasaydı ulaşılabilecek seviyelerin hâlâ altında kaldığını belirtiyor. Örgüt ülkelerinde reel ücretlerin ortalama artış oranı 2026'nın ilk çeyreğinde yüzde 2,2 oldu. Bu oran, bir önceki yılın aynı döneminde yüzde 2,7 seviyesindeydi.
Yani enflasyonun düşmesiyle mücadele sona ermiyor. Güçlü fiyat artışlarının ardından enflasyon oranının gerilemesi, fiyatların kendiliğinden eski seviyelerine döneceği anlamına gelmiyor.
Bir ürünün fiyatı 100'den 130'a yükselip ardından enflasyon yavaşlarsa, fiyat yeniden 100'e düşmüş olmuyor. Yalnızca fiyat artışının hızı azalıyor.
Ekonomistler ile vatandaşlar arasındaki büyük algı farklılığının nedenlerinden biri de bu basit ayrıntı. Ekonomist, “Enflasyon geriliyor” diyor. Vatandaş ise “Ama fiyatlar hâlâ yüksek” diye karşılık veriyor. Aslında ikisi de haklı.
Lübnan örneğindeki ağır çelişki
Lübnan'da ise bu çelişki çok daha ağır bir tablo ortaya koyuyor. Çünkü burada yaşanan sorun yalnızca satın alma gücünün azalması değil, kapsamlı bir mali, parasal ve toplumsal çöküş.
Lübnan ekonomisi 2025 yılında yüzde 4,2 reel büyüme kaydetti. Bu gelişme, yıllarca süren çöküşün ardından toparlanmanın başlangıcı olarak değerlendirilebilirdi. Ancak Dünya Bankası, çatışmaların yeniden başlaması ve bunun tüketim, yatırım, turizm ve altyapı üzerindeki etkileri nedeniyle ekonominin 2026'da yüzde 6,4 daralmasını bekliyor. Özellikle ülkenin dış ticaretinde ithalatın ağırlıklı olması nedeniyle enflasyonun da bu yıl yüzde 17,5'e ulaşacağı tahmin ediliyor.
Uluslararası Para Fonu (IMF), Eylül 2026'da yaptığı açıklamada Lübnan'da enflasyonun hâlâ çift haneli seviyelerde bulunduğunu bildirdi. Açıklamada, güvenlik alanındaki gelişmelerin yaşam standartlarına, altyapıya ve konutlara yeni zararlar verdiği, bankacılık sektörünün ise kapsamlı bir yeniden yapılandırmaya ihtiyaç duyduğu belirtildi.
Başka bir ifadeyle Lübnanlılar “büyüme” ve “daralma” kavramlarını günlük yaşamlarından tanıyor. Gıda fiyatlarından ulaşım maliyetlerine, birikimlerinin değerinden hastane ve eğitim masraflarını karşılayabilme imkânlarına kadar her alanda bunun sonuçlarını hissediyorlar.
Ve artık ekonomik göstergelerden daha önemli hâle gelen bir soruyla karşı karşıyalar: Satın alma gücümden geriye ne kaldı?
Küresel sorunun özü de burada yatıyor.

Ekonomik güvenlik nasıl ölçülür?
İnsanlık, ekonomilerin büyüklüğünü ölçmek için son derece hassas göstergeler geliştirdi. Ancak ekonomik güvenliği ölçmenin, hatta bunu sağlamanın ideal yolunu hâlâ arıyor.
GSYH artabilir. Fakat konut maliyetleri ücretlerden daha hızlı yükseliyorsa vatandaş kendisini kaybetmiş hisseder. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre ulusal servet büyüyebilir. Ancak bu artışın getirileri toplumsal piramidin en üstünde yoğunlaşıyorsa insanların çoğu bundan yararlanamaz. Enflasyon düşebilir. Fakat bu da fiyatların eski seviyelerine döndüğü anlamına gelmez.
Bu nedenle ekonomide sorulması gereken en önemli soru, büyümenin ne kadar olduğu değil, bu büyümeden kimin yararlandığıdır.
Ekonomi daha fazla servet üretiyor ancak orta sınıfa ev satın alma imkânı sağlamıyor, çalışanları enflasyona karşı koruyacak ücretler sunmuyor ve ailelere daha fazla güvence hissi vermiyorsa rakamların güzel görünmesinin ne anlamı var?
Belki de gayrisafi yurt içi hasılaya refahın eksiksiz bir aynasıymış gibi yaklaşmayı bırakmanın zamanı geldi.
Çünkü ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değil. Aynı zamanda insanların ne satın alabildiği, ne kadar tasarruf edebildiği, gelecekleri için ne ölçüde plan yapabildiği ve yarının bugünden daha iyi olacağına inanıp inanmadığıyla ilgili.
Bu soruların cevapları olumsuzlaştığında, bir ekonomi kâğıt üzerinde refah içinde görünürken o ekonominin içinde yaşayan insanlar kendilerini daha yoksul hissedebilir.

Asıl sorun da burada başlıyor. Ekonomik büyüme istatistiklerde bir gerçek hâline gelirken insanların yaşamında karşılık bulamıyorsa toplumların temel dayanağı ve başlıca itici gücü olan orta sınıf aşınmaya başlıyor.
Sonuç olarak, orta sınıfa ulaşmayan büyüme hem demokrasiye hem de ekonomik sisteme duyulan güveni zedeliyor. Bu durum toplumların ve devletlerin dengelerini bozabilecek, hatta onları sarsabilecek sonuçlar doğurabiliyor.









