Refik Huri
İsrail’de hiçbir şey, bölgedeki sabitelerden ve değişkenlerden bağımsız değildir. Ne parlamento seçimlerinin sonuçları, ne Arap-İsrail çatışmasında barış sürecinin tıkanması, ne Güney Lübnan ve Suriye’nin güneyini işgal etmek için askeri üstünlüğün kullanılması, ki buna İran’la savaş ve elbette ABD ile olan organik ilişki de dahildir.
Tablo son derece karmaşık. Binyamin Netanyahu, sanki kendisi İsrail’in kaderiymiş ve İsrail de Arapların ve dünyanın kaderiymiş gibi hareket ediyor. Çoğunluğu kaybetse bile yoldan çekilmeyi reddediyor; siyasetin kendi etrafında dönmesinde, kendisiyle ve kendisine karşı yapılmasında ve oyunun kendi elinde kalmasında ısrar ediyor. Bu inatla tarihin akışına karşı koyarak sonunda aşılmaz bir çift duvara çarptı: Birincisi, Arap sesinin gücünü marjinalize etmeye ve herhangi bir siyasi rolün dışında bırakmaya devam etme duvarı; ikincisi ise Gazze Şeridi, Batı Şeria ve diasporadaki Filistinlilerin ‘iki devletli çözüm’ denklemi çerçevesinde bir Filistin devleti kurma hakkını inkâr etme duvarı.
İsrail devletinin kurucu babalarının çoğu; savaşlar, hatalar veya baskılar sonucunda istifa etmişlerdi: Ben-Gurion, Menachem Begin, Golda Meir, Yitzhak Rabin, Yitzhak Shamir ve Ariel Şaron. Netanyahu’ya gelince; o, rüşvet ve görevi kötüye kullanma davalarında herhangi bir yargı kararıyla hapse girme ve siyasi hayatını bitirme korkusuyla istifaya karşı çıkıyor. Bunu da ‘tarihi bir görevi tamamlama’ idaresiyle örtbas ediyor. Nitekim bunu Gazze, Lübnan ve İran savaşları sırasında, “Ben tarihi ve manevi bir görevdeyim; Büyük İsrail vizyonuna duygusal olarak bağlıyım, Yahudi halkı adına nesiller boyu sürecek bir görevdeyim” diyerek tekrarlamıştı.
Aluf Benn’in yazdığı gibi, Netanyahu 1990 yılında ‘Batı liberalizmini kopyalayan yumuşak ve zayıf’ olarak gördüğü ‘elitin değiştirilmesi’ sloganını yükseltmişti. Şaron’un uğruna çalıştığı Likud blokunu hileyle ele geçirdiği 1996 yılında başbakanlığa gelmesinden bu yana siyasi oyunun merkezinde yer alıyor. Kaybettiği her seferde sanki merkez kişisel bir mirasmış gibi daha güçlü döndü; kazandığı her seferde ise hükümete kendisinden bile daha aşırı isimlerle geldi.
Ancak bundan böyle Arap meydan okumasından kaçınmak zor. Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un da belirttiği gibi, İsrail ‘anayasal ve toplumsal bir çöküşün eşiğinde’. Herzog, parti liderlerini hükümeti kuracak adayın belirlenmesi konusunda istişare etmek üzere yanına çağırırken, her liderin görüşmeye ‘aklıyla gelmesini’ temenni etmişti. Bu çağrı, seçimlere dikey olarak bölünmüş bir şekilde yansıdı. Sağda, hükümeti kurmak için 61 sandalyeyi garanti etmeye gücü yetmeyen iki kamp var: Ne Netanyahu ne de eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot. ‘Zaruretler yasak olan şeyleri mübah kılar’ ilkesinden hareketle gerçeği kabul etme cesaretini gerektiren tek seçenek hariç, tüm senaryolar Netanyahu’ya hizmet ediyor.
Çünkü hükümet kurma konusundaki becerisizlik, Netanyahu’yu geçici hükümetin başbakanı olarak tutuyor ve aylar sonra yeniden seçime gitmek ona ek bir güç kazandırıyor.
Muhalefet kampındaki etkili güçlerden birini cezbetmekteki başarı ise Netanyahu’yu kalıcı olarak ‘İsrail’in Kralı’ konumuna getiriyor. Her şeye rağmen seçim sonuçlarının net dökümü şu: Seçmenler değişim için ve Netanyahu’dan kurtulmak için oy kullandı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre seçim sloganı ‘Netanyahu’yu devirmek’ olan Eisenkot ve arkadaşlarının önündeki tek seçenek, 19 Arap milletvekiliyle ittifak kurmak. Zira demografinin çoktan aştığı bir demokratik bozukluğun sürdürülmesi artık makul değil: Araplara oy verme hakkı tanınması, ancak seçilen milletvekillerinin normal bir siyasi rolden mahrum bırakılması ve hükümetin kurulmasının mutlaka Siyonist bir çoğunlukla sınırlı olmasında ısrar edilmesi... Bu durum geçmişteki sol ve merkez hükümetler döneminde böyle olduğu gibi, bugünkü sağ hükümetler döneminde de böyle.
Kendini demokratik olarak adlandıran, ancak pratikte Apartheid sistemi gibi çalışan bir düzende, Arap demografik ve siyasi gerçeğini inkâr etmenin hiçbir faydası yok. Nitekim son resmi nüfus sayımına göre İsrail’in bugünkü nüfusu 9,9 milyon; bunların 7,2 milyonu (yüzde 73,2) Yahudi, 2,8 milyonu (yüzde 21,1) ise Arap.
Tel Aviv Üniversitesi’ne bağlı Ulusal Güvenlik Enstitüsü’nün raporuna göre, ‘Filistinlilerle anlaşmaya varılamaması, tek devletli çözüm ve İsrail’in demokratik bir Yahudi devleti olarak sonu anlamına gelmekte.’
Nisan 1973’te İsrail Başbakanı Golda Meir, Foreign Affairs dergisinde şu makaleyi yazmıştı: “Biz, bizimle Araplar arasındaki anlaşmazlıkların ve farklılıkların çözümleri olduğuna inanıyoruz. Filistin’de, anayasası kendi sorumluluklarında olan iki devlet, yani bir Yahudi ve bir Arap devleti için yer var.” Bugün ise her iki kamp da, tek devlet içindeki Arap nüfusun Yahudi nüfustan daha fazla olacağını bilmelerine rağmen iki devletli çözümü reddediyor. Aşırılıkçılık ne kadar şiddetlenirse İsrail’deki çıkmaz o kadar derinleşiyor. Arap sesine doğal siyasi rolünü vermekten başka kaçış yolu yok. Tıpkı iki devletli çözümden kaçmak için Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ni tek bir devlet olarak İsrail’e ilhak etmenin, tek devlet içinde demografik ve demokratik bir değişimin reçetesi olmaktan başka bir anlamı olmadığı gibi... Bu, ‘değişim’ kampındaki Eisenkot ve arkadaşları için hayati bir meydan okuma.