Refik Huri
Sokaktaki her barışçıl veya şiddet içeren hareket bir devrim değildir. Lenin’in ‘net bir program uğruna mücadele eden bir devrimciler örgütü’ olarak adlandırdığı yapı olmaksızın devrim de olmaz. Baskın güçlerin ezdiği devrimler bir yana, zafer kazandıktan sonra ilan edilen amaçlarından saparak, kendilerine karşı ayaklanılan rejimlerden daha baskıcı ve yolsuz sistemlere dönüşen devrimlerden daha fazlası yoktur.
1948 yılında Marx ve Engels Komünist Manifesto’yu yayımladıklarında, Avrupa ‘Halkların Baharı’ başlığı verilen ayaklanma ve devrimlerle çalkalanıyordu. Ancak baskın güçler ‘Kutsal İttifak’ çatısı altında birleşerek sonunda bu devrimleri bastırmayı başardılar. Proletaryanın zayıf olduğu köylü Rusyası dışında hiçbir devrim başarıya ulaşamadı; ki orada da önce Aleksandr Kerenski liderliğindeki sosyalistler Çarlığın yönetimini sonlandırmış, ardından 1917’de Lenin liderliğindeki komünistler sosyalistlerin iktidarını devirmiş ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşüne kadar hüküm sürmüşlerdi. Lenin’in dostu Amerikalı iş insanı Armand Hammer, ‘Tarihin Tanığı’ adlı kitabında, Lenin’in ‘1920 yılında komünizmin başarısız olacağını fark ettiğini’ aktarır.
21. yüzyılın ikinci on yılında ise birçok Arap ülkesinde, Halkların Baharı’ndan ilham alınarak ‘Arap Baharı’ devrimleri adı verilen bir ayaklanmalar dalgası patlak verdi. Tunus’ta başlayıp Libya, Mısır, Suriye ve Irak’a yayılan, 2019 sonbaharında Lübnan’da da bir eki bulunan bu ayaklanmalar ve devrimler, başlangıçta başarılı oldukları yerlerde bile felaketlerle sonuçlandı.
Bu yüzyılın üçüncü on yılında ise sıra, en büyüğü Fransa’da olmak üzere Arnavutluk, İtalya, Portekiz, İspanya, Belçika ve Yunanistan’a sıçrayan ayaklanmalarla yeniden Avrupa’ya geldi. Halkların Baharı’ndan bir parça, biraz kaos, vandalizm ve hırsızlık ile çokça ‘Avrupa Sonbaharı’ yaşandı; çünkü yaşlı kıta, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerikan nükleer şemsiyesi altında geçen onlarca yılın ardından gerçekten de yaşlandı. Kamu borçları artıyor, okul, sağlık ve konut altyapısı kötüleşiyor. Refah devletinin maliyeti; Avrupa'nın Rusya’ya karşı savaşında Ukrayna’ya yardım etmek için üstlendiği büyük mali ve askeri taahhütlerin, NATO’nun Avrupalı üyelerinin bütçelerindeki askeri harcamaları sosyal programların pahasına artırmak zorunda kalmasının ve yalnızca Avrupa'daki ırkçılıkla değil, aynı zamanda Afrika, Cezayir, Fas, Tunus, Suriye, Irak ve Pakistan’dan gelen birçok mültecinin radikalleşmesiyle de çatışan göç seviyelerinin artmasının ardı sıra katlanarak büyüdü.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez üçüncü bir dünya savaşı korkusu artık bir hayal olmaktan çıktı. Moskova’nın Kırım’ı ele geçirmesi, Gürcistan’a askeri müdahalesi, Ukrayna savaşı ve nükleer silah kullanımına dair gözdağı vermesi; Almanya’da Rusya karşıtı, Rusya’da ise Avrupa karşıtı duyguların yükselişi; Avrupa’nın dünyanın zirvesi için verilen Amerikan-Çin rekabetinde herhangi bir etki sahibi olmaktan aciz kalışı ve İran’ın savaşı ile Hürmüz Boğazı’nın kapanması sebebiyle artan fiyatlar bu durumun en açık göstergeleri.
Yönetimlerin, gösterilerdeki tek bir yönü -yani vandalizm, hırsızlık ve kaos boyutunu- öne çıkararak aşırı solu ve göçmenleri bu eylemlerle suçlaması, hatta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ‘Cumhuriyeti devirme komplosundan’ bahsetmesi kolay bir yoldur. Ancak ayaklanmalara yol açan yapısal faktörleri ve nedenleri göz ardı etmek hem zor hem de bir yanılgıdır. Avrupa toplumlarındaki değişimler, merkez sağ ve merkez sol partiler arasındaki klasik iktidar nöbeti sayfalarını neredeyse kapatmaktadır. Fransa, Almanya, İtalya ve benzeri ülkelerde merkez zayıflıyor; nitekim Almanya’da Almanya için Alternatif (AfD) partisi, Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ve Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) önüne geçmektedir. İtalya’da, on yıllar boyunca iktidarda kalmış sosyalist ve Hristiyan demokrat partiler ile güçlü Komünist Parti’nin ardından bugün aşırı sağ iktidarda. Fransa’da ise Komünist Parti, Sosyalist Parti, Gaullist parti ve Macron’un merkezci partisi, Marine Le Pen liderliğindeki aşırı sağcı Ulusal Birlik’in (RN) ve Jean-Luc Melenchon liderliğindeki aşırı solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) kaydettiği ilerleme karşısında son derece zayıf bir konuma düşmüştür.
Ayaklanmalar sokaklardan çekilse dahi krizler bütün canlılığıyla ortada. Zira baskı sorunu çözmez; bütçelerde ve vergi adaletinde yapılması gereken reformların önünde ise iş insanları, devasa şirketler ve onların adına hükmeden muhafızları birer set gibi durmaktadır. Le Pen ve sağ kolu Jordan Bardella’nın programına göre göçü sınırlamak ya da aşırı sağın en uç isimlerinden Eric Zemmour’un talep ettiği şekliyle ‘yeniden sınır dışı/göç ettirme’ (re-migration) politikasını uygulamak gerçekleştirilmesi imkânsız bir görevdir. Zira Avrupa ülkelerindeki yaklaşık 90 milyon göçmeni yeniden nasıl sınır dışı edebilirsiniz?.. Aşırı sağın ve aşırı solun iktidara gelmeleri halinde varacakları son nokta, mevcut hükümetler gibi acil sosyal talepleri karşılamaktan aciz kalmak değil midir? Fransızların yüzde 15’inin yoksulluk sınırının altında olduğu gerçeği nasıl göz ardı edilebilir?
Paris’te öğrencilerin 1968 yılında okul ve müfredat talepleriyle başlattıkları ayaklanma, Fransa’da önemli bir değişime yol açmış ve General de Gaulle’ün, bir halk oylamasında istediği oranı alamayınca istifa etmesine neden olmuştu. Andre Malroux kendisine, “Böyle saçma bir şey yüzünden mi istifa ediyorsun?” diye sorduğunda, şu yanıtı vermişti: “Bu saçma şey yüzünden istifa edeceğim.” Mevcut ayaklanmanın, Macron’un görev süresinin son aylarında neleri değiştireceğini kimse bilmiyor. Ancak görünen o ki Beşinci Cumhuriyet sona ermiştir. Çünkü bu, anayasası tamamen General de Gaulle’ün ölçülerine göre dikilmiş bir cumhuriyettir. Pompidou, Giscard d’Estaing ve Mitterrand dönemlerinde işler kabul edilebilir düzeyde kalmıştı; fakat Sarkozy ve Macron dönemlerinde bu anayasa ‘üzerlerine bol gelen’ bir hal aldı.
Gelecekteki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, seçmenlerin aşırı sağ ve aşırı sol bir başkanlığı reddetmesi karşısında geriye tek bir seçenek kalmaktadır: Le Pen ve Melenchon gibi isimlerin iktidara gelmesini engellemek için ‘oldukça sıradan’ bir başkan seçmek. İşin şaşırtıcı ve garip yanı ise İtalya’nın Mussolini’siz faşizme, Almanya’nın ise Hitler’siz nasyonal sosyalizme (nazizme) geri dönmesidir.