İsrail’de iktidardaki Likud Partisi’nin mensuplarından birine, partinin tarihî liderlerinin soyundan gelmesine rağmen neden ayrıldığı sorulduğunda, Binyamin Netanyahu liderliğinde partinin geldiği noktayı özetlemek için şu ifadelerden başka bir şey bulamadı: “Likud bugün bir fırın gibi. İsmi taşıyan tabela hâlâ duruyor ama gerçekte kumar oynanan bir kafeye dönüştü.”
Bu sözlerin sahibi sıradan bir isim değil. Partinin kurucusu ve tarihî lideri, merhum Menahem Begin’in (1913-1992) oğlu, 83 yaşındaki Dr. Benny Begin. Yer bilimleri ve mineraloji alanında doktora sahibi olan Benny Begin, ‘Netanyahu’nun Likud’una’ muhalefetinin etkisiyle açıkça “Likud’a oy vermeyeceğim” diyor.
Benny Begin gibi, Likud’un eski büyük liderlerinin çocukları arasında yer alan çok sayıda önemli isim de bulunuyor. İlk tohumları ‘Revizyonist Siyonizm’ olarak bilinen akım içinde atılan ve daha sonra siyasi partiye dönüşen Likud’un düşünsel ilham kaynağı Ze’ev Jabotinsky’ydi. Jabotinsky, Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl’in fikirlerinden ayrılmış, bu fikirleri aşmaya çalışmış ve daha radikal bir çizgi benimsemişti.
Likud, sol ve sosyalist düşüncelere karşıt anlamıyla liberal bir parti olarak sınıflandırılabilir. Ancak Siyonizm açısından sağ çizgiye bağlıdır. Hatta ‘Yahudi devletinin Filistin, Ürdün, Güney Suriye ve Sina toprakları üzerinde kurulması gerektiğine’ inanır. Yahudilerin Araplarla savaşması ve onları yenilgiye uğratması gerektiğini savunmuştur. Araplar yenilgiyi kabul ettiğinde ise herkesin birlikte yaşayacağı bir devlet kurulacağını öngörmüştür. Bu anlayışa göre, söz konusu devlette başbakanlığa bir Arap seçilirse yardımcısı Yahudi, seçilen Başbakan Yahudi olursa yardımcısı Arap olacaktı.
Begin savaş derken, bütün vahşeti ve çılgınlığıyla savaşı kastediyordu. Şiddete ve teröre başvurdular. İsrail kurulduğunda ise siyasi bir partiye dönüştüler. O dönemde partiye liderlik eden Menahem Begin, ‘devlet adamı’ olmayı önemsiyordu. Liderlikle en temel konularda dahi anlaşmazlığa düşse de çoğunluğun görüşüne boyun eğiyordu. Demokrasiye inanıyor, David Ben-Gurion yönetimini aşırı solcu olarak değerlendiriyordu. Arap vatandaşlara askerî yönetim uygulanmasına karşı çıkıyor, yargı kurumuna ve yasalara müdahale edilmesini de reddediyordu. Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat İsrail’i ziyaret ettiğinde Begin başbakan seçilmişti. Sedat’ı kabul eden Begin, onunla zorlu müzakereler yürüttü, ancak Mısır’a işgal altındaki topraklarının son karışına kadar tamamını geri veren bir barış anlaşmasına imza attı. Sedat’ın Filistin meselesinin çözümü için kapı açılması yönündeki ısrarı üzerine de Filistin halkının kendi kaderini tayin etme konusundaki meşru haklarını tanıyan bir ek protokolü imzaladı.

Ardından, 1982 yılında Lübnan Savaşı patlak verdi. Ariel Sharon’un kendisini bu savaşa sürüklediğini ve kendisinin de İsrail’i bu duruma sürüklediğini fark ettiğinde, kendini cezalandırarak iktidardan çekildi.
Yeni anlaşma
Likud, 1977’den bu yana, iktidarı kaybettiği bazı yıllar dışında, İsrail’de neredeyse kesintisiz olarak iktidarda bulunan partidir. Bu istisnalardan biri, İzak Rabin’in iktidara geldiği ve 1995’te suikasta uğrayana kadar görevde kaldığı dönemdir. Başlangıçta milliyetçi ve liberal bir parti olan Likud, liberal bir ailede yetişen ve demokrasinin anavatanı olarak nitelendirmeyi sevdiği ABD’de büyüyen Netanyahu döneminde, sağcı tutumlarını fanatizme varacak ölçüde sertleştirdi. Tek adam partisine dönüşen Likud, Netanyahu’nun son derece baskıcı yönetimi altında faaliyet gösteriyor. İsrail’in yönetim sistemine ve yargı kurumuna karşı bir darbe girişimine öncülük ediyor. Siyasi açıdan aşırılıkçı bir parti hâline geldi. Şarku’l Avsat’ın edindiğı bilgiye göre bazı dış yardımların da katkısıyla İsrail kamuoyunu aşırı sağa çekmeyi başardı. Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırısından bu yana ise İsrail’i Ortadoğu’da istikrarı tehdit eden bir ülkeye dönüştürecek kadar tehlikeli bir aşırılıkçı çizgi izliyor.
Likud, çok sayıda destekçisini kaybetmiş bir parti. Kurucusu Menahem Begin’in liderliğinde bir dönem, 120 üyeli Knesset’te 48 sandalye kazanmıştı. Bu başarı, Irak’ın nükleer reaktörünün bombalandığı 1981 yılında elde edilmişti. Ancak Netanyahu’nun liderliğinde parti gerilemeye başladı; 1996’da 22, 2006’da ise yalnızca 12 sandalye kazandı. Buna rağmen Netanyahu parti liderliğini korudu ve parti içindeki bütün rakiplerini mağlup etti. Likud’un sandalye sayısı 2019’da 35’e, 2020’de 36’ya yükseldi; ancak 2021’de yeniden gerileyerek 29’a düştü. Son seçimlerde ise sağ seçmen arasındaki oy oranını artırmayı başardı ve 32 sandalye kazandı. Yasama dönemi içinde, Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın dört sandalyeye sahip partisini de bünyesine kattı. Böylece Likud’un Knesset’teki sandalye sayısı bugün 36’ya ulaşmış durumda. Ancak anketler, partinin 18 ila 22 sandalyeye gerileyebileceğine işaret ediyor.
Netanyahu bile siyasi kariyerinin ilk dönemlerinde liberal görüşlere sahipti ve yargıyı savunuyordu. Oslo Anlaşmaları’na karşı çıkmasına rağmen seçildikten sonra bu anlaşmalara bağlı kalacağını açıkladı ve uygulamaya koydu. Bu çerçevede Batı Şeria’nın yüzde 13’ünden ve el-Halil’den çekilmeyi tamamladı, iki devletli çözümü desteklediğini ilan etti ve Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat ile müzakereler yürüttü.

Netanyahu’daki kırılma, kişisel yolsuzluk eğiliminin ve para hırsının belirginleşmeye başlamasıyla yaşandı. Begin gibi ağırlığı olan siyasi isimleri kendisinden uzaklaştırdı; çevresini ise kendisini memnun etmeye çalışan, siyasi açıdan daha önemsiz isimler ve kötü danışmanlarla doldurdu. Bu kişiler onun zayıf noktasını keşfederek bundan yararlandı; Netanyahu’yu övmeye, yüceltmeye ve bir dahi olduğuna inandırmaya çalıştılar. Hatta onun için “Bibi İsrail’in kralı” sloganları attırdılar. Yakın çevresindekiler, Netanyahu’nun Tanrı’nın Yahudi halkını koruyup kollaması ve milletler arasında efendi kılması için kendisini bu halka bahşettiğini söylediğini duyduklarını kabul ediyor. Siyasi liderlikteki konumunu sağlamlaştırdıktan sonra güvenlik kurumlarını da kontrol altına almayı planladı. Ancak kendileri de kibre kapılmış olan ve kendi alanlarına kimsenin müdahale etmesine izin vermeyen ordu komutanlarıyla karşı karşıya geldi.
Ardından, özellikle polis müfettişlerinin, savcıların ve yargı sisteminin kendisine karşı harekete geçerek hakkında bir iddianame hazırlaması ve ağır yolsuzluk suçlamalarıyla yargılaması üzerine, devletin derin kurumlarını kontrol altına almaya yöneldi.
Netanyahu, kendisini birkaç yıl hapse atmak istediklerine kanaat getirdi. Nitekim kendisinden önceki Başbakan Ehud Olmert de benzer bir süreçte hapse girmişti. Böylece Netanyahu’nun bu kurumlarla mücadelesi bir ölüm kalım savaşına dönüştü. Bu mücadele, ulusal ve stratejik kaygılarının önüne geçti. Onun liderliğinde Likud artık Likud, yani ‘birlik’ anlamına gelen bir parti olmaktan çıktı ve tek adamın partisine dönüştü. İsrail de artık sıradan bir devlet olmaktan uzaklaştı; tek bir kişinin çıkarlarına göre yönetilen bir ülke hâline geldi. Netanyahu, iktidarda kalmasına hizmet ettiği için üç yıldır savaş yürütme noktasına geldi.
İsrailliler zaman zaman böyle bir aşamaya ulaşmış olduklarına inanamıyor ve şu soruyu soruyor: Çocuklarımızın, İsrail’in hiçbir çıkarına hizmet etmeyen bir savaşta, yalnızca tek bir kişiye hizmet etmek uğruna hayatlarını kaybetmiş olmaları mümkün mü?!