ABD’nin siber uzaydaki yeni stratejisi

İnternet kontrol etme mücadelesi

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla
TT

ABD’nin siber uzaydaki yeni stratejisi

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla

Marco Mossad

İnterneti kontrol etme mücadelesi, artık sadece altyapı veya ağ yönetimi ile ilgili teknik bir mesele olmakla kalmayıp, modern dünyada jeopolitik rekabetin en önemli alanlarından biri haline geldi. Güç dengesinin orduların büyüklüğü veya ekonomik etkiyle ölçüldüğü bir çağda, bilgi akışının kontrolü ve siber uzayın şekillendirilmesi, uçak gemileri veya finansal yaptırımlar kadar etkili bir stratejik silaha dönüştü. Günümüzde bilgi, internet ağlarında dolaşan içeriklerden ibaret değil, kamuoyunu şekillendiren ve uluslararası siyasetin dengesini etkileyen bir güç unsuru oldu.

ABD, teknolojinin dış politika aracı olarak kullanımında açık bir değişimi yansıtan bir adımla ‘Freedom.gov’ adlı yeni bir dijital platformu başlatmaya hazırlanıyor. Resmî açıklamaya göre söz konusu platform, kullanıcıların engelleme ve sansür sistemlerini atlatmalarını sağlayan teknik araçlar aracılığıyla, Çin ve İran gibi bilgi akışına sıkı kısıtlamalar uygulayan ülkelerde bile, dünyanın dört bir yanındaki kullanıcıların daha açık bir internete erişebilmelerini sağlamayı amaçlıyor.

Ancak, bu proje değişen küresel siyasi manzaradan ayrı olarak değerlendirilemez. Bu tür platformlar, büyük güçler arasında ‘ifade özgürlüğünü’ ve sınırlarını tanımlama hakkının ve küresel dijital düzeni şekillendirme gücünün kime ait olduğu konusunda tartışmaların tırmandığı bir dönemde tanıtılmaya başladı. Washington bilgi açıklığını siyasi değerlerinin bir uzantısı olarak görürken, diğer ülkeler dijital alanın kontrolünü ulusal egemenliklerinin ve iç güvenliklerinin bir parçası olarak görüyor. Böylece internet, açık bir küresel alandan, 21. yüzyılın güç mücadelelerini yansıtan siyasi ve stratejik bir rekabet arenasına dönüştü.

Yeni dijital platform

ABD Dışişleri Bakanlığı, ‘Freedom.gov’ adlı yeni bir dijital platformun çalışmalarının tamamlandığını duyurdu. Bu hizmetin, akıllı telefonlar ve bilgisayarlar için bir uygulama aracılığıyla sunulması planlanıyor ve hizmet, kullanıcıların ülkelerindeki hükümet sansürüne maruz kalmadan internete erişebilmelerini amaçlıyor. Platform henüz operasyonel aşamaya geçmemiş olsa da internet sitesi şu anda erişime açık ve ana sayfada lansmanının yakında olacağına dair bir ön mesaj yer alıyor. Bu mesaj, projenin teknik geliştirme aşamasından beklenen lansman aşamasına geçtiğini gösteriyor.

Şarku’l Avsat’ın ABD basınından aktardığı haberlere göre platform, iOS ve Android sistemlerinde tek bir tıklama ile başlatılabilen basit bir uygulama aracılığıyla kullanılabilecek. ABD’li yetkililer ayrıca, uygulamanın açık kaynaklı olacağını ve uzmanların ve geliştiricilerin mekanizmasını incelemesine ve kaynak kodunu kontrol etmesine izin vereceğini belirttiler. Washington, bu hamlenin şeffaflığı teşvik etmek ve yeni platforma güven oluşturmak amacıyla yapıldığını belirtiyor.

Bu girişimle ilgili tartışmalar, Washington’ın ‘stratejik düşmanlar’ olarak sınıflandırdığı ülkelerle sınırlı kalmayıp, Avrupa'ya da uzanıyor.

Yetkililer ayrıca, bu hizmetin internet adresleri, tarama etkinlikleri veya kimliklerini ortaya çıkarabilecek herhangi bir bilgi dahil olmak üzere kullanıcı verilerini kaydetmeyeceğini de sözlerine ekledi.

Bu yaklaşım, özellikle internet kullanımına sıkı kısıtlamalar getiren veya vatandaşlarının dijital etkinliklerini izleyen ülkelerde yaşayan kullanıcılar için yüksek düzeyde gizlilik ve koruma sağlamayı amaçlıyor.

fefe
Yeni internet sitesinin ekran görüntüsü (Freedom.Gov)

Teknik detayların tamamı henüz açıklanmamış olsa da platformun, kullanıcıların bağlantılarını başka ülkelerdeki sunucular üzerinden yeniden yönlendirerek internet kısıtlamalarını aşmalarına olanak tanıyan sanal özel ağ (VPN) hizmetlerine benzer bir mekanizma kullanacağına dair bazı tahminler yürütülüyor.

Bu girişimle ilgili tartışmalar, Washington’ın ‘stratejik düşmanlar’ olarak sınıflandırdığı ülkelerle sınırlı kalmayıp, Avrupa'ya da uzanıyor. Son yıllarda, Avrupa Birliği (AB) ve Birleşik Krallık, Avrupa Dijital Hizmetler Yasası ve Birleşik Krallık Çevrimiçi Güvenlik Yasası (UK Online Safety Bill) dahil olmak üzere dijital içeriği düzenlemek için yeni yasalar kabul ettiler. ABD, bu yasaların bazılarının ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına yol açabileceğini düşünürken, Avrupa hükümetleri ise bunların yasa dışı içerik ve nefret söylemiyle mücadele etmek ve daha güvenli bir dijital ortam sağlamak için gerekli önlemler olduğunu savunuyor.

Bu proje, ABD Dışişleri Bakanlığı bünyesinde ‘dijital özgürlük’ ile ilgilenen özel bir ofis tarafından yürütülüyor. Bu ofis, ABD'nin uluslararası medya ve dijital stratejisini belirlemekten sorumlu olan Kamu Diplomasisi ve Halkla İlişkiler Müsteşarı Sarah Rogers tarafından yönetiliyor. Platform, Washington’ın dünya çapında internet özgürlüğünü desteklemeyi amaçladığını söylediği daha geniş çaplı çabaların bir parçası olarak geliştiriliyor.

Ancak, bu platformun başarısı, bazı teknik ve siyasi zorlukların aşılmasına, etkinliği ise büyük ölçüde ilgili hükümetlerin sansür veya engelleme girişimlerine karşı koyma becerisine bağlı. Bazı ülkeler, dijital sansürü atlatan araçları tespit edip kapatabilen, hatta bazen kullanıcılarını takip edip cezalandırabilen gelişmiş teknik sistemlere zaten sahip. Bu çerçevede böyle bir platformun başlatılması, dijital alanın kontrolü için yoğunlaşan uluslararası rekabete işaret ediyor.

İnternet artık sadece bir iletişim veya bilgi alışverişi aracı değil, siyasi ve stratejik çatışmaların merkezi bir arenası ve devletlerin etki alanlarını genişletmek, bilgi güvenliğini korumak ve küresel dijital düzene ilişkin kendi vizyonlarını savunmak için kullandıkları bir etki aracı haline geldi. Rogers, platformun ifade özgürlüğünü ve bilginin serbest dolaşımını teşvik etmeyi amaçlayan uzun süredir devam eden ABD politikasının bir uzantısı olduğunu vurgularken projenin, esasen ‘açık internet’ kavramına ilişkin Amerikan vizyonunu yansıtıyor olsa da küresel nitelikte olduğunu belirtti.

ABD ulusal güvenliği için stratejik bir araç

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Freedom.gov'un tanıtılması, ABD'nin stratejik güç araçlarının bir parçası olarak teknolojiyi kullanma biçiminde dikkate değer bir değişimi ortaya koyuyor. Teknoloji artık yalnızca umut vaat eden bir ekonomik sektör veya endüstriyel mükemmellik alanı olarak değerlendirilmiyor, doğrudan ulusal güvenlik denklemine entegre ediliyor.

Proje, bu açıdan bakıldığında dijital alanı siyasi etki alanı olarak kullanma yönündeki daha geniş çaplı bir girişimin parçası olarak anlaşılabilir. Bu alanda, bilgi akışını yönetmek ve küresel yapısını etkilemek, çağdaş uluslararası sistemde bir güç unsuru haline geliyor.

Bu girişim, Donald Trump yönetiminin ikinci dönemindeki genel yöneliminden ayrı olarak değerlendirilemez. Trump yönetimi, siber uzayın kontrolünü stratejik önceliklerinden biri haline getirmiş ve bunu uluslararası nüfuz mücadelesinin temel bir boyutu olarak görülüyor. ABD yönetimi, veri ve bilginin sınır ötesi hareketini, ABD'nin onlarca yıl boyunca inşa edilmesine katkıda bulunduğu küresel sistemin temel taşı olarak görmektedir ve bu akışa getirilecek her türlü geniş kapsamlı kısıtlamanın dijital ortamdaki güç dengesini yeniden şekillendirebileceğine inanıyor.

Bu proje, dijital alanla ilgili düzenlemeyi yapan yeni Avrupa mevzuatı konusunda ABD yönetiminin tutumuyla kesişiyor. Bu mevzuatın en önemlisi, Washington'ın hükümetlere internette dolaşan içerik üzerinde geniş yetkiler tanıdığına inandığı Dijital Hizmetler Yasası’dır.

Bu eğilim, geçtiğimiz şubat ayında ABD Dışişleri Bakanlığı'nın diplomatlarına, özellikle Avrupa'da sözde ‘dijital egemenlik’ girişimlerine karşı çıkmaları çağrısında bulunan yönergeler yayınlamasıyla açıkça ortaya çıktı. Bu girişimler, veri akışına daha fazla kontrol getirmeyi ve yabancı teknoloji şirketlerinin faaliyetlerini düzenlemeyi amaçlıyor. Ancak Washington, bu politikaları yalnızca iç düzenleme önlemleri olarak değil, Amerikan bakış açısına göre ABD'nin küresel etkisinin temel direklerinden biri olan açık internet modelini zayıflatabilecek bir adım olarak görülüyor. Bu çerçevede Freedom.gov platformunun geliştirilmesi, bu vizyonun pratik bir uzantısı olarak görülebilir ve kullanıcılara bazı ülkelerin bilgiye erişime getirdiği kısıtlamaları aşmalarını sağlayacak teknik bir araç sunuyor.

dfrgthy
Washington DC'deki bakanlık binasının dışındaki ABD Dışişleri Bakanlığı tabelası (Reuters)

Aynı eğilim, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun ABD dış politika önceliklerini stratejik konular olarak teknolojik zorlukların ele alınmasına yöneltme rolünü de yansıtıyor. Bu bağlamda, bakanlık bazı programlarını yeniden düzenleyerek demokrasi ve insan haklarıyla ilgili geleneksel girişimlere ayrılan kaynakları azaltırken, ‘dijital özgürlük’ konularına ve internet kısıtlamalarına karşı mücadeleye uzanıyor. Bu da yönetimin uluslararası politikada teknolojinin rolüne ilişkin anlayışında daha derin bir değişime işaret ediyor. Teknoloji, yalnızca değerleri yaymak veya siyasi söylemi desteklemek için bir araç olmaktan öte, dış politika hedeflerine ulaşmak ve ABD'nin küresel dijital düzende konumunu güçlendirmek için doğrudan kullanılan stratejik bir araç haline geldi.

Farklı bir Çin modeli

Bu durum, dijital egemenlik ve hükümet kontrolüne dayalı, ‘Büyük Güvenlik Duvarı’ olarak bilinen farklı bir internet modeli geliştiren Çin ile stratejik rekabet bağlamında da değerlendirilmeli. Washington, son stratejik belgelerinde bu modelin sadece teknik bir zorluk değil, aynı zamanda uzun vadede ABD'nin nüfuzuna tehdit eden jeopolitik bir zorluk olduğunu savundu. Bu bakımdan Freedom.gov, Washington'ın desteklediği açık internet modelini teşvik ederken, rakip modellerin yayılmasını önleyen alternatif bir dijital altyapı kurma çabasının bir parçası olarak anlaşılabilir.

Proje, ABD yönetiminin, Avrupa’nın dijital alanı düzenleyen yeni mevzuatına ilişkin tutumuyla da örtüşüyor. Washington, bu mevzuatın başında gelen Dijital Hizmetler Yasası'nın hükümetlere internette dolaşan içerik üzerinde geniş yetkiler verdiğini düşünüyor. ABD'ye göre bu tür bir mevzuat, ABD tarafından tanımlanan ifade özgürlüğü sınırlarını daraltabilir. ABD yönetimi, bu politikaları sadece eleştirmekle kalmadı, ABD teknoloji şirketlerine belirli içerikleri kaldırmaları veya kısıtlamaları için baskı uyguladıkları iddia edilen bazı yabancı yetkililere kısıtlamalar getirilmesi de dahil olmak üzere birtakım pratik adımlar attı. Bu da Washington’ın siyasi itirazdan, küresel dijital düzenle ilgili kendi vizyonunu savunmak için siyasi, hukuki ve teknik araçların kullanımına geçtiğini gösteriyor.

Freedom.gov projesi, ABD’nin şu anda dış politikasında kullandığı araçların doğasında önemli bir gelişmeyi temsil ediyor. Uluslararası nüfuz, artık yalnızca askeri ittifaklara veya ekonomik güce bağlı değil, aynı zamanda diğer ülkelerdeki kullanıcıları doğrudan hedefleyen dijital platformlar oluşturma yeteneğini de içeriyor. Bu eğilim, ABD’li karar alma çevrelerinde, 21. yüzyılda uluslararası rekabetin yalnızca kaynaklar veya coğrafi alan üzerindeki kontrol ile değil, aynı zamanda bilgi hareketini etkileme ve siber uzayda bilgi akışını yönlendirme yeteneği ile de belirleneceği yönündeki artan farkındalığa işaret ediyor.

Freedom.gov, sansür sorununa sadece teknik bir yanıt vermekle kalmayıp, küresel düzeyde belirli bir internet modeli oluşturmayı amaçlayan daha geniş bir stratejik yaklaşımı da yansıtıyor.

Bu açıdan bakıldığında, Freedom.gov yeni bir teknik uygulama veya elektronik hizmet olarak değerlendirilmekten ziyade ABD’nin küresel dijital sistemdeki konumunu korumak için izlediği daha geniş bir stratejinin parçası olarak anlaşılmalı. Bazı geleneksel etki araçlarının etkinliğinin azalması ve uluslararası varlıklarını güçlendirmek için teknolojiyi kullanan rakip güçlerin ortaya çıkmasıyla birlikte, Washington stratejik bir araç olarak giderek daha fazla dijital altyapıya yöneliyor gibi görünüyor. Bu değişimlerin ortasında, bilgi akışını kontrol etmek, enerji veya ticaret akışlarını kontrol etmek kadar önemli hale gelirken bu durum, dijital alanın merkezinde şekillenen uluslararası rekabetin yeni bir aşamanın sinyalini veriyor.

Freedom.gov'un tanıtılması, ifade özgürlüğünün sınırları ve dijital alanı düzenlemede devletin rolü konusunda Başkan Donald Trump'ın yönetimi ile bazı Batılı müttefikler, özellikle İngiltere arasında tırmanan anlaşmazlıktan ayrı düşünülemez. Londra, platformların zararlı veya tehlikeli olduğu düşünülen içeriği kaldırmasını gerektiren Çevrimiçi Güvenlik Yasası ile teknoloji şirketlerine daha geniş yükümlülükler getirmeye yönelirken, Washington, kapsamlı düzenleyici müdahalelerin bilgi akışını kısıtlamaya yönelik bir araç haline gelebileceği görüşünden hareketle, hükümet kısıtlamalarının azaltılmasına dayalı farklı bir tutum benimsedi.

Starlink’ten Freedom.gov'a

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz şubat ayında Münih Güvenlik Konferansı'nda yaptığı konuşmada bu yaklaşımı açıkça dile getirdi ve Batı demokrasilerinin karşı karşıya olduğu zorlukların dış tehditlerle sınırlı olmadığını, bazı hükümetlerin ifade özgürlüğüne olan bağlılıklarından geri adım atmalarını da içerdiğini belirtti. JD Vance, açık interneti savunmanın artık sadece bir iç mesele olmadığını, dijital düzenin şekli konusunda uluslararası rekabetin bir parçası haline geldiğini belirterek, Washington’ın artık bilginin serbest akışını stratejik bir boyut olarak gördüğünü işaret etti.

Freedom.gov, özellikle İran gibi ülkelerde internet erişimindeki kısıtlamaları aşmada Starlink’in oynadığı rolle karşılaştırıldığında, bu vizyonun pratik bir uzantısı olarak anlaşılabilir. Starlink, ABD’ye yerel yetkililerin kontrolü dışındaki iletişim kanallarını açma yeteneği vermişse, Freedom.gov da bu kanallardan geçen akışları etkileme yeteneği veriyor. Tüm bunların yanında Washington’ın sınırları ötesindeki bilgi ortamını etkileme yeteneğini artıran entegre bir dijital altyapı oluşturuyor.

Bu da dış politikada teknoloji kullanımının doğasında meydana gelen daha derin bir değişimi yansıtıyor. Artık iletişim araçlarına sahip olmak veya yeni platformlar geliştirmekle sınırlı kalmayıp, devletlerin koyduğu teknik veya hukuki engelleri aşabilen sistemler kurmaya kadar uzanıyor. Bu bağlamda, iletişim ağlarına erişimi kontrol etmek ve bu ağlar üzerinden bilgi akışını etkilemek, devletlerin dijital alanda etkilerini artırmak için kullandıkları aynı madalyonun iki yüzü haline geldi.

Bu anlamda Freedom.gov, sansür sorununa sadece teknik bir yanıt vermekle kalmayıp, küresel düzeyde belirli bir internet modeli oluşturmayı amaçlayan daha geniş bir stratejik yaklaşımı da yansıtıyor. Özellikle bilgi alanını kontrol etmeye büyük ölçüde bağımlı olan ülkelerle uluslararası gerilimin artmasıyla birlikte, dijital alanın uluslararası rekabetin en önemli arenalarından biri haline geldiği bir dünyada, bilgiye erişimi kontrol etmek ve bilgi akışını etkilemek güç dengelerinin bir parçası haline geldiğinden, bu tür araçlar daha da önem kazanıyor.



Anthropic, iki yapay zekâ modeline yabancıların erişimini askıya aldı

New York'ta bir bilgisayar ekranında Anthropic web sitesinden sayfalar ve şirket logosu gösteriliyor (AP)
New York'ta bir bilgisayar ekranında Anthropic web sitesinden sayfalar ve şirket logosu gösteriliyor (AP)
TT

Anthropic, iki yapay zekâ modeline yabancıların erişimini askıya aldı

New York'ta bir bilgisayar ekranında Anthropic web sitesinden sayfalar ve şirket logosu gösteriliyor (AP)
New York'ta bir bilgisayar ekranında Anthropic web sitesinden sayfalar ve şirket logosu gösteriliyor (AP)

Yapay zekâ şirketi Anthropic, ABD hükümetinin ulusal güvenlik gerekçesiyle çıkardığı bir karara uyarak, elindeki en güçlü iki yapay zekâ modeline erişimi askıya aldığını duyurdu.

"Fable 5" modelinin resmi olarak piyasaya sürülmesinden sadece üç gün sonra şirket tarafından yayımlanan blog yazısında; Anthropic bünyesinde çalışanlar da dahil olmak üzere bütün yabancı uyrukluların "Fable 5" ve "Mythos 5" modellerine erişiminin, ulusal güvenlik endişeleri nedeniyle hükümet talimatıyla yasaklandığı belirtildi.

Şirket açıklamada, "Bu kararın fiili sonucu, alınan karara tam uyum sağlamak adına tüm müşterilerimiz için Fable 5 ve Mythos 5 modellerini durdurmak zorunda kalmamızdır" ifadelerine yer verdi.

ABD Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz hafta siber güvenlik başlığı altında en gelişmiş yapay zekâ modelleri üzerinde hükümet denetimine izin veren bir başkanlık kararnamesi imzalamıştı. Ancak söz konusu kararname, bu denetimin yalnızca "gönüllülük esasına göre" yürütüleceğini öngörüyordu.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Anthropic, yapay zekâ sektöründe etiği ve güvenliği çalışmalarının merkezine koyan bir laboratuvar olarak edindiği imajla tanınıyor.


Bilim insanları güneş fırtınalarına karşı "hava yastıkları" öneriyor

(NASA)
(NASA)
TT

Bilim insanları güneş fırtınalarına karşı "hava yastıkları" öneriyor

(NASA)
(NASA)

Vishwam Sankaran Bilim ve Teknoloji Muhabiri 

Yeni bir araştırmaya göre Dünya'nın manyetik alanının sınırında uydulardan fırlatılan kimyasallar, gezegeni yıkıcı güneş patlamalarından koruyacak bir "hava yastığı" görevi görebilir.

Güneş'ten fırlatılan yüksek enerjili parçacık akımları olan güneş patlamaları, radyo iletişimini bozup uydu elektronik sistemlerini tahrip edebiliyor.

Güneş fırtınalarının Dünya’nın manyetik alanında yarattığı dalgalanmalar, GPS sinyallerini bozabilir ve hatta elektrik şebekelerinde aşırı yüklenmeye yol açabilecek akım dalgalanmalarına neden olabilir.

Bilim insanları Güneş'ten gelen yıkıcı enerji akımlarını tahmin etmede giderek daha başarılı olsa da kendimizi bunlardan korumak için yapabileceğimiz pek bir şey yok.

Araştırmacılar, savunmamızı geçici olarak güçlendirmek ve zarar verme potansiyeli taşıyan uzay fırtınalarını saptırmak için gezegenin manyetik alanının kenarına kimyasallar ateşleyecek bir uzay aracı sistemi kurulmasını öneriyor.

Araştırmacılar, böyle bir sistemin büyük bir jeomanyetik fırtınanın şiddetini yarıya indirebileceğini ve bunun uydu ve elektrik şebekeleri gibi kritik altyapıyı kurtarmaya yeteceğini tahmin ediyor.
 

Güneş süper fırtınasının Dünya'nın plazmasferini sıkıştırması (Uzay-Dünya Çevre Araştırmaları Enstitüsü / Nagoya ÜniversitesiGüneş süper fırtınasının Dünya'nın plazmasferini sıkıştırması (Uzay-Dünya Çevre Araştırmaları Enstitüsü / Nagoya Üniversitesi)

Michigan Üniversitesi'nden araştırmanın yazarı gökbilimci Daniel Welling, Science'a yaptığı açıklamada "Sanki manyetosfere bir hava yastığı takabiliyormuşuz gibi" diyor.

Hakemli dergi Space Weather'da yayımlanan çalışmanın bir diğer yazarı Brian Walsh ise şu ifadeleri kullanıyor:

Paradigmayı tersine çevirebilecek bir model geliştirdik. Bu, bir köyde nehrin taşacağını gören insanlara benziyor; belki nehrin ne zaman taşacağını öngörebilirler ancak fırtına duvarı inşa etmeleri muhtemelen daha da iyi olur. İşte burada önerdiğimiz şey bu.

Ekibin "Storm Wall" (Fırtına Duvarı) adını verdiği önerilen sistem, yer eşzamanlı yörüngeye fırlatılarak yörüngelerini Dünya'nınkiyle senkronize eden 6 uzay aracını kullanacak.

Her bir uydu, elektrik yükü oluşturup atmosfere plazma yaymak için baryum veya lityum gibi bir alkali element içeren bir kutu taşıyacak. Bilim insanları bu plazmanın, herhangi bir güneş fırtınasıyla manyetosfer arasındaki enerji akışını bozacağını ve bunun, uzay havasını gezegenimizin etrafına ve ötesine yönlendirmeye yeteceğini öngörüyor.
 

Yeni konseptin şematik diyagramı (Space Weather)Yeni konseptin şematik diyagramı (Space Weather)

Öte yandan araştırmacılar, sistemin uygulanmasında maliyet engelleriyle karşılaşılabileceği uyarısında bulunuyor.

Önerilen sistemin, yaklaşık bir düzine petrol kamyonuna eşdeğer malzeme taşıyan 6 uzay aracının fırlatılmasını gerektireceğini tahmin ediyorlar.

Bilim insanları kullanılan malzeme miktarını gelecek çalışmalarda yarıya indirecek yöntemler bulmayı umuyor.

Araştırmacılar "Önerilen yaklaşımda mevcut teknoloji ve malzemelerin kullanılması, onu uzay havası risklerine karşı geleceğin pratik bir savunması haline getiriyor" diye yazıyor.

Dr. Walsh da "Eğer bunu inşa edersek ve eğer devreye sokulursa, gezegendeki herkese faydası olacak. Bu sadece bir ülkeye, bir uydu grubuna yardımcı olacak şekilde yapılamaz" diyor.

 Independent Türkçe,independent.co.uk/space


IBM: Suudi Arabistan’da yapay zekânın hakimiyeti artık sadece veri konumuyla ilgili bir mesele değil

Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık sadece verilerin depolandığı yerle değil, altyapı, modeller ve süreçler üzerindeki kontrolle de bağlantılı hale geldi. (Shutterstock)
Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık sadece verilerin depolandığı yerle değil, altyapı, modeller ve süreçler üzerindeki kontrolle de bağlantılı hale geldi. (Shutterstock)
TT

IBM: Suudi Arabistan’da yapay zekânın hakimiyeti artık sadece veri konumuyla ilgili bir mesele değil

Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık sadece verilerin depolandığı yerle değil, altyapı, modeller ve süreçler üzerindeki kontrolle de bağlantılı hale geldi. (Shutterstock)
Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık sadece verilerin depolandığı yerle değil, altyapı, modeller ve süreçler üzerindeki kontrolle de bağlantılı hale geldi. (Shutterstock)

Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık yalnızca verilerin nerede depolandığıyla ilgili bir mesele olmaktan çıkarken, değişen koşullar karşısında altyapı, modeller, operasyonlar, anahtarlar ve dijital tedarik zincirleri üzerindeki kontrolün kimin elinde olduğu sorusunu da kapsayan daha geniş bir kavrama dönüşüyor. Bu konu, dijital dönüşüm gündeminin hız kazandığı ve Suudi Arabistan’ın yapay zekâ, bulut altyapıları, operasyonel dayanıklılık ve yönetişim alanlarındaki hedeflerini büyüttüğü bir dönemde, IBM tarafından Suudi Arabistan’da dijital egemenlik konusunda düzenlenen yuvarlak masa toplantısının ana gündem maddesini oluşturdu.

IBM Suudi Arabistan Bölge Başkan Yardımcısı Eymen er-Raşid (IBM)IBM Suudi Arabistan Bölge Başkan Yardımcısı Eymen er-Raşid (IBM)

Farkındalık ve hazırlık arasındaki uçurum

Suudi Arabistan pazarına ilişkin verilere göre IBM, Suudi yöneticilerin yüzde 90’ının yapay zekâ egemenliğinin 2026 yılı iş stratejilerinin bir parçası olması gerektiğine inandığını belirtiyor. Ancak toplantıda yapılan değerlendirmelerde, fiilen hazırlıklı olan kurumların oranının bunun oldukça altında kaldığına dikkat çekildi. Katılımcılar, Suudi Arabistan’daki müşterilerin yalnızca ‘her on kurumdan iki ya da üçünün’ yeterli hazırlık düzeyine sahip olduğunu ifade etti.

IBM Suudi Arabistan Bölge Başkan Yardımcısı Eymen er-Raşid, konunun artık teorik ya da geleceğe ertelenmiş bir tartışma olmaktan çıktığını ve ‘bugün yaşanan bir tartışma’ hâline geldiğini söyledi. Raşid, sorunun farkındalık eksikliğinden değil, egemenliğin stratejinin bir parçası olması gerektiğine inanmakla bunu uygulayabilecek kapasiteye sahip olmak arasındaki farktan kaynaklandığını belirtti. Birçok kurumun hâlâ dijital egemenlik meselesine geleneksel bir bakış açısıyla yaklaştığını kaydeden Raşid, tartışmanın “Veriler nerede bulunuyor? Hesaplama altyapısı nerede?” sorularının çok ötesine geçtiğini vurguladı.

IBM Institute for Business Value tarafından Suudi Arabistan’a ilişkin yayımlanan sonuçlara göre, Suudi liderlerin yüzde 63’ü bilişim kaynaklarının temininde belirli bölgelere bağımlı olmaktan endişe duyuyor. Bu oran, küresel ortalamanın üzerinde bulunuyor. Ayrıca liderlerin yüzde 85’i jeopolitik ve ekonomik gelişmelerin teknoloji yatırımlarını tehdit ettiğini düşünüyor. Buna karşılık, Suudi liderlerin yüzde 73’ü ise kurumların uyum sağlama kapasitesine sahip olması halinde jeopolitik dalgalanmaların 2026 yılında yeni iş fırsatları yaratabileceğine inanıyor.

 IBM, Suudi kuruluşların yapay zekanın önemine ilişkin farkındalığı ile bunu uygulamaya yönelik fiili hazırlıkları arasında bir uçurum olduğunu düşünüyor. (Shutterstock)IBM, Suudi kuruluşların yapay zekanın önemine ilişkin farkındalığı ile bunu uygulamaya yönelik fiili hazırlıkları arasında bir uçurum olduğunu düşünüyor. (Shutterstock)

Egemenlik sadece bir konum değil

Şarku’l Avsat’ın katıldığı oturumda konuşan Sabine Holl, dijital egemenlik kavramının düzenleyici bir gereklilik olmaktan çıkarak stratejik bir önceliğe dönüştüğünü söyledi. IBM’in Ortadoğu ve Afrika Bölgesi Satış Mühendisliği Başkan Yardımcısı ve Teknoloji Direktörü olan Holl, tartışmaların başlangıçta veri egemenliği ekseninde yürüdüğünü, yani verilerin ülke içinde mi yoksa dışında mı bulunduğu sorusuna odaklandığını belirtti. Ancak son dönemde veri merkezlerinde yaşanan kesintiler ve jeopolitik gerilimler gibi gelişmelerin, fiziksel konumun tek başına kontrolü garanti etmeye yetmediğini ortaya koyduğunu ifade etti.

Holl, dijital egemenliğin artık ‘veriler, altyapı ve teknoloji geliştirme süreçleri’ üzerindeki kontrolle bağlantılı hale geldiğini söyledi. Bu çerçevede IBM, dijital egemenlik kavramını operasyonel egemenlik, veri egemenliği, teknoloji egemenliği ve yapay zekâ egemenliği olmak üzere dört temel başlık altında ele alıyor. Bu yaklaşım doğrultusunda dijital egemenlik, yalnızca verilerin yerel sınırlar içinde tutulmasına yönelik düzenlemelere uyum anlamına gelmiyor; aynı zamanda verilere kimin erişebildiğini, sistemi kimin yönettiğini, modellerin nerede çalıştığını ve kurumların gerektiğinde uyumluluğunu nasıl kanıtlayabildiğini kapsayan sürekli bir yetkinlik olarak tanımlanıyor.

Konuyu doğrudan bir ifadeyle özetleyen Holl, “Egemenlik yalnızca konumla ilgili değildir” dedi. Holl’e göre temel soru, verilerin yerel bir veri merkezinde bulunup bulunmadığından ziyade, bu veriler üzerinde kimin kontrol sahibi olduğu, hangi kimliklerle şifrelerinin çözülebildiği ve bölgesel bir kesinti ya da beklenmedik bir kriz durumunda kurumun iş sürekliliğini sağlayacak bir kurtarma ve operasyon planına sahip olup olmadığıyla ilgili.

Yapay zekâ denklemi karmaşıklaştırıyor

Dijital egemenlik konusu, yapay zekânın yaygınlaşmasıyla birlikte daha da karmaşık bir hâl alıyor. Zira yapay zekâ modelleri ve ajanları artık yalnızca verileri depolamak veya okumakla yetinmiyor; farklı veri kaynaklarına erişebiliyor, bilgileri yorumlayabiliyor, karar önerilerinde bulunabiliyor ve hatta kurumların sistemleri içinde çeşitli işlemleri doğrudan gerçekleştirebiliyor. Bu durum, dijital egemenlik tartışmasına yeni bir boyut kazandırıyor: Kurumlar yalnızca verilerin bulunduğu yer üzerinde mi kontrol sahibi, yoksa yapay zekânın bu verilerle ne yaptığı üzerinde de denetim sağlayabiliyor mu?

Bu yaklaşım, IBM’in ‘yapay zekâ için yeni işletim modeli’ olarak tanımladığı yapıya neden önem verdiğini de ortaya koyuyor. Şirkete göre yapay zekâ alanında öne çıkan kurumlar sadece daha fazla araç kullanmakla kalmıyor, aynı zamanda çalışma biçimlerini de yeniden tasarlıyor. IBM, bu modelin birbiriyle bağlantılı üç temel unsur üzerine kurulduğunu belirtiyor: yapay zekâ ajanları, veri, otomasyon ve hibrit altyapılar.

Bu çerçevede IBM, farklı ortamlarda yapay zekâ ajanlarının koordinasyonu ve yönetimi için geliştirilen yeni nesil Watsonx Orchestrate çözümünü duyurdu. Şirket ayrıca gerçek zamanlı veri yetenekleri için Confluent ve watsonx.data entegrasyonlarının yanı sıra, akıllı operasyonlar için IBM Concert platformunu ve operasyonel egemenlik alanındaki IBM Sovereign Core çözümünü tanıttı.

Oturum sırasında Şarku’l Avsat, yapay zekâ ajanlarının kurumsal iş akışlarının bir parçası haline gelmesiyle birlikte dijital egemenliğin daha zor yönetilen bir konuya dönüşüp dönüşmediğini gündeme getirdi. Soruda, verilerin artık yalnızca depolanmadığı; kullanıldığı, yorumlandığı ve bunlara dayanarak kararlar alındığı vurgulandı. Bu soruya yanıt veren Holl, kurumların artık ajanların ‘her yerde’ bulunduğu bir gerçeklikle karşı karşıya olduğunu söyledi. Holl, bu ajanların hem kurum içi sistemlerde hem de farklı platformlarda faaliyet gösterebildiğini belirterek, bu nedenle güçlü gözetim ve denetlenebilirlik mekanizmalarına ihtiyaç duyulduğunu ifade etti. Holl ayrıca, IBM tarafından geliştirilen işletim modelinin önemli unsurlarından birinin de, yapay zekâ ajanlarının yönetilmesini ve izlenmesini sağlayan ‘ajan kontrol katmanı’ olduğunu kaydetti.

 IBM, yapay zekadan gerçek bir değer elde etmenin temel unsurlarının insan becerileri ve sistemlere duyulan güven olduğunu vurguluyor. (Shutterstock)IBM, yapay zekadan gerçek bir değer elde etmenin temel unsurlarının insan becerileri ve sistemlere duyulan güven olduğunu vurguluyor. (Shutterstock)

Buluttan operasyonel özerkliğe

IBM, hibrit bulut stratejisinin dijital egemenliğin inşasında temel unsurlardan biri haline geldiğini değerlendiriyor. Oturumda konuşan Holl, bulut teknolojilerinin yaygınlaşmasının egemenlik kavramına bakışı değiştirdiğini belirtti. Holl, özellikle Ortadoğu ve Afrika’da veriye erişim ve verinin kullanımına ilişkin düzenlemelerin erken dönemde ortaya çıkmasının, şirketlerin konuya yaklaşımını şekillendirdiğini ifade etti. Bu durumun, IBM’in hibrit bulut stratejisinin oluşumunda etkili olduğunu kaydeden Holl, bulutun sunduğu avantajların yalnızca genel bulut ortamlarıyla sınırlı kalmaması; özel bulut ve kurum içi sistemlerde de uygulanabilmesi gerektiğini söyledi.

Holl, geçmişte ‘her şeyin buluta taşınacağı’ yönündeki beklentinin tam anlamıyla gerçekleşmediğini dile getirdi. Kurumların hibrit ve çoklu bulut ortamlarında faaliyet göstermeyi sürdürdüğünü belirten Holl, ancak bu yapılarda çoğu zaman yeterli şeffaflık, denetlenebilirlik ve kontrol mekanizmalarının bulunmadığını ifade etti. Holl’e göre bir kurum, ‘tek bir tuşla’ sistemlerin nerede çalıştığı, kim tarafından yönetildiği ve düzenleyici gerekliliklere uygun olup olmadığı gibi sorulara yanıt veremiyorsa, gerçek anlamda dijital egemenliğe sahip sayılmıyor.

Bu noktada IBM, ‘tasarım yoluyla egemenlik’ kavramını öne çıkarıyor. Holl, mevcut bir teknolojik ortamın sonradan çeşitli eklemelerle egemen bir yapıya dönüştürülemeyeceğini savundu. Bunu, gölde kullanılan küçük bir teknenin basit onarımlarla okyanusu aşabilecek ve fırtınalara dayanabilecek bir gemiye dönüştürülemeyeceği benzetmesiyle açıklayan Holl, dijital egemenliğin altyapının tasarım aşamasından itibaren gözetilmesi gerektiğini vurguladı. Buna göre taşınabilirlik, tercih özgürlüğü, açık platformlar, felaket kurtarma planları, şifreleme anahtarlarının kontrolü ve kimlik yönetimi gibi unsurlar, sistem mimarisinin başlangıçtan itibaren ayrılmaz parçaları olmalı.

Egemenliği işleyişe dönüştürme girişimi

IBM, IBM Sovereign Core platformunun dijital egemenliği yalnızca yazılı bir politika olmaktan çıkararak uygulanabilir ve doğrulanabilir bir yapıya dönüştürmeyi hedeflediğini belirtiyor. Şirket, söz konusu platformu; hükümetlerin, kurumların ve hizmet sağlayıcılarının yapay zekâya hazır egemen dijital ortamlar oluşturmasına yardımcı olan, aynı zamanda hibrit sistemlerde kontrol ve mevzuata uyumun kanıtlanabilmesini sağlayan bir çözüm olarak tanımlıyor.

IBM’in yazılımdan sorumlu kıdemli başkan yardımcısı Dinesh Nirmal, yapay zekânın dijital egemenliği ‘siyasi bir söylemden ziyade çalışma anında karşılanması gereken bir gerekliliğe’ dönüştürdüğünü ifade etti. Öte yandan Raşid, yapay zekânın kurumsal ve ulusal stratejilerin ayrılmaz bir parçası haline gelmesiyle birlikte kurumların, operasyonel yetkiyi, güveni ve düzenleyici gereklilikleri riske atmadan yenilik yapabilme ihtiyacının arttığını söyledi.

Platform; müşteri tarafından yönetilen bir kontrol katmanı, kimlik hizmetleri, şifreleme altyapısı, egemen sınırlar içinde tutulan veriler, sürekli uyumluluk takibi ve otomatik denetim kayıtları üretimi gibi çeşitli özellikler içeriyor. Ayrıca önceden tanımlanmış düzenleyici çerçeveler ile yapay zekâ modellerinin, çıkarım süreçlerinin ve yapay zekâ ajanlarının belirlenmiş egemenlik sınırları içinde kontrollü biçimde çalıştırılmasını sağlıyor. IBM Sovereign Core, açık teknolojilere dayalı bir mimari üzerine inşa edilmiş durumda. Platform, Red Hat OpenShift ve Red Hat AI çözümlerinden yararlanırken; AMD, Dell, Mistral, MongoDB ve Palo Alto Networks gibi şirketleri kapsayan geniş bir iş ortaklığı ekosistemi tarafından destekleniyor.

Oturumda konuşan Holl ise dijital egemenlik yaklaşımının her kurumun kendi sunucusunu ya da yerli bir çip üretmesini gerektirmediğini vurguladı. Holl’e göre asıl önemli olan, koşullar değiştiğinde kurumların farklı bileşenler ve çalışma ortamları arasında geçiş yapabilme özgürlüğüne sahip olması. Holl, grafik işlem birimleri (GPU), bellek ve yarı iletken tedarikinde yaşanabilecek darboğazların, kurumların tek bir tedarikçiye veya değiştirilemeyen bir altyapıya bağımlı kalması durumunda ciddi bir egemenlik riskine dönüşebileceği uyarısında bulundu.

Yapay zekâ aracılarının yaygınlaşması, verilerin çoklu sistemler içinde kullanılması, yorumlanması ve bunlara dayalı olarak kararların alınması nedeniyle egemenliği daha karmaşık hale getiriyor.Yapay zekâ aracılarının yaygınlaşması, verilerin çoklu sistemler içinde kullanılması, yorumlanması ve bunlara dayalı olarak kararların alınması nedeniyle egemenliği daha karmaşık hale getiriyor.

Esneklik, egemenliğin bir parçası

Tartışmada öne çıkan başlıklardan biri de dijital egemenlik ile operasyonel dayanıklılık arasındaki yakın ilişki oldu. Katılımcılara göre bir kurum, hizmet kesintisi, siber saldırı veya jeopolitik kriz gibi durumlarda faaliyetlerini sürdüremiyor ve hızlı şekilde toparlanamıyorsa, sahip olduğunu düşündüğü kontrolü fiilen elinde bulundurmuyor demektir. Holl, bazı yedekleme ve felaket kurtarma stratejilerinin başarısız olmasının temel nedeninin, bunların yeterince ciddi biçimde test edilmemesi veya operasyonel bir zorunluluktan ziyade ikincil bir tercih olarak görülmesi olduğunu söyledi.

Suudi Arabistan’da dijital dönüşümün kamu, enerji, finans, telekomünikasyon ve sağlık gibi kritik sektörlerde hız kazanmasıyla birlikte bu konu daha da önem kazanıyor. Katılımcılar, özellikle kamu kurumlarının artık yalnızca politika ve düzenlemelerin tamamlanmasını beklemekle yetinmediğini, aynı zamanda iş yüklerini egemenlik ilkelerine uygun hizmet sağlayıcılarına taşımaya veya dijital ortamları yöneten ekiplerin ülke içinde bulunmasını sağlamaya yönelik somut adımlar attığını ifade etti.

Egemenlik ve insan becerileri

Tartışmalar yalnızca teknolojiyle sınırlı kalmadı. Raşid, dijital egemenlik kavramını insan kaynağıyla da ilişkilendirerek, yapay zekânın gerçek değerinin ancak gerekli beceriler ve sistemlere duyulan güvenle ortaya çıkabileceğini vurguladı. Raşid, “İnsan becerileri, yapay zekâ ekonomisinin para birimidir” ifadesini kullanarak, bazı kurumların yapay zekâ çözümlerini devreye almasına rağmen beklenen faydayı elde edemediğini; bunun temel nedeninin kullanıcıların söz konusu sistemlere yeterince güvenmemesi veya onlardan etkin şekilde yararlanabilecek yetkinliklere sahip olmaması olduğunu söyledi.

Bu yaklaşım, Suudi Arabistan’da yürütülen dijital egemenlik tartışmalarına yeni bir boyut kazandırıyor. Buna göre egemenlik, yalnızca veri merkezlerine veya bulut platformlarına kimin sahip olduğu meselesi değil; aynı zamanda bu sistemleri kimin işlettiği, riskleri kimin anlayabildiği, uyumluluğu kimin kanıtlayabildiği ve kuralların, piyasaların ya da tehditlerin değişmesi durumunda stratejiyi kimin yeniden şekillendirebildiğiyle de yakından bağlantılı.

IBM’in 2026 eğilimlerine ilişkin raporuna göre, Suudi Arabistan’daki üst düzey yöneticilerin yüzde 88’i, yapay zekâ ajanlarının belirsizlik ve kriz dönemlerinde daha hızlı ve daha isabetli kararlar alınmasına yardımcı olduğuna inanıyor. Ancak bu iyimser tablo, kurumların önüne yeni bir sorumluluk da çıkarıyor. Zira yapay zekâ ajanlarının karar alma süreçlerine katkısı ve görevleri yerine getirme kapasitesi arttıkça; açık yönetişim mekanizmalarına, denetim süreçlerine, model ve ajan yaşam döngüsünün etkin yönetimine, ayrıca gerektiğinde istenilen performansı göstermeyen sistemlerin durdurulmasına veya yeniden yapılandırılmasına duyulan ihtiyaç da artıyor.

Dijital egemenlik, operasyonel esneklik ve arızalardan, jeopolitik krizlerden ve siber saldırılardan kurtulma yeteneği gerektirir. (Shutterstock)

Dijital egemenlik, operasyonel esneklik ve arızalardan, jeopolitik krizlerden ve siber saldırılardan kurtulma yeteneği gerektirir. (Shutterstock)

Şekillenmekte olan bir Suudi modeli

Holl’e göre Suudi Arabistan, dijital egemenlik tartışmalarında özel bir konuma sahip bulunuyor. Holl, Suudi Arabistan’ın yerel veri merkezleri kurarken aynı zamanda küresel bulut sağlayıcılarıyla iş birliği yaparak ileri teknolojileri ülke içine taşıyan bir model geliştirdiğini belirtti. Bu yaklaşımın, yerel düzenlemelerle uyumlu bir çerçeve içinde inovasyonu mümkün kıldığını ifade etti. Ancak mevcut veriler, Suudi Arabistan’da bilişim altyapıları, yarı iletkenler ve küresel teknoloji sağlayıcılarına dış bağımlılık konusunda duyulan endişenin dünya ortalamasının üzerinde olduğunu da ortaya koyuyor.

Bu nedenle tartışma, tam anlamıyla içe kapanma ile sınırsız dışa açılma arasında bir tercih yapmaktan ziyade; küresel inovasyona erişim ile yerel kontrol arasında denge kurabilecek bir modelin nasıl oluşturulacağı sorusuna odaklanıyor. Bu model; yerel denetimin korunmasını, mevzuata uyumun kanıtlanabilmesini ve yapay zekâ sistemlerinin belirli sınırlar içinde işletilebilmesini hedefliyor. Bu çerçevede dijital egemenlik, yalnızca hukuki veya düzenleyici bir başlık olmaktan çıkarak dijital ekonominin operasyonel altyapısının temel bileşenlerinden biri haline geliyor.

Yapay zekânın deneysel uygulamalardan gerçek operasyonlara, modellerden otonom ajanlara doğru evrilmesiyle birlikte, oturumda gündeme getirilen temel soru Suudi kurumları açısından daha da kritik bir önem kazanıyor: Kurumlar yalnızca verilerini ülke sınırları içinde tutuyor olmalarıyla mı yetinmeli, yoksa bu veriler üzerinde gerçekleşen tüm süreçleri yönetebilecek kapasiteye de sahip olmalı mı? Verileri kim kullanıyor, yapay zekâ modelleri ve ajanları hangi kurallarla çalışıyor ve koşullar değiştiğinde sistemler nasıl uyum sağlıyor? Dijital egemenlik tartışmasının merkezinde artık bu sorular yer alıyor.