Beyin çiplerinin hikayesi: İnsanlarda denenmek üzere onay alan Neuralink'in yolculuğu

"Avantajları kadar riskleri de tartışma konusu"

Şirket 158 milyon dolar finansman aldı ve 90 çalışanı var (Reuters)
Şirket 158 milyon dolar finansman aldı ve 90 çalışanı var (Reuters)
TT

Beyin çiplerinin hikayesi: İnsanlarda denenmek üzere onay alan Neuralink'in yolculuğu

Şirket 158 milyon dolar finansman aldı ve 90 çalışanı var (Reuters)
Şirket 158 milyon dolar finansman aldı ve 90 çalışanı var (Reuters)

Çağla Üren

SpaceX, Tesla ve Twitter'ın sahibi Elon Musk’ın beyin çipi girişimi Neuralink, ilk insan deneyleri için hasta alımına başlamak üzere bağımsız bir inceleme kurulundan onay aldığını duyurdu.

Bunun ardından şirket, beyin implantlarının felçlilerde test edilmesi için hastalar aramaya başladı.

İmplant, omurilik yaralanmaları nedeniyle felç geçiren hastalarda test edilecek. Yaklaşık 6 yıl sürecek çalışkömanın nerede yapılacağı ve kaç katılımcıyı içereceğini açıklanmadı.

Firma, mayısta beyin çipi projesinin insanlar üzerinde denenmesine başlanması için ABD Gıda ve İlaç İdaresi'nden (FDA) de onay alındığını açıklamıştı.

Girişimin temel amacı, beyne yerleştirilecek mikroçipler üreterek felç ve körlük gibi nörolojik nedenleri olabilecek rahatsızlıkları tedavi etmek ve engellilerin hayat kalitesini artırmak.

Öte yandan Neuralink, esasen aynı amaç doğrultusunda çalışan onlarca şirketten sadece biri. Medyada beyin çipi diye anılan bu teknolojiye "beyin-bilgisayar arayüzü" (BBA) adı veriliyor.

Beyin-bilgisayar arayüzü nedir, nasıl çalışır?

Araştırmacılar ve şirketler insan beynini harici cihazlara bağlamak için yaratıcı çözümler geliştirdikçe BAA alanında da sıradışı ilerlemeler kaydediliyor. Kısacası bu teknoloji alanı, insan beynini bilgisayara bağlamak için geliştirilen tüm yöntemleri kapsıyor.

Teknolojiye ilişkin araştırmalar 1970'lerde Kaliforniya Üniversitesi Beyin Araştırma Enstitüsü'nden nörolog Dr. Jacques J. Vidal'ın gözetiminde başladı. Araştırmacıların hayvan modellerinden ilerlemek için gereken temel teknolojik altyapıyı oluşturması 20 yıldan fazla zaman aldı. 1990'ların ortalarına gelindiğindeyse ilk BBA prototipleri insan kafatasına yerleştirilmeye başlamıştı.

İnsanların daha iyi iletişim kurması ve bilişsel yeteneklerinin artırılması amacıyla çalışan araştırmacılar, yıllar içinde hem invaziv hem de invaziv olmayan BBA teknikleri geliştirildi.

Cerrahi operasyonla beyne müdahale edilerek yerleştirilen çipler invaziv diye nitelenirken, ameliyat gerektirmeyen teknolojilere de invaziv olmayan yöntemler deniyor.

Neuralink, invaziv bir teknoloji

İnvaziv çiplerin daha yüksek çözünürlüklü sinir sinyallerini yakalama olanağı sunduğu düşünülüyor. Bu yaklaşım, beyin ve harici cihazlar arasında daha doğrudan bir iletişime olanak tanıyabilir.

Neuralink, invaziv çipler alanında önde gelen şirketlerden. Diğer bir deyişle Musk'ın firması, çipleri cerrahların beyin ameliyatlarıyla implante etmesini öngörüyor.

Bu alanda öne çıkan diğer şirketler arasında Blackrock Microsystems ve Synchron gibi girişimler var.

Öte yandan, invaziv çiplerin avantajları kadar riskleri de tartışma konusu.

Zira bu operasyonlar, enfeksiyon riskini ve vücudun implantı reddetmesi gibi ihtimalleri gündeme getiriyor. Çiplerin uzun vadede çalışır durumda kalabilmesini sağlamak da bir diğer zorluk.

Teknolojinin ticari amaçlarla hayata geçirilmeden önce tüm bu zorlukların ele alınması şart.

İnvaziv olmayan BBA

İnvaziv olmayan beyin-bilgisayar arayüzleri ise beyinle doğrudan temas gerektirmiyor. Bu teknoloji, sinir sinyallerini tespit etmek için harici sensörler kullanıyor.

Örneğin, elektroensefalografi (EEG) ve fonksiyonel yakın kızılötesi spektroskopi (fNIRS) gibi halihazırda tıpta kullanılan tekniklere dayanarak çalışmalarını yürüten üniversiteler ve şirketler var.

Bu şirketlerin başında Emotiv, Neurable ve Kernel geliyor.

İnvaziv olmayan BBA'lar, daha düşük risk barındırıyor. Aynı zamanda maliyetleri de daha az.

Ancak bunlar, insanların kafalarına takılan ve genellikle şapkayı andıran giyilebilir cihazlar aracılığıyla beyin sinyallerini dışarıdan yakalamaya çalışıyor. Bu da iletişimi, diğerine kıyasla daha dolaylı bir hale getiriyor ve sinyal çözünürlüğünün düşmesi riskini taşıyor.

Felçli bir hastayı yürütmüş, bir diğerine içecek içirmişti

BBA teknolojileri, beynin seçilen bölümlerindeki nöronlardan gelen sinyalleri okumak ve bunların kodunu çözmek üzere tasarlandı.

Bu cihazlar, kodu çözülen sinyalleri bir bilgisayara aktarıyor. Beynin çalışma biçimine dair bilgiler doğrultusunda oluşturulan algoritmalar da bu sinyalleri yorumluyor. Nihayetinde beyinden gelen komutlar, hastaların ellerini kullanmadan yazı yazabilmesini, tekerlekli sandalyelerini hareket ettirebilmesini ve hatta robotik teknolojileri aracılığıyla kol ya da bacaklarını kullanabilmesini sağlıyor.

İlk olarak invaziv olmayan yöntemlerle adını duyuran BBA teknolojisi, 2008'de geçirdiği trafik kazası nedeniyle felç kalan 27 yaşındaki Adam Fritz'in yeniden yürüyebilmesiyle büyük yankı uyandırmıştı.

2015'te bu yapılan deneyde Fritz, saatler boyunca düşünceleriyle bilgisayar ekranındaki bir avatara yürüme komutu verme pratiği yapmıştı. Sonunda "düşünce gücüyle" yürümeyi öğrenen genç adam, vücuduna sarılan halatlar ve kablolar sayesinde kendi bacaklarını hareket ettirerek yürümeyi başarmıştı.

Bunun hemen öncesinde, 2012'de yapılan bir diğer çalışmada da felçli bir kadın, kendisine bağlanan bir robotik kolu hareket ettirerek kendi kendine içeceğini içebilmişti.

İnvaziv olmayan cihazların mümkün kıldığı bu iki erken gelişme, BBA'ların önünü açan önemli uğraklardan olmuştu.

Daha karmaşık hareketler mümkün mü?

Öte yandan, tekil nöronların aktivitesini kaydedebilen invaziv BBA'ların (yani implantların) kullanımıyla sinyal doğruluğu arttıkça daha karmaşık eylemler de mümkün kılınabilir.

Massachusetts Genel Hastanesi Nöroloji Bölümü'nde ve Brown Üniversitesi'nde görev alan Dr. Leigh Hochberg, Engadget'a yaptığı açıklamada şöyle diyor:

Esneklikten faydalanmak istiyoruz. Tıpkı sağlıklı bir kişinin ellerini kullanarak kalemle yazı yazabilmesi ve sonra yine ellerini bilgisayar faresini kontrol etmek için kullanabilmesi, sonra da uzanıp bir fincan kahve alabilmesi gibi. Beyinden kayıt alınmasının nedenlerinden biri, birden fazla kullanışlı cihaz üzerinde esnek kontrole olanak tanıyan sinyalleri kullanmak.

Daha güvenli implantasyon mümkün mü?

Neuralink'in en büyük rakiplerinden Avustralya merkezli Synchron'un beyin implantı teknolojisi, invaziv ve invaziv olmayan çiplerin hemen hemen ortasında yer aldığını, dolayısıyla daha güvenli olduğunu iddia ediyor.

Firmanın geliştirdiği Stentrode adlı beyin çipi küçük, tüp benzeri bir cihaz. Boyundaki bir kan damarına açılan bir kesiden içeri sokulan cihaz, beyne doğru ilerleyerek elektrik sinyallerini kaydedebildiği bir konuma yerleşiyor.

Vücudunu kullanamayan hasta tweet atmıştı

Aralık 2021'de ALS hastası Philip O'Keefe, bu çip sayesinde sadece beynini kullanarak birkaç tweet atmıştı.

62 yaşındaki O'Keefe, 23 Aralık'ta attığı tweet'lerde şöyle yazmıştı:

Selam dünya! Kısa tweet. Büyük ilerleme. Tuşa basmaya veya sese gerek yok. Bu tweet'i sadece düşünerek oluşturdum. İnsanların, düşünceleriyle tweet atmasının yolunu açmayı umuyorum.

Philip O'Keefe, ALS yüzünden pek çok motor fonksiyonunu kaybetti (Twitter/@tomoxl)
Philip O'Keefe, ALS yüzünden pek çok motor fonksiyonunu kaybetti (Twitter/@tomoxl)

Bu araçlar nispeten yakın zamana kadar beyin ve bilgisayar arasında kablolu bağlantılar gerektiriyordu. Son teknolojilerin ışığında bu kablolar ortadan kalktı.

Neuralink çipleri de kablosuz çalışıyor.

Neuralink'in ameliyatı nasıl olacak, çip nasıl şarj edilecek?

Musk'ın aktarımına göre, çiplerin kafatasına yerleştirilmesi için genel anesteziye ihtiyaç duyulmayacak.

Tüm operasyonun bir saatten az sürede dikiş makinesini andıran robotlarla yapılacağını söyleyen milyarder, "Elektrotların beyne yerleşmesinden sonra insanların sadece küçük bir yarası olacak. Eğer iyi yapılırsa kanama da olmayacak" demişti.

Söz konusu operasyonlarda robotik bir cihaz, kafatasından küçük bir parça çıkarıyor. Sonra iplik benzeri elektrotları beynin belirli bölgelerine bağlıyor ve deliği dikiyor. Dışarıdan görülebilen tek şey, kesikten kalan yara izi oluyor.

Elektrotlar, beyne implante edilirken böyle görünecek (Neuralink)
Elektrotlar, beyne implante edilirken böyle görünecek (Neuralink)

Musk, bu cerrahi prosedürü "kafatasının bir parçasını akıllı saatle değiştirmeye" benzetiyor.

Ayrıca çipin küçük pilinin indüksiyon yoluyla kablosuz şarj edileceği belirtiliyor.

Domuz Gertrude ve Pong oynayan maymun

Tam adı Neuralink Corporation olan şirket, Musk ve 8 nörolog tarafından, "implante edilebilir beyin-makine arayüzleri geliştirme amacıyla" 2016'da San Francisco'da kurulmuştu.

2019'da Neuralink araştırma laboratuvarında yapılan bir gösteride şirket, laboratuvar faresine bağlı bir sistemin 1500 elektrottan bilgi okuduğunu göstermişti. Bu, insanlara yerleştirilmiş mevcut sistemlerden 15 kat daha iyi bir performansa işaret ediyordu. Böylece gözler, firmanın çip teknolojisine çevrilmişti.

Musk, Neuralink çipini ilk kez 2020'deki sunumda Gertrude adlı bir domuz üzerinde yapılan gösteriyle tüm kamuoyuna tanıtmıştı.

Söz konusu gösteride Gertrude'un implant tarafından algılanan beyin sinyalleri gerçek zamanlı olarak görselleştirilmişti. Milyarder, sunumda şöyle konuşmuştu:

Bu, ekranda Neuralink'in vuruşları görülüyor. Domuzların beynine yerleştirilen 1024 elektrottan gelen vuruşların her birini görebiliyorsunuz. Gertrude burnunu yere dokundurduğunda nöronlar ateşlenecek ve homurtuları çıkaran da bu olacak.

Gösteriye katılan başka bir domuza daha önce implant takılmış ve sonra çıkarımıştı. Domuzun "sağlıklı bir yaşam" sürdüğü söylenmişti.

Ertesi yıl Musk, beyin çipinin takıldığı bir makak maymununun tek başına "düşünce gücüyle" bilgisayar oyunu oynadığı bir gösteri daha yapmıştı.

Musk'ın deneylerinde 1500 hayvanın öldürüldüğü iddia edilmişti

Öte yandan firma kısa süre önce ABD hayvan refahı düzenlemelerini ihlal etmekle suçlanmıştı.

Bazı şirket çalışanları, beyne çip yerleştirme projesinin deneylerinde 1500 hayvanın öldürüldüğünü iddia etmişti. Ancak kaynaklar, şirketin deneylerde öldürülen hayvan sayısına ilişkin kesin kayıtlar tutmaması nedeniyle bu rakamı kaba bir tahmin olarak nitelendirmişti.

Ölen hayvanların arasında Pong oynayan makak maymunu da vardı.

Bunun ardından şirket hakkında bir federal savcının talebi üzerine ABD Tarım Bakanlığı Genel Müfettişi tarafından potansiyel hayvan refahı ihlalleri gerekçesiyle soruşturma açılmıştı.

"Ölmeye yakın maymunlara beyin çipi taktık"

Neuralink ise geçen yıl beyin-bilgisayar arayüzü teknolojisinin testleri sırasında 8 hayvana ötenazi uyguladığını kabul etse de maymunlara "aşırı acı" çektirdikleri yönündeki suçlamalarını reddetmişti.

Musk son olarak birkaç gün önce, Twitter hesabından, "Neuralink implantı sonucunda hiçbir maymun ölmedi" diye yazdı.

Öncelikle ilk implantlarımızda, sağlıklı maymunlara yönelik riski en aza indirmek için ölümcül hasta (zaten ölmeye yakın) maymunları seçtik.

Süper insanlar mı yaratacak: Kung fu biliyorum!

Neuralink çiplerinin kullanımı, en azından yakın gelecekte, omurilik yaralanmalarından mustarip felçli kişilerin, Alzheimer, Parkinson veya ALS gibi zayıflatıcı nörolojik bozukluklar yaşayan hastaların fonksiyonları geri kazanmasını sağlamakla sınırlı tutulacak.

Yine de BBA'ların kullanım alanı bedensel zorlukları olan hastaların durumunu iyileştirmekten ibaret kalmak zorunda değil. 

Aynı zamanda sıradan insanın bilişsel performansını artırmak ve hafızayı güçlendirmek için kullanılma olasılığı da var. Bu da diğer tüm yenilikçi teknolojiler gibi bir dizi etik tartışmasını beraberinde getiriyor.

Teknolojinin akıllarda yarattığı belli başlı soru işaretleri şöyle özetlenebilir:

Bu teknolojiye kim erişebilecek? Kafalarımızda bilgisayarların olması mevcut toplumsal eşitsizliği daha da kötüleştirecek mi? Bu makineleri hackerlardan nasıl koruyabiliriz? Bunun gibi yepyeni bir biyoteknoloji ürününe halk güvenecek mi?

Matrix serisinin son filmi 2022'de gösterime girmişti (Warner Bros.)
Matrix serisinin son filmi 2022'de gösterime girmişti (Warner Bros.)

Biyoetik alanında çalışan uzmanlar bu soruları yanıtlamak için çaba sarf ederken, özellikle Musk'ın Neuralink'le ilgili açıklamaları da tartışmaları alevlendiriyor.

2020'de yaptığı bir sunumda milyarder, Neuralink sayesinde insanların hatıralarını kaydedip yeniden izleyebileceğini, birbiriyle konuşmadan iletişim kurabileceğini ve hatta beyinlerindeki çiplerden müzik dinleyebileceğini öne sürmüştü.

Milyarder bir adım ileri giderek, projenin aslında insan ırkına "insanüstü biliş" kazandırmayı amaçladığını da söylemişti. Ona göre insan-bilgisayar birleşmesi, yapay zekanın insan ırkını yok etmesinin de önüne geçebilir.

Milyarderin bu açıklamaları, beyin çiplerinin 1999 yapımı The Matrix'teki teknolojilere benzetilmesine de yol açıyor.

Birçok sosyal medya kullanıcısı, tıpkı filmde Neo'nun yaptığı gibi, beyin çipleriyle bir anda Kung fu öğrenerek masadan kalkabileceğini hayal ediyor.

"Musk, insanlara sahte hayalleri satıyor"

Ancak bu tür iddialar, nöroloji araştırmacılarının Musk'ı sert biçimde eleştirmesiyle sonuçlanıyor.

Duke Üniversitesi Nicolelis Laboratuvarı Baş Araştırmacısı Dr. Miguel Nicolelis, Inverse'e verdiği bir röportajda şunları söylüyor:

Bu adam hiçbir zaman işe yaramayacak şeyleri satmada usta.

Bilim insanına göre bu beyin implantları, insanların duyguları veya derin bilişsel bilgileri bir bilgisayar dosyası gibi beyinlerine indirmesini sağlamayacak.

"Fransızca dilbilgisini bir beyin-makine arayüzüne yükleyerek asla insanların Fransızca öğrenmesini sağlayamazsınız" diyen Nicolelis, şöyle ekliyor:

Bir bilimkurgu filmi için iyi bir fikir. Ama Elon Musk'un çıkıp aynı şeyi söylemesi sahtecilik, tamamen sahtecilik.

Independent Türkçe



Bilim insanları güneş fırtınalarına karşı "hava yastıkları" öneriyor

(NASA)
(NASA)
TT

Bilim insanları güneş fırtınalarına karşı "hava yastıkları" öneriyor

(NASA)
(NASA)

Vishwam Sankaran Bilim ve Teknoloji Muhabiri 

Yeni bir araştırmaya göre Dünya'nın manyetik alanının sınırında uydulardan fırlatılan kimyasallar, gezegeni yıkıcı güneş patlamalarından koruyacak bir "hava yastığı" görevi görebilir.

Güneş'ten fırlatılan yüksek enerjili parçacık akımları olan güneş patlamaları, radyo iletişimini bozup uydu elektronik sistemlerini tahrip edebiliyor.

Güneş fırtınalarının Dünya’nın manyetik alanında yarattığı dalgalanmalar, GPS sinyallerini bozabilir ve hatta elektrik şebekelerinde aşırı yüklenmeye yol açabilecek akım dalgalanmalarına neden olabilir.

Bilim insanları Güneş'ten gelen yıkıcı enerji akımlarını tahmin etmede giderek daha başarılı olsa da kendimizi bunlardan korumak için yapabileceğimiz pek bir şey yok.

Araştırmacılar, savunmamızı geçici olarak güçlendirmek ve zarar verme potansiyeli taşıyan uzay fırtınalarını saptırmak için gezegenin manyetik alanının kenarına kimyasallar ateşleyecek bir uzay aracı sistemi kurulmasını öneriyor.

Araştırmacılar, böyle bir sistemin büyük bir jeomanyetik fırtınanın şiddetini yarıya indirebileceğini ve bunun uydu ve elektrik şebekeleri gibi kritik altyapıyı kurtarmaya yeteceğini tahmin ediyor.
 

Güneş süper fırtınasının Dünya'nın plazmasferini sıkıştırması (Uzay-Dünya Çevre Araştırmaları Enstitüsü / Nagoya ÜniversitesiGüneş süper fırtınasının Dünya'nın plazmasferini sıkıştırması (Uzay-Dünya Çevre Araştırmaları Enstitüsü / Nagoya Üniversitesi)

Michigan Üniversitesi'nden araştırmanın yazarı gökbilimci Daniel Welling, Science'a yaptığı açıklamada "Sanki manyetosfere bir hava yastığı takabiliyormuşuz gibi" diyor.

Hakemli dergi Space Weather'da yayımlanan çalışmanın bir diğer yazarı Brian Walsh ise şu ifadeleri kullanıyor:

Paradigmayı tersine çevirebilecek bir model geliştirdik. Bu, bir köyde nehrin taşacağını gören insanlara benziyor; belki nehrin ne zaman taşacağını öngörebilirler ancak fırtına duvarı inşa etmeleri muhtemelen daha da iyi olur. İşte burada önerdiğimiz şey bu.

Ekibin "Storm Wall" (Fırtına Duvarı) adını verdiği önerilen sistem, yer eşzamanlı yörüngeye fırlatılarak yörüngelerini Dünya'nınkiyle senkronize eden 6 uzay aracını kullanacak.

Her bir uydu, elektrik yükü oluşturup atmosfere plazma yaymak için baryum veya lityum gibi bir alkali element içeren bir kutu taşıyacak. Bilim insanları bu plazmanın, herhangi bir güneş fırtınasıyla manyetosfer arasındaki enerji akışını bozacağını ve bunun, uzay havasını gezegenimizin etrafına ve ötesine yönlendirmeye yeteceğini öngörüyor.
 

Yeni konseptin şematik diyagramı (Space Weather)Yeni konseptin şematik diyagramı (Space Weather)

Öte yandan araştırmacılar, sistemin uygulanmasında maliyet engelleriyle karşılaşılabileceği uyarısında bulunuyor.

Önerilen sistemin, yaklaşık bir düzine petrol kamyonuna eşdeğer malzeme taşıyan 6 uzay aracının fırlatılmasını gerektireceğini tahmin ediyorlar.

Bilim insanları kullanılan malzeme miktarını gelecek çalışmalarda yarıya indirecek yöntemler bulmayı umuyor.

Araştırmacılar "Önerilen yaklaşımda mevcut teknoloji ve malzemelerin kullanılması, onu uzay havası risklerine karşı geleceğin pratik bir savunması haline getiriyor" diye yazıyor.

Dr. Walsh da "Eğer bunu inşa edersek ve eğer devreye sokulursa, gezegendeki herkese faydası olacak. Bu sadece bir ülkeye, bir uydu grubuna yardımcı olacak şekilde yapılamaz" diyor.

 Independent Türkçe,independent.co.uk/space


IBM: Suudi Arabistan’da yapay zekânın hakimiyeti artık sadece veri konumuyla ilgili bir mesele değil

Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık sadece verilerin depolandığı yerle değil, altyapı, modeller ve süreçler üzerindeki kontrolle de bağlantılı hale geldi. (Shutterstock)
Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık sadece verilerin depolandığı yerle değil, altyapı, modeller ve süreçler üzerindeki kontrolle de bağlantılı hale geldi. (Shutterstock)
TT

IBM: Suudi Arabistan’da yapay zekânın hakimiyeti artık sadece veri konumuyla ilgili bir mesele değil

Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık sadece verilerin depolandığı yerle değil, altyapı, modeller ve süreçler üzerindeki kontrolle de bağlantılı hale geldi. (Shutterstock)
Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık sadece verilerin depolandığı yerle değil, altyapı, modeller ve süreçler üzerindeki kontrolle de bağlantılı hale geldi. (Shutterstock)

Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık yalnızca verilerin nerede depolandığıyla ilgili bir mesele olmaktan çıkarken, değişen koşullar karşısında altyapı, modeller, operasyonlar, anahtarlar ve dijital tedarik zincirleri üzerindeki kontrolün kimin elinde olduğu sorusunu da kapsayan daha geniş bir kavrama dönüşüyor. Bu konu, dijital dönüşüm gündeminin hız kazandığı ve Suudi Arabistan’ın yapay zekâ, bulut altyapıları, operasyonel dayanıklılık ve yönetişim alanlarındaki hedeflerini büyüttüğü bir dönemde, IBM tarafından Suudi Arabistan’da dijital egemenlik konusunda düzenlenen yuvarlak masa toplantısının ana gündem maddesini oluşturdu.

IBM Suudi Arabistan Bölge Başkan Yardımcısı Eymen er-Raşid (IBM)IBM Suudi Arabistan Bölge Başkan Yardımcısı Eymen er-Raşid (IBM)

Farkındalık ve hazırlık arasındaki uçurum

Suudi Arabistan pazarına ilişkin verilere göre IBM, Suudi yöneticilerin yüzde 90’ının yapay zekâ egemenliğinin 2026 yılı iş stratejilerinin bir parçası olması gerektiğine inandığını belirtiyor. Ancak toplantıda yapılan değerlendirmelerde, fiilen hazırlıklı olan kurumların oranının bunun oldukça altında kaldığına dikkat çekildi. Katılımcılar, Suudi Arabistan’daki müşterilerin yalnızca ‘her on kurumdan iki ya da üçünün’ yeterli hazırlık düzeyine sahip olduğunu ifade etti.

IBM Suudi Arabistan Bölge Başkan Yardımcısı Eymen er-Raşid, konunun artık teorik ya da geleceğe ertelenmiş bir tartışma olmaktan çıktığını ve ‘bugün yaşanan bir tartışma’ hâline geldiğini söyledi. Raşid, sorunun farkındalık eksikliğinden değil, egemenliğin stratejinin bir parçası olması gerektiğine inanmakla bunu uygulayabilecek kapasiteye sahip olmak arasındaki farktan kaynaklandığını belirtti. Birçok kurumun hâlâ dijital egemenlik meselesine geleneksel bir bakış açısıyla yaklaştığını kaydeden Raşid, tartışmanın “Veriler nerede bulunuyor? Hesaplama altyapısı nerede?” sorularının çok ötesine geçtiğini vurguladı.

IBM Institute for Business Value tarafından Suudi Arabistan’a ilişkin yayımlanan sonuçlara göre, Suudi liderlerin yüzde 63’ü bilişim kaynaklarının temininde belirli bölgelere bağımlı olmaktan endişe duyuyor. Bu oran, küresel ortalamanın üzerinde bulunuyor. Ayrıca liderlerin yüzde 85’i jeopolitik ve ekonomik gelişmelerin teknoloji yatırımlarını tehdit ettiğini düşünüyor. Buna karşılık, Suudi liderlerin yüzde 73’ü ise kurumların uyum sağlama kapasitesine sahip olması halinde jeopolitik dalgalanmaların 2026 yılında yeni iş fırsatları yaratabileceğine inanıyor.

 IBM, Suudi kuruluşların yapay zekanın önemine ilişkin farkındalığı ile bunu uygulamaya yönelik fiili hazırlıkları arasında bir uçurum olduğunu düşünüyor. (Shutterstock)IBM, Suudi kuruluşların yapay zekanın önemine ilişkin farkındalığı ile bunu uygulamaya yönelik fiili hazırlıkları arasında bir uçurum olduğunu düşünüyor. (Shutterstock)

Egemenlik sadece bir konum değil

Şarku’l Avsat’ın katıldığı oturumda konuşan Sabine Holl, dijital egemenlik kavramının düzenleyici bir gereklilik olmaktan çıkarak stratejik bir önceliğe dönüştüğünü söyledi. IBM’in Ortadoğu ve Afrika Bölgesi Satış Mühendisliği Başkan Yardımcısı ve Teknoloji Direktörü olan Holl, tartışmaların başlangıçta veri egemenliği ekseninde yürüdüğünü, yani verilerin ülke içinde mi yoksa dışında mı bulunduğu sorusuna odaklandığını belirtti. Ancak son dönemde veri merkezlerinde yaşanan kesintiler ve jeopolitik gerilimler gibi gelişmelerin, fiziksel konumun tek başına kontrolü garanti etmeye yetmediğini ortaya koyduğunu ifade etti.

Holl, dijital egemenliğin artık ‘veriler, altyapı ve teknoloji geliştirme süreçleri’ üzerindeki kontrolle bağlantılı hale geldiğini söyledi. Bu çerçevede IBM, dijital egemenlik kavramını operasyonel egemenlik, veri egemenliği, teknoloji egemenliği ve yapay zekâ egemenliği olmak üzere dört temel başlık altında ele alıyor. Bu yaklaşım doğrultusunda dijital egemenlik, yalnızca verilerin yerel sınırlar içinde tutulmasına yönelik düzenlemelere uyum anlamına gelmiyor; aynı zamanda verilere kimin erişebildiğini, sistemi kimin yönettiğini, modellerin nerede çalıştığını ve kurumların gerektiğinde uyumluluğunu nasıl kanıtlayabildiğini kapsayan sürekli bir yetkinlik olarak tanımlanıyor.

Konuyu doğrudan bir ifadeyle özetleyen Holl, “Egemenlik yalnızca konumla ilgili değildir” dedi. Holl’e göre temel soru, verilerin yerel bir veri merkezinde bulunup bulunmadığından ziyade, bu veriler üzerinde kimin kontrol sahibi olduğu, hangi kimliklerle şifrelerinin çözülebildiği ve bölgesel bir kesinti ya da beklenmedik bir kriz durumunda kurumun iş sürekliliğini sağlayacak bir kurtarma ve operasyon planına sahip olup olmadığıyla ilgili.

Yapay zekâ denklemi karmaşıklaştırıyor

Dijital egemenlik konusu, yapay zekânın yaygınlaşmasıyla birlikte daha da karmaşık bir hâl alıyor. Zira yapay zekâ modelleri ve ajanları artık yalnızca verileri depolamak veya okumakla yetinmiyor; farklı veri kaynaklarına erişebiliyor, bilgileri yorumlayabiliyor, karar önerilerinde bulunabiliyor ve hatta kurumların sistemleri içinde çeşitli işlemleri doğrudan gerçekleştirebiliyor. Bu durum, dijital egemenlik tartışmasına yeni bir boyut kazandırıyor: Kurumlar yalnızca verilerin bulunduğu yer üzerinde mi kontrol sahibi, yoksa yapay zekânın bu verilerle ne yaptığı üzerinde de denetim sağlayabiliyor mu?

Bu yaklaşım, IBM’in ‘yapay zekâ için yeni işletim modeli’ olarak tanımladığı yapıya neden önem verdiğini de ortaya koyuyor. Şirkete göre yapay zekâ alanında öne çıkan kurumlar sadece daha fazla araç kullanmakla kalmıyor, aynı zamanda çalışma biçimlerini de yeniden tasarlıyor. IBM, bu modelin birbiriyle bağlantılı üç temel unsur üzerine kurulduğunu belirtiyor: yapay zekâ ajanları, veri, otomasyon ve hibrit altyapılar.

Bu çerçevede IBM, farklı ortamlarda yapay zekâ ajanlarının koordinasyonu ve yönetimi için geliştirilen yeni nesil Watsonx Orchestrate çözümünü duyurdu. Şirket ayrıca gerçek zamanlı veri yetenekleri için Confluent ve watsonx.data entegrasyonlarının yanı sıra, akıllı operasyonlar için IBM Concert platformunu ve operasyonel egemenlik alanındaki IBM Sovereign Core çözümünü tanıttı.

Oturum sırasında Şarku’l Avsat, yapay zekâ ajanlarının kurumsal iş akışlarının bir parçası haline gelmesiyle birlikte dijital egemenliğin daha zor yönetilen bir konuya dönüşüp dönüşmediğini gündeme getirdi. Soruda, verilerin artık yalnızca depolanmadığı; kullanıldığı, yorumlandığı ve bunlara dayanarak kararlar alındığı vurgulandı. Bu soruya yanıt veren Holl, kurumların artık ajanların ‘her yerde’ bulunduğu bir gerçeklikle karşı karşıya olduğunu söyledi. Holl, bu ajanların hem kurum içi sistemlerde hem de farklı platformlarda faaliyet gösterebildiğini belirterek, bu nedenle güçlü gözetim ve denetlenebilirlik mekanizmalarına ihtiyaç duyulduğunu ifade etti. Holl ayrıca, IBM tarafından geliştirilen işletim modelinin önemli unsurlarından birinin de, yapay zekâ ajanlarının yönetilmesini ve izlenmesini sağlayan ‘ajan kontrol katmanı’ olduğunu kaydetti.

 IBM, yapay zekadan gerçek bir değer elde etmenin temel unsurlarının insan becerileri ve sistemlere duyulan güven olduğunu vurguluyor. (Shutterstock)IBM, yapay zekadan gerçek bir değer elde etmenin temel unsurlarının insan becerileri ve sistemlere duyulan güven olduğunu vurguluyor. (Shutterstock)

Buluttan operasyonel özerkliğe

IBM, hibrit bulut stratejisinin dijital egemenliğin inşasında temel unsurlardan biri haline geldiğini değerlendiriyor. Oturumda konuşan Holl, bulut teknolojilerinin yaygınlaşmasının egemenlik kavramına bakışı değiştirdiğini belirtti. Holl, özellikle Ortadoğu ve Afrika’da veriye erişim ve verinin kullanımına ilişkin düzenlemelerin erken dönemde ortaya çıkmasının, şirketlerin konuya yaklaşımını şekillendirdiğini ifade etti. Bu durumun, IBM’in hibrit bulut stratejisinin oluşumunda etkili olduğunu kaydeden Holl, bulutun sunduğu avantajların yalnızca genel bulut ortamlarıyla sınırlı kalmaması; özel bulut ve kurum içi sistemlerde de uygulanabilmesi gerektiğini söyledi.

Holl, geçmişte ‘her şeyin buluta taşınacağı’ yönündeki beklentinin tam anlamıyla gerçekleşmediğini dile getirdi. Kurumların hibrit ve çoklu bulut ortamlarında faaliyet göstermeyi sürdürdüğünü belirten Holl, ancak bu yapılarda çoğu zaman yeterli şeffaflık, denetlenebilirlik ve kontrol mekanizmalarının bulunmadığını ifade etti. Holl’e göre bir kurum, ‘tek bir tuşla’ sistemlerin nerede çalıştığı, kim tarafından yönetildiği ve düzenleyici gerekliliklere uygun olup olmadığı gibi sorulara yanıt veremiyorsa, gerçek anlamda dijital egemenliğe sahip sayılmıyor.

Bu noktada IBM, ‘tasarım yoluyla egemenlik’ kavramını öne çıkarıyor. Holl, mevcut bir teknolojik ortamın sonradan çeşitli eklemelerle egemen bir yapıya dönüştürülemeyeceğini savundu. Bunu, gölde kullanılan küçük bir teknenin basit onarımlarla okyanusu aşabilecek ve fırtınalara dayanabilecek bir gemiye dönüştürülemeyeceği benzetmesiyle açıklayan Holl, dijital egemenliğin altyapının tasarım aşamasından itibaren gözetilmesi gerektiğini vurguladı. Buna göre taşınabilirlik, tercih özgürlüğü, açık platformlar, felaket kurtarma planları, şifreleme anahtarlarının kontrolü ve kimlik yönetimi gibi unsurlar, sistem mimarisinin başlangıçtan itibaren ayrılmaz parçaları olmalı.

Egemenliği işleyişe dönüştürme girişimi

IBM, IBM Sovereign Core platformunun dijital egemenliği yalnızca yazılı bir politika olmaktan çıkararak uygulanabilir ve doğrulanabilir bir yapıya dönüştürmeyi hedeflediğini belirtiyor. Şirket, söz konusu platformu; hükümetlerin, kurumların ve hizmet sağlayıcılarının yapay zekâya hazır egemen dijital ortamlar oluşturmasına yardımcı olan, aynı zamanda hibrit sistemlerde kontrol ve mevzuata uyumun kanıtlanabilmesini sağlayan bir çözüm olarak tanımlıyor.

IBM’in yazılımdan sorumlu kıdemli başkan yardımcısı Dinesh Nirmal, yapay zekânın dijital egemenliği ‘siyasi bir söylemden ziyade çalışma anında karşılanması gereken bir gerekliliğe’ dönüştürdüğünü ifade etti. Öte yandan Raşid, yapay zekânın kurumsal ve ulusal stratejilerin ayrılmaz bir parçası haline gelmesiyle birlikte kurumların, operasyonel yetkiyi, güveni ve düzenleyici gereklilikleri riske atmadan yenilik yapabilme ihtiyacının arttığını söyledi.

Platform; müşteri tarafından yönetilen bir kontrol katmanı, kimlik hizmetleri, şifreleme altyapısı, egemen sınırlar içinde tutulan veriler, sürekli uyumluluk takibi ve otomatik denetim kayıtları üretimi gibi çeşitli özellikler içeriyor. Ayrıca önceden tanımlanmış düzenleyici çerçeveler ile yapay zekâ modellerinin, çıkarım süreçlerinin ve yapay zekâ ajanlarının belirlenmiş egemenlik sınırları içinde kontrollü biçimde çalıştırılmasını sağlıyor. IBM Sovereign Core, açık teknolojilere dayalı bir mimari üzerine inşa edilmiş durumda. Platform, Red Hat OpenShift ve Red Hat AI çözümlerinden yararlanırken; AMD, Dell, Mistral, MongoDB ve Palo Alto Networks gibi şirketleri kapsayan geniş bir iş ortaklığı ekosistemi tarafından destekleniyor.

Oturumda konuşan Holl ise dijital egemenlik yaklaşımının her kurumun kendi sunucusunu ya da yerli bir çip üretmesini gerektirmediğini vurguladı. Holl’e göre asıl önemli olan, koşullar değiştiğinde kurumların farklı bileşenler ve çalışma ortamları arasında geçiş yapabilme özgürlüğüne sahip olması. Holl, grafik işlem birimleri (GPU), bellek ve yarı iletken tedarikinde yaşanabilecek darboğazların, kurumların tek bir tedarikçiye veya değiştirilemeyen bir altyapıya bağımlı kalması durumunda ciddi bir egemenlik riskine dönüşebileceği uyarısında bulundu.

Yapay zekâ aracılarının yaygınlaşması, verilerin çoklu sistemler içinde kullanılması, yorumlanması ve bunlara dayalı olarak kararların alınması nedeniyle egemenliği daha karmaşık hale getiriyor.Yapay zekâ aracılarının yaygınlaşması, verilerin çoklu sistemler içinde kullanılması, yorumlanması ve bunlara dayalı olarak kararların alınması nedeniyle egemenliği daha karmaşık hale getiriyor.

Esneklik, egemenliğin bir parçası

Tartışmada öne çıkan başlıklardan biri de dijital egemenlik ile operasyonel dayanıklılık arasındaki yakın ilişki oldu. Katılımcılara göre bir kurum, hizmet kesintisi, siber saldırı veya jeopolitik kriz gibi durumlarda faaliyetlerini sürdüremiyor ve hızlı şekilde toparlanamıyorsa, sahip olduğunu düşündüğü kontrolü fiilen elinde bulundurmuyor demektir. Holl, bazı yedekleme ve felaket kurtarma stratejilerinin başarısız olmasının temel nedeninin, bunların yeterince ciddi biçimde test edilmemesi veya operasyonel bir zorunluluktan ziyade ikincil bir tercih olarak görülmesi olduğunu söyledi.

Suudi Arabistan’da dijital dönüşümün kamu, enerji, finans, telekomünikasyon ve sağlık gibi kritik sektörlerde hız kazanmasıyla birlikte bu konu daha da önem kazanıyor. Katılımcılar, özellikle kamu kurumlarının artık yalnızca politika ve düzenlemelerin tamamlanmasını beklemekle yetinmediğini, aynı zamanda iş yüklerini egemenlik ilkelerine uygun hizmet sağlayıcılarına taşımaya veya dijital ortamları yöneten ekiplerin ülke içinde bulunmasını sağlamaya yönelik somut adımlar attığını ifade etti.

Egemenlik ve insan becerileri

Tartışmalar yalnızca teknolojiyle sınırlı kalmadı. Raşid, dijital egemenlik kavramını insan kaynağıyla da ilişkilendirerek, yapay zekânın gerçek değerinin ancak gerekli beceriler ve sistemlere duyulan güvenle ortaya çıkabileceğini vurguladı. Raşid, “İnsan becerileri, yapay zekâ ekonomisinin para birimidir” ifadesini kullanarak, bazı kurumların yapay zekâ çözümlerini devreye almasına rağmen beklenen faydayı elde edemediğini; bunun temel nedeninin kullanıcıların söz konusu sistemlere yeterince güvenmemesi veya onlardan etkin şekilde yararlanabilecek yetkinliklere sahip olmaması olduğunu söyledi.

Bu yaklaşım, Suudi Arabistan’da yürütülen dijital egemenlik tartışmalarına yeni bir boyut kazandırıyor. Buna göre egemenlik, yalnızca veri merkezlerine veya bulut platformlarına kimin sahip olduğu meselesi değil; aynı zamanda bu sistemleri kimin işlettiği, riskleri kimin anlayabildiği, uyumluluğu kimin kanıtlayabildiği ve kuralların, piyasaların ya da tehditlerin değişmesi durumunda stratejiyi kimin yeniden şekillendirebildiğiyle de yakından bağlantılı.

IBM’in 2026 eğilimlerine ilişkin raporuna göre, Suudi Arabistan’daki üst düzey yöneticilerin yüzde 88’i, yapay zekâ ajanlarının belirsizlik ve kriz dönemlerinde daha hızlı ve daha isabetli kararlar alınmasına yardımcı olduğuna inanıyor. Ancak bu iyimser tablo, kurumların önüne yeni bir sorumluluk da çıkarıyor. Zira yapay zekâ ajanlarının karar alma süreçlerine katkısı ve görevleri yerine getirme kapasitesi arttıkça; açık yönetişim mekanizmalarına, denetim süreçlerine, model ve ajan yaşam döngüsünün etkin yönetimine, ayrıca gerektiğinde istenilen performansı göstermeyen sistemlerin durdurulmasına veya yeniden yapılandırılmasına duyulan ihtiyaç da artıyor.

Dijital egemenlik, operasyonel esneklik ve arızalardan, jeopolitik krizlerden ve siber saldırılardan kurtulma yeteneği gerektirir. (Shutterstock)

Dijital egemenlik, operasyonel esneklik ve arızalardan, jeopolitik krizlerden ve siber saldırılardan kurtulma yeteneği gerektirir. (Shutterstock)

Şekillenmekte olan bir Suudi modeli

Holl’e göre Suudi Arabistan, dijital egemenlik tartışmalarında özel bir konuma sahip bulunuyor. Holl, Suudi Arabistan’ın yerel veri merkezleri kurarken aynı zamanda küresel bulut sağlayıcılarıyla iş birliği yaparak ileri teknolojileri ülke içine taşıyan bir model geliştirdiğini belirtti. Bu yaklaşımın, yerel düzenlemelerle uyumlu bir çerçeve içinde inovasyonu mümkün kıldığını ifade etti. Ancak mevcut veriler, Suudi Arabistan’da bilişim altyapıları, yarı iletkenler ve küresel teknoloji sağlayıcılarına dış bağımlılık konusunda duyulan endişenin dünya ortalamasının üzerinde olduğunu da ortaya koyuyor.

Bu nedenle tartışma, tam anlamıyla içe kapanma ile sınırsız dışa açılma arasında bir tercih yapmaktan ziyade; küresel inovasyona erişim ile yerel kontrol arasında denge kurabilecek bir modelin nasıl oluşturulacağı sorusuna odaklanıyor. Bu model; yerel denetimin korunmasını, mevzuata uyumun kanıtlanabilmesini ve yapay zekâ sistemlerinin belirli sınırlar içinde işletilebilmesini hedefliyor. Bu çerçevede dijital egemenlik, yalnızca hukuki veya düzenleyici bir başlık olmaktan çıkarak dijital ekonominin operasyonel altyapısının temel bileşenlerinden biri haline geliyor.

Yapay zekânın deneysel uygulamalardan gerçek operasyonlara, modellerden otonom ajanlara doğru evrilmesiyle birlikte, oturumda gündeme getirilen temel soru Suudi kurumları açısından daha da kritik bir önem kazanıyor: Kurumlar yalnızca verilerini ülke sınırları içinde tutuyor olmalarıyla mı yetinmeli, yoksa bu veriler üzerinde gerçekleşen tüm süreçleri yönetebilecek kapasiteye de sahip olmalı mı? Verileri kim kullanıyor, yapay zekâ modelleri ve ajanları hangi kurallarla çalışıyor ve koşullar değiştiğinde sistemler nasıl uyum sağlıyor? Dijital egemenlik tartışmasının merkezinde artık bu sorular yer alıyor.


Kadim Çin bitkisi, kelliğin çaresi olabilir

(Unsplash)
(Unsplash)
TT

Kadim Çin bitkisi, kelliğin çaresi olabilir

(Unsplash)
(Unsplash)

Vishwam Sankaran Bilim ve Teknoloji Muhabiri 

Yeni bir araştırma, Çin geleneksel tıbbında yaygın kullanılan bitki kökünün erkek tipi kellik için etkili bir tedavi seçeneği olabileceğini ortaya koyuyor.

Androgenetik alopesi, yani erkek tipi kellik, dünya çapında milyonlarca erkeği etkileyen en yaygın saç dökülmesi türü.

Bu durum saç foliküllerinin zamanla küçülmesiyle kademeli ilerliyor ve saçların daha ince, daha kısa çıkmasına yol açıyor. Ardından büyüme önemli ölçüde yavaşlayabiliyor veya tamamen durabiliyor.

Finasterid ve minoksidil gibi tedaviler fayda sağlayabilse de bazı kişilerde cinsel yan etkiler veya kafa derisi tahrişi gibi istenmeyen sonuçlara da yol açabileceğinden herkes için ideal olmayabiliyor.

Şimdiyse araştırmacılar, Çin geleneksel tıbbında uzun zamandır kullanılan bir kökün androgenetik alopesi için potansiyel bir tedavi olabileceğini buldu.

Journal of Holistic Integrative Pharmacy adlı akademik dergide yayımlanan çalışmanın yazarlarından Han Bixian, "Analizimiz, kadim bilgeliği modern bilimle buluşturuyor" dedi.

Görsel kaldırıldı.Boğumluca otunun kurutulmuş kökü (Journal of Holistic Integrative Pharmacy, 2026)

Çince adı He Shou Wu olan Boğumluca otu, bin yıldan fazla süredir kullanılıyor ve geleneksel olarak "saçı karartma ve besleyici öz"le ilişkilendiriliyor.

Ancak bitkinin saç büyümesini desteklediği kesin biyolojik yol belirsizliğini koruyordu.

Araştırmacılar artık Boğumluca otunun saç büyümesini sadece tek bir biyolojik yol üzerinden değil, aynı zamanda saç dökülmesi ve yeniden uzamasıyla ilgili çeşitli süreçler aracılığıyla etkilediğine inanıyor.

Androgenetik alopeside, dihidrotestosteron adlı bir hormon, saç foliküllerini kademeli olarak küçülterek, güçlü ve sağlıklı saç üretmelerini zorlaştırıyor.

Son inceleme Boğumluca otunun bu hormonun etkisini azaltabileceğini ve folikülleri, kalıtsal saç dökülmesinin başlıca etkenlerinden birinden koruyabileceğini gösteriyor.

Bilim insanları, Boğumluca otunun folikül hücrelerinin çok erken ölmesini önlemeye ve kafa derisine giden kan akışını artırabileceğini söylüyor.

Araştırmacılar, sağlıklı foliküllerin saç büyüme döngüsünü sürdürmek için aktif, canlı hücrelere ihtiyaç duyduğundan bunun önemli olduğunu açıklıyor.

Bitki ayrıca rejenerasyonda yer alan ve hücre büyümesini, hücreler arası iletişimi ve doku onarımını düzenleyen temel biyolojik sinyalleri de aktive ediyor.

Bilim insanları, bu sinyaller daha güçlü olduğunda, saç foliküllerinin yeniden büyüme durumuna girme olasılığının arttığını söylüyor.

Dr. Bixian, "Bizi şaşırtan şey, Tang Hanedanlığı'ndan itibaren tarihsel metinlerin, günümüzdeki saç biyolojisi anlayışıyla mükemmel bir şekilde örtüşen etkileri ne kadar tutarlı bir şekilde tanımladığıydı" dedi.

"Modern çalışmalar artık bunun folklor değil, farmakoloji olduğunu doğruluyor" diye ekledi.

Çalışmada bilim insanları bitki hakkında laboratuvar araştırmaları, klinik raporlar ve tarihi bitkisel kayıtlar da dahil çeşitli türden bilgileri değerlendirip karşılaştırdı.

İnceleme, bitkinin saç dökülmesini yavaşlatmanın ötesinde, rejenerasyonu destekleyen koşullar da yaratabileceğini gösteriyor.

Bilim insanları, buna karşılık birçok saç dökülmesi tedavisinin yalnızca mevcut saçları korumak üzere tasarlandığını belirtiyor.

"Geleneksel hazırlık sürecinin en önemli aşamalarından biri olan doğru işleme tabi tutulduğunda, bu bitki olumlu bir güvenlik profili sergiliyor; bu da onu, mevcut ilaçlarla bağlantılı cinsel işlev bozukluğu veya kafa derisi tahrişi gibi yan etkilerden çekinen hastalar için daha cazip bir seçenek haline getiriyor" diye yazdılar.

Araştırmacılar, son çalışmanın yeni nesil saç çıkarma tedavilerine rehberlik edebileceğini umuyor.

Independent Türkçe,independent.co.uk/news/science