Refik Huri
İsrail parlamento seçimlerinin sonuçlarına dair okumalar, tıpkı hükümet kurma senaryoları gibi çeşitlilik arz etti. İlk izlenim, yalnızca rakamlar baz alındığında ortada ne bir kazanan ne de bir kaybeden olduğu yönündeydi. Çoğunluğu kaybeden Binyamin Netanyahu oyundaki en ön safta kalmaya devam ederken, çoğunluğu elde edemeyen Gadi Eisenkot ise daha önce dışında kaldığı oyunun en ön saflarına kadar ilerledi. Ancak İsrail’e, Araplara, bölgeye veya uluslararası alana dair yapılacak herhangi bir okuma; bu seçimleri ABD Kongre ara seçimlerinin daha geniş çerçevesine oturtmadıkça eksik kalacaktır. Aynı şekilde, bu geniş çerçeveye dair her türlü analiz de jeopolitik ve stratejik mücadelenin devasa bölgesel ve uluslararası tablosu es geçilerek tamamlanamaz. Bu bağlamda, Başkan Donald Trump’ı Amerikan geleneğini çiğnemeye ve seçmenlerden Netanyahu’ya oy vermelerini isteyerek İsrail seçimlerine müdahale etmeye iten şey neydi? Çünkü Netanyahu’nun, İran’a karşı yürüttüğü savaşta Trump’ın bir ortağı olarak hükümet başkanlığında kalmasına ihtiyaç duyuluyordu.
Trump, hedefleri arasından İran rejimini devirme vurgusundan vazgeçip nükleer programa odaklandıysa da Netanyahu, Tahran’daki rejimi devirmeyi bir öncelik olarak yükselterek seçime girdi. Herkesin diplomatik çözüme duyulan tercihten söz ettiği bir ortamda, ABD-İran uzlaşısını arayan arabuluculuk girişimlerinin çoğalması bu gerçeği değiştirmez. Bölge, iki projenin çatışmasıyla karşı karşıya: Amerikan Ortadoğu projesi ve İran Ortadoğu projesi. Birincisinde İsrail yer almakta olup, başbakanlık koltuğunda kim oturursa otursun, İran’ın kendisi için ‘varoluşsal bir tehlike’ teşkil ettiğine ve velayet-i fakih projesine nihai bir son verilmeden Amerikan-İsrail projesinin başarısının mümkün olamayacağına inanmaktadır. İkincisi ise doğrudan Tahran tarafından ve bölgeye yayılmış kolları aracılığıyla yürütülmekte olup, başarısı üç hedefin gerçekleştirilmesine bağlıdır: İsrail’i ortadan kaldırmak, ABD’yi Batı Asya’dan kovmak ve Arap çoğunluğu kontrol altına almak. Dış müdahale olmaksızın bölgesel bir güvenlik sisteminden bahsetmek ise, aslında güçlü olan bölgesel tarafın diğer taraflar üzerindeki tahakkümünden bahsetmek demektir.
Hiç kimse, savaş ile anlaşma arasında gidip gelen ve bazen bir anlaşmaya zemin hazırlamak amacıyla çatışma günlerine odaklanan Trump’ın bu iki projenin çatışmasını ne kadar süreyle sürdüreceğini tam olarak bilememektedir. Ancak herkes şunu çok iyi bilmektedir: İster Netanyahu iktidarda kalsın, ister Eisenkot veya bir başkası gelsin, ‘varoluşsal tehlike’ söylemine sarılan ve çatışmadan vazgeçmeyen İsrail, bu görevi tek başına yerine getiremeyecek kadar acizdir. Dahası, toplumunun içindeki değişimler de bunu engellemektedir; nitekim aşırı sağcılık tablosu öylesine hakimdir ki mücadele, aşırı sağcı ile daha da aşırı sağcı bir kesim arasında sıkışıp kalmış görünmektedir ve bu kesimlerin her ikisi de Filistin devleti kurulmasına karşıdır. Buna karşılık, tüm dünyadaki kamuoyu; başta Netanyahu’nun liderliğinde ve Gazze, Batı Şeria, Lübnan ile Suriye’deki vahşet olmak üzere, İsrail’e yönelik olumsuz bakış açısının artışıyla orantılı olarak Filistin halkının davasına karşı her geçen gün daha fazla sempati duymaya yönelmektedir. Artık İsrail nüfusunun yüzde 21,1’ini oluşturan ve son seçimlerde herhangi bir hükümetin görmezden gelmesinin zor olduğu 19 milletvekili kazanan Arapların güçlü etkisinden kaçış ve bu durumdan etkilenmeme ihtimali kalmamıştır.
Eisenkot mu yoksa Netanyahu mu? Mesele bu iki şahsın çok daha ötesinde. Eisenkot, Genelkurmay Başkanlığı yapmış ve Ben-Gurion’un stratejisi doğrultusunda hareket etmiş askeri kurumun bir evladı. Netanyahu ise Ben-Gurion’un stratejisine; Begin’in, Herut Partisi’nin, Şamir’in ve Netanyahu’nun Likud Bloku’nu devraldığı Şaron’un ilham kaynağı olan Ze'ev Jabotinsky’nin stratejisini eklemekte. Ben-Gurion’un planı birbirine bağlı iki amaca odaklanıyordu: Asgari ve azami. Asgari amaç, 1967 Savaşında gerçekleştiği üzere ‘savaş zamanında İsrail’in güvenliği için gerekli’ görülen toprakların ele geçirilmesiydi. Azami amaç ise ‘İsrail’in tüm gereksinimlerini karşılayan’ topraklar üzerinde hakimiyet kurmaktı. Nitekim Netanyahu’nun Gazze, Batı Şeria, Lübnan ve Suriye’de yaptığı ve Eisenkot’un da tamamlayacağı şey tam olarak budur. Binyamin Netanyahu’nun babası Benzion Netanyahu’nun bir dönem sekreterliğini yaptığı Jabotinsky’nin planı ise ‘Demir Duvar’ başlığını taşımaktadır. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bu planın özü, Filistinlilerle bir uzlaşı arayışının faydasız olduğu yönündedir. Zira Filistinliler, İsrail’i askeri olarak yenemeyeceklerini anlayana kadar varlığını asla kabul etmeyeceklerdir. Bunun uygulanması ise ‘güç yoluyla barış, düşman bir gücün oluşmasını engellemek ve ona önleyici bir savaşla ilk andan vurmak’ ilkesine dayanır.
İktidar için yarışan siyasi aktörlerin söyleyemediğini ise mevcut Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir dile getiriyor. Zamir’in görüşüne göre ‘Gazze savaşı henüz tamamlanmadı’ ve bu durum Netanyahu’nun bahsettiği ‘yedi cephedeki’ bir ‘varoluşsal savaşın’ parçasıdır. Zamir’in referans gösterdiği ifade ise Tanah’taki Mezmur kitabından bir ayettir: “Düşmanlarımı kovalayıp yetişeceğim, hepsini yok etmeden dönmeyeceğim.” Netanyahu hükümetinin Hizbullah eliyle yürütülen Gazze’ye destek savaşı ve ardından gelen İran gerilimi sırasında korumayı başaramadığı ve bu yüzden tahliye edilen Celile ile Gazze çevresindeki yerleşimcilerin en yüksek oyu Likud listesine vermiş olması azımsanacak bir gösterge değildir.
İran savaşının teyit ettiği bir diğer husus ise İsrail’in ABD’den bağımsız hareket edebilme kabiliyetini en alt düzeyde dahi kaybettiğidir. Öyle ki Trump, ‘O olmasaydı İsrail’in ezilip yok olacağı’ iddiasıyla övünebilmektedir. ABD’ye duyulan ihtiyaç noktasında Eisenkot’un ya da bir başkasının durduğu yer, Netanyahu’nun durduğu yerden farksızdır.



