Seçimler hükümetleri değiştirir, dış politikayı değil

İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'nden Macaristan ve Sırbistan'a kadar hükümetler ve liderler değişiyor, ancak stratejik çıkarlar ve kurulmuş ittifaklar, seçim vaatlerine rağmen dış politikada büyük değişiklikleri sınırlıyor

Fotoğraf: Kudüs'teki parti genel merkezinde, İsrail Başbakanı ve parti lideri Binyamin Netanyahu'nun resminin bulunduğu bir pankart taşıyan bir Likud destekçisi, merkezin dışında anket sonuçlarına tepki gösteriyor, 27 Ekim 2026 (Reuters)
Fotoğraf: Kudüs'teki parti genel merkezinde, İsrail Başbakanı ve parti lideri Binyamin Netanyahu'nun resminin bulunduğu bir pankart taşıyan bir Likud destekçisi, merkezin dışında anket sonuçlarına tepki gösteriyor, 27 Ekim 2026 (Reuters)
TT

Seçimler hükümetleri değiştirir, dış politikayı değil

Fotoğraf: Kudüs'teki parti genel merkezinde, İsrail Başbakanı ve parti lideri Binyamin Netanyahu'nun resminin bulunduğu bir pankart taşıyan bir Likud destekçisi, merkezin dışında anket sonuçlarına tepki gösteriyor, 27 Ekim 2026 (Reuters)
Fotoğraf: Kudüs'teki parti genel merkezinde, İsrail Başbakanı ve parti lideri Binyamin Netanyahu'nun resminin bulunduğu bir pankart taşıyan bir Likud destekçisi, merkezin dışında anket sonuçlarına tepki gösteriyor, 27 Ekim 2026 (Reuters)

Christopher Phillips

Seçimler bir ülkenin dış politikasını ne ölçüde değiştirebilir? Dış politika bazen demokratik seçimlerde çok önemli bir rol oynar. 1952'de Dwight Eisenhower Kore Savaşı'nı sona erdirme sözü vermişti ve göreve geldikten kısa bir süre sonra da ateşkesi sağlamayı başarmıştı.

İngiltere’de 2019'da Boris Johnson seçim kampanyasını “Brexit'i Tamamlama” sloganıyla yürütmüştü ve parlamentoda çoğunluğu kazandıktan altı hafta sonra Avrupa Birliği’nden çekilme anlaşmasını imzalamıştı. Ancak bu durumlar istisna olarak kalır, çünkü seçimlerin dış politika üzerindeki etkisi genellikle sınırlıdır.

Peki bu durum 2026 yılının tanık olduğu önemli seçimler için de geçerli mi? Birçok kişi, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki seçim sonuçlarının dış politikalarında bir değişim yaratacağına dair umut besliyor, ancak tarihsel deneyim radikal değişiklikler beklentisini desteklemiyor.

Sırbistan ve Macaristan gibi uzun süredir görevde olan liderlerin yenilgisine tanık olunan ülkelerde bile, değişiklikler büyük olasılıkla büyük dönüşümlerden ziyade hesaplı düzenlemeler ile sınırlı kalacaktır.

İç öncelikler ve yapısal kısıtlamalar

Araştırmacılar, seçimlerin dış politika üzerindeki sınırlı etkisine dair iki ana açıklama sunuyor. Birincisi, dış meselelerin seçmenlerin ilgi ve endişe listesinin başında nadiren yer almasıdır.

Siyaset bilimciler on yıllardır çoğu seçmenin dış politika hususlarından ziyade ekonomik ve sosyal kaygılara öncelik verdiğini teyit etmektedir. Bir hükümet kamuoyunda geniş çaplı bir hoşnutsuzluğa neden olan bir dış politika izlese bile, iç politikadaki başarıları yeniden seçilmesini sağlamaya yetebilir.

Tony Blair'in iki yıl önce Irak'a karşı başlattığı savaşa yönelik geniş çaplı muhalefete rağmen, 2005 seçimlerinde elde ettiği zafer, bunun belki de en belirgin örneğidir.

İkinci açıklama ise, dış politikada temel değişiklikler yapmaya isteksiz olabilecek veya bunu yapmakta zorlanabilecek yeni hükümetlerin kendileriyle ilgilidir.

Uluslararası ilişkiler uzmanları, özellikle de realist okulun savunucuları, devletlerin dış politika çıkarlarının büyük ölçüde istikrarlı ve sabit olduğu düşüncesindedirler. Bu nedenle, yeni liderler, seleflerinin politikalarını terk etmek yerine yeniden düzenleme eğilimindedirler.

Örneğin Japonya'da, iktidara gelen herhangi bir liderin, Tokyo'nun uluslararası çıkarlarını ABD ile ittifak, Çin'e karşı temkinlilik ve Kuzey Kore’ye karşı durma üzerine kurması muhtemeldir. Yeni bir hükümet, Pekin ile yakınlaşma arayışı veya Washington'dan daha bağımsız bir politika izleme gibi bu politikalara bazı düzenlemeler getirebilir, ancak büyük olasılıkla Japonya'nın temel çıkarları olarak gördüğü sınırlar içinde kalmayı sürdürecektir.

Yeni hükümetler dış politikada daha geniş kapsamlı değişiklikler yapmaya istekli olsalar bile, aşılması zor yapısal engellerle karşılaşırlar. Devletlerin güvenlik ve ekonomik sistemleri, on yıllar boyunca kurulmuş ittifaklar ve rekabetlerle ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır ve bu bağların koparılması yıllar alabilir ve önemli bir direnişle karşılaşabilir. Buna karşılık, iç değişim, özellikle de yeni bir hükümetin gücü yakın zamanda gerçekleşmiş bir seçimin sonuçlarına dayanıyorsa, nispeten daha kolaydır. Bu nedenle, hükümetler genellikle dış politikalarını yeniden şekillendirmeye yönelmeden önce iç sorunları ele almaya odaklanırlar.

İsrail politikasında sınırlı değişiklik mi?

Bu bağlamda, İsrail seçimlerinden dış politikada temel bir değişim beklentisine ihtiyatla yaklaşılmalıdır. Zira seçimler kesin sonuçlar vermedi: 120 sandalyelik Knesset’te Binyamin Netanyahu'nun bloğu 53 sandalye kazanırken, muhalefet 48 sandalye elde etti. Arap liderliğindeki partiler ise rekor kırarak 19 sandalye kazandı.

Her iki blok da mutlak çoğunluğu sağlayamadı; bu da koalisyon görüşmelerinin haftalarca sürebileceğini gösteriyor. Ancak bu görüşmeler Netanyahu'nun devrilmesine yol açsa bile, rakiplerinin dış politika pozisyonları onunkinden radikal bir şekilde farklı değil.

Eski İsrail genelkurmay başkanı ve muhalefet lideri Gadi Eisenkot, rejim değişikliğinin ulaşılamaz bir hedef olduğunu savunarak Netanyahu'nun İran'a karşı savaşını eleştirdi. Bununla birlikte, Tahran'ın nükleer programına karşı askeri harekâtı hâlâ destekliyor. Filistin meselesine gelince, Eisenkot, Netanyahu'nun koalisyon ortaklarının savunduğu Batı Şeria'nın ilhakına karşı çıkıyor, ancak işgal altındaki topraklarda yerleşim faaliyetlerinin devamını destekliyor. Filistinlilere, Batı Şeria'nın bir bölümünde özerklik veren, kendi ordusu olmayan ve İsrail'in yerleşim yerlerini boşaltmak zorunda kalmamasına dayanan bir “eksik devlet” modeli öneriyor.

cdvhjk
Eski İsrail genelkurmay başkanı Gadi Eisenkot, İsrail'in merkezindeki Hod HaŞaron yakınlarında partisinin seçim kampanyasının başlatıldığı etkinlikte, 30 Haziran 2026 (AFP)

Eğer Eisenkot başbakan olursa, ki bu Arap partileriyle anlaşmalar gerektirebilir, bu görüşlerini biraz daha ileri götürmek zorunda kalabilir. Ne var ki özellikle daha önce “Şimdi barıştan ve iki devletli çözümden bahseden herkes çatışmayı anlamıyor” demiş olması nedeniyle, aniden bir barış savunucusu haline gelmesi pek olası değil.

Bu duruşu, İsrail kamuoyundaki eğilimleri de yansıtıyor; yakın tarihli bir Gallup kamuoyu yoklaması, İsraillilerin yüzde 65'inin iki devletli çözüme karşı olduğunu gösterdi. Bu nedenle, Eisenkot başbakan olursa, İran ve Filistin meselesiyle ilgili olarak Netanyahu'dan daha az sert bir tutum sergileyebilir, ancak aralarındaki fark radikal olmayacaktır.

Eisenkot'un aniden bir barış savunucusu haline gelmesi pek olası değil, özellikle daha önce “Şimdi barıştan ve iki devletli çözümden bahseden herkes çatışmayı anlamıyor” demiş olması nedeniyle

Seçimler Trump'ı kısıtlayacak mı yoksa ona serbest hareket alanı mı verecek?

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD ara seçimleri, yürütme organını değil, yasama organını ilgilendirdiği için İsrail'deki seçimlerden farklıdır. Donald Trump, 3 Kasım'dan sonra da ABD başkanı olarak kalacak, ancak anketler Demokratların Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğu elde edeceğini ve Senato'nun kontrolünü de geri alma olasılığının bulunduğunu gösteriyor.

Dikkat çekici olan, bu seçimin, Trump'ın İran'a karşı savaşının yakıt fiyatlarının fırlamasına ve hayat pahalılığı krizinin daha da kötüleşmesine neden olmasının ardından, dış politikanın seçim kampanyasında bu kadar önemli bir yer tuttuğu nadir örneklerden biri olmasıdır. Ancak, Demokratların zaferi -gerçekleşse- bile ABD dış politikası üzerinde önemli bir etkiye sahip olmayabilir. Aslında, olası senaryolardan biri, Cumhuriyetçilerin kaybetmesinin Trump'ı daha da pervasız bir dış politikaya itebileceğini öne sürüyor. Muhalif bir kongre iç programını engellerse, dış politika daha az kısıtlamayla hareket etmesinin mümkün olduğu daha geniş bir manevra alanı olarak kalacaktır. Bazı gözlemciler, sonuçtan bağımsız olarak, seçimden sonra İran'a yönelik saldırılarına yeniden başlayabileceğini bile tahmin ediyor.

Seçim başkanlık seçimi olsa ve Beyaz Saray'a yeni bir başkan gelse bile, dış politika muhtemelen diğer örneklerde olduğu gibi değişim ve sürekliliği birleştirecektir. Trump'ın, on yıllardır Amerikan dış politikasını yöneten birçok sabiteyi göz ardı ederek nispeten istisnai bir başkan olduğu doğru olsa da, görünüşte radikal olan birçok değişikliği, gerçekte mevcut politikaların tırmandırılmasından ibarettir. Amerika Birleşik Devletleri uzun zamandır İran'a düşman bir politika izliyor ve İsrail'e sarsılmaz bir destek sağlıyor, ancak Trump bu yaklaşımları eşi görülmemiş seviyelere taşıdı.

vfg
ABD Başkanı Donald Trump, başkent Washington’daki Beyaz Saray'da Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile görüşüyor, 28 Şubat 2025 (Reuters)

Trump, ilk döneminde Çin ile stratejik rekabeti önceliklerinin başına yerleştiren ilk ABD başkanıydı. Ama Joe Biden da Beyaz Saray'a yerleştikten sonra bu yaklaşımı sürdürdü ve büyük olasılıkla Trump'ın başkanlığı sona erdikten sonra da söz konusu yaklaşım devam edecektir. Dahası, tehditlerine ve sansasyonel açıklamalarına rağmen Trump, NATO'dan çekilmedi, Ukrayna'da karşılıklı tavizlere dayalı barışçıl bir çözüme ulaşmadı ve Grönland'ı ilhak etmedi.

Önceki başkanlar gibi Trump da, eylemlerini sınırlayan ve seçeneklerini daraltan yapısal faktörlerle kısıtlanmış durumda. Onun halefi olacak herhangi bir başkan, Trumpizm'in alametifarikası haline gelen bazı pozisyonlardan neredeyse kesinlikle vazgeçecek, ancak Biden'ın yaptığı gibi diğer alanlarda bir dereceye kadar sürekliliği koruyacaktır.

Olası senaryolardan biri, Cumhuriyetçilerin kaybetmesinin Trump'ı daha pervasız bir dış politikaya itebileceğini öne sürüyor. Muhalif bir kongre iç programını engellerse, dış politika daha az kısıtlamayla hareket etmesinin mümkün olduğu daha geniş bir manevra alanı olarak kalacaktır

Dış politikada sınırlı değişimler

İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'nin aksine, bazı son seçimlerde dış politikada daha belirgin değişiklikler görüldü. Macaristan'da, nisan ayında Péter Magyar'ın Viktor Orbán'ı yenmesi, Budapeşte'nin pozisyonları ile AB'nin Rusya'ya yönelik politikaları arasında daha yakın bir uyum sağladı. Sırbistan'da, son seçimleri kazanan Öğrenci Listesi, ülkeyi demir yumrukla yöneten Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić döneminde yıllarca süren durgunluğun ardından Belgrad'ın Avrupa Birliği'ne katılma talebinde ilerlemeyi amaçlıyor.

Gelgelelim bu değişimler, önceki tüm politikalardan tamamen kopuş anlamına gelmiyor. Macaristan, Orbán'ın Brüksel'in Ukrayna'ya desteğini engellemek için defalarca kullandığı veto hakkını kullanmaktan vazgeçmesine rağmen, Kiev'in Avrupa Birliği'ne katılımını hızlandırmaya karşı çıkmaya devam ederken, Rus enerjisine olan yoğun bağımlılığını sürdürüyor. Sırbistan'da, Öğrenci Listesi’nin lideri üniversite profesörü Ilija Srdanović, Kosova'nın bağımsızlığını tanımak konusunda çekinceli ve kesinlikle Sırp milliyetçisi bir duruş sergiliyor; bu da Belgrad'ın Avrupa Birliği ile müzakere etmesi gereken çetrefilli bir konu.

İsrail'de ve daha az ölçüde Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğu gibi, bu yeni seçilen liderler dış politikadan ziyade iç işlerine odaklanmış durumda. Bu politikayı değiştirmek istediklerinde bile, bunu yapma güçlerini sınırlayan yapısal iç ve dış kısıtlamalarla karşı karşıya kalıyorlar. Bu nedenle, seçimler ülkeler içinde derin dönüşümlere neden olabilirken, dış politika üzerindeki etkileri sınırlı kalmaktadır.



Sacha Baron Cohen'den yılın en çok konuşulan belgeseline övgü

Fotoğraf: A24
Fotoğraf: A24
TT

Sacha Baron Cohen'den yılın en çok konuşulan belgeseline övgü

Fotoğraf: A24
Fotoğraf: A24

Sacha Baron Cohen, Kanadalı sinemacı ve absürt komedyen Nathan Fielder'ı, Elizabeth Holmes hakkındaki ses getiren belgeseli Her Şey Ortada (You Can See Everything) nedeniyle övgü yağmuruna tuttu.

Borat ve Ali G: Who Iz I? gibi hicivli sahte belgeselleriyle tanınan Baron Cohen verdiği yeni röportajda, daha önce Nathan For You ve The Rehearsal gibi sosyal deney temalı işlere imza atan Fielder'ın, Cohen'in öncülük ettiği belgesel türüne kendi damgasını vurduğunu belirtti.

Vanity Fair'a konuşan Baron Cohen, Fielder için "Gerçekten de türü yeniden icat etti, üstelik kendine koyduğu bir kural vardı: Benim daha önce yaptığım hiçbir şeyi yapmamak" ifadelerini kullandı. Cohen, Fielder'ın "Sacha'nın asla yapmayacağı şeyleri yapacağız" dediğini aktardı.

Kanadalı komedyen, 2018'de Who Is America? projesinde Baron Cohen'le birlikte çalışmış ve seriyi çok daha soyut bir yöne taşıyan Borat Subsequent Moviefilm'e de katkıda bulunmuştu.

Cohen, "gizli kimlikle çekilen belgeseller" diye adlandırdığı türün öncülüğünü yaptı. Bu türde Cohen, kurgusal bir kimliğe bürünerek durumdan habersiz gerçek kişilerle etkileşime giriyor ve hikayeyi bu şekilde ilerletiyor.

Fielder'ın çalışmaları ise daha çok sosyal deneyler üzerine kurulu. Nathan For You'da kendisinin kurgusal bir versiyonunu canlandıran Fielder, zor durumdaki küçük işletmelere, sıradışı pazarlama fikirleri sunarak tavsiyelerde bulunuyor.

Cohen, The Hollywood Reporter'a verdiği başka bir röportajda da benzer ifadeler kullanarak, kendi geliştirip adlandırdığı türü Fielder'ın yeniden yarattığını belirtti.

Fielder hakkında konuşan Cohen, "Bence o bir komedi dehası, sanırım benim yarattığım ya da geliştirdiğim türü yeniden icat etti" dedi.

Kendine koyduğu kural, benim yaptığım hiçbir şeyi yapmamaktı. Ancak kendisi son derece parlak bir zekaya sahip ve kesinlikle çok komik. Belgeselinin büyük ses getireceğini düşünüyorum, onun adına çok heyecanlıyım.

xscdvfg
Fielder'ın türler arası sınırları zorlayan belgeseli Her Şey Ortada, Oscar tahminlerinde kendine yer buldu (A24)

Her Şey Ortada'da Fielder, yatırımcıları dolandırmak ve şirketinin kan testi teknolojisinin kapasitesi hakkında yalan söylemekten 11 yıl hapis cezasına çarptırılan, Theranos'un gözden düşmüş kurucusu Elizabeth Holmes ve onun hayat arkadaşı, Kaliforniyalı otel varisi Billy Evans'la, Holmes'un hapse girmesinden önceki 34 gün boyunca birlikte yaşıyor.

Film, eleştirmenlerden tam not alarak Rotten Tomatoes'da yüzde 99 gibi ender görülen bir puana ulaştı. Hatta bazıları onu "yılın filmi" diye niteledi. Kimileri ise filmin, bu yılki Akademi Ödülleri'nde "En İyi Film" dalında aday gösterilen ilk belgesel olabileceğini öne sürüyor.

Gişede muazzam başarı yakalayan film, gişe verilerini derleyen Rentrak'a göre gösterimdeki ikinci hafta sonunda 2 bin 655 salona yayılarak 19,5 milyon dolarlık etkileyici bir hasılat elde etti. Film, bu haberin yazıldığı tarih itibarıyla ABD ve Kanada'da toplam 45 milyon dolar kazandı.

Bu sonuçla film, Michael Moore'un 2004 tarihli Fahrenheit 9/11 yapımından bu yana müzik belgeselleri dışında en yüksek hasılatı elde eden belgesel oldu.

Independent Türkçe


Putin'in Ukrayna savaşı Karadeniz'de 120 bin yunusu öldürdü

Limans Tuzly Lagünleri Milli Doğa Parkı'nda ölü bir yunus (AFP)
Limans Tuzly Lagünleri Milli Doğa Parkı'nda ölü bir yunus (AFP)
TT

Putin'in Ukrayna savaşı Karadeniz'de 120 bin yunusu öldürdü

Limans Tuzly Lagünleri Milli Doğa Parkı'nda ölü bir yunus (AFP)
Limans Tuzly Lagünleri Milli Doğa Parkı'nda ölü bir yunus (AFP)

Uzmanlar, Ukrayna savaşındaki patlamaların, füze ateşlemelerinin ve askeri sonar sistemlerinin Karadeniz'deki yunusların kafasını karıştırdığını ve onları avlanamaz hale getirdiğini belirtiyor.

Trol teknelerindeki balıkçılar, ağlarına dolanmış ve boğulmuş halde buldukları yunusları kurtarmak için yüzgeçlerini kesmek zorunda kalıyor. Bu hayvanlar daha sonra, üzerlerinde hâlâ ağ izleri görülecek şekilde kıyıya vuruyor.

Ukrayna'nın güneyindeki Tuzly Lagünleri Milli Parkı'nın baş araştırmacısı Ivan Rusev, Al Jazeera'ye Vladimir Putin'in 2022'de Ukrayna'ya yönelik topyekün istilasını başlatmasından bu yana 120 binden fazla yunusun bu şekilde öldüğünü söyledi.

Rusev, birçok askeri teknolojinin yunusların hayatta kalmak için kullandığı temel yetenek olan ekolokasyonu engellediğini, bunun da hayvanların yönlerini bulmasını, iletişim kurmasını ve avlanmasını imkansız hale getirdiğini ifade etti.

"Bir yunus balık avlayamazsa hızla kilo kaybeder" diyen Rusev, hayvanların bu durumda enerji ihtiyaçlarını karşılamak için vücutlarındaki yağ tabakasını tüketmeye başladığını belirtti. Ancak savaşın kirlettiği denizde bu yağ tabakası atık sular, tarımsal akıntılar, mikroplastikler ve antibiyotiklerden kaynaklanan kirleticilerle dolmuş durumda.

Bu durum, yunusların bağışıklık sistemlerinin zayıflamasına ve ölümcül solunum yolu enfeksiyonlarına yenik düşmelerine yol açıyor.

Karadeniz ekosistemi, düşen drone'lardan ve batan denizaltılardan suya sızan zehirli kimyasallar ve yakıtlar nedeniyle, süregelen çatışmadan büyük zarar görüyor. Bölgedeki balıkçılık kısıtlamalarına rağmen kefal ve lüfer gibi bazı balık türleri artık epey nadir hale geldi.

gtn yt
Bilim insanı Ivan Rusev, Limans Tuzly Lagünleri Milli Doğa Parkı'nda ölü bir yunusu inceliyor (AFP)

Rusev, "Yunuslar besin zincirinin en tepesinde yer aldığından, zooplanktondan balıklara kadar her şey onlara ulaşıyor" dedi.

Rusev, bu durumun denizdeki balıklarla beslenen kuşları da olumsuz etkilediğini belirtti. Patlamaların balıkların sağır olmasına veya ölmesine yol açtığını, ayrıca Kuzey Avrupa'yla Ortadoğu arasında göç eden kuşları ürküttüğünü açıkladı.

Rusev, "Bir kuş yeterince yiyecek bulamadığında, yani 'yakıtı' olmadığında, kışlayacağı veya yuva yapacağı yere ulaşamaz" dedi.

Bu durum, bazı kuş popülasyonlarındaki birey sayısını yıllarca etkileyecek.

Karadeniz kıyısına vuran, bir deri bir kemik kalmış ve zarar görmüş yunuslar, Ukraynalıları dehşete düşürüyor.

Tetiana Smolchenko, Al Jazeera'ye ağustosta güneydeki Odessa şehrinde 8 yaşındaki oğlu Oleh'le yürüyüşe çıktıklarını ve çocuğunun çürümekte olan bir yunus fark ettiğini anlattı.

Eşi orduda görev yapan ve oturduğu apartman Rus drone'u saldırısı sonucu iki kez hasar gören 33 yaşındaki Smolchenko, "Neredeyse kusacaktım" dedi.

"Artık insan ölümlerine öylesine alıştık ki ama bu canlıların savaş yüzünden öldüğünü görmek de bir o kadar dehşet verici" diye ekledi.

İkimiz de ağladık.

Independent Türkçe


İran: ABD’nin çıkarları ‘nerede olursa olsun’ misilleme hedefinde

Tahran’daki eski ABD Büyükelçiliği yakınlarında, İran-ABD müzakere masasını tasvir eden ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İranlı bir kadın, 1 Kasım 2026 (EPA)
Tahran’daki eski ABD Büyükelçiliği yakınlarında, İran-ABD müzakere masasını tasvir eden ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İranlı bir kadın, 1 Kasım 2026 (EPA)
TT

İran: ABD’nin çıkarları ‘nerede olursa olsun’ misilleme hedefinde

Tahran’daki eski ABD Büyükelçiliği yakınlarında, İran-ABD müzakere masasını tasvir eden ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İranlı bir kadın, 1 Kasım 2026 (EPA)
Tahran’daki eski ABD Büyükelçiliği yakınlarında, İran-ABD müzakere masasını tasvir eden ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İranlı bir kadın, 1 Kasım 2026 (EPA)

İranlı askeri yetkililer, ABD’nin Batı Asya dışındaki çıkarlarını hedef almakla tehdit ederek gerilimi artırdı. Yetkililer, olası yeni bir savaşın öncekinden daha geniş kapsamlı ve uzun süreli olacağı uyarısında bulundu. Bu açıklamalar, İran Dini Lideri’nin herhangi bir tehdide ‘coğrafi sınır tanımaksızın’ karşılık verilmesi talimatının ardından geldi.

Mücteba Hamaney dün, silahlı kuvvetlerin üst düzey komutanlarıyla gerçekleştirdiği kamuoyuna duyurulan ilk görüşmede, ‘hedef bankasının’ ABD ile İsrail’in maddi ve gayri maddi varlıklarını kapsayacak şekilde güncellenmesi talimatını verdi.

Hamaney, her düzeydeki ve türdeki tehdide ‘derhal, etkili ve coğrafi sınır tanımaksızın’ karşılık verilmesi gerektiğini belirtti. Düşmanların saldırılarına yeniden başlaması durumunda, bu saldırıların ne zaman ve hangi koşullarda sona ereceğine İran Silahlı Kuvvetleri ile halkının karar vereceği uyarısında bulundu.

Toplantıya Genelkurmay Başkanı Ali Abdullahi, İran Ordusu Genel Komutanı Emir Hatemi ve Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Genel Komutanı Ahmed Vahidi katıldı. Komutanlar, İran Dini Lideri’nin ofisinden yapılan açıklamaya göre, Arap Körfezi kıyılarında, Hürmüz Boğazı ve Umman Denizi’nde, kuzeybatı ve güneydoğu sınırlarında hazırlık durumuna ilişkin raporlar sundu. Ayrıca mühimmat, keşif, destek ve muharebe silahlarının üretiminin birkaç kat artırıldığı bildirildi.

Hamaney’in ofisinden yapılan açıklamada, toplantının nerede ve ne zaman gerçekleştirildiği belirtilmezken, toplantıya ilişkin fotoğraf veya görüntü de yayımlanmadı. İran’ın yeni Dini Lideri, mart ayında babasının yerine seçilmesinden bu yana kamuoyu önüne çıkmadı.

Savunma Bakanı Mehrdad Ahlaki ise silahlı kuvvetlerin muharebe kapasitesini artırmak için ‘hızlı’ hareket edeceklerini belirterek, ‘herhangi bir tehdide, nerede olursa olsun ve coğrafi sınır tanımaksızın derhal, etkili ve orantılı karşılık verilmesi’ hedefini dile getirdi.

Şarku’l Avsat’ın İran devlet televizyonundan aktardığına göre Ahlaki, “Savunma ekipmanları ve silahlarının tasarım, üretim ve tedarik süreçlerinin hızlandırılması, sanayi ve teknoloji altyapısının güçlendirilmesi ve silahlı kuvvetlere destek kapasitesinin artırılması, çalışmalarımızın merkezinde yer alıyor” ifadelerini kullandı.

scd
İran Savunma Bakanı Mehrdad Ahlaki, milletvekillerinin katıldığı bir oturumda konuşurken (İran parlamentosu)

Herhangi bir saldırının orantılı, kararlı ve etkili bir karşılıkla karşılanacağı uyarısında bulunan Ahlaki, “Tehditte bulunanlar, İran’ın savunma amaçlı karşılığının kapsamını, zamanlamasını ve sonuçlarını belirleyemez” dedi. Ahlaki, “İran tehditler karşısında hazırlıksız yakalanmayacak, baskılar karşısında geri adım atmayacak ve bilimsel ve teknolojik ilerleme yolunda başkalarının hesapları ve iradesiyle sınırlandırılmayacaktır. Ülkenin güvenliğini, bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumak için bir an bile tereddüt etmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Geniş bir alan ve daha uzun bir savaş

DMO Sözcüsü Hüseyin Muhibbi de ABD ile yaşanacak bir savaşta ‘herhangi bir coğrafi sınırın söz konusu olmayacağını, düşmana zarar vermek ve tam caydırıcılık sağlamak amacıyla geniş bir harekât alanının belirlendiğini’ söyledi.

ABD’nin dünyanın en büyük deniz gücüne sahip olmasına ve bölgede onlarca yıldır askeri varlık bulundurmasına rağmen ‘Hürmüz Boğazı’nı birkaç saatliğine bile açamadığını’ savunan Muhibbi, “Dünya, ABD’nin Körfez’i ve Hürmüz Boğazı’nı güvence altına alamayacak kadar güçsüz olduğunu anladı” dedi. Muhibbi, “ABD kendisini savunamıyorsa diğer ülkeleri nasıl savunmayı düşünüyor?” diye sordu.

Muhibbi, İran’ın ABD’nin hava sahasındaki askeri teknolojide ulaştığı en ileri seviye olarak nitelendirdiği F-35 savaş uçağını düşürdüğünü de iddia etti.

İran Ordu Sözcüsü Muhammed Ekreminiya ise silahlı kuvvetlerin ABD’ye ‘Batı Asya dışında da’ karşılık vermeye hazır olduğunu açıkladı. Ekreminiya, ABD’nin gerçekleştireceği herhangi bir ‘yeni saldırının’ öncekinden daha geniş kapsamlı, ezici ve derhal verilecek bir karşılıkla karşılanacağı uyarısında bulundu.

ABD’nin tesisleri, ekipmanları, askerleri ve çıkarlarının, erişilebilir oldukları her noktada İran’ın misilleme hedefi olabileceğini belirten Ekreminiya, “Düşman, İslam Cumhuriyeti’nin karşılık verme alanının zorunlu olarak önceki çatışmaların coğrafi sınırları içinde kalacağını düşünmemelidir” ifadesini kullandı.

Olası yeni savaşın önceki savaştan çok daha uzun sürebileceği uyarısında bulunan Ekreminiya, ABD Başkanı’nın savaşın ne zaman ve hangi koşullarda sona ereceğini belirleyemeyeceğini söyledi. Ekreminiya, Amerikalıları ve Washington’ın Avrupalı müttefiklerini, olası bir çatışmanın akıbetinin belirlenmesinde İran’ın inisiyatifinin ‘temel rol oynayacağını’ anlamaya çağırdı.

Nükleer doktrin

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai dün yaptığı açıklamada, çatışmaların yeniden başlaması halinde Tahran’ın uzun süredir yürürlükte olan nükleer silah yasağını kaldırmayı değerlendirdiğini, ancak henüz bu yönde bir karar alınmadığını bildirdi. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre Rızai, devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, Washington’ın Tahran’ın taleplerini kabul etmemesi halinde nükleer program konusunda görüşme yapılamayacağını söyledi.

Rızai, “Savaş yeniden başlarsa ABD’nin boynuzunu kıracağız” ifadesini kullanarak, İran’ın gemisavar füzelerini ‘USS George Washington uçak gemisinin üzerinde’ test ettiğini iddia etti.

Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise X platformundaki paylaşımında, İranlılara zarar vermeye cüret edenlere darbe indirecekleri tehdidinde bulunarak, bundan böyle hiçbir ‘kırmızı çizginin’ söz konusu olmayacağını belirtti.

Tahran, Washington ile herhangi bir müzakereye başlanması için yedi şartın yerine getirilmesini talep etti. İran Meclisi Ulusal Güvenlik Komisyonu üyesi ve DMO komutanlarından İsmail Kevseri, reformist ILNA haber ajansına yaptığı açıklamada, “Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri tarafından açıklanan yedi madde yerine getirilmeden Washington ile müzakerelere girmeyeceğiz” dedi.

Kevseri, bu tutumlarını ‘geçmişteki deneyimlere’ dayandırarak, “Ne zaman müzakere etsek Amerikalılar anlaşmalara ve müzakere sürecine aykırı şekilde farklı tutumlar sergiledi. Ya bize karşı savaş başlattılar ya da yerine getirmeleri gereken taahhütlere bağlı kalmadılar. Bu nedenle ABD’ye ve müzakere etmek üzere onun adına gelenlere güven duymuyoruz” ifadelerini kullandı.

Katar arabuluculuğu

İran’dan gelen tehditler, İranlı müzakerecilerin dün Doha’da Katarlı arabulucularla gerçekleştirdiği görüşmelerle eş zamanlı olarak geldi. Söz konusu görüşmelerden önce cuma günü Tahran’da 12 saatten uzun süren toplantılar yapılmıştı.

Reuters’ın bilgi sahibi bir kaynağa dayandırdığı haberine göre Katarlı arabulucular, Tahran’a yedi günlük bir plan sundu. Plan kapsamında ABD ve İran’ın, savaşı sona erdirmeye yönelik daha kapsamlı müzakereler öncesinde güven tesis etmek amacıyla her gün karşılıklı adımlar atması öngörülüyor.

Ancak İranlı bir yetkili, Tahran’ın söz konusu öneriyi tatmin edici bulmadığını söyledi. İran, eylül ayından bu yana gündemde tuttuğu ayrı bir plan üzerinde ısrar ediyor. Bu plan, limanlarına yönelik ablukanın kaldırılmasını, dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmasını ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğine ilişkin düzenlemeleri içeriyor.

Katarlı arabulucular aracılığıyla iletilen bir mesajda ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Rızai’ye müzakerelerin yeniden başlatılmasını önererek ABD heyetine bizzat başkanlık etmeyi teklif etti. Amerikan basınında yer alan haberlere göre Rızai, dün mesajı okuduğunu ancak henüz yanıt vermediğini belirtti. ABD’nin söyleminin ‘tamamen değiştiğini’ ifade eden Rızai’ye karşılık Arakçi, Tahran’ın şu aşamada ABD tarafıyla görüşme yapılmasını gerekli görmediğini söyledi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise Trump’ın saldırıların yeniden başlatılması konusunda henüz karar vermediğini, ancak ‘meseleyi diplomatik yollarla çözmeyi tercih ettiğini’ açıkladı. Rubio, buna karşın Washington’ın gerektiğinde askerî harekât düzenleyebileceğinden emin olduğunu belirtti.

Trump son günlerde, salı günü yapılacak ABD ara seçimleri öncesinde İran’a karşı ‘küçük çaplı bir operasyon daha’ düzenlenebileceği ihtimalini gündeme getirmişti.