Brian Katulis
ABD Başkanı Donald Trump’ın geçtiğimiz hafta İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya verdiği destekte dikkat çekici olan şey, bu çağrıyı yaparken ne kadar yalnız olduğuydu. İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki savaşının ardından -ki İsrail burada savaş suçları işledi- Netanyahu dünya çapında nefret edilen bir figür haline geldi. Bu, eylül ayında New York’ta, Netanyahu’nun konuşması sırasında onlarca diplomatın salondan dışarı akın etmesiyle açıkça görüldü.
Ancak belki de daha önemlisi, Batı’daki birçok önemli figürün onun tartışmalı politika ve eylemlerinden uzaklaşıyor gibi görünmesi. Trump’ın kendi yardımcısı JD Vance bile, önümüzdeki ayın başlarında yapılacak Amerikan ara seçimlerindeki adayları desteklemeye odaklandığını söyleyerek Netanyahu’yu desteklemeyi reddetti ve Trump’la ters düştü.
İsrail’in büyük çekişmeye sahne olacak seçimlerine doğru giderken, Batı’daki kilit sesler Netanyahu’yu gözden çıkarıyor gibi görünüyor. Bu durum, İsrail siyasetinde otuz yılı aşkın süredir lider konumda olan ve 2021-2022 yıllarındaki kısa bir dönemin dışında 2009’dan bu yana ülkenin liderliğini yürüten bu adamdan artık bıktıklarının bir işareti.
Eylül ayında Birleşik Krallık, Fransa ve Kanada, 12 uluslu bir grubun parçası olarak Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini hedef alan ticaret ve ekonomi yasakları açıkladı; bu hamle, işgal altındaki arazide bulunan İsrail yerleşimlerine yönelik malların yasaklanmasını, hizmetlerin ve finansmanın kısıtlanmasını amaçlıyordu. Aynı zamanlarda, eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Netanyahu’ya yönelik sert eleştirilerde bulunarak “İsrail’i seviyorum ama Netanyahu’nun hükümetinden ve politikasından nefret ediyorum” dedi ve yeniden iktidara gelmesi durumunda ona karşı sert olacağını belirtti.

Netanyahu’nun ABD-İsrail ilişkilerini Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında bir anlaşmazlık konusuna dönüştürme çabaları, Demokratlar nezdindeki imajını olumsuz etkiledi. Zira birçoğu, Obama yönetiminin en önemli siyasi önceliklerinden ve başarılarından biri olan İran nükleer anlaşmasına karşı çıkmak için 2015 yılında Kongre’ye gitmesini unutmadı.
Buna ek olarak, sonbahar boyunca Netanyahu ve hükümetinin, 7 Ekim saldırılarının gerçekleşebileceği konusunda Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır gibi ülkeler tarafından önceden uyarılıp uyarılmadığını gösteren bir dizi eşgüdümlü sızıntı yaşandı; bu sızıntılar Batı medyasında ve siyasi muhalefetle aynı çizgideki İsrail medyasında geniş yankı uyandırdı.
Çetin geçen İsrail siyasetinde seçimler kıyasıya bir rekabetle yürütülür; bu olağan bir durumdur. Ancak Netanyahu’ya karşı küresel muhalefet, 2026 seçimlerinin ilginç bir unsuru olmakla birlikte, bunun sonuçları etkileyip etkilemeyeceği henüz bilinmiyor.
Batı’daki pek çok sesin Netanyahu’dan uzaklaşmasının birbiriyle bağlantılı üç ana nedeni var. Bunlardan ilki ve en yakın tarihli olanı, İsrail’in Ortadoğu’daki askeri eylemlerinin -özellikle de bu yıl ve geçen yıl gerçekleşen sonuçsuz İran savaşlarının- yol açtığı istikrarsızlık ve ekonomik sıkıntılar. Ancak İsrail’in Gazze Şeridi, Lübnan ve Suriye’deki eylemlerinin yanı sıra geçtiğimiz yıl eylül ayında Katar’a yönelik düzenlediği askeri saldırı da İsrail’in Netanyahu yönetimindeki davranışlarının ne kadar öngörülemez bir hal aldığına dair büyüyen bir huzursuzluk hissi uyandırdı.
Bu eylemler, Suudi Arabistan gibi ülkelerin ilişkileri normalleştirme fikrinden uzaklaşmasına neden oldu ve İsrail’in halihazırda bağlarının bulunduğu Ortadoğu ülkeleriyle de ciddi gerilimler yaşamasına yol açtı. Netanyahu’nun ne kadar yalnızlaştığının ve çaresiz kaldığının bir göstergesi de bu sonbaharın başlarında Abu Dabi’ye gerçekleştirdiği ziyaret için verdiği çaba ve yürüttüğü kulislerdi. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre İsrail kamuoyuna bağları koruyabildiğini göstermek ve onlara 2020 yılındaki başarısını -BAE, Bahreyn ve Fas ile ilişkileri başlatan İbrahim Anlaşmaları’nı- hatırlatmak istiyordu.
İkinci önemli faktör ise Netanyahu’nun, on binlerce Filistinlinin ölümüne yol açan Gazze’deki agresif askeri operasyonlar vasıtasıyla İsrail’i nasıl yalnızlaştırdığı. İsrail’in 2023-2024 yıllarında Gazze Şeridi’nde işlediği savaş suçları ve ihlaller unutulmayacağı gibi, Netanyahu’nun mevcut bölgesel çatışmaları tetikleyen 7 Ekim’deki Hamas saldırısına karşı kendi halkını koruyamayan bir lider olduğu gerçeği de unutulmayacak. Buna, Netanyahu’nun iki devletli çözümü yıllardır reddettiği gerçeği de eklendiğinde, kendisine karşı alınan bu tavrı anlamak kolaylaşıyor.
Son neden, dünyadaki birçok lider ve figürün Netanyahu’ya güvenmemesi ve onu İsrail içindeki iktidarını korumaktan başka pek bir şeyle ilgilenmeyen bir lider olarak görmesi. 1996 yılında Bill Clinton, Netanyahu’nun agresif ve ders verici tavrından rahatsız olarak şu ifadeyi kullanmıştı: “Buradaki süper güç kim?”

Netanyahu’nun yönetim ve diplomasi tarzı on yıllardır birçok lideri rahatsız ediyor. O, İsraillilere, bölgeye ve giderek tüm dünyaya maliyeti ne olursa olsun iktidarda kalmak için mümkün olan her şeyi yapan biri olarak görülüyor.
İsrail seçimleri öncesinde anketler kafa kafaya seyrediyor ve ülkenin karmaşık parlamenter demokrasisi sıklıkla koalisyon kurmak için uzayıp giden müzakerelere yol açıyor. Bazı işaretler, İsrail’in 2010’ların sonlarında gördüğü gibi art arda çok sayıda seçimin yaşandığı bölünmüş bir belirsizlik dönemine geri dönebileceğini gösteriyor. Ancak bir sonraki seçimi kim kazanırsa kazansın, Batı’da giderek artan sayıda ses başka biriyle muhatap olmayı tercih ediyor gibi görünüyor. Yine de İsrail’in son birkaç yıldaki sağa kayışı göz önüne alındığında, yeni bir liderin Netanyahu’nun yıkıcı politikalarından radikal biçimde farklı bir yaklaşım benimseyip benimsemeyeceği belirsizliğini koruyor.


