Susuzluk ve açlık dünya nüfusunu tehdit ediyor

Şarku’l Avsat kötü yönetim, israf ve iklim değişikliğinden kaynaklanan küresel su krizine ışık tutuyor

TT

Susuzluk ve açlık dünya nüfusunu tehdit ediyor

İspanya’nın Barselona kentinin kuzeyinde kuraklıktan etkilenen topraklarda hayatta kalmaya direnen bir bitki (AP)
İspanya’nın Barselona kentinin kuzeyinde kuraklıktan etkilenen topraklarda hayatta kalmaya direnen bir bitki (AP)

Sahra Altı Afrika ve Ortadoğu ülkeleri şiddetli kuraklığa maruz kalırken, İtalya, İspanya ve Belçika gibi Avrupa ülkeleri de yüksek su riski altına bulunuyor. İklim değişikliğinin yanı sıra, nüfus artışı ve kaynakların kullanıldığı yoğun ekonomik kalkınma gibi su arzı talebinin atması nedeniyle durumun daha da kötüleşmesi bekleniyor. 2050 yılına kadar yaklaşık 6 milyar insanın temiz su kıtlığından etkilenmesi öngörülüyor.

Dünya Kaynakları Enstitüsü tarafından yakın zamanda yayınlanan su kıtlığı riskleri değerlendirme raporu, birçok ülke üzerinde ağır bir yük oluşturan görülmemiş su krizini yansıtıyor. Yeni veriler, dünya nüfusunun dörtte birine ev sahipliği yapan 25 ülkenin şu anda yıllık olarak çok yüksek su stresine maruz kaldığını gösteriyor. Dünya nüfusunun yarısı yılda en az bir ay su sıkıntısı çekerken, 2050 yılında nüfusun yaklaşık yüzde 60’ının bu sıkıntıyı yaşaması öngörülüyor. 

Sınırlı kaynaklar göz önüne alındığında, nüfus artışının ve hızlı ekonomik kalkınmanın, daha fazla israf ve daha az yönetişimle birlikte daha fazla su tüketimine yol açmasının yanı sıra, iklim değişikliği ve kuraklık genişledikçe tüm insan nüfusu benzeri görülmemiş bir su krizinden muzdarip olması bekleniyor.

Su kıtlığı, insan tüketiminin mevcut kaynaklara oranı olarak ifade edilen, su kaynaklarındaki niceliksel veya niteliksel bir eksiklik olarak tanımlanıyor. Son 10 yılda küresel su kullanımı nüfus artışının iki katı oranında arttı. Bugün dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisi yılda en az bir kez şiddetli su kıtlığı yaşıyor. 2,3 milyar insan su sıkıntısı çeken ülkelerde yaşıyor ve dünya nüfusunun yüzde 26'sını temsil eden 2 milyar insan, güvenli bir şekilde yönetilen içme suyu hizmetlerine erişimden yoksun kalıyor.

Arap krizi

Arap ülkeleri tatlı su ihtiyacını karşılamada ciddi bir krizle yüzleşiyor. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde, ortalama Arap vatandaşının tatlı su payı yaklaşık yüzde 50 azaldı. Yüzyılın başında yıllık bin metreküp iken bugün 500 metreküpün altına düştü. Bu, tüm Arap ülkelerinin, Birleşmiş Milletler’in yılda bin metreküp yenilenebilir yüzey ve yeraltı suyu olarak belirlediği kişi başına düşen tatlı su açısından su yoksulluğu eşiğinin altına düştüğü anlamına geliyor. Genel oranın ciddiyetine rağmen, Arap ülkelerinin bireysel rakamları şok edici gerçekleri ortaya koyuyor. Zira bu ülkelerin çoğunda yenilenebilir tatlı su kaynakları bundan çok daha az bir oranda bulunuyor.

hyj6
İspanya’nın Barselona kentinin kuzeyinde kuraklıktan etkilenen topraklarda hayatta kalmaya direnen bir bitki (AP)

Bu yıl yayınlanan son raporunda, Arap Çevre ve Kalkınma Forumu (AFD) sınırlı yenilenebilir kaynaklar ve mevcut kaynakların aşırı kullanımı nedeniyle Arap dünyasının su sıkıntısına karşı en savunmasız bölgeler arasında yer aldığına dikkat çekiyor. Bu durum, 18 Arap ülkesini su kıtlığı kategorisine dahil ederken, 14 Arap ülkesi de dünyanın en fazla su kıtlığı çeken ülkeleri arasında yer almasına neden oluyor. AFD daha önce 2008'de Arap ortamının geleceğine ilişkin raporunda ve 2010’da ‘Su: Azalan Bir Kaynağın Sürdürülebilir Yönetimi’ raporunda bu duruma ilişkin uyarıda bulunmuştu. Ancak iklim değişikliğinin hızlanan etkileri sonucunda gerçekler beklenenden daha kötü hale geldi, söz konusu durum istikrarlı nüfus artışı, paylaşılan veya sınır ötesi su kaynaklarına bağımlılık, zayıf su yönetimi ve kötü yönetim gibi zorlukları daha da artırdı. Arap öncelikleri arasında atık suyun arıtılması ve yeniden kullanılması yer alıyor, çünkü günümüzde arıtma oranı yüzde 60’ı geçmiyor, bunun sadece yarısı yeniden kullanılıyor, geri kalanı israf ediliyor.

Yaklaşan küresel su krizinin farkında olarak, Birleşmiş Milletler (BM) geçen Mart ayında New York’ta bir su konferansı düzenledi. Bu, BM tarihinde konuyla ilgili ikinci konferans oldu. İlk konferans 1977’de yapıldı ve 118 ülke 1990 yılına kadar kapsamlı su ve sanitasyon hizmetleri sağlama ihtiyacı üzerinde anlaşmaya vardı. Ancak bu hedef hâlâ çok uzakta kalıyor.

Daha da kötüsü, sorun artık yalnızca iki milyar insanın temiz suya yeterli erişime sahip olmaması değil, aynı zamanda iklim değişikliği ve arazi bozulması nedeniyle tüm küresel hidrolojik döngünün bozulması oldu. Örneğin Brezilya Amazon ormanlarında ağaçların kaybı atmosfere giren su buharı miktarını önemli ölçüde azaltarak bölgedeki yağış miktarını azalttı. Kongo Nehri Havzası’ndaki ormansızlaşma, Nijerya’yı ve Batı Afrika’daki diğer ülkeleri bir zamanlar güvenilir yağışlı mevsimlerden mahrum bıraktı. Dünyanın her yerinde benzer şeyler yaşanıyor, ormanlar yok ediliyor ve daha önce sağlıklı olan ekosistemler çöküyor.

Su israfının azaltılması

Tarımın, en fazla su tüketen ve tatlı su kıtlığına ilişkin en büyük katkıyı sağlayan sektör olarak su kaynaklarından yaklaşık yüzde 70 pay alırken, sanayi sektörünün ve evsel kullanımların ise sırasıyla yüzde 22 ve yüzde 8’ini tükettiği biliniyor. Dünya Su Ekonomisi Komisyonu’nun yakın tarihli bir raporu, her yıl tarıma ve suya giden 700 milyar dolardan fazla devlet sübvansiyonunun genellikle aşırı su tüketimine katkıda bulunduğunu, çünkü bunların çoğunlukla talebi yönetmek ve verimliliği artırmaktan ziyade üretimi artırmaya yönelik olduğunu gösteriyor.

Küresel ticaret, nemli ülkelerde susuz kalan mahsullerin, daha kuru ülkelerde ise kuraklığa dayanıklı mahsullerin yetiştirilmesine ve daha sonra bunların ihraç edilmesine yardımcı oluyor. Ancak bu ticaret tüm taraflar için bir kazan-kazan denklemini temsil etmiyor. Cleaner Production dergisi tarafından bu yılın başlarında yayınlanan bir araştırma, uluslararası ticaretin yüksek ve orta gelirli ülkelerde 2,2 milyar insan için su kıtlığını azalttığı, düşük gelirli ülkelerde 2,1 milyar insan için su kıtlığını daha da kötüleştirdiği sonucuna varıyor.

Akıllı sulama

Akıllı sulama, uygun bitkilendirmelerin seçilmesi ve akıllı sulama sistemleri gibi su tasarrufuna yönelik uygulamaların benimsenmesinin yanı sıra, sulama amaçlarına uygun su elde etmek için atık suyun arıtılmasıyla başarılabilir. Bu çağda sistemin internet üzerinden çalışması ve hassas tarım çözümlerinin kullanımı iklim değişikliğinin azaltılmasına ve su ayak izinin azaltılmasına katkıda bulunabilir.

Yeni tarım uygulamaları ne olursa olsun, gelecek nesillerin gerekli suya erişimini sağlarken, gıda, lif, besin maddeleri ve diğer hayati malzemeleri üretmek, ihtiyaçlarını sorumlu ve eşitlikçi bir şekilde karşılamak için tarımsal gıda üretiminin kalitesi ve güvenliğinin yanı sıra toprak kalitesinin korunmasına da dikkat edilmesi gerekiyor. Bu bağlamda toprak sağlığını iyileştiren, sürdürülebilir beslenmeyi sağlayan ve gıda israfını azaltan yenileyici tarım, su kıtlığı riskinin azaltılmasına yardımcı olabilir.

xs
Lago do Piranha koruma alanında düşük su seviyeleri nedeniyle ölen balıkların arasında teknesiyle ilerleyen bir Brezilyalı (AFP)

Sanayi sektörünün, kaynak tüketimini azaltmak amacıyla soğutma suyunun ve üretim hatlarının korunması, arıtılması ve yeniden kullanılması için su geri dönüşümü alanında daha fazla yeniliğe ihtiyacı var. Kentsel alanlarda yağmur suyunun ve atık suyun ayrı ayrı toplanmasına yönelik yeni altyapının kurulması ve kaynağında arıtılan ‘gri suyun’ içme dışında amaçlarla kullanılması yoluyla su israfının azaltılması ve arıtılmasına yönelik kaynak ve enerji tüketiminin azaltılması da gerekiyor.

zxc
New Mexico ve Teksas sakinleri, ABD’nin güneybatı bölgesinde meydana gelen kuraklıklardan endişe duyuyor (Getty - AFP)

Bu verimlilik kazanımları, iklim yönetimi ve çevre güvenliğini sağlama yoluyla su kaynaklarının kullanılabilirliği sağlanmadığı sürece tamamlanamayacak bir çözümün parçası olmaya devam ediyor. İklim değişikliği, yağış düzenlerini değiştirdiği ve aşırı hava olaylarının sıklığını ve yoğunluğunu arttırdığı, şiddetli kuraklık ve sellere neden olduğu için günümüzün en büyük küresel endişelerinden biri olduğu açıkça görülüyor. Bu koşullar suyun mevcudiyetini ve kalitesini etkiliyor ve ekosistemlerin insan ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli miktarda su sağlama yeteneğini azaltıyor.

Kuraklık sorunları

Eylül ayının başlarında yayınlanan bilimsel dergiler, küresel iklim değişikliğini her yerde büyüyen su krizleriyle ilişkilendirdi. Buzulların erimesinin küresel bir sonucu olarak deniz seviyesindeki yükselme, tuzlu suyun ABD’nin Kuzey Carolina eyaletindeki kıyı sulak alanlarına sızmasına ve doğal tatlı su ekosistemlerine zarar vermesine neden oldu. Ekvador kıyılarındaki iklim bozulmasının bir sonucu olarak, ABD’nin güneybatısındaki uzun vadeli kuraklık riski arttı.

Mısır

Mısır, su ve gıda güvenliğini tehdit eden artan zorluklarla yüzleşiyor. Mevcut kaynakların kıtlığıyla başlıyor ve Etiyopya’daki Nahda Barajı’nın Nil Nehri su kaynağı açısından yol açabileceği tehlikeyle bitmiyor.

xscdf
Mısır’da kişi başına düşen su payı yılda 500 metreküpü geçmiyor (AFP)

Washington’daki Mısır Büyükelçiliği Çöl Araştırma Merkezi ve Tarım Ofisi eski başkanı Dr. İsmail Abdulcelil, su kıtlığının kalkınma hedeflerinin yüzleştiği en önemli zorlukları temsil ettiğini söylüyor. Mısır, kişi başına düşen su payının yılda 500 metreküpü aşmaması nedeniyle su yoksulluk sınırının altına düşüyor ve 2050 yılına kadar 300 metreküpün altına düşmesi öngörülüyor. Bu öngörü, iklim değişikliğinin durumu daha da kötüleştirecek etkilerini hesaba katmadan, yalnızca yılda yaklaşık yüzde 2 olan mevcut nüfus artış hızına dayanıyor. Tarım sektörü Mısır’ın su payının yaklaşık yüzde 73’ünü tüketirken, içme suyu, sanayi, denizcilik ve diğer faaliyetlere yönelik sektörler, yaklaşık yüzde 27’sini tüketiyor. Tarım sektörünün ulusal ürüne kattığı mütevazı değere sahip ve yüzde 11,3 oranını aşmıyor. Mevcut su limitinin aşılmaması için özellikle Tarım ve Sulama Bakanlıkları arasında mutabakata varılan alanlara bağlı kalınması açısından tarım politikalarının değiştirilmesi gerekiyor. Örneğin pirinç çiftçileri şu anda Sulama Bakanlığı’nın alanları kısıtlama ve ekonomik açıdan daha uygun çeşitleri teşvik etme planına uymak yerine ihlaller için ceza ödemeyi tercih ediyor. Bu yıl buğdayda da aynı durumun yaşanması bekleniyor.

Abdulcelil değişimin tuzdan arındırma ve yeraltı suyu gibi yeni su kaynaklarının araştırılmasının yanı sıra, israfı azaltmayı, verimliliği artırmayı, kullanımı rasyonelleştirmeyi ve geleneksel ve geleneksel olmayan su kaynaklarından maksimum faydayı maksimuma çıkarmayı amaçlayan yeni ve etkili politikaların benimsenmesiyle başladığına inanıyor. Deniz suyunun tuzdan arındırılması kıyı şehirlerine hizmet vermekle sınırlı olması gerektiğini, acı yeraltı suyunun ise tuzdan arındırılması ve kaynaklara daha yakın olan alanlarda kullanılması gerektiğini belirtti. Deniz suyunun tuzdan arındırılmasından elde edilen su kaynaklarının 2020’de günde 1,3 milyon metreküpten 2050’de günde 20 milyon metreküpe çıkması beklenirken, derin yeraltı suyunun yaklaşık 2,5 milyar metreküp, sığ yeraltı suyunun ise yaklaşık 6,91 milyar metreküp olacağı tahmin ediliyor. Yağmur suyu ve taşkınlar yılda 1,30 milyar metreküpe ulaşabiliyor. Geleneksel olmayan su kaynakları, evsel ve endüstriyel kullanımlardan kaynaklanan atık sulardan da tasarruf edilebilir. 2020 yılında mevcut atık su miktarının yaklaşık 12 milyar metreküp olduğu tahmin edilirken, 2050 yılında 16 milyar metreküpe ulaşacağı tahmin ediliyor.  Atık su artan nüfusla birlikte artan bir kaynaktır ve ağaç ormanlarının sulanmasında kullanılabilir. Bütün bunlar Nil'in 55,50 milyar metreküplük su payına ek olarak geliyor. Söz konusu çözümler aşılamaz değildir ancak zorluklarla iyi düşünülmüş kararlarla yüzleşmeyi ve bunları hızlı bir şekilde uygulamaya koymayı gerektiriyor.

vf
26 Eylül 2019’da Etiyopya’nın Benishangul Bölgesi, Cobavareda’daki Nil Nehri üzerinde Büyük Etiyopya Nahda Barajı’nın inşaat çalışmalarına devam edilirken (Reuters)

Afganistan-İran sınırında su savaşı

Şarku’l Avsat’ın Science dergisinden aktardığına göre dergi İran-Afgan sınırında su nedeniyle artan gerilime dikkat çekti. İran, Taliban liderlerini Afganistan’dan İran’a akan Helmend Nehri’nin sularının paylaşılmasına ilişkin anlaşmayı ihlal etmekle suçluyor. Mayıs ayı sonlarında nehir kenarındaki çatışmalar en az iki İranlı sınır muhafızının ve bir Taliban savaşçısının ölümüyle sonuçlandı.

İki ülke arasında 1872, 1898, 1902 ve 1935 yıllarında yaşanan çatışmalar şiddetli kuraklık dönemlerine denk geliyor. Yağışlardaki değişiklikler, nüfus artışı ve tarımın genişlemesiyle birlikte ısınma, Helmend Eyaletindeki su kaynakları üzerinde artan bir baskı oluşturdu. Uydu verileri, Afganistan yüzölçümünün yaklaşık yüzde 40’ını kapsayan Helmend Nehri Havzası’nda yeraltı suyu seviyelerinin 2003 ile 2021 yılları arasında 2,6 metre azaldığını gösteriyor.

rbth
Helmend Nehri’nin İran’a ulaşan su miktarı son 20 yılda yarıdan fazla azaldı (Twitter)

Araştırmacılar, Helmend Nehri’nin İran’a ulaşan su miktarının son 20 yılda yarıdan fazla azaldığını tahmin ediyor. Bu kısmen Afganistan’da yeni barajların inşası ve sulamanın genişletilmesinden kaynaklanıyor. Helmend Nehri de dahil olmak üzere ülkedeki tüm büyük nehirlerin doğduğu Hindukuş dağları başta olmak üzere Afganistan dağlarındaki kar kalınlığı da önemli ölçüde azaldı.

Bu faktörler, iki ülkenin Helmend Nehri sularındaki paylarını belirleyen 1974 anlaşmasıyla ilgili uzun süredir devam eden gerilimleri daha da artırdı. İran bu yıl vaat edilen kotanın yalnızca yüzde 4’ünü aldığını iddia ederken, Taliban nehrin akışındaki azalmanın sorumlusu olarak kuraklığı suçladı. Bu yerel su çatışması, bazı Afgan çiftçilerin, bu mahsuldeki yasağa rağmen daha kârlı ve kuraklığa dayanıklı olduğu düşünülen haşhaş yetiştirmeye başvurmasıyla küresel bir etkiye neden olabilir.

Sulak alan ekosistemlerinin yok olması

National Geographic, Kuzey Karolina’daki Black River Koruma Alanı’ndaki tatlı su bataklıklarına yönelik tehditleri açıkladı. Bu bölgedeki sulak alanlar, Rocky Dağları’nın doğusunda bilinen en eski ağaçları, özellikle de bazıları iki bin yıldan daha eski olan bataklık selvi ağaçlarını içeriyor.

Bataklık selvi ağaçları, en kötü doğa koşullarına dayanma konusunda dünyadaki en dayanıklı ağaçlar arasında yer almasına rağmen, sayıları Delaware’den Teksas’a kadar kıyı boyunca önemli bir şekilde azalıyor ve geride beyaz, odunsu gövdeleri kalıyor. 20. yüzyılın ilk üçte birinde bataklık selvi ağaçları, sayılarının yaklaşık yüzde 90’ını yok eden kapsamlı ağaç kesme işlemlerine maruz kaldı. İnsan faaliyetleri ve iklim değişikliği, özellikle de kasırgalar ve tuzlu suyun tatlı bataklık suyuna karışmasına neden olan deniz seviyesinin yükselmesi nedeniyle şu anda bunlardan yalnızca binde biri kaldı.

Araştırmacılar, Körfez Kıyısı ve Atlantik Kıyı Ovası’nın 1996-2016 yılları arasında 2 bin kilometrekareden fazla ormanlık kıyı alanını kaybettiğini, kaybolan ormanların tuzlu bataklıklara ve göletlere dönüştüğünü belirtiyor. National Geographic, Kuzey Karolina bataklıklarının 120 yıl önce ‘Kuzey Amerika’nın Amazon’u’ unvanını taşıdığını hatırlatıyor. Zira 160 bin kilometrekareyi aşan alanıyla, yani Tunus’un neredeyse tamamına yakın bir alanda göletler, tatlı su havzaları ve çeşitli doğal sistemleri bünyesinde barındırdığını belirtiyor.

Batı Amerika’da kuraklık

New Scientist, mevcut iklim modellerine uymayan ‘soğuk dil’ olgusuna kısa bir genel bakış sundu. Soğuk Dil, Pasifik Okyanusu’nun Ekvador kıyısından batıya doğru binlerce kilometre boyunca uzanan bir alanıdır. İklim değişikliğinin bir sonucu olarak ısınan tüm okyanusların sularının aksine, buranının sıcaklığı 30 yıldır azalıyor.

Soğuk dil, bilim adamlarının gelecekteki yönünü kesin olarak bilmediği bir iklim gizemi olmaya devam ediyor. Bu olgu, atmosferin artan sera gazı emisyonlarına karşı duyarlılığının değiştirilmesinde önemli bir rol oynayabilir. Kaliforniya’nın kalıcı kuraklıkla karşı karşıya kalıp kalmayacağını ya da Avustralya’nın daha ölümcül orman yangınlarıyla karşı karşıya kalıp kalmayacağını belirleyebilir. Bu durum Hindistan’daki muson rüzgarlarının şiddetini ve Afrika Boynuzu’nda kıtlık olasılığını etkileyebilir.

İklim modeli tahminlerinin aksine Batı Amerika, 20 yıldır göllerin çekilmesine neden olan ve su kaynaklarını tehdit eden şiddetli bir kuraklığın acısını çekiyor. Araştırmacılar bu kuruluğu ‘soğuk dil’ olgusuna bağlıyor. Bu olgu devam ederse kuraklığın güneybatı Amerika’da norm haline geleceği konusunda uyarı yapılıyor.



Epifiz bezinin kökeni eski omurgalının ikinci göz çifti olabilir

Myllokunmingia gözleri sayesinde avcılardan kaçma şansını artırıyordu (Xiangtong Lei/Sihang Zhang)
Myllokunmingia gözleri sayesinde avcılardan kaçma şansını artırıyordu (Xiangtong Lei/Sihang Zhang)
TT

Epifiz bezinin kökeni eski omurgalının ikinci göz çifti olabilir

Myllokunmingia gözleri sayesinde avcılardan kaçma şansını artırıyordu (Xiangtong Lei/Sihang Zhang)
Myllokunmingia gözleri sayesinde avcılardan kaçma şansını artırıyordu (Xiangtong Lei/Sihang Zhang)

Bilinen en eski omurgalının 4 gözü olduğu tespit edildi. 

Örümceklerin 8, arıların 5, kutu denizanalarının ise 24 gözü var. Ancak bu istisnaların dışında yeryüzündeki çoğu hayvan sadece iki göze sahip.

Öte yandan bilim insanları, omurgalıların zaman içinde diğer gözlerini kaybederek bugünkü görünümüne ulaştığını söylüyor.

518 milyon yıl önce yaşayan Myllokunmingia, dünyanın bilinen en eski omurgalısı. İlk omurgalıların yanı sıra pek çok omurgasız türün de ortaya çıktığı Kambriyen Dönemi'nde yaşayan bu deniz canlıları, bugünkü Çin'in yakınlarındaki sularda dolaşıyordu.

Çin ve Birleşik Krallık'tan araştırmacılar, Çin'in güneyindeki Chengjiang formasyonunda keşfedilen 10 ayrı Myllokunmingia fosilini analiz etti. Bunların 6'sı Haikouichthys ercaicunensis türüne aitken, diğerleri kesin olarak tanımlanamadı.

Göz gibi yumuşak vücut parçaları nadiren korunuyor ancak bilim insanları bu fosillerde göz kalıntıları elde etmeyi başardı.

İleri mikroskop teknikleri ve kimyasal analizler kullanan ekip, hayvanın yüzünün her iki yanında iki büyük göz ve yüzün ortasında iki küçük göz bulunduğunu saptadı.

Bulguları hakemli dergi Nature'da yayımlanan çalışmanın başyazarı Peiyun Cong "Anatomilerini anlamak için işe büyük gözleri inceleyerek başladık ve aralarında iki küçük, tamamen işlevsel göz bulmak tam bir sürpriz oldu" diyerek ekliyor: 

Bunu görmek inanılmaz derecede heyecan vericiydi.

Gözlerin hepsinde melanozom tespit eden araştırmacılar, bu organların "kamera tipi" olduğunu, yani görebilmek için ışığa ihtiyaç duyduğunu saptadı. Bu organeller vücudun çeşitli yerlerinde bulunurken, gözdekiler ışığın emilmesinden ve göz renginden sorumlu.

Ardından gözlerde tespit edilen dairesel yapıların da lens olduğu düşünülüyor. Bu sayede gözler muhtemelen ışığı algılamakla kalmayıp görüntü de oluşturabiliyordu. 

Bilim insanları bu deniz canlısının gelişmiş gözleri sayesinde diğer hayvanlara yem olmaktan kurtulduğunu düşünüyor. Kambriyen patlaması sonucu bu dönemde pek çok büyük yırtıcı tür ortaya çıkmıştı.

Makalenin bir diğer yazarı Jakob Vinther "Böyle bir ortamda 4 göze sahip olmak, bu hayvanlara daha geniş bir görüş alanı sağlamış olabilir ve bu da avcılardan kaçınmada önem taşıyor" diye açıklıyor.

Araştırmacılar ikinci göz çiftinin, bazı modern omurgalılardaki göz benzeri ilkel bir yapının ve insanlarda melatonin salgılayan epifiz bezinin evrimsel kökeni olabileceğini düşünüyor.

Bugünkü bazı balıklar, sürüngenler ve amfibiler, ışığı algılamaktan sorumlu paryetal göze sahip. Bu gözün bağlı olduğu epifiz bezi, insanlarda ve pek çok omurgalıda melatonin üreterek uyumaya yardımcı oluyor.

Cong "Epifiz organları ilk başta görüntü üreten gözlermiş" diyerek ekliyor:

Ancak evrimin ilerleyen aşamalarında küçüldüler, görme yeteneklerini kaybettiler ve uykuyu düzenlemedeki modern rollerini üstlendiler.

Independent Türkçe, Live Science, Discover Magazine, Nature


Devasa dinozorun büyük burnunun gizemi çözüldü

Triceratopslar, 2 metreden fazla boya ve 8 metrenin üzerinde uzunluğa ulaşabiliyordu (Carnegie Doğa Tarihi Müzesi)
Triceratopslar, 2 metreden fazla boya ve 8 metrenin üzerinde uzunluğa ulaşabiliyordu (Carnegie Doğa Tarihi Müzesi)
TT

Devasa dinozorun büyük burnunun gizemi çözüldü

Triceratopslar, 2 metreden fazla boya ve 8 metrenin üzerinde uzunluğa ulaşabiliyordu (Carnegie Doğa Tarihi Müzesi)
Triceratopslar, 2 metreden fazla boya ve 8 metrenin üzerinde uzunluğa ulaşabiliyordu (Carnegie Doğa Tarihi Müzesi)

Bilim insanları Triceratops'un burnunun, koku alma dışında sıcaklık ve nemi kontrol ettiği için çok büyük olduğunu buldu.

Devasa otobur dinozorlar olan Triceratops'un en dikkat çekici özelliği büyük kafaları ve burunlarıydı. 

Tokyo Üniversitesi'nden Seishiro Tada, Geç Kretase döneminde yaşayan Ceratopsia grubuna ait olan bu dinozorlar hakkında şöyle diyor: 

Özellikle Triceratops'un çok büyük ve sıradışı bir burnu var ve sürüngenlerin temel yapılarını hatırlasam da organların bunun içine nasıl sığdığını anlayamıyordum.

Tada ve ekibi, bu hayvanların burnunun anatomisini ilk kez kapsamlı bir şekilde inceledikleri bir çalışma yürüttü.

Bilim insanları bilgisayarlı tomografiden yararlanarak fosilleri inceledi. Ayrıca burun yapısını daha iyi anlamak için bugün yaşayan sürüngenlere ait verilere de başvurdular.

Bulguları hakemli dergi The Anatomical Record'da yayımlanan çalışmaya göre Triceratops'un sinirleri, diğer sürüngenlerden farklı bir bağlantıya sahipti.

Çoğu sürüngende sinirler ve kan damarları çeneyle burundan geçerek burun deliklerine ulaşıyor. Ancak Triceratops'un kafatası şekli çene yolunu engelleyerek sinir ve damarların burundan ilerlemesine neden oluyordu. 

Tada "Triceratops dokuları büyük burnunu desteklemek için bu şekilde evrimleşti" diye açıklıyor.

Fosil örneklerinde, neredeyse başka hiçbir dinozorda görülmeyen özel bir yapı da keşfedildi. 

Solunum türbinatı adı verilen bu ince, kıvrımlı yapılar, kanı beyne ulaşmadan önce soğutarak nemin kaybolup gitmesinin önüne geçiyordu. 

Araştırmacılar hem bu yapıların hem de sinir ve damarların rotasının değişmesinin, devasa dinozorun vücut sıcaklığını ve nemi kontrol altında tutmaya yaradığını düşünüyor.

Özellikle Geç Kretase'nin nemli sıcağında büyük kafalarını serinletmek üzere evrimleşmişler. 

Yeni çalışma, dinozorların yumuşak doku anatomisi hakkındaki önemli bir boşluğu dolduruyor. 

Araştırmacılar daha sonraki çalışmalarda bu ilginç hayvanların kafatasının diğer kısımlarına dair gizemleri aydınlatmayı umuyor.

Independent Türkçe, Phys.org, Science Blog, The Anatomical Record


Stephen King uyarlaması korku dizisi için takvim netleşiyor

Dışlanmış lise öğrencisi Carrie White'ın ürkütücü hikayesini anlatan 2013 yapımı Carrie: Günah Tohumu'nda (Carrie) başrolde Chloë Grace Moretz yer almıştı (Sony Pictures Releasing)
Dışlanmış lise öğrencisi Carrie White'ın ürkütücü hikayesini anlatan 2013 yapımı Carrie: Günah Tohumu'nda (Carrie) başrolde Chloë Grace Moretz yer almıştı (Sony Pictures Releasing)
TT

Stephen King uyarlaması korku dizisi için takvim netleşiyor

Dışlanmış lise öğrencisi Carrie White'ın ürkütücü hikayesini anlatan 2013 yapımı Carrie: Günah Tohumu'nda (Carrie) başrolde Chloë Grace Moretz yer almıştı (Sony Pictures Releasing)
Dışlanmış lise öğrencisi Carrie White'ın ürkütücü hikayesini anlatan 2013 yapımı Carrie: Günah Tohumu'nda (Carrie) başrolde Chloë Grace Moretz yer almıştı (Sony Pictures Releasing)

Korku türünün son yıllarda öne çıkan isimlerinden Mike Flanagan'ın sıradaki Stephen King uyarlaması, mevsimine son derece uygun bir takvimle gelebilir. 

Yapımda rol alan Katee Sackhoff, Amazon Prime Video için hazırlanan Carrie dizisinin yayın takvimine dair net bir işaret verdi.

The Haunting: Tepedeki Ev'in (The Haunting of Hill House) dizi sorumlusu ve yönetmeni olarak da tanınan Flanagan'ın, Carrie'yi bölüm bölüm anlatacak bir uyarlama için bizzat King tarafından seçildiği belirtiliyor. Dizinin çekimleri Ekim 2025'te tamamlandı ve 2026'da yayımlanacağı duyuruldu.

"Sizi güzel bir şey bekliyor"

The Direct'in aktardığına göre Sackhoff, açıklamayı Kanada'nın Vancouver kentindeki Fan Expo'da 14 Şubat'ta yaptı. Bo-Katan Kryze rolüyle Yıldız Savaşları (Star Wars) evreninden de tanınan oyuncu, Flanagan evreni anlamına gelen "Flanniverse" esprisiyle söze girip şu ifadeleri kullandı:

Mike Flanagan'a dönersek... Evet, Flanniverse... Carrie, Ekim 2026'da Amazon'da yayına giriyor. Sizi güzel bir şey bekliyor. Çok iyi. Gerçekten çok iyi.

Flanagan'ın Carrie dizisine dair şimdilik fazla detay yok ancak elbette King'in ikonik Göz (Carrie) romanından uyarlandığı biliniyor. Korku yazarının ilk romanı olan kitapta, genç Carrie, maruz kaldığı acımasız zorbalığın ardından mezuniyet balosunu kabusa çeviriyor.

Dizide Carrie White'ı genç yıldız Summer Howell canlandıracak. Çığlık'la (Scream) tanınan Matthew Lillard ise Müdür Grayle rolüyle kadroda yer alacak. Carrie'nin annesi Margaret'ı, Flanagan'ın diğer projeleriyle de tanınan Amerikalı aktris Samantha Sloyan oynayacak. 

Oyuncu kadrosunda ayrıca Alison Thornton ve Thalia Dudek gibi isimler yer alıyor.

Sackhoff, etkinlikte dizinin tonuna dair ufak bir ipucu da verdi: 

Yani, sonuçta Carrie bu... Ateş var mı? Biraz kan da olabilir.

Ardından şunu ekledi: 

Ben çok heyecanlıyım. Bayılacaksınız. Mike Flanagan işini çok iyi yapıyor.

Oyuncu ayrıca Flanagan'ın özellikle King uyarlamalarındaki başarısına dikkat çekerek, "Stephen ona güveniyor" dedi. Ayrıca şakayla karışık King'in Flanagan'a neredeyse "tüm kütüphanesini" açtığını ima etti: 

Şunu da yap, bunu da yap... Peki ya şu?

Flanagan daha önce Doktor Uyku (Doctor Sleep), Chuck'ın Hayatı (The Life of Chuck) ve Oyun (Gerald's Game) gibi eserleri uyarlamıştı. Şimdiyse Kara Kule (The Dark Tower) uyarlaması üzerinde çalışıyor. Flanagan'ın yakın zamanda söylediğine göre proje "ilerliyor, çok sayıda senaryo hazır ve ilk öncelik konumunda".

Independent Türkçe, GamesRadar, The Direct