Azerbaycan, bölgesel fırtınalara meydan okuyarak devletin laikliği mücadelesini başlatıyor

Sosyal medyada dolaşan bir fotoğrafta, Azerbaycanlı kız öğrencilerin başörtüleri nedeniyle sınıflara girmelerinin engellendiği görülüyor.
Sosyal medyada dolaşan bir fotoğrafta, Azerbaycanlı kız öğrencilerin başörtüleri nedeniyle sınıflara girmelerinin engellendiği görülüyor.
TT

Azerbaycan, bölgesel fırtınalara meydan okuyarak devletin laikliği mücadelesini başlatıyor

Sosyal medyada dolaşan bir fotoğrafta, Azerbaycanlı kız öğrencilerin başörtüleri nedeniyle sınıflara girmelerinin engellendiği görülüyor.
Sosyal medyada dolaşan bir fotoğrafta, Azerbaycanlı kız öğrencilerin başörtüleri nedeniyle sınıflara girmelerinin engellendiği görülüyor.

Son birkaç gündür sosyal medya ve çeşitli bölgelerdeki aktivistlerin platformları, Azerbaycan’daki okullarda başörtülü oldukları gerekçesiyle eğitimlerine devam etmeleri engellenen kız çocuklarının görüntüleriyle çalkalanıyor. Milyonlarca Azerbaycanlının duygularını inciten görüntülerde, okul sıralarından uzaklaştırılan öğrenciler ve başörtüsü nedeniyle sınıflarından ayrılmak zorunda kalan çocuklar için aceleyle düzenlenen veda törenlerinde gözyaşlarına boğulan öğrencilerin etrafını saran öğretmenler yer alıyor.

Onlarca kız öğrencinin okul duvarlarının arkasından arkadaşlarıyla iletişim kurmaya çalışması ya da okula girişleri yasaklanmasına rağmen eğitimlerini sürdürmek amacıyla dış merdivenlerde sıra hâlinde toplanması dikkat çekici görüntüler oluşturdu. Bu olaylara, okullara zorla girme girişimleri, kapıların kırılması ve bazı okul yöneticilerine ait mülklerin ateşe verilmesi de eşlik etti. Ardından, onlarca yıldır demir yumrukla yönetilen ve kitlesel protestoların yaygın olmadığı ülkede geniş çaplı gösteriler patlak verdi.

Bunun yanı sıra, bir öğretmenin internette paylaştığı videoda, yedi ya da sekiz yaşlarındaki bir kız çocuğundan bütün öğrencilerin önünde başörtüsünü çıkarmasını istediği görülüyor. Küçük kız ağlamasına rağmen isteği yerine getirmeyi reddediyor. Başka bir videoda ise bir kadın, Karabağ Savaşı’nda hayatını kaybeden askerlerin fotoğraflarının bulunduğu okul panosunun önünde duruyor. Bu askerler arasında kızının babası da bulunuyor. Kadın, kızının okula gitmesine izin verilmesini, aksi takdirde babasının fotoğrafının kaldırılmasını talep ediyor.

hjuk
Sosyal medyada dolaşan bir fotoğrafta, Azerbaycanlı bir öğretmenin okul binasının dışında öğrencilerine kaçırdıkları dersleri telafi ettiği görülüyor.

Kız öğrencilerin okullara alınmasının engellendiği ilk gün, okullara girildiğini ve en az bir okul müdürüne ait aracın ateşe verildiğini gösteren görüntüler yayıldı. Kitlesel olaylar sonucunda en az 200 kişi gözaltına alındı. Bu kişiler, üç yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıya bulunuyor.

Azerbaycan İçişleri Bakanlığı, yayımladığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: “Bu tedbirlerin temel amacı, yolların kapatılmasını ve eğitim kurumlarının olağan işleyişinin aksatılmasını önlemenin yanı sıra öğrencilerin, öğretmenlerin ve diğer vatandaşların güvenliğini sağlamaktır.”

Ülkedeki medya kuruluşlarının büyük bölümünün protestoları tamamen görmezden gelmesi de dikkat çekti. Bakü’de çocuklar ve aileleri okulları kuşatırken devlet medyası, Kamboçya Başbakanı Hun Manet’in ülkeye gerçekleştirdiği ziyarete geniş yer ayırdı. Buna karşılık aynı yayın organları, Fransa’daki lise öğrencilerinin protestolarını ayrıntılı biçimde haberleştirerek Beşinci Cumhuriyet’i emperyalizm ve yeni sömürgecilikle suçluyor.

Karabağ vurgusu

Yeni ve sarsıcı gelişmeler, resmî düzeyde “devletin laikliğine saygı gösterilmesi ve eğitim kurumlarında dinî ya da inanç temelli her türlü görünümün dışlanmasına yönelik tedbirlerin uygulanması” başlığı altında sunuldu. Halk nezdinde ise bu yaklaşım, nüfusunun yüzde 96’sını Müslümanların oluşturduğu toplumun köklü değerlerini ve kimliğini savunma ilkesiyle çelişen bir karşılık buldu.

cdfvghyju
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev (Arşiv fotoğrafı - AFP)

Protestoların dikkat çeken yönü, geçmişte bölge ülkelerinde görülen kitlesel gösteri dalgalarından farklı olarak doğrudan siyasi sloganlar etrafında şekillenmemesiydi. Gösteriler, genel olarak dış politikası halkın geniş kesimleri tarafından desteklenen bir yönetime karşı duyulan derin hayal kırıklığını yansıttı.

Ancak bu durum, siyasetin bütünüyle devre dışı kaldığı anlamına gelmiyor. Siyaset, bu kez farklı bir çerçeve içinde kendini gösterdi. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, eşinin “şehit” fotoğrafını okul duvarından indiren kadının tutumuydu. Kadın, kızını başörtülü olduğu için okuldan uzaklaştıran bir kurumda, Karabağ’ı “kurtarmak” uğruna canını veren babanın fotoğrafının asılı kalmaması gerektiğini söyledi.

Karabağ meselesi protestolarda iki açıdan güçlü biçimde öne çıktı. İlk olarak, bölgenin geri alınması için yürütülen savaşlarda yer almış eski askerler gösterilere katıldı. İkinci olarak, çok sayıda kişi Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in iç politikada uygulamaya çalıştığı politikaların, Karabağ’ın “kurtarıcısı” olarak görülen liderin adımlarına yönelik geniş halk desteğiyle çeliştiğini hatırlatmaya çalıştı.

Bütün bunlardan daha önemlisi, bazı askerî kışlalarda yaşananlara sessiz bir “askerî” tepki olarak ezan okunduğunu gösterdiği öne sürülen ve doğruluğu teyit edilmemiş videoların yaygın biçimde paylaşılmasıydı. Görüntülerin gerçek olması hâlinde bu durum, ülke içindeki öfkenin ulaştığı düzeyi ve Aliyev’e bağlılığıyla bilinen en disiplinli ve katı kurumlardan birine kadar yayıldığını gösterebilir.

dyj
Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 17 Temmuz'da Moskova'da ortak bir basın toplantısına katıldı (EPA)

Tablonun en sarsıcı yanı ise ülkede yayılan protestoların boyutu ve günlük yaşamlarında dinî bağlılıklarıyla öne çıkmayan kesimlerin de gösterilere aktif biçimde katılmasıydı. Bu durum, ülkeyi onlarca yıldır yöneten demir yumruğun, çevresindeki çatışma ve savaşlardan doğrudan kaynaklanmayan toplumsal ve iç dinamikler nedeniyle kontrolü kaybedebileceğine işaret ediyor.

Büyük Petro’nun makası

Genel olarak yaşananlar, halkın geniş kesimleri tarafından benimsenmeyen ve “reform” olarak nitelendirilen uygulamalara karşı gelişen protestoların çarpıcı örneklerinden birini oluşturuyor.

Bölge tarihi, bu tür örneklerle dolu. Bunların başında, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya’da yaşanan reformlar geliyor. Söz konusu reformlar yoksulluğun ve açlığın artmasına, toplumun yaklaşık yarısının yoksulluk sınırının altına düşmesine yol açtı. Ancak dinî, kültürel ve toplumsal açıdan bakıldığında, burada daha açıklayıcı bir karşılaştırma yapmak için Rus devletinin kurucusu ve ülke tarihinin en önemli reformcularından biri olan Büyük Petro’nun uygulamalarını hatırlamak gerekiyor.

Hikâye, Büyük Petro’nun 1697-1698 yıllarında Batı Avrupa ülkelerini ve kültürlerini tanımak amacıyla gerçekleştirdiği seyahate uzanıyor. Bu ziyaretlerin sonuçlarından biri, kültürel ve toplumsal alanda kapsamlı bir dönüşüm başlatma kararıydı. Söz konusu dönüşüm, insanların dış görünüşlerini ve yaygın giyim tarzlarını değiştirmeye yönelik uygulamaları da kapsıyordu.

yj
Sosyal medyada dolaşan bir fotoğrafta, Azerbaycanlı bir kız çocuğunun bir polis memurunun emriyle okula girmesi engellendiği görülüyor.

Ülkesine döndüğünde bazı soyluları sakallarını kesmeye zorlayan Büyük Petro, bazılarının sakallarını bizzat kendisi kesti. Geleneksel Rus kıyafetleri oldukça uzun olan soylu kadınların elbiselerinin kısaltılmasını da zorunlu kıldı. Dış görünüş ve giyim konusundaki talimatlarına uymayanlara ağır vergiler getirdi. İmparatorluk kararnamesiyle çara yakın kişiler, soylular, yöneticiler ve üst düzey görevliler, dönemin Batı Avrupa aristokrasisinin kıyafetlerine benzer giysiler giymekle yükümlü tutuldu.

Büyük Petro’nun Rusya’yı modernleştirme konusundaki kararlılığına rağmen reformları ciddi eleştirilere maruz kaldı. Kararnamenin uygulanması için tanınan süre kısaydı. Ayrıca Avrupa tarzı kıyafetler, Rusya’nın kış şartlarında kullanışsızdı. İnsanlar, sıcak tutan kürkler yerine kısa giysiler ve çoraplar giymek zorunda kaldı. Bunun yanı sıra reformlar, nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan din adamlarına ve köylülere uygulanmadı. Bu durum, sınıfsal farklılıkları artırırken “Avrupalılaşmış modern elitler” ile toplumun geri kalanı arasındaki ayrışmayı derinleştirdi.

Ancak Aliyev, Büyük Petro değil. Azerbaycan da yüzölçümü, jeopolitik ağırlığı ve etkisi bakımından, o dönemde siyasi bir dev hâline gelmekte olan Rus İmparatorluğu ile karşılaştırılamaz. Bu nedenle Aliyev’in başörtüsüne karşı yürüttüğü mücadele, Rus imparatorunun makasından oldukça uzakta kalıyor; her ne kadar ona benzemeye çalışsa da.

Kabul görmeyen protestolar

Azerbaycan’daki okullarda başörtüsünün yasaklanmasına yönelik protestolar, toplumda uzun yıllardır biriken ancak doğrudan eylemlere dönüşmeyen hoşnutsuzlukları da gündeme taşıdı. Bu rahatsızlıklar, Azerbaycan şehirlerindeki göstericilerin attığı bazı sloganlara doğrudan ya da dolaylı biçimde yansıdı.

Eğitimin laikliği ilkesine yönelik itirazların yanı sıra, önceki dönemde yapılan anayasa değişiklikleri de yeniden tartışmaya açıldı. Muhalefet ve toplumun bazı kesimleri bu değişiklikleri, Aliyev ailesinin iktidarını pekiştirmeye yönelik demokratik gerileme adımları olarak değerlendirmişti.

Bu kapsamda cumhurbaşkanının görev süresi uzatılarak beş yıldan yedi yıla çıkarıldı. Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcılığı gibi yeni makamlar oluşturuldu ve bu göreve Cumhurbaşkanı’nın eşi atandı. Ayrıca Cumhurbaşkanı’na parlamentoyu feshetme yetkisi verildi. İzin alınmadan düzenlenen protestolara katılanlara ağır para cezaları ve hapis cezaları öngören yasal değişiklikler de hayata geçirildi.

Bunlara, adaletsiz olduğu düşünülen ekonomi politikalarına yönelik önceki eleştiriler de eklendi. Ülkede İsmayıllı kasabasındaki protestolar ve 2020’de düzenlenen gösteriler gibi çeşitli işçi ve halk eylemleri yaşandı. Bu protestolarda servetin adaletsiz dağılımı, petrol gelirlerinin yönetici elitin elinde toplanması ve yaşam maliyetlerinin yükselmesi eleştirildi.

dcfvgbh
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, 10 Şubat’ta Bakü’deki Zagulba Cumhurbaşkanlığı Rezidansı’nda ABD ile Azerbaycan arasındaki stratejik ortaklık şartının imzalı nüshalarını gösteriyor. (Reuters)

Söz konusu politikalar nedeniyle düzenlenen gösteriler, polis tarafından sert biçimde bastırıldı. Yüzlerce kişi, izinsiz toplantılar düzenledikleri gerekçesiyle gözaltına alındı. Ancak bu politikalara yönelik hoşnutsuzluk, mevcut protestolarla yeniden yüzeye çıktı.

Çalkantılı bir bölgede büyüyen kartopu

Azerbaycan’da yaşanan gelişmelerin bir başka dikkat çekici yönü de bazı muhaliflere göre olayların, yetkililerin aldığı bütün önlemlere rağmen hızla büyüyen bir kartopu etkisi yaratabilecek olması.

Yetkililerin başvurduğu önlemler arasında, insanların iletişim kurmasını, protesto çağrılarını yaymasını ve ülkenin diğer bölgelerinde yaşananlardan haberdar olmasını engellemek amacıyla internet hızının düşürülmesi de bulunuyor. Bunun yanı sıra önde gelen aktivistler takip ediliyor ve yüzlercesine karşı sert cezai tedbirler uygulanıyor.

Resmî söylem, alınan kararlardan geri adım atılmayacağını vurgulasa da toplumda mevcut olayların geniş kapsamlı sonuçlar doğurabileceğine ilişkin kanaat güçleniyor. Buna karşılık yetkililer, protestoların zamanla etkisini yitireceğinden emin görünüyor.

Parlamentonun Kamu Birlikleri ve Dinî Kurumlar Komitesi Başkanı Fazıl Mustafa, “Hiçbir şey olmayacak” diyerek okullarda başörtüsünün yasaklanması gerektiğini savundu. Mustafa, başörtüsünün yabancı ülkelerin Azerbaycanlı gençleri kendi ideolojileriyle “zehirlemesine” imkân verdiğini öne sürdü.

Prime TV’nin Başkanı Aygün Muradkhanlı ise protestolara katılan ebeveynleri “Selefiler ve İran ajanları” olarak nitelendirdi.

Muradkhanlı, şu ifadeleri kullandı:

“Okullarda başörtüsü yasağına karşı çıkan göstericilerin çoğunun İran’la bağlantıları var. Diğer bazı göstericiler de Selefi ve belirli merkezlerle bağlantılı olduklarına şüphe yok. Sosyal medyada bu meseleyi abartanlar, çocuklarının eğitimiyle, özellikle de kızlarının eğitimiyle ilgilenmiyor. Onları zaten okullara göndermiyorlar; Bakü’nün varlıklı mahallelerinde kendilerine ait okulları var. Bunu herkes biliyor ancak hükümet nedense bilmiyormuş gibi davranıyor.”

Atlas Siyasi Araştırmalar Merkezi Başkanı İlhan Şahin Oğlu ise NG haber sitesine yaptığı açıklamada, Azerbaycan’ın laik bir İslam ülkesi olduğunu, dinî ibadetlerin özgürce yerine getirildiğini ve cami sayısının sürekli arttığını söyledi. Bununla birlikte İran dâhil bazı ülkelerin Azerbaycanlı Müslümanlar üzerindeki nüfuzlarını artırdığını ve bunun toplumdaki aşırılıkçı eğilimleri körüklediğini ileri sürdü.

Şahin Oğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Azerbaycanlı yetkililer ve laikliği destekleyen vatandaşlar bu durumdan endişe duyuyor. Okullarda başörtüsünün yasaklanması, aşırılıkçı güçlerin ortaya çıkarılması için kullanılabilir. Dindar ailelerin önünde iki seçenek var: Ya kızlarının okul üniforması giymesine izin verecekler ya da onları okula göndermeyecekler. Azerbaycan hükümeti geri adım atmayacak.”

Muhalefetle mücadele

Buna karşılık Kafkasya uzmanı Vladimir Novikov, başörtüsü yasağının Azerbaycan’da muhalefetle mücadele politikasının bir parçası olduğunu düşünüyor.

Novikov, şu değerlendirmede bulundu:

“Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, laik muhalefet sorununu çözmeyi daha önce başarmıştı. Ancak halkın hoşnutsuzluğu artık dinî meseleler etrafında yoğunlaşmaya başladı. Dolayısıyla Aliyev bu alana da saldırıyor ve böylece iktidarını güçlendiriyor. Aynı zamanda bu sürecin kendiliğinden geliştiğini, ancak bundan çıkarı bulunan aktörlerin de olduğunu belirtmek gerekiyor.”

Örneğin Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Başdanışmanı Oktay Saral, söz konusu uygulamaya açıkça karşı çıktı. Ayrıca Haydar Aliyev döneminde öne çıkan eski elitler arasında da bazı huzursuzluklar yaşanıyor.

Genel olarak başörtüsü meselesinin tek başına ülkenin istikrarını tehdit edecek sonuçlara yol açması düşük bir ihtimal olarak görülüyor. Bununla birlikte Azerbaycan’da yeni bir gerilim hattının ortaya çıktığı ve varlığını sürdürmeye devam edeceği açık.

Burada asıl önemli nokta, İran’a, Türkiye’ye ve İran’ın müttefiki olarak nitelendirilen Ermenistan’la tarihsel anlaşmazlığa giderek daha fazla atıfta bulunulması. Bu durum, Azerbaycan’daki iç gelişmelere, bölgenin yoğun çalkantılardan geçtiği bir dönemde, bölgesel bir boyut kazandırıyor.

Azerbaycanlıların bir bölümü, Bakü’nün İran politikasını eleştiriyor. İran’da, nüfusun yaklaşık dörtte birini oluşturan önemli bir Azerbaycan Türkü topluluğu yaşıyor. İran’da Farslardan sonra en büyük ikinci etnik topluluğu oluşturan Azerbaycan Türklerinin varlığı, Bakü ile Tahran arasındaki tarihsel gerilimin başlıca nedenlerinden biri oldu. Tahran, bu büyük nüfus grubunun kendi politikalarına karşı kullanılmasından endişe duyuyor.

Bölgeyi çevreleyen çalkantılar dikkate alındığında daha önemli bir başka husus da Bakü’nün son yıllarda İsrail’le yakınlaşmaya yönelik aktif bir politika izlemesi. Bazı muhaliflere göre Azerbaycan, “bölgesel düzeyde İran’la mücadelede öncü bir güce” dönüştü.

sxcd
Azerbaycan’da başörtüsü meselesine destek amacıyla, Hizbullah’a bağlı Keşf el-Mehdi tarafından Beyrut’taki ESCWA binası önünde gösteri düzenlendi. (AP)

İsrail’in Azerbaycan’daki siyasi nüfuzu ileri seviyelere ulaşmış durumda. Ülke, güvenlik, istihbarat, askerî ilişkiler ve ekonomi alanlarında İsrail’in bölgedeki başlıca ortaklarından biri olarak öne çıkıyor.

Dikkat çekici olan ise Azerbaycan’daki laiklik politikalarının geliştirilmesinde ve okullarda başörtüsünün yasaklanmasına ilişkin son kararlarda İsrail’in rolü bulunduğuna dair herhangi bir kanıt olmamasına rağmen, Tel Aviv’in mevcut krizi fiilen derinleştiren kararlar alınması için Azerbaycan hükümetini etkilediği yönündeki suçlamaların gündeme gelmesi.

Azerbaycanlı muhalifler, Bakü ile Tahran arasındaki ilişkilerin uzun zamandır İsrail açısından bir endişe kaynağı olduğunu söylüyor. İsrail yanlısı medya kuruluşlarının, Azerbaycan’daki İslam karşıtı tutumları öne çıkararak ve Bakü ile Türkiye ve İran’daki kamuoyunu kasıtlı biçimde karşılaştırarak ülkenin Müslüman komşularıyla bölgesel ilişkilerini zayıflatmaya çalıştığını ileri sürüyorlar.

Bazı çevreler ise İsrail’in yaklaşımını, Azerbaycan Cumhuriyeti’ni Tel Aviv’le uyumlu, bütünüyle laik bir kimliğe yöneltmeyi amaçlayan daha geniş kapsamlı bir senaryonun parçası olarak değerlendiriyor.

Türkiye ve “iki devlette bir millet” anlayışının geleceği

Burada bölgesel politikalarla ilgili, en az diğerleri kadar önemli bir unsur daha öne çıkıyor. Azerbaycan ile Türkiye arasındaki yakın ilişkiyi tanımlayan “iki devlette bir millet” söylemi, Azerbaycan’da laikliğin dayatılmasına yönelik politikalar nedeniyle ciddi bir sınavla karşı karşıya görünüyor.

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde Bakü’nün başörtüsü politikalarına karşı düzenlenen protestolar, bu sınavın bir yönünü ortaya koydu. Buna ek olarak Ankara ile Tel Aviv arasındaki gerilimin tırmanması, Azerbaycan’ı hem ortak hem de “kardeş” ülke olarak konumlandıran ilişkiler hakkında giderek daha fazla soru işaretine yol açıyor.

Bu noktada, İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un kısa süre önce Bakü’de düzenlenen Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı (CICA) zirvesindeki konuşmasına Türkiye ve Azerbaycan’ın verdiği tepkileri karşılaştırmak yeterli.

Türkiye heyeti, Herzog’un konuşması sırasında salonu terk ederken İsrail Cumhurbaşkanı Azerbaycan’ın başkentinde büyük bir coşkuyla karşılandı.



İsrail seçimleri: Netanyahu ve Eisenkot seçmenlere ne vaat ediyor?

İsrailliler, salı günü Tel Aviv’in güneyinde, üzerlerinde aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi’nin seçim afişlerinin bulunduğu bir otobüs durağında beklerken (AFP)
İsrailliler, salı günü Tel Aviv’in güneyinde, üzerlerinde aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi’nin seçim afişlerinin bulunduğu bir otobüs durağında beklerken (AFP)
TT

İsrail seçimleri: Netanyahu ve Eisenkot seçmenlere ne vaat ediyor?

İsrailliler, salı günü Tel Aviv’in güneyinde, üzerlerinde aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi’nin seçim afişlerinin bulunduğu bir otobüs durağında beklerken (AFP)
İsrailliler, salı günü Tel Aviv’in güneyinde, üzerlerinde aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi’nin seçim afişlerinin bulunduğu bir otobüs durağında beklerken (AFP)

İsrail seçimlerinde gündem başlıkları çok sayıda olsa da savaşın, seçmenlerin öncelik sıralamasında hayat pahalılığıyla rekabet ettiği söylenebilir. Bununla birlikte, gelecek salı günü başlayacak ve parlamentodaki (Knesset) sandalyeler için yarışan listelerin karşı karşıya geleceği seçim sürecine güvenlik meselesi damga vuruyor. Yarışın başlıca iki aktörü ise mevcut Başbakan Binyamin Netanyahu ile eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot.

Netanyahu ile Eisenkot’un seçim vaatleri doğal olarak birbirinden ayrılıyor. Eisenkot’un temsil ettiği muhalefet, Netanyahu hükümetinin 7 Ekim 2023’te Hamas’ın düzenlediği saldırı karşısındaki başarısızlıklarını ön plana çıkarıyor. Muhalefet ayrıca hükümetin daha önceki uygulamalarının Hamas’ın Gazze’deki yönetimini güçlendirdiğini, savaşın ardından sürecin yönetilemediğini ve açıklanan hedeflerin hiçbirine ulaşılamadığını savunuyor.

Başbakan Binyamin Netanyahu ise kısmen başarılı bir şekilde 7 Ekim meselesini gündemden uzaklaştırmaya çalışıyor. Bunun yerine, askeri alanda elde ettiğini düşündüğü kazanımları öne çıkarıyor. Bunlar arasında İran’a karşı yürütülen savaşta ABD ordusuyla fiilî ortaklık, Başkan Donald Trump ve yönetimiyle kurulan özel ilişkiler, Dini Lider Ali Hamaney başta olmak üzere İran’ın üst düzey yöneticilerinin etkisiz hale getirilmesi, Hizbullah’ın Hasan Nasrallah dâhil liderlerinin büyük bölümünün öldürülmesi, Hamas’ın İsmail Haniye, Yahya Sinvar, Muhammed Sinvar ve Muhammed Dayf gibi önde gelen isimlerinin öldürülmesi yer alıyor.

vfjk
Filistinliler, 7 Ekim 2023’te Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus yakınlarında, ayırıcı duvar üzerindeki İsrail tankının üzerinde kutlama yaparken (AP)

Netanyahu ayrıca Suriye ordusunun tahrip edilmesini, Suriye ve Lübnan’da toprakların işgal edilmesini, Gazze Şeridi’nin üçte ikisinin kontrol altına alınmasını, Batı Şeria’da Hamas’ın altyapısına yönelik saldırıları ve buradaki üç mülteci kampının ortadan kaldırılmasını da kazanımları arasında gösteriyor.

İsrailli seçmen ne istiyor?

Gerçekçi bir değerlendirmeyle, İsrailli seçmenlerin küçümsenmeyecek bir bölümünün zihninde 7 Ekim’in açtığı yaralar hâlâ tazeliğini koruyor. Bu yaraların nesiller boyunca etkisini sürdüreceği düşünülüyor. Benzer bir saldırının tekrarlanmasını önlemek isteyen bu seçmenler, farklı cephelerde savaşın, hatta savaşların sürmesine karşı çıkmıyor.

Bununla birlikte kamuoyu yoklamaları, Netanyahu’nun savaş hedeflerine ulaşamamasından duyulan hayal kırıklığını ortaya koyuyor. Bu durumun seçimlerde Netanyahu’ya bedel ödetmesi ve hükümetinin düşmesine yol açması mümkün.

Aynı zamanda seçmenler açısından güçlü bir alternatifin bulunup bulunmadığı sorusu da giderek önem kazanıyor. Netanyahu’nun yerine geçebilecek en güçlü aday olarak öne çıkan Gadi Eisenkot ise hedefleri belirsiz bir savaşın aylar boyunca sürmesini öngören bir plan vaat ediyor.

hj
İsrailli ultra-Ortodoks Yahudilerden (Harediler) bir kadın ve erkek çocuk, Tel Aviv yakınlarında seçim afişleriyle kaplı bir duvarın önünden geçerken (AFP)

Netanyahu, savaşı sürdürmeyi ve en az iki yıl daha devam edecek şekilde açık uçlu tutmayı taahhüt ediyor. Bu yaklaşımını şu sözlerle ifade ediyor:

“İran’da Devrim Muhafızları yönetimini devirmek istiyoruz; çünkü yılanın başı orası. Baş düşerse diğer düşmanlar, yani vekil güçler Hizbullah, Hamas, Husiler ve Irak Hizbullahı da peş peşe düşer.”

Netanyahu bu süreci “açık uçlu bir savaş” olarak nitelendiriyor ve İran’la mevcut yönetimin iktidarda kalmasını sağlayacak herhangi bir anlaşmaya karşı çıkıyor.

Bölgesel düzeyde ise İsrail’in üstün bir askeri güç olarak konumunu pekiştirmeyi, “güç yoluyla barış anlaşmaları” dayatmayı ve ardından İsrail toplumunun diğer sorunlarıyla ilgilenmeyi hedefliyor.

Buna karşılık Eisenkot’un sunduğu planın hedefleri çok farklı görünmese de yöntem bakımından ayrışıyor. Plan, Washington’la ittifakın sürdürülmesi ve güçlendirilmesi, İran’a karşı ortak savaş yürütmek için ortaya çıkan tarihî fırsattan yararlanılması ve Hizbullah, Hamas ile İslami Cihad’ın askeri kanatlarına yönelik operasyonların devam ettirilmesi üzerine kurulu. Eisenkot ayrıca bu askeri kazanımların, aynı ölçüde güçlü siyasi kazanımlara dönüştürülmesini vaat ediyor.

Eisenkot, mücadelesinin “ABD yönetimi ve dünyanın diğer bölgelerindeki İsrail dostlarıyla tam koordinasyon içinde hazırlanan bir plan doğrultusunda ilerlediğini” söyledi. Gazze’deki silahlı örgütlere karşı savaşın 18 ay boyunca sürdürülmesini de taahhüt etti.

Bu süreçte, Netanyahu’nun da kabul ettiğini vurguladığı “Başkan Donald Trump’ın planının” uygulanmasını öngörüyor. Söz konusu plan Gazze’nin yeniden imar edilmesini de içeriyor.

Lübnan ve Suriye konusunda Eisenkot, askeri kazanımlardan yararlanmak istediğini belirtiyor. Lübnan ve Suriye hükümetleriyle yürütülecek müzakerelerin başarılı olmasını, güvenlik mutabakatlarının zamanla barış anlaşmalarına dönüşmesini hedefliyor.

Eisenkot ayrıca İran savaşının Arap ülkeleri üzerinde yarattığı etkilerden yararlanılarak İbrahim Anlaşmaları’nın kapsamının genişletilebileceğini ve İsrail’in uluslararası yalnızlığının sona erdirilebileceğini düşünüyor.

ytujk
Araçlar, Tel Aviv yakınlarında, İsrail’in mevcut Başbakanı Binyamin Netanyahu ile en güçlü rakibi Gadi Eisenkot’un fotoğraflarını taşıyan seçim ilan panosunun altından geçerken (EPA)

İç politikada ise Eisenkot’un vaatleri daha somut görünüyor. Göreve gelmesi halinde ilk 100 gün içinde atmayı planladığı adımlar arasında 7 Ekim’deki başarısızlıkları araştırmak üzere resmî bir soruşturma komisyonu kurulması, parti ve siyasi çıkarlar doğrultusunda savaş başlatılmaması, Knesset Başkanlığının değiştirilmesi ve yönetim sistemiyle yargı düzenini hedef alan yasal düzenlemelerin iptaline yönelik bir çalışma planının başlatılması bulunuyor.

Eisenkot ayrıca genel bütçede onaylanan ve ultra-Ortodoks Yahudi partilerine (Harediler) aktarılan yıllık 10 milyar dolarlık ödemelerin durdurulmasını vaat ediyor. Bunun yanı sıra söz konusu partilerin askerlik hizmetinden kaçmasını teşvik etmek amacıyla atılmış adımların da sona erdirilmesini öngörüyor.

Netanyahu ne hazırlıyor?

Netanyahu’nun seçim kampanyasını yönetmekte zorlandığı artık bir sır değil. Özellikle kamuoyu yoklamaları, mevcut durumda partisinin sahip olduğu gücün yarısını kaybedebileceğine işaret ediyor. Bu nedenle Netanyahu, çoğunluğu elde edememesi halinde Eisenkot’la birlikte bir hükümet kurmak için Amerikalılarla temaslarını sürdürüyor.

Şarku’l Avsat’ın İbrani basınından aktardığı haberlere göre  “ortak hükümet” anlaşması daha kapsamlı bir uzlaşmanın parçası olabilir. Bu anlaşmanın, Netanyahu’nun yolsuzluk suçlamalarıyla yargılandığı davanın iptal edilmesi karşılığında bir ya da iki yıl içinde iktidardan çekilmesini içerebileceği belirtiliyor.

Bununla birlikte bazı çevreler, Netanyahu’nun yeniden iktidara gelmesini ve sağcı bir hükümet kurmasını sağlayacak bir sürprizin, hatta bir mucizenin gerçekleşmesini bekliyor.

Öte yandan Netanyahu’yu eleştiren ve farklı toplumsal kesimlerden gelen çok sayıda kişi, şimdiden hayal kırıklığı yaşadıklarını dile getirerek İsrail’den göç etme niyetlerini açıkça ifade ediyor. Başka kesimler ise hükümetin çalışmalarını engellemek ve sivil itaatsizlik hareketi başlatmak amacıyla geniş çaplı bir halk mücadelesine hazırlanıyor.

Eisenkot’u neler bekliyor?

Mevcut tabloya göre Eisenkot, iktidara gelmesi halinde kendisini çok sayıda zorlukla karşı karşıya bulacak. Yalnızca Knesset içinde değil, daha geniş bir alanda sert bir muhalefetle mücadele etmek zorunda kalacak. Eisenkot’u ağır siyasi ve güvenlik riskleriyle dolu bir süreç bekliyor.

Bu engellerin başında, sahada faaliyet gösteren silahlı yerleşimci milisler geliyor. Netanyahu hükümetinin bu grupların gelişmesini teşvik ettiği, onlara silah ve ihtiyaç duydukları lojistik desteği sağladığı belirtiliyor. Amaçlarının ise kendi çıkarlarına uymayan siyasi kararları engellemek olduğu ifade ediliyor.

Bu grupların özellikle Gazze Şeridi’nden çekilmeye, Batı Şeria’daki mülteci kamplarının yeniden inşa edilmesine veya sayıları en az 120’ye ulaşan yerleşimci karakollarının kaldırılmasına karşı çıkabileceği değerlendiriliyor.

Eisenkot’un önündeki bir diğer büyük sorun da savaşın maliyetini karşılamak olacak. Savaşın şu ana kadar devlet hazinesine yaklaşık 450 milyar şekele, yani 150 milyar dolara mal olduğu belirtiliyor. Bu borçların ödenmesi için vergilerin artırılması kaçınılmaz görünüyor.

Bütün bunlara, hükümeti kurmanın başlı başına yaratacağı güçlükler de ekleniyor. Kamuoyu yoklamalarına göre Eisenkot’un kuracağı hükümet başlangıçta azınlık hükümeti olacak. Bu hükümet, Arap partilerinin olumlu ya da olumsuz desteğine dayanabilir.

Mansur Abbas liderliğindeki Arap listesi hükümete katılmaya hazır olduğunu belirtirken, Arap vatandaşlarını temsil eden Ortak Arap Listesi hükümete girmemeyi, ancak sağın iktidara gelmesini engellemek amacıyla hükümetin düşmesini önlemeyi tercih ediyor.

Bu nedenle dış cephelerdeki savaşların devam etmesi, buna paralel olarak ülke içindeki gerilimi daha da artıracak kararların alınması ihtimal dâhilinde görünüyor.


Moritanya’da kamu yazışmalarında Arapça kullanımı zorunlu hale geldi: Tartışmalar alevlendi

Yeni Kültür Bakanı (solda), geçen pazartesi günü Nuakşot’ta düzenlenen devir teslim töreninde görevi selefinden (ortada) devralırken (Kültür Bakanlığı)
Yeni Kültür Bakanı (solda), geçen pazartesi günü Nuakşot’ta düzenlenen devir teslim töreninde görevi selefinden (ortada) devralırken (Kültür Bakanlığı)
TT

Moritanya’da kamu yazışmalarında Arapça kullanımı zorunlu hale geldi: Tartışmalar alevlendi

Yeni Kültür Bakanı (solda), geçen pazartesi günü Nuakşot’ta düzenlenen devir teslim töreninde görevi selefinden (ortada) devralırken (Kültür Bakanlığı)
Yeni Kültür Bakanı (solda), geçen pazartesi günü Nuakşot’ta düzenlenen devir teslim töreninde görevi selefinden (ortada) devralırken (Kültür Bakanlığı)

Moritanya Kültür, Sanat, İletişim ve Parlamento ile İlişkiler Bakanı ve hükümet sözcüsü Muhammed Veled Bebane,dün (Salı) bakanlığına bağlı yetkililerin kendi makamına gönderilecek yazışma, memorandum, rapor ve belgelerde Arapça kullanmasını zorunlu kılan bir genelge yayımladı. Karar, eski Bakan Hüseyin Veled Meddu’nun yerine göreve başlamasından bir gün sonra alındı.

İmzalanmasının ardından derhal yürürlüğe giren karar, Moritanya’da dil ve kimlik konusundaki köklü tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Ülkede Fransız sömürge yönetimi döneminden bu yana Arapça ve Fransızca konuşan kesimler arasındaki anlaşmazlık, 1960’taki bağımsızlığın ardından da devam ediyor.

Veled Bebane, muhalefetteki Demokratik Güçler Birliği Partisi’nden milletvekilliği yapmış, bu dönemde ülkenin en tanınmış ve etkili hatiplerinden biri olarak öne çıkmıştı. Son olarak Moritanya’nın Doha Büyükelçisi olarak görev yapan Bebane, 10 Ekim’de açıklanan yeni hükümette bakanlık görevine getirilmişti.

Atamasının ardından muhalefetten bazı isimler, özellikle Fransızca konuşan kesimler, Bebane’nin hükümet sözcülüğüne getirilmesini eleştirmeye başladı.

Muhalif aktivist Abdunnasır Bibe, Bebane’nin ana dili Arapçadan başka hiçbir dil konuşmadığını öne sürerek, “Arapça bilmeyen gazetecilerin sorularını nasıl yanıtlayacak? Yabancı diplomatlarla nasıl konuşacak?” diye sordu.

Bakanın, makamına gönderilecek idari yazışmalarda Arapça kullanımını zorunlu kılan kararı, zaten hararetli olan tartışmayı daha da alevlendirdi. Bazı yorumcular, kararı bakanın kendisini eleştirenlere dolaylı bir yanıtı olarak değerlendirdi. Bu yorumlara göre Bebane, ülke anayasası uyarınca Arapçanın resmî dil olduğunu vurgulamak istedi.

Anayasaya dayalı karar

Buna karşılık, Moritanya’da Arapçanın kullanımını yaygınlaştırmak amacıyla sivil toplum temsilcileri tarafından kurulan Arapçanın Güçlendirilmesi Halk Girişimi, yeni Kültür Bakanı’nın kararını memnuniyetle karşıladı.

Girişim, kararın Moritanya Anayasası’nın 6. maddesinin uygulanmasına katkı sağlayacağını ve kamu hizmetlerini vatandaşlara daha yakın hale getireceğini belirtti.

Açıklamada, diğer bakanlıklar ve kamu kurumlarına da benzer genelgeler yayımlayarak Arapçanın idari işleyişteki varlığını güçlendirmeleri çağrısında bulunuldu. Arapçanın Moritanya İslam Cumhuriyeti’nin resmî dili olduğu vurgulandı.

Avukat Muhammed el-Mami Mevlay Ali de adımı olumlu olarak nitelendirdi. Kararın, devletin resmî işleyişinde anayasal bir yükümlülüğe bağlılığı hatırlattığını belirten Ali, dil konusundaki bazı tanımlamaların da gözden geçirilmesi gerektiğini söyledi.

Ali, Arapça eğitim alan kişilerin tek dilli, Fransızca eğitim alanların ise iki dilli olarak nitelendirilmesine itiraz ederek, iki dilliliğin eğitim alınan dile değil, dillerin ne ölçüde konuşulup anlaşılabildiğine göre değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Anayasal arka plan

Moritanya Anayasası’nın 6. maddesi, Resmî dil Arapçadır hükmünü içeriyor. Ülkede Hassaniye Arapçası, Pulaar, Soninke ve Wolof da ulusal diller arasında yer alıyor. Buna karşın Fransızca, kamu yönetiminde güçlü varlığını sürdürüyor. Fransa’dan bağımsızlığın kazanılmasının ardından 1961’de kabul edilen anayasada Fransızca, ülkenin tek resmî diliydi.

Arapça, 1968’de yapılan anayasa değişikliğiyle resmî dil statüsü kazandı. Bu adım, o dönemde Araplar ile siyah Afrikalı topluluklar arasında dil konusunda yaşanan anlaşmazlıkların ortasında atıldı. Yetkililerin eğitimde Arapça kullanımını zorunlu kılma kararı, siyah Afrikalı toplulukların tepkisine yol açtı ve çatışmalarda çok sayıda kişi hayatını kaybetti.

1980’de ise dönemin yönetimindeki askerî konsey, Arapçayı ülkenin tek resmî dili ilan etti.

Moritanya’da kamu yönetiminde hangi dilin kullanılacağına ilişkin anlaşmazlık, 1960’lı yıllardan bu yana ülkenin siyasi tartışmalarının temel başlıklarından biri olmayı sürdürüyor.


Fransa yönetimi cumartesi günü yeni bir sınavla karşı karşıya

Başbakan Sébastien Lecornu ve İçişleri Bakanı Laurent Nuñez, 21 Ekim'de parlamentoda düzenlenen oturumda (AFP)
Başbakan Sébastien Lecornu ve İçişleri Bakanı Laurent Nuñez, 21 Ekim'de parlamentoda düzenlenen oturumda (AFP)
TT

Fransa yönetimi cumartesi günü yeni bir sınavla karşı karşıya

Başbakan Sébastien Lecornu ve İçişleri Bakanı Laurent Nuñez, 21 Ekim'de parlamentoda düzenlenen oturumda (AFP)
Başbakan Sébastien Lecornu ve İçişleri Bakanı Laurent Nuñez, 21 Ekim'de parlamentoda düzenlenen oturumda (AFP)

Fransa cumhurbaşkanlarının benimsediği bir kural, ülke dışında düzenledikleri basın toplantılarında Fransa’nın iç meselelerini gündeme getirmekten kaçınmalarıdır. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da daha önce birçok kez bu geleneğe bağlı kalmıştı. Ancak Macron, Katar’a gerçekleştirdiği devlet ziyaretinin sonunda Doha’da düzenlediği basın toplantısında bu teamülün dışına çıktı. Geçen cumartesi Fransa’nın başlıca kentlerinde yaşanan ve ertesi gün Paris’te de tekrarlanan kargaşa, şiddet ve yağma olayları hakkında uzun uzun konuştu.

Fransa’nın içinde bulunduğu durumu dünyaya yansıtan tablonun son derece kötü olması ve Macron’un hem ülke içine hem de dışarıya, durumun yeniden kontrolden çıkmasına izin verilmeyeceği ve kanunları çiğneyenlere karşı sert önlemler alınacağı mesajını vermek istemesi nedeniyle, kendisine yöneltilen bütün soruları yanıtladı. Macron, Körfez turuna çıkmadan önce hükümete bir yol haritası sunduğunu ve hükümetin bu haritayı uygulamak için çalıştığını vurguladı.

Dışarıdan gelen eleştirilere yanıt

Ancak Fransa Cumhurbaşkanı bununla yetinmedi ve ülkesini hedef alan dış kaynaklı yorumlara sert biçimde yanıt vermeye özen gösterdi. İsim vermeden ABD ve Rusya cumhurbaşkanları ile İsrail başbakanına seslenen Macron, yaşanan olaylardan yararlanarak sahte haberler, söylentiler ve yapay zekâyla üretilmiş videolar yayanları da eleştirdi.

cdvfgbh
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 18 Ekim'de Elysee Sarayı'nda düzenlenen toplantıya başkanlık ederken (AFP)

Macron, bu kişilerin kabul edilemez olduğu kadar aptalca yorumlarda bulunduğunu söyledi. Macron sözlerine şöyle devam etti:

“Bazı kişiler Fransa’yı hedef alarak kendi kampanyalarını yürütüyor. Bölgede veya Atlantik’in diğer yakasında seçim kampanyası atmosferi içinde yaşayan liderler var. Bu kişiler bazen saflıklarından dolayı yapay zekânın ürettiği içerikleri tekrarlıyor, bazen de bazı çevrelerin insanları inandırmak istediği şeyleri aktarıyor.”

Fransız kentlerinin sokak ve meydanlarında pazartesi gününden itibaren yeniden sükûnet sağlandı. Yetkililer, hassas olarak nitelendirilen mahallelerde sokağa çıkma yasağı uygulamaya koydu. Fransa genelindeki yargı sistemi de kamuya ait alanları ve özel mülkleri hedef alan isyan ve yağma olaylarına karışanları cezalandırmak amacıyla tüm kapasitesiyle çalışıyor. Adalet Bakanı Gérald Darmanin’in, kamu düzenini bozanlara karşı sert davranılması yönündeki çağrısına da bu çerçevede yanıt veriliyor.

Ancak sokaklarda yeniden sükûnetin sağlanması, her şeyin normale döndüğü anlamına gelmiyor. Küllerin altında ateş hâlâ yanıyor.

Sarı Yelekliler Hareketi, protestoların ikinci aşaması kapsamında gelecek cumartesi ve ertesi gün Paris’te büyük bir yürüyüş düzenlenmesi çağrısında bulundu. Hareket, akaryakıt fiyatlarının aşırı yükselmesini, hayat pahalılığını ve toplumun en kırılgan kesimlerinin satın alma gücündeki düşüşü protesto etmeyi amaçlıyor.

Bir aydan uzun süre önce başlayan öğrenci hareketinin taleplerini yeniden gündeme getiren öğrenci grupları da protestolara katıldı. Öğrenciler, ortaöğretime daha fazla yatırım yapılmasını, görevde olmayan öğretmenlerin yerine yedek öğretmenlerin görevlendirilmesini, okulların fiziki koşullarının iyileştirilmesini ve üniversite aşamasında öğrencilerin mevcut bölümlere yönlendirilmesi sisteminin kaldırılmasını talep ediyor.

Komünist Partiye yakın Genel İş Konfederasyonu’nun Genel Sekreteri Sophie Binet de 5 Kasım’dan itibaren süresiz grev çağrısında bulundu.

Başbakan Sébastien Lecornu ile sendikalar arasında gerçekleştirilen toplantının ardından konuşan Binet, başbakanın işçilerin ve öğrencilerin taleplerine karşılık somut hiçbir girişim önermediğini söyledi. Bu nedenle yeni bir yola, yani süresiz greve başvurulması gerektiğini ifade etti.

Yetkililer güvenlikteki aksaklıkları gidermeye çalışıyor

Yukarıda sıralanan gelişmeler ışığında gelecek cumartesi, hükümetin geçen cumartesi ve pazar günleri boyunca kontrolden çıkan güvenlik durumunu yeniden denetim altına alma kapasitesi açısından yeni bir sınav olacak.

yuk
Paris'te göstericiler ile Fransız güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmalardan bir görüntü (Reuters)

Macron, çarşamba günü Doha’dan yaptığı açıklamada, yaklaşan protestolarda kargaşa çıkarmaya çalışanların bunu başaramayacağını söyledi. Cumhurbaşkanı ayrıca, devletin en üst kademesinde güvenliğin sağlanması için gerekli araçların kullanılmasında hiçbir tereddüde yer verilmemesi gerektiğini vurguladı.

Macron’un sözleri, yeni güvenlik tedbirlerinin etkili olacağına duyduğu güveni yansıtıyor. Elysee Sarayı’ndan ayrılmasına 200 günden az bir süre kalan Fransa Cumhurbaşkanı’nın, ülkeyi kargaşanın sardığı bir dönemde görevini bırakmış olmakla eleştirilmek istemediği açık.

Son günlerde Macron’un taleplere yaklaşımı giderek daha fazla eleştiriliyor. Bu eleştiriler, ortaöğretim ve üniversite öğrencilerinin yanı sıra kamu ve özel sektördeki çalışanlarla işçi sendikalarından geliyor.

Hükümet 2027 yılına yönelik kemer sıkma bütçesini parlamentodan geçirmeye çalışırken, Fransa’nın kamu borcu eşi görülmemiş bir düzeye, 3 trilyon 600 milyar avroya ulaştı. Faiz oranlarının da yüzde 5’in üzerinde seyretmesi, ekonomik baskıyı artırıyor. Taleplere karşılık verilmesi, hükümetin elinde bulunmayan milyarlarca avroluk ek kaynak gerektiriyor.

cdvf
Başbakan Sébastien Lecornu, 21 Ekim'de parlamentoda düzenlenen oturum sırasında (AFP)

Macron’a yöneltilen eleştirilerden biri de mal ve hizmet fiyatlarındaki yaygın artışın yol açtığı kriz ortamında, dile getirilen taleplerin nasıl karşılanacağına ilişkin somut bir tedbir açıklamamış olması.

Paris Emniyet Müdürlüğü’nün, Sarı Yelekliler Hareketi’nin cumartesi günü başkent merkezindeki Cumhuriyet Meydanı ile Opera Meydanı arasında düzenlemek istediği yürüyüşe izin verip vermeyeceği henüz bilinmiyor. Oysa geçen cumartesi yaşanan şiddet olayları tam da Cumhuriyet Meydanı’ndan başlamıştı.

Paris Emniyet Müdürlüğü, çarşamba günü aldığı kararla hassas bölgelerde saat 23.00 ile 06.00 arasında sokağa çıkma yasağı ve izinsiz toplanma yasağı ilan etti. Söz konusu bölgeler arasında cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık konutları, parlamentonun iki kanadı, Şanzelize Caddesi, Les Halles olarak bilinen merkezî meydan, tren istasyonları ve şiddet olaylarının yaşandığı kritik noktalar bulunuyor.

Yasağın hafta boyunca ve hafta sonu da sürdürülmesi bekleniyor. Lyon, Marsilya ve Bordeaux gibi kentlerde de benzer önlemler uygulanıyor.

Cumartesi günü düzenlenmesi planlanan gösteriler öncesinde İçişleri Bakanlığı, güvenliğin sağlanmasında ihmal gösterildiği yönündeki eleştirilerin önüne geçmek amacıyla güvenlik güçlerinin sahadaki varlığını artırmaya karar verdi. Bakanlık, jandarmaya ait helikopterlerden, insansız hava araçlarından ve 2015’te Fransa’yı hedef alan terör saldırılarının ardından devreye sokulan askerî birliklerden yararlanabilecek.

Geçen pazar günü güvenliğin sağlanmasındaki başarısızlık nedeniyle Cumhurbaşkanı’na istifasını sunan İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in, benzer bir güvenlik zaafiyetinin tekrarlanmaması için hiçbir çabadan kaçınmayacağı değerlendiriliyor. Güvenlikteki başarısızlık, Fransa’da sağ ve sol siyasi kesimlerin yanı sıra cumhurbaşkanlığı ve hükümetin de büyük ölçüde ortak bir değerlendirmede buluştuğu nadir konulardan biri olarak öne çıkıyor.

İçeride ve dışarıda itibar kaybı

Le Monde gazetesi, ‘Macron’un imajı dışarıda çöküyor’ başlıklı başyazısında, kitlesel protestoların ve bunlara eşlik eden şiddet olaylarının Macron’un imajına zarar verdiğini ve Fransa’nın düşmanlarına malzeme sağladığını yazdı.

Şarku’l Avsat’ın Le Monde’den aktardığı habere göre Macron’un cumhurbaşkanlığında geçirdiği yaklaşık on yılın bilançosu giderek ağır bir biçimde sorgulanıyor. Ülke içinde Macron’un kamuoyu desteği daha önce görülmemiş düzeylere geriledi.

vfgbhn
Fransa'nın kuzeyindeki Lille kentinde, hayat pahalılığına karşı düzenlenen protestoda göstericiler göz yaşartıcı gaz bulutlarının arasında yürürken, 17 Ekim (AFP)

Macron’u destekleyen merkez siyasi blokun önde gelen iki ismi, Ufuklar Partisi’nden Édouard Philippe ile Rönesans Partisi’nden Gabriel Attal da hükümetin geçmişteki icraatlarını sahiplenmekten kaçınıyor. Her ikisi de daha önce başbakanlık görevinde bulunmuştu. İki siyasetçi, yalnızca ortak yönetim döneminin bilançosunu üstlenmekten kaçınmakla kalmıyor, mevcut cumhurbaşkanını eleştirmekten de geri durmuyor.

Macron’a yöneltilen başlıca iki eleştiri bulunuyor.

İlki, çok sayıda toplumsal kesimin taleplerine yanıt verecek bir yaklaşım geliştirememesi. Bu kesimler arasında, gösterileri sırasında sert müdahalelere maruz kalan ortaöğretim öğrencileri de yer alıyor. Söz konusu öğrenci gösterilerinde şiddet olaylarının yalnızca sınırlı ölçüde yaşandığı belirtiliyor.

İkinci eleştiri ise kamu maliyesindeki kötüleşme. Devletin mali durumundaki bozulmanın Fransız finans sistemini tehdit ettiği, hatta bunun ortak Avrupa para birimi ve Avrupa finans sisteminin bütünü üzerinde sonuçlar doğurabileceği uyarıları yapılıyor.

Son olarak Macron, iktidarının aşırı sağ partilerin önünü keseceğini ve özellikle Marine Le Pen’in liderliğindeki Ulusal Birlik Partisi’nin yükselişini durduracağını Fransızlara vaat etmişti. Ancak kamuoyu yoklamalarının tümü, Le Pen’in Elysee Sarayı’na ulaşabileceğine işaret ediyor. Bu durum, Macron açısından büyük ve yeni bir başarısızlık anlamına geliyor.