James Jeffrey
DEAŞ, Suriye ve Irak’taki başlıca kalelerinde yenilgiye uğratıldı. Washington askerlerini her iki ülkeden çekmiş olsa da ABD, DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) ve Irak ile Suriye hükümetleri, örgütü kontrol altında tutmalarını sağlayacak önemli askerî ve güvenlik kapasitesine hâlâ sahip.
Bununla birlikte, DEAŞ’ın on iki yıl önce hızla yükselişine zemin hazırlayan koşulların önemli bir bölümü varlığını koruyor. Bunların başında, şiddeti benimseyen radikal hareketlere yönelik belirli bir toplumsal desteğin bulunması ve Sünni Arapların, Şii güçlerin, özellikle de İran’ın ve onun bölgedeki vekil güçlerinin hâkimiyetine girmeyi reddetmesi geliyor.
Bu koşulları yeniden harekete geçirerek DEAŞ’ın tekrar güç kazanmasına yol açabilecek en önemli etkenin, ABD’nin bölgeden çekilmesi ve etkili bir güvenlik alternatifinin bulunmamasıyla eş zamanlı olarak İran’ın bölgede yeni bir genişleme dalgasına girişmesi olduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla ABD ve ortaklarının İran’a karşı yürütülen mevcut harekâtta başarısız olması, Tahran’ın ve bölgedeki vekil güçlerinin önünü açabilir. Bunun sonucunda ise bir tepki olarak DEAŞ tehdidi yeniden canlanabilir.
Mevcut durum
DEAŞ, her iki ülkede kalıntıları varlığını sürdürse de özellikle daha bütünlüklü bir örgütsel yapıyı muhafaza ettiği Suriye’de bugün itibarıyla büyük bir tehdit oluşturmuyor. Washington Enstitüsü tarafından yayımlanan bir analize göre, örgütün bu yıl iki ülkedeki saldırı sayısı 50’nin altına düştü. Bu sayı, birkaç yıl önce yıllık binlerce saldırıya ulaşıyordu. DEAŞ’ın Arap dünyası dışındaki, özellikle Afganistan ve Afrika’daki faaliyetleri ise bir ölçüde farklı koşullara dayanıyor.
ABD güçlerinin önce Suriye’den, ardından yakın zamanda Irak’tan çekilmesi, örgütün faaliyetlerinde kayda değer bir artışa yol açmadı. Her iki ülke de bugün DEAŞ’la mücadele ve örgütü yenilgiye uğratma konusunda geniş deneyim kazanmış büyük askerî güçlere sahip.
ABD liderliğindeki çok uluslu askerî koalisyon da Doğal Kararlılık Harekâtı’nın (OIR) komuta merkezini Irak’tan Ürdün’e taşımasının ardından operasyonlarını sürdürmeye devam ediyor. DEAŞ’ı yenilgiye uğratmayı amaçlayan, 80’den fazla ülke ve kuruluşun yer aldığı uluslararası diplomatik koalisyon da yoğun faaliyetlerini sürdürüyor.

Askerî varlığını geri çekmiş olmasına rağmen ABD, askerî yardım, eğitim ve teçhizat alanlarında Bağdat’ta varlığını sürdürüyor. Suriye ile OIR çerçevesindeki iş birliği ise daha resmî bir nitelik taşıyor. ABD güçleri, Washington’dan Suriye topraklarında DEAŞ mensuplarını ve üst düzey yöneticilerini hedef alma yetkisi almış durumda. Söz konusu operasyonların Suriye’nin örtülü ve resmî olmayan onayına sahip olduğu tahmin ediliyor.
OIR Komutanlığı’nın bağlı olduğu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), yakın zamanda yaptığı açıklamada, “DEAŞ’ın büyük ölçüde zayıflatıldığını” bildirdi. Ancak bu olumlu tablo, en kötü senaryoların gerçekleşmesi halinde DEAŞ’ın eski kalelerine geri dönme ihtimalini ortadan kaldırmıyor.
Küllerinden yeniden doğan anka kuşunu andıran örgütün geçmişi, yeniden ortaya çıkma ihtimalini küçümsemenin ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor. DEAŞ, yok edildiği düşünülen Irak El Kaidesi’nin içinden doğdu. Irak El Kaidesi ise 2003 ve 2004 yıllarında ağır darbeler alan ana El Kaide örgütünden ayrılarak ortaya çıkmıştı.
DEAŞ’ın yükselişine katkıda bulunan koşulların birçoğu bugün de varlığını koruyor. Buna karşılık, örgütü yenilgiye uğratmayı başaran güçlerin onu yeniden etkisiz hâle getirme kapasitesi zayıflayabilir.
DEAŞ’ın kökenleri
DEAŞ ve onun öncülleri, esas olarak Sünni Müslümanlar arasından çıkan İslamcı hareketlerin çarpıtılmış biçimlerini temsil ediyor. Bu kesimin küçük bir bölümü, kendi İslam anlayışını dayatmak için şiddete başvurulmasını destekliyor. Bu grubun çok daha küçük bir kısmı, söz konusu amaç uğruna silaha sarılmaya hazır olduğunu gösteriyor.
Ancak yüz milyonlarca insanın yaşadığı toplumlarda bu küçük azınlık, uygun koşullar oluştuğunda büyük silahlı hareketler kurabiliyor.
DEAŞ örneğinde bu koşullar arasında, Batı’nın Ortadoğu’daki varlığına yönelik köklü düşmanlık yer alıyordu. Bu düşmanlık, Batılı fikirlerin yanı sıra askerî güçlerin bölgedeki varlığını da kapsıyordu. Ayrıca İslam’a bağlılıkları ve dinî vecibeleri yerine getirme biçimleri bakımından gevşek davrandıkları düşünülen Müslüman ülkelere ve toplumlara yönelik husumet de bu koşullar arasındaydı.
DEAŞ, Irak El Kaidesi’nden devraldığı bir başka etkene de özel önem verdi: Şii Müslümanlara yönelik düşmanlık. Bu tutum, Usame bin Ladin ve El Kaide’nin ilk kuşağındakilerin yaklaşımında büyük ölçüde mevcut değildi. Nitekim İran, farklı biçimlerde El Kaide ile bağlantılı kişilerle iş birliği yapmış, onlara çeşitli kolaylıklar sağlamış ve bazılarına sığınma imkânı sunmuştu.
Bununla birlikte, İslam tarihi zamanla Sünni ve Şii mezheplerine dönüşecek gruplar arasında daha ilk dönemlerden itibaren yaşanan çatışmalara sahne oldu. Bu çerçevede Irak El Kaidesi’nin lideri Ebu Musab ez-Zerkavi, 2004’ten itibaren saldırılarının hedeflerini kademeli olarak ABD güçleri ve hükümet kuvvetlerinden Şiilere yöneltmeye başladı. Bu süreç, 2006’da Samarra’daki caminin bombalanmasıyla doruk noktasına ulaştı. Saldırının ardından Sünniler ile Şiiler arasında, iç savaşın eşiğine varan mezhep çatışmaları yaşandı.

Irak El Kaidesi’ne daha önce katılmış olan Ebu Bekir el-Bağdadi liderliğindeki DEAŞ, Şiilere yönelik bu keskin düşmanlığın önemli bölümünü benimsedi ve fikirlerinin yayılması için elverişli bir ortam buldu.
2012 yılına gelindiğinde, Bağdat ile Şam arasındaki bölgede yaşayan yaklaşık 25 ila 30 milyon Sünni Arap, bir yanda Şii Irak Başbakanı’nın, diğer yanda ise Alevi kökenli Suriye Devlet Başkanı’nın yönetimi altındaydı. Her iki lider de farklı ölçülerde İran’la bağlantılıydı. Beşşar Esed, ülkesindeki Sünni Arap nüfusun geniş kesimlerine karşı bir iç savaş yürütüyordu.
ABD’nin DEAŞ’ı yenilgiye uğratırken karşılaştığı güçlükler, örgütün ne denli dirençli olduğunu ortaya koyuyor. Washington, gerek Musul ve çevresinde gerekse Suriye’de Fırat Nehri boyunca uzanan bölgelerde örgütü yenilgiye uğratmak için güçlü bir uluslararası koalisyona öncülük etti. Irak ve Suriye’de yüz binlerce Kürt savaşçıyla birlikte mücadele etmesine rağmen DEAŞ’ı yenilgiye uğratmakta ciddi zorluklarla karşılaştı.
(DEAŞ aynı dönemde Türk ordusuna ve Suriye muhalefetinin çeşitli gruplarına karşı da savaşıyordu. Örgütün mücadele ettiği diğer güçler arasında İran ve Rusya tarafından desteklenen Esed ordusu ile Tahran’ın bölgedeki vekil güçleri de bulunuyordu.)
Gelecek senaryoları
Bununla birlikte DEAŞ kesin bir yenilgiye uğratıldı. Suriye’nin, Irak’ın veya DMUK’un, 2012-2014 yılları arasında olduğu gibi örgütün oluşturabileceği potansiyel tehlikeyi görmezden gelmesi pek olası görünmüyor.
Ancak daha önce de belirtildiği üzere, bazı Sünni kesimler arasında terörizme zemin hazırlayan koşullar hâlâ varlığını koruyor. Bazı Sünniler arasında aşırı şiddete yönelme eğilimi bulunuyor. Irak’ta Şii güçler devlet üzerinde hâkimiyet kurmuş durumda ve Sünni Arapların yönetime katılımını ve kaygılarını çoğu zaman göz ardı ediyor. İran ise 2023’ten bu yana bölgede ağır yenilgiler almasına rağmen, Arap dünyasında İran’ın ve Şiilerin nüfuz alanını genişletmeye çalışmayı sürdürüyor.
Mevcut koşullarda, DEAŞ’la mücadele eden güçlerin teyakkuzda olması ve örgütün gördüğü desteğin sınırlı kalması nedeniyle, örgütün yeniden eski gücüne kavuşması pek olası görünmüyor.
Örgütün geleceğini bir yandan DEAŞ’ın, diğer yandan ise başta Bağdat ve Şam yönetimleri ile OIR’a katılan güçler olmak üzere onunla mücadele eden tarafların alacağı taktik kararlar belirleyecek. DEAŞ, mevcut düzeyine yakın bir seviyede, sınırlı bir güvenlik tehdidi olarak kalabilir ya da Arap dünyasındaki El Kaide gibi geçmişin kötü bir hatırasına dönüşebilir.
Ancak Ortadoğu’da mevcut koşullar nadiren uzun süre aynı kalıyor. Farklı gelişmeler, DEAŞ’ın cazibesini artırabilir ve yeniden yayılma ihtimalini güçlendirebilir.

En muhtemel ve en tehlikeli senaryo, İran’ın ABD ve ortaklarıyla girdiği mücadeleden başarıyla çıkmasıyla başlıyor. İran’ın yoğun ABD ve İsrail bombardımanına ve ABD ablukasına karşı yalnızca direnebilmesi bile Ortadoğu’daki dengeleri kaygı verici biçimde yeniden şekillendirmeye yetecektir.
Halk desteğinden zaten yoksun olan bir çatışmada ABD’nin başarısızlığa uğraması, Washington’ın bölgeden geniş çaplı olarak çekilmesi ve Amerikan topraklarını hedef alan varoluşsal tehditlere karşılık vermek dışında bölgedeki bütün güvenlik rollerinden vazgeçmesi yönündeki siyasi baskıyı artırabilir.
ABD’nin yokluğunda İran’ın, 2000-2023 döneminde olduğu gibi, bölge genelinde daha saldırgan bir tutum benimsemesi muhtemel görünüyor.
Burada ele almaya yer olmayan çeşitli nedenlerle Arap veya Avrupa ülkelerinin İran’ı sınırlandırma konusunda ABD’nin yerini alabilmesi pek olası değil. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre mesele yalnızca askerî güçten ibaret değil; liderlik etme, tarafları bir araya getirme ve harekete geçirme kapasitesini de içeriyor. Bu kapasiteyi sağlayabilecek tek ülke ise Washington.
Türkiye’nin İran karşısında sınırlarını koruma konusunda 400 yıllık bir geçmişi bulunuyor. Ancak Ankara, onlarca yıldır doğrudan komşuluk alanının ötesinde İran’ın nüfuzunu sınırlandırmaya sınırlı ilgi gösterdi.
İsrail ise İran’ın kendi topraklarına saldırmasını caydırabilecek muazzam kapasitelere sahip. Ancak savunma şemsiyesini bütün bölgeyi kapsayacak şekilde genişletme veya Arap ülkelerinin kendilerini savunabilmeleri için çabalarını koordine etme kapasitesi sınırlı. ABD siyasi sahnesinin farklı kesimleriyle sorunlarının derinleşmesi ve Filistinlilere yönelik tutumu nedeniyle Arap dünyası ile Türkiye’de İsrail’e yönelik tepkinin artması göz önüne alındığında, İsrail bugün bölgesel herhangi bir tehdide karşı komşularını harekete geçirebilecek elverişli bir konumda görünmüyor.

İran’ın bölge genelinde üstünlük sağlaması ve geleneksel devlet otoritelerinin büyük ölçüde ona karşı koyamaması durumunda, Sünni Arapların bazı kesimleri 2013 ve 2014’te yaşandığı gibi, Şiilerle mücadeleyi kendine görev edinmiş ve bu konuda etkili olduğunu kanıtlamış aşırılıkçı örgütlere yönelebilir. Bu örgütler daha sonra İran’a karşı mücadelede de öne çıkabilir.
Bu bölgede, özellikle Irak ve Suriye’de, en belirgin seçenek DEAŞ olacak.
Asıl tehlike de burada yatıyor: İran’ın ABD ve ılımlı bölgesel güçler karşısında başarı kazanması, bir kez daha DEAŞ’ın temsil ettiği aşırılıkçı bir karşı gücün önünü açabilir.
Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi halinde ABD’nin DEAŞ’la mücadeleye mutlaka yeniden dahil olacağı varsayılamaz. Örgüt, El Kaide gibi hiçbir zaman ABD açısından varoluşsal bir tehdit olarak görülmedi. Başkan Barack Obama da ülkesinin bu operasyonun maliyetini sınırlı tutabileceğine güçlükle ikna olduktan sonra DEAŞ’la mücadeleye kararlı biçimde girişti.
Sonuç olarak DEAŞ’ın yeniden ortaya çıkması, ancak geniş çaplı bir bölgesel kaosun ve İran’ın hâkimiyetinin güçlenmesinin ardından muhtemel görünüyor.
Bu karanlık tabloya giden yol, ABD ve ortaklarının mevcut çatışma sırasında İran’ı caydırmayı başaramamasıyla başlıyor. Böyle bir başarısızlık, giderek daha kırılgan hâle gelen bölgede hem İran’ın hem de DEAŞ’ın önünü açabilir.
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.