Elie Kuseyfi
Şubat 2010'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, İranlı mevkidaşı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Temmuz 2006 savaşından sonra Arap Maşrık (Levant) bölgesinde meydana gelen dönüşümleri özetleyen üçlü bir toplantı için Şam'da bir araya geldi. Bu toplantı, Tahran'dan Şam üzerinden Beyrut'a uzanan bölgesel bir eksenin oluşumunun siyasi duyurusu ve İran'ın nüfuzunun yükselişinin, sınırları ve ülkeleri aşan siyasi ve askeri ittifaklar ağı kurma gücünün bir ifadesiydi. Başka bir deyişle bu toplantı ve bu görüntü, İran'ın sağlam bir bölgesel projeye ve ittifakları ile ağlarını bölgesel denklemlerde değerlendirme kapasitesine sahip olduğunu yansıtıyordu.
Şam'daki “üçlü toplantıdan” 16 yıldan fazla bir süre sonra, Maşrık'ın görüntüsü çok farklı görünüyor. İran ekseninin kalıntıları üzerinde yeni, sağlam bir eksenin oluşumunu duyuran hiçbir toplantı yapılmadı, hiçbir görüntü yayınlanmadı. Tahran, Esed rejiminin devrilmesiyle Suriye'deki en önemli coğrafi ve siyasi dayanağını kaybetti. Hizbullah, gücünü zayıflatan ve Lübnan'daki konumunu etkileyen eşi benzeri görülmemiş askeri ve siyasi darbelere maruz kaldı. Bu arada, İran'a sadık Iraklı fraksiyonların bölgede önceki dönemdeki ivmeyle faaliyet gösterme kapasitesi de geriledi. Bununla birlikte, İran nüfuzunun gerilemesi, alternatif bir bölgesel sistemin oluşması veya bu nüfuzu sınırlamada ortak çıkarları olan ülkeleri ve güçleri birleştiren yeni bir siyasi ve güvenlik ekseninin oluşması ile sonuçlanmadı.
Bağdat, Beyrut ve Şam arasındaki çıkar örtüşmesi göz önüne alındığında, paradoks daha da belirgin hale geliyor. Örneğin, Irak Başbakanı Ali el-Zeydi, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında üçlü bir toplantıyı engelleyen nedir? Bu şahsiyetlerin pozisyonları arasında, silahların devletin elinde toplanması, resmi askeri ve güvenlik kurumlarının otoritesinin yeniden tesis edilmesi ve kontrolü dışında faaliyet gösteren silahlı fraksiyonların varlığına son verilmesi gerekliliği konusunda ortak bir zemin bulunuyor. Suriye örneğinde, bu yaklaşım aynı zamanda İran'ın Suriye topraklarından geçen ikmal yollarını kesme ve sınırda Tahran'a sadık Iraklı milislerin oluşturduğu tehdidi azaltma konusundaki doğrudan bir çıkarla da bağlantılı. Gerçekleşmesi durumunda böyle bir toplantı için bölgesel bir himayedarın olması bile gerekmiyor.
Avn ve Zeydi, her ikisi de kendi ülkelerinde, pratikte İran'ın Lübnan ve Irak'taki etkisini azaltmak anlamına gelen silahların devletin tekelinde olması ilkesini kapsamlı bir siyasi ve güvenlik çerçevesine dönüştürme güçlerinin kısıtlı olduğu gerçeğine tosladılar
Şara ve Zeydi'nin 28 Ekim'de Şam'da yaptığı görüşmenin, yeni Suriye yönetimi ile önceki Irak hükümeti arasında daha önce olmayan bir güvenlik ve ekonomik iş birliği temeli ortaya koyduğu doğru. Ancak bu yakınlaşma, üç ülkenin karşı karşıya kaldığı güvenlik sorunları coğrafi ve siyasi olarak iç içe geçmiş olmasına rağmen, şu ana kadar örneğin, Lübnan'ı da içeren daha geniş bir bölgesel çerçeveye dönüşmedi. Bilhassa Kerek saldırısının ardından Ürdün'ün güney Suriye'ye düzenlediği hava saldırılarının her iki sınır tarafında da yarattığı kargaşadan sonra, Ürdün'ün de böyle bir bölgesel çerçeveye katılması neden düşünülmesin? Kaldı ki bu saldırı, iki ülke arasındaki krizlerin ne kadar iç içe geçtiğini de açığa çıkardı.
Ne var ki, bu ülkeler arasındaki çıkar ve hedeflerin örtüşmesi, bunların uygulanması için gerekli araçlara sahip oldukları anlamına gelmiyor. Avn ve Zeydi, her ikisi de kendi ülkelerinde, pratikte İran'ın Lübnan ve Irak'taki etkisini azaltmak anlamına gelen silahların devletin tekelinde olması ilkesini kapsamlı bir siyasi ve güvenlik çerçevesine dönüştürme güçlerinin kısıtlı olduğu gerçeğine tosladılar. Bağdat'ta hükümet, silahlı fraksiyonların siyasi ve güvenlik aygıtına entegre olmaları ve iktidarın dayandığı kurumlar ve ittifaklar içindeki varlıkları göz önüne alındığında, onları sadece İran'ın vekil güçleri olarak görüp başa çıkmakta yetersiz kalmış görünüyor. Beyrut'ta ise Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Nevvaf Selam, Hizbullah'ın askeri gücündeki önemli gerilemeye rağmen, devletin siyasi ve güvenlik yapısı içinde gizli kalan nüfuzu sebebiyle daha da karmaşık bir denklemle karşı karşıyalar.

Lübnan Cumhurbaşkanı'nın bu aşamadaki en büyük ve nihai umudu, Donald Trump'ın Binyamin Netanyahu'ya İsrail saldırganlığını durdurması ve Lübnan topraklarından çekilmesi için baskı yapabilme gücüne dayanıyordu. Bu adım, Lübnan devletinin diplomatik çabalarının etkinliğini göstermesine ve daha sonra otoritesini bütün Lübnan topraklarını kapsayacak şekilde genişletmesine imkan tanıyacaktı. Ancak, Trump'ın İsrail seçimlerinde Netanyahu'yu açıkça desteklemesinden sonra bu umut her zamankinden daha zor hale geldi. Bu destek, iki adam arasında kalıcı bir çıkar veya pozisyon uyumu anlamına gelmese ve ABD Başkanı, yönetiminin önceliklerine ve belki de daha geniş bölgesel stratejisine göre hesaplarını değiştirebilse de iki adam arasındaki siyasi ilişki Netanyahu'ya manevra alanı tanıyor ve Beyrut'un kendi adına kararlı bir Amerikan müdahalesine güvenme imkanını zayıflatıyor.
Bu noktada Avn, Zeydi ve Şara, farklı konumlarına rağmen, Trump yönetimiyle başa çıkma konusunda kendilerini ortak bir ikilemle karşı karşıya buluyorlar. Bir yandan Amerikan şemsiyesine ihtiyaç duyuyorlar veya en azından onu kaybetmeyi göze alamıyorlar, ancak Washington'un önceliklerini gerçekleştirmek için nüfuzunu kullanacağına dair garantileri de yok. Silahın Lübnan ve Irak devletlerinin tekelinde olmasını destekleyen ve “yeni bir Suriye”yi desteklediğini deklare eden yönetim, bu pozisyonları bu ülkelerin karşı karşıya kaldığı zorlukların ölçeğiyle orantılı siyasi ve güvenlik taahhütlerine dönüştürmeye henüz hazır görünmüyor.
Alternatifin yokluğu, İran'ın nüfuz araçlarını yeniden üretmeye çalışmadan sürekli gerilemeyi kabul edeceği anlamına gelmiyor
Ancak daha derin ikilem, İsrail'in Lübnan'daki savaşı ve Suriye'ye müdahalesi için herhangi bir siyasi ufkun yokluğunu telafi etmek amacıyla, sahada fiili durumlar dayatmaya dönük bir askeri ve güvenlik stratejisi benimsemesidir. Güney Lübnan'dan Güney Suriye'ye kadar İsrail, yeni bölgesel düzenlemelere geçişe olanak tanıyacak siyasi bir çözüm vizyonu sunma isteği göstermeden, güç kullanarak güvenlik denklemleri kurmaya çalışıyor. İsrail'in her iki arenadaki davranış bütünlüğünün, Suriye ve Lübnan'ın buna karşı tutumlarındaki bütünlükten daha belirgin olduğu da göz önüne alınmalı. İsrail, iki ülke arasındaki geniş coğrafi alanı tek bir güvenlik bölgesi olarak ele alırken, Lübnan ve Suriye hükümetleri bu karmaşık duruma karşı ortak bir siyasi ve güvenlik koordinasyon mekanizmasından halen yoksun.
Kendi açısından Şam, önceki rejimin devrilmesinden bu yana meşru bir siyasi geçiş için gerekli tüm koşullara son derece ihtiyaç duyduğu bir dönemde, Suriye’nin egemenliğini koruma gücüne yönelik acil günlük sınavlarla ve çok başlı bir çıkmazla karşı karşıya bulunuyor. Bu konu, Suriye'nin Arap-İsrail çatışmasında on yıllar boyunca oynadığı rolle karşılaştırıldığında daha da önem kazanıyor; zira Suriye'nin bölgesel varlığı büyük ölçüde çatışmayı yönetme ve İsrail ile müzakere etme konumuna dayanıyordu. Bugüne gelince, “yeni Suriye”, bölgesel konumunun gerektirdiği düzeyde kendisi ile başa çıkmasını sağlayabilecek siyasi araçlara sahip olmadan, topraklarında bir İsrail genişlemesiyle karşı karşıya bulunuyor.

Bu Suriye çıkmazı, Trump'ın Suriye'ye yönelik stratejisi etrafındaki belirsizlikle daha da büyüyor. Suriye meselesine gösterilen olağanüstü Amerikan ilgisinden sonra, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın açıklamaları, Şam'daki yeni rejime yönelik Amerikan siyasi bahsi ile iktidarını sağlamlaştırmak için hayati önem taşıyan ekonomik başarısı bağlamında gerekli koşulları sağlama konusundaki gerçek Amerikan istekliliği arasında uçurum olduğunu ortaya koydu. Barrack, 29 Ekim'de CNN'e verdiği röportajda, “Suriye'ye gelip yatırım yapacak birini bulmak neredeyse imkânsız” dedi. Bu anlamda, Amerikan pozisyonun belirsizliği Lübnan ve Irak ile sınırlı değil, İran’ın nüfuzunun gerilemesinden sonra bölgenin nasıl görünmesi gerektiğine dair net bir vizyonun yokluğunda Suriye'ye de uzanıyor.
Ancak, alternatifin yokluğu, İran'ın nüfuz araçlarını yeniden üretmeye çalışmadan sürekli gerilemeyi kabul edeceği anlamına gelmiyor. Nitekim, ağır askeri, ekonomik ve insani maliyetine rağmen yeni bir savaş olasılığı, Tahran'a salt direnci zafere dönüştürmek için siyasi ve stratejik bir teşvik sunabilir. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre aldığı darbelerden sonra, rejimin hayatta kalması ve kayıpların büyüklüğüne bakılmaksızın çatışmayı sürdürebilmesi, ABD ve İsrail'in ona boyun eğdirmeyi veya rejimini devirmeyi başaramadığını iddia etme imkanı tanıyor. Bu perspektiften bakıldığında, herhangi bir yeni savaş, Tahran için varlığını ve bölgesel dinamikleri etkileme gücünü yeniden ortaya koyma fırsatı olabilir.
Bu mantık İran'ı, bölgesel ağının dağılmadığını ve Yemen'den Irak ve Beyrut'a kadar vekillerini harekete geçirebileceğini göstermek için herhangi bir yeni askeri çatışmada Hizbullah'tan dahil olmasını istemeye bile yönlendirebilir. Bu durumda böyle bir müdahale, İran'ın nüfuz ağının varlığının devam ettiğine ve üyelerine indirilen darbelere rağmen faaliyet gösterebildiğine dair siyasi bir mesaj taşıyacaktır. Bu nedenle, İran'ın nüfuzunun azalması yalnızca Tahran ile askeri bir çatışmanın sonucuna bağlı değil, aynı zamanda, ilgili ülkelerin ve özellikle de Irak ve Lübnan’ın, herhangi bir yükselen bölgesel gerilimin, kontrol altına almaya çalıştıkları nüfuzun yeniden canlanması için bahaneye dönüşmesini önleme güçlerine bağlıdır.
Yalnızca İsrail veya Amerikan seçimlerinin sonuçlarına veya Trump ile Netanyahu arasında pozisyonlardaki farklılığa güvenmek, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetlerinin mevcut gerçeklerle başa çıkma yetersizliğinden kaynaklanıyor
Özellikle Trump'ın İran ile askeri ve diplomatik seçenekler arasında tereddüt etmesi göz önüne alındığında, tüm bu belirsizlik ve muğlaklık ortamında, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir'in 26 Ekim'de Tahran'a yaptığı ziyaret, İran ile ilişkilerde daha geniş bir bölgesel kanal açıyor. Bu kanal, özellikle Beyrut ve Bağdat'ın, İran ile bölgesel bir uzlaşmaya paralel olarak iç uzlaşma olasılıklarını araştırmasına imkan sağlayabilir. İran'ın etkisi her iki ülkede de gizli ve kalıcı olduğu sürece, bununla sadece iç mücadele veya Amerikan baskısı ile başa çıkılamaz; zira her ikisinin de etkisiz olduğu kanıtlandı. Bu ikisine ilave olarak, İran müdahalesine kapı açan faktörleri azaltacak ve Lübnan ve Irak devletleri ile kendi topraklarında faaliyet gösteren İran yanlısı milisler arasındaki ilişkinin yeniden yapılandırılmasına zemin hazırlayacak bölgesel uzlaşılar da gerekiyor. Şunu da belirtmek gerekir ki, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetleri, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki seçim sonuçlarına dayanarak seçeneklerini belirleyemezler; zira bu sonuçlar, İran ile çatışmaya kesin bir çözüm garantisi sunmadan, Amerikan ve İsrail'in hesaplarını yeniden düzenleyebilir.

Bu bağlamda, İsrail'in Trump'ın Tel Aviv'in hedefleriyle örtüşmeyen bir İran anlaşmasını dayatabileceğine dair endişelerinin devam etmesi dikkat çekicidir. Bu nedenle, Trump'ın İsrail seçimlerinde Netanyahu'ya verdiği destekle ilgili bazı soru işaretleri bulunuyor. Bu, İran'la çatışmanın bu aşamasında, askeri seçeneği dışlamayan Netanyahu liderliğindeki bir hükümetle çalışmayı tercih ettiğini yansıtıyor olabilir. Ancak, bu seçenek İran'la gelecekteki herhangi bir anlaşmaya veya genel olarak bölgedeki Amerikan çıkarlarına engel olursa, bu seçeneğe bağlı kalmayacaktır.
Yine de sonuç olarak, yalnızca İsrail veya Amerikan seçimlerinin sonuçlarına veya Trump ile Netanyahu arasında pozisyonlardaki farklılığa güvenmek, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetlerinin mevcut gerçeklerle başa çıkma yetersizliğinden kaynaklanıyor. Bu nedenle, çıkarlarının ne kadar örtüştüğünü belirlemekten fiili koordinasyona geçmeyi ve başta Tahran'a yönelik Mekke İttifakı girişimi olmak üzere mevcut diplomatik girişimlerden yararlanmayı düşünmeleri daha uygun olacaktır. Zira bu girişim, özellikle Washington'un İran'la çatışmayı askeri olarak çözmek yerine yönetmeyi seçmesi durumunda, bölgesel bir çözüm için kapıyı açık tutma açısından büyük önem taşıyor. Pazartesi günü Keşm Adası'nın bombalanması bu eğilimin bir göstergesiydi; bir ABD’li yetkili “saldırıların sınırlı göründüğünü ve büyük çaplı muharebe operasyonlarının yeniden başladığını temsil etmediğini” belirtirken, başka bir yetkili ise bunların “savunma önlemlerinin bir parçası” olduğunu açıkladı. Bu tutum, ABD'nin İran'a karşı savaşa yeniden başlama konusunda temkinli olduğunu yansıtıyor; ama bu, İran hedeflerine yönelik büyük bir ABD-İsrail saldırısından önce yapılan askeri manevraların parçası da olabilir!
*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."
