Baha İyali
New Jersey'deki MetLife Stadı'nda maçın 79. dakikasında Erling Haaland, ceza sahasına gönderilen ortayı kafa vuruşuyla ağlara gönderdi. Ardından ceza sahası dışından yaptığı sert vuruşla Brezilya'nın umutlarını tamamen bitirdi. Neymar'ın uzatma dakikalarında penaltıdan bulduğu gol sonucu değiştirmeye yetmedi ve Sambacılar, 1990'dan bu yana ilk kez Dünya Kupası'na son 16 turunda veda etti.
Brezilya'nın elenişini izlerken aklıma, birkaç hafta önce Fransa-Senegal maçını anlatan Yemenli spiker Hasan el-İdris'in söylediği şu cümle geldi: "Futbol, sekizinci sanattır." Sonucun ağırlığı kadar bu cümle de zihnimde yankılanıp durdu.
İnsan sevdiği şeyi yüceltmek, ona duyduğu tutkuyu meşrulaştırmak için onu sanat mertebesine yükseltmeyi sever. Ancak "sekizinci sanat" ifadesi, üzerinde daha derin düşünmeye değer
İtalyan kuramcı Ricciotto Canudo, sinemayı mekân ve zaman sanatlarını tek bir yapıda buluşturduğu için "yedinci sanat" olarak tanımlamıştı. Futbola da bu açıdan bakıldığında bu unvan yakıştırılabilir. Çünkü futbol; beden, zaman ve dramın canlı bir bileşimidir; müzenin ve tiyatronun alışıldık sınırlarını aşan bir anlatıdır. Fotoğraf, televizyon ve başka birçok alan yıllarca "sekizinci sanat" unvanına aday gösterildi. Ancak bu koltuk, diğer sanatların birbirinden ayırdığı unsurları yeniden bir araya getirebilecek bir sanatı bekliyordu.
Klasik estetik ise bu değerlendirmeye itiraz eder. Immanuel Kant'ın güzellik anlayışı iki temel koşula dayanır: İlki, çıkar gözetmeyen saf bir estetik hazdır. İkincisi ise güzelliğin kendi dışında bir amaca hizmet etmeksizin var olmasıdır. Bir çiçek, yalnızca kendisi olduğu için güzeldir.
Oysa futbol sahasında yaşananlar, bu iki ilke ile çim sahalarda olup bitenler arasındaki uçurumu her maçta biraz daha derinleştirir.
Tribünlerin İntikamı
Pierre Bourdieu, "meşru kültür" dediğimiz olgunun, aslında kültürel iktidarı elinde bulunduran sınıflar tarafından üretildiğini söyler. Egemen sınıf kendi beğenisini evrensel ölçü haline getirirken, halkın zevkini sıradan ya da bayağı olarak damgalar. Yedi güzel sanat da bu anlayışla kurulmuş seçkin bir salona benzer. O salona girmek için bilet, eğitimli bir bakış ve eser karşısında uzun süre sessiz kalabilecek bir sabır gerekir. Oysa Futbol, milyonlarca insanın hiçbir eleştirmenin aracılığına ihtiyaç duymadan sahip olabildiği bir alandır. Onun dili gürültülüdür. Tezahüratlar, bayrak gibi sallanan formalar ve zamanla sözlü şiire dönüşen maç anlatımları bu dilin temelini oluşturur. Hatta öyle ki, futbol anlatıcılığı kendi başına ayrı bir sanat biçimine dönüşmüştür. Bu nedenle futbolu sanat olarak nitelendiren kişinin bir sanat eleştirmeni değil de bir spor spikeri olması şaşırtıcı değildir. Aynı çağrıyı tribündeki herhangi bir taraftarın yapması da öyle.
Stadyumun kutsallığı, bilet alabilenlere ve yüksek sanat zevkine sahip olanlara mahsus değildir; aksine kültürel salonların titizlikle kapattığı kapıları herkese açar.
Salonun güzelliği tek bir eğitimli gözün sessizliğiyle tadılırken, futbolun güzelliği ancak topluluk içinde tamamlanır. Yalnız izlenen bir gol, aslında yarım bir goldür. Kalabalık, güzelliğin tamamlanması için bir şart ve onun en temel direklerinden biridir. Müze sessizlikle ibadet eder, stadyum ise gürültüyle; ikisinin de kendi kutsallığı vardır. Ancak yalnızca stadyum, kültürel seçkinliğin dışında bırakılan insanlara kapısını sonuna kadar açar.
Erling Haaland, Andreas Schjeldrop ile birlikte Norveç adına attığı golü kutluyor
Bu dil kahvehanelerde, kaldırımlarda ve sabaha kadar süren futbol sohbetlerinde kuşaktan kuşağa aktarılır. Bir maçı izlemek için sabahın köründe buluşurlar; özetine bakıp geçmek yerine, o anın doğumuna şahitlik etmeyi tercih ederler. Topluluk, Muhammed Salah’a "Firavun", Lionel Messi’ye "Kral" unvanını verir; kendi efsanesini akademilerin onayını beklemeden kendi zevkiyle kurar. Ticari sistem, futbolu bilet ve özel yayın haklarıyla bir meta haline getirmeye çalışsa da insanlar hep bir ağızdan bağırdıkları anda oyunu geri kazanırlar; forma sokakta bayrağa, kahvehaneler ise iki yabancı arasındaki geçici kardeşliğe dönüşür.
Sonuçtan önce gelen bir aidiyet duygusu; yalnızca en büyük sahnede yer alabilmiş olmanın doğurduğu sevinç... Öyle ki, Dünya Kupası'na katılabilmek bile kuşaktan kuşağa anlatılan bir zafere dönüşür.
Zayıfların dramı
Turnuvanın 48 takıma çıkarılması, sadece soğuk bir idari karar değil, daha fazla halkın bu büyük hikâyeye ortak olması için davetiyeydi. Çünkü her yeni katılımla birlikte milyonlarca insan kendini bu büyük anlatının ortağı olarak buluyor, turnuvanın sözlüğüne yeni bir yerel dil, yeni bir ses ekleniyordu. Bu yaz, zayıfların dramı bütün dünya haritasına yayıldı: Norveç tarihte ilk kez çeyrek finale yükseldi; İsviçre 1954’ten beri süren özlemine penaltılarla son verdi; Mısır ilk kez eleme turlarına kaldı. Yeşil Burun Adaları (Cape Verde) Arjantin’e ter döktürdü. Asya da turnuvanın başlangıcından itibaren dengeleri altüst etti. Güney Kore’nin Çekya’yı devirdi; Avustralya Türkiye’yi eledi; Katar, İsviçre karşısında aldığı beraberlikle tarihinde ilk puanını aldı. Afrika'dan katılan on takımın dokuzu ise son 32 takım arasına kalmayı başardı.
Masa, her misafire hikâyede bir yer vaat eder ve kupayı sona kadar direnene bırakır. Erken elenenler bile evlerine sevgiyle uğurlanır: Yeşil Burun Adaları, elenmesine rağmen kahramanlarını bir fatih gibi karşıladı; Son Heung-min’in halkından özür dilemesi, birçok zaferden daha derin izler bıraktı. Bu küçük takımlar, ticari mantığın satın alamayacağı bir hikâye anlatıyor: Sonuçtan önce gelen aidiyet duygusu ve en büyük sahnede var olmaktan doğan bir sevinç. Oyunun gerçek tadının eleştirmenlerden önce seyirci tarafından yaratıldığını doğrulamak için büyük masaya gelen isimler bunlar.
Lionel Messi, Arjantin adına attığı golü Julian Alvarez ile birlikte kutluyor.
Turnuvanın en çarpıcı sahnesi ise üç ev sahibi ülkenin son 16 turunda veda etmesiydi: ABD Belçika’ya, Kanada Fas’a, Meksika ise İngiltere’ye yenildi. 48 takımlı, 16 statla bu devasa organizasyona rağmen, üç ev sahibi ülke ilk sekiz takım arasına giremedi. Sermayenin finanse ettiği stadyum arka kapıdan çıkarken, resmi sahnesi olmayan sanat ayakta kaldı. Çünkü futbol, kendine özgü güzel inadıyla yukarıdan yönetilmeyi reddeder; etrafını saran siyaset ve gösteriş ne kadar büyük olursa olsun, dev makinelerin finali önceden yazmasına izin vermez. Burada gizli bir şiirsel adalet var: Organizatör kendi oyununu evcilleştiremiyor ve oyun, kendisini kuranların masasından daha büyük olduğunu ilan ediyor. Tribünlerin hükmü, salonun hükmüne üstün geliyor.
Güzel kaybeden, bizi soğuk kazananın sevindirdiğinden daha derinden yaralar; çünkü onda, en güzelini ortaya koyup yine de kaybeden kendi yansımamızı görürüz.
Faydaya mahkûm güzellik
Futbolda güzellik, "fayda" ile birleşerek sanatın en eski dogmalarını yerle bir eder. Théophile Gautier ve "Sanat Sanat İçindir" savunucuları faydayı çirkinlik, amaçsızlığı ise asalet sayarken; çim sahalardaki bir çalım, savunmacıyı geçtiği için; bir pas, ağlarla buluştuğu için görkem kazanır.
Müzede sergilenen tablo, hiçbir fayda sağlamasa da asaletini korur. Ancak sahada, sonucu değiştiremeyen güzellik -taşı ağlatacak kadar etkileyici olsa bile- elenir ve karşımıza çıplak bir hayal kırıklığı olarak çıkar. Bu durum, eski Makyavelci anlayışı doğrular: Amaç, vasıtayı meşru kılar.
Muhammed Salah, Mısır'ın Avustralya'ya karşı penaltı golünü attı.
Tribünler, sonuç getirmeyen çalımı ıslıklanması gereken boş bir şov olarak görürken, salonlar bunu saf bir lüks olarak yüceltir. Müzedeki bir tablo, hiçbir faydası olmasa da asaletiyle korunurken; stadyumda gol atamayan bir sanat, taşları bile ağlatsa elenir. Başarıyı getirmeyen güzellik, Machiavelli'nin o kadim kaidesini doğrular: "Amaç, aracı meşru kılar." Tribünler, Mısır’ın en güzel futbolu oynadığına inansa da kupa, son düdüğe kadar dayananındır. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre güzel kaybeden bizi soğuk kazananın sevindirdiğinden daha derinden yaralar; çünkü kaybedende biz en güzelini yapıp yenildiğimizde kendimizi buluruz.
Bu tabloda gizli bir şiirsel adalet sezilir: En büyük organizatör, kendi oyununu kontrol etmeyi başaramaz ve futbolun, onu kuranların hazırladığı sofradan çok daha büyük olduğunu ilan eder. Sonunda tribünlerin kararı, seçkin salonların kararının önüne geçer.
Keskin bıçaktaki büyü
Zirveye çıkan oyuncular, güzelliği silaha dönüştürürler. Messi, tüm becerisini tek bir amaca hizmet ettirir; son dakikalarda gol atar veya attırır. Salah, Avustralya karşısında "Panenka" vuruşunu seçtiğinde, bunun sadece bir estetik değil, takımına güven aşılamak için yapılmış hesaplı bir soğukkanlılık olduğunu gösterdi. En cömert görünen anlar, aslında hesabın en soğuk yapıldığı anlardır. Haaland ise "sonuç güzelliği" ile karşımıza çıkar; tüy kadar hafif bir estetik değil, keskin bıçak kadar kesin bir vuruş. Büyük oyuncular, fırça ile bıçağı tek elde birleştirirler; hem çizerler hem de keserler.
Achraf Hakimi ve Azzedine Ounahi maçın ardından kutlama yapıyor.
Maç izlemek de zamanla, bir tablonun karşısında durmaya eşdeğer estetik bir deneyime dönüşür. Bir kez yaşanan, sonra akıp giden ama ona tanıklık edenlerin bedenine kazınan bir andır bu. Golden önce tribünlerden yükselen ortak nefes, golden sonra duyulan derin iç çekiş… Geçici bir güzellik, gelip geçmesi sayesinde camın ardında sonsuza dek sergilenen eserlerden bile daha derin iz bırakır.
Dünya Kupası ise müzesini duvarlardan önce insanların yüreğinde kurar. Her dört yılda bir kapılarını açan canlı bir sergi gibi, kolektif hafızaya parlayan, ardından sönen ama unutulmayan yeni bir tablo ekler. Böylece gelecek kuşaklar, bu anları rakamlardan ve istatistiklerden önce hikâyeler olarak miras alır.
Cristiano Ronaldo, Portekiz'in 2026 Dünya Kupası son 16 turunda İspanya'ya yenilmesinin ardından.
Liste dışı vedalaşma
Cristiano Ronaldo'nun, Portekiz'in İspanya'ya elenmesinin ardından son Dünya Kupası'na gözyaşlarıyla veda etmesi, bütün sınıflandırmaların anlatmakta yetersiz kaldığı gerçeği tek başına özetler. Ronaldo, çalımla geçilemeyen tek rakibi olan zamana yenildi. O gözyaşlarında ne ticari bir ürünün üretebileceği ne de bir yönetmenin yeniden kurgulayabileceği sahici bir duygu saklıydı. Futbol yalnızca bir kez, zamanın akışı içinde oynanır. Kupalar da yıldızlar da sonunda saatin hükmüne boyun eğer. Bu yüzden her final, bir kuşağın vedası ve bayrağı yeni kuşağa devretmesidir. Oyunun asıl sırrı da burada yatar: Futbol, perdesini yalnızca bir kez açan zamanın ve faniliğin sahnesidir. Son perdenin nasıl biteceğini kimse önceden bilemez. Bu belirsizlik, dünyanın dört bir yanındaki milyonları aynı ekranın önünde buluşturur; çünkü herkes, bir daha asla aynı şekilde yaşanmayacak o ana tanıklık etmek ister.
Bu ortak hafızada, büyük bir devletin bayrağı ile küçük bir ada ülkesinin bayrağı aynı değeri taşır. Çünkü insanlar bir anın kıymetini, onu yaşayanın büyüklüğüne göre değil, taşıdığı güzelliğe göre hatırlar ve değerlendirir.
Bütün bunlardan sonra kimin kaçıncı olduğu sorusu anlamını yitiriyor. Turnuvanın tozu dumanı dağıldığında puan tabloları ve kupayı kaldıran takımın adı zamanla silikleşiyor; hafızada kalan ise güzelliğin başarıyla buluştuğu anlar oluyor. Bu kolektif bellekte büyük bir ülkenin bayrağıyla küçük bir ada ülkesinin bayrağı aynı değeri taşıyor; çünkü insanlar bir anı, onu yaşayanın büyüklüğüyle değil, taşıdığı güzellikle ölçüyor.
Devlerin tökezlediği o çimlerin üzerinde futbol, kendisinden sonra gelenlere herhangi bir cevaptan daha güzel bir soru bırakıyor: Herkesin aynı anda birlikte ürettiği ama hiçbir rafa sığmayan ve hiçbir sınıflandırmaya hapsolmayan bir sanat olabilir mi?
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."











