Yeni izleyiciler ve geçmişle şimdi arasında değişen yıldız algısı

Dev şirketler tarafından üretilen bir ast-üst ilişkisi

Mısırlı sanatçı Amr Diab’ın getiğimiz yaz Beyrut'ta verdiği konserden bir kare (AFP)
Mısırlı sanatçı Amr Diab’ın getiğimiz yaz Beyrut'ta verdiği konserden bir kare (AFP)
TT

Yeni izleyiciler ve geçmişle şimdi arasında değişen yıldız algısı

Mısırlı sanatçı Amr Diab’ın getiğimiz yaz Beyrut'ta verdiği konserden bir kare (AFP)
Mısırlı sanatçı Amr Diab’ın getiğimiz yaz Beyrut'ta verdiği konserden bir kare (AFP)

Şadi Alaaddin

Abdulhalim Hafız, kendi döneminin yıldızıydı. O kadar seviliyordu ki ölüm haberini duyan 21 yaşındaki Umeyme Abdulvahhab üzüntüden intihar etti.

Star olmanın getirdiği büyük etki çemberi, popülerliği ve prestiji ne olursa olsun her sanatçıyı bir kitle endüstrisi haline getirirken kağıda dökülmemiş bir sözleşme gibi bunun dışına çıkmasını engelledi. Bu çember örneğin, ünlü sanatçı Kareat el-Fengan’ın konserinde bazı holiganların ıslık çalarak kendisini kasıtlı olarak rahatsız etmesine aynı şekilde karşılık vermesini kısıtlıyordu. Ancak Fengan, kendisini ıslıklayanları azarladı. Bu hamle, affedilmez bir günah olarak değerlendirildi ve sanatçı eleştiri oklarının hedefi oldu. Özür dilemek zorunda kalan Fengan, öfkesnin seyirciye değil, seyircilerin arasına gizlenmiş bir grup holigana yönelik olduğunu açıkladı.

Geçtiğimiz günlerde bir düğünde sahne alan Mısırlı sanatçı Amr Diab’ın bir hayranını tokatladığı görüntüler sızdı. Video kaydı çok sayıda kişi tarafından sosyal medya platformlarında paylaşıldı. İlginç olan Diab'ı bunu yapmaya iten nedenler ne olursa olsun, bu hareketin kabul edilebilir bulunmasıydı. Birçok kişi genç adamın kasıtlı olarak yıldızı kızdırmaya çalıştığını iddia ederek Diab’ı savundu. Bu tepki, meşrulaştırılıp normalleştirildi. Elbette yıldızlar ve insanlar arasındaki bu tür bir ilişki Amr Diab ile sınırlı değil. Farklı düzeylerde birçok yıldızı da kapsıyor ve yıldızlar ile hayranları arasında yeni bir ilişki biçiminin ortaya çıkışını yansıtıyor.

Sanatçıların hayran kitleleri artık eskisi ya da Abdülhalim zamanında oldukları gibi değil.

Yıldızların davranışlarının genel olarak normalleşmesi, bildiğimiz anlamda izleyici kavramının sonuna işaret ediyor. Çünkü yıldız artık şöhretini izleyiciye borçlu değil. Yeni hayran modeli, dev şirketler, sosyal medya ve diğerleri gibi zorba otoriteler tarafından üretilen yıldızlarla bir ast-üst ilişkisinin sonucu olarak ortaya çıktı.

Sanatçıların hayran kitleleri artık eskisi ya da Abdülhalim zamanında oldukları gibi değil. Daha ziyade katı, hoşgörüsüz ve kapalı fikirli akımlara daha yakın bir hayran modeli söz konusu. Bu model, yıldıza yanılabilir bir insan niteliği veren, hiçbir eleştiriyi kabul etmeyen, başkasını dinlemeyen, kendi zevksizliği ve saçma görüşleri için başkalarını suçlayan fanatik bir yapıyı temsil ediyor.

sdfvbgdsvf
Abdel Halim Hafez, 1960'lı yılların sonları (AFP)

Yaşadığımız çağın hızına ve yarattığı yaşam tarzlarına bakıldığında bu anlaşılabilir bir durum olabilir. Ancak mesele yıldız ve müzikle kurulan bu sorunlu ilişkinin kendi standartlarını musiki ve lirik şarkı mirasına da uygulamaya başlaması. Artık sosyal medyada ve bazı internet sitelerinde, musiki ve lirik şarkların ünlü isimlerine atfedilen, bu yeni ilişkiyi onlara yansıtan, hoşgörüsüzlüğü genelleştiren ve üstünlük mücadelelerini canlandıran sayfalar ve makaleler yayınlandığını görüyoruz.

İki müzisyen ve nesillerin müzisyenliği

Son zamanlarda Facebook’ta ‘nesillerin müzisyeni’ unvanıyla tanınan müzisyen Baligh Hamdi adına ‘Baligh Hamdi nesillerin gerçek müzisyeni’ adlı bir hayran sayfası da tartışmaların odak noktalarından biri oldu. Hayran sayfasının adında Baligh Hamdi için ‘nesillerin gerçek müzisyeni’ denilmesi nesillerin müzisyeni unvanlı bir diğer sanatçı Muhammed Abdulvahhab'a karşı bir adım olarak görüldü.

Buradaki komplonun ince düşünceden yoksun olduğunu söylemek doğru olmaz. Hayran sayfalarında yayınlananlar, ne Abdulvahhab ve Hamdi için beste yapmanın sırlarını açığa çıkarmada faydalı olabilecek ufuklar açıyor ne müzikal bir yaklaşım sunuyor ne eserlerini bağlamsallaştırıyor ne de melodilerin sanatsal inşası süreci içinde aralarında hangi farkların olduğu sorusunu gündeme getiriyor. Paylaşımlarda sadece her iki sanatçı için aynı fanatik görüşler yer alıyor. Ne bir şey keşfediyoruz ne de unuttuklarımızı hatırlıyoruz. Bunun yerine, aşırılığın dilini ve mantığını yeniden benimseyen ve sahipleri müziğin en sevilen yıldızın ölümüyle durduğuna ve aslında onunla sınırlı olduğuna inanan bir hoşgörüsüzlük şölenine dahil oluyoruz.

Arap dünyasının en ünlü bestecisi Muhammed Abdulvahhab'a, farklı nesillerin zevklerini anlamadaki başarısı nedeniyle ‘nesillerin müzisyeni’ unvanı verildi. Hayranları ve fanatikleri hiç de az değil. Öyle ki önde gelen birçok müzisyen onun önemini kabul ediyor ve müzikle uğraşmasının nedenlerini tanımlamaya, bestelerini müzikal ve teknik olarak açıklamaya gayret ediyorlar. Ancak onun hakkında sağlam bir malzeme sunmaya çalışan sayfalar neredeyse hiç yok. Bu sayfaların takipçi sayısı da birkaç kişiyi geçmiyor.

Küratörler (sanatçılarla çalışan kişiler) uzman olmayanlar için materyal sağlamaya istekli olsalar bile, ilgi düşük ve çok sınırlı kalıyor. Milyonlarca takipçisi olan fanatik ve holigan sayfaların çoğu sadece eserleri yeniden paylaşıyor. Hayranlık ifadeleri ve rakiplerin kötülenmesinden ibaret yorumlar yapılıyor.

Baligh Hamdi kendi döneminde olağanüstü bir popülerliğe ulaştı, ancak en önemli etkisi hayran kitlesine ihtiyaç duymayan bir ürün ortaya koyması oldu.

Baligh Hamdi, hayranlarının zihninde en popüler ve kuşaklar arası şarkı yazarı rolünü oynarken başka kimsede olmayan bir yeniliği ve sürekliliği temsil ediyor. Ümmü Gülsüm için beste yapan en genç kişi olarak öne çıkan Hamdi, hızlı ve üretken, rakipsiz bir müzik dehası olarak kabul ediliyor.

Hayalci ve öğretmen

Hamdi’ye duyulan büyük hayranlığın, bestelediği şarkıların çoğunun belirli duygusal durumları ifade etmek için doğrudan kullanılabilir ve kişiselleştirilebilir olmasından kaynaklandığı söylenebilir. Eserlerinin genel formülü genel gerçekliğin ağırlığıyla mücadele ederken bir katarsis ve vaat durumu yaratıyor.

xscdfrgt
Muhammed Abdulvahhab (WikiCommons)

Baligh Hamdi, sevgililerin birbirlerine gönderebilecekleri aşk mektupları besteledi. Vatansever melodilerinde bile nahoşluktan uzak durmaya özen gösterdi. Ritimlerin gücüne dayanan bir tarzda vatana ve davalara duygusal ve romantik bir boyut kazandırdı. Eserlerinin evrensel ve popüler olmasının nedeni çoğunun kişiselleştirilebilir, dans edilebilir ve kutlamalara eşlik edebilir olması. Acıyı, nostaljiyi, yabancılaşmayı ve anavatanı dans ettirerek, sanatsal bütünlük, müzik ve eserin inşası gibi unsurlardan bağımsız olarak, her ağırlığın geçici ve fani görünmesini sağladı. Kaçmak, hayal etmek ve teselli bulmak için alanlar oluşturdu. Sosyo-politik zorunluluklara zamanında yanıt verdi.

Muhammed Abdulvahhab hafifliğe ve dansa düşman değildi. Ancak her zaman bu unsurların şarkının ve müziğin müzikal ve yapısal kompozisyonunun bir parçası olmasını ve dışsal gerekliliklere yanıt olarak üzerlerine düşen bir görev olmamasını sağlamaya çalıştı. Tüm gücün sanata ait olduğuna ve sanatın yalnızca şartlarla ve ruh halleriyle özdeşleşmek yerine o şartları ve ruh hallerini yaratabileceğine inanıyordu. Eserlerinin çoğunda görülen tutarlılık ve uyum, kaçışı savunmayan çağrışımlar açısından eserin kendisine bağlı kalan bir anlam mantığı oluşturdu. Eserleri genellikle hassas ve özenli bir gerçekçiliğe dayanan sürekli, deneysel ve özenli bir yapıda oldu. Abdulvahhab teselli edici ve hayalci rolü oynamayı değil, her zaman bir ikaz edici ve öğretmen rolü oynamayı istedi.

Belki de Baligh Hamdi ile aralarındaki yaklaşım farkı kişiliklerine de yansımıştır. Hamdi bohem, kaotik, spontane ve duygusalken, Abdulvahhab metodik, düzenli, disiplinli ve rasyonel bir kişiliğe sahipti. Hamdi’ye yönelik önyargı, trajik sonuna rağmen hayatının şeklini temsil etme arzusu olabilirken, Abdulvahhab'ın hayatı cazip bir deneyim değildir.

Dinlemenin sona ermesi

Üstünlük savaşlarıyla ilgilenmeden meseleyi analiz etmeye çalışırsak Baligh Hamdi’nin dans ritimlerini şarkılara dahil etme ve bunlarla oynama hevesinin büyüyen, devam eden ve galip gelen bir ekolünü yarattığını söyleyebiliriz. Bununla birlikte şarkının söylenmesi, ağırbaşlı ve sakin dinleme durumundan, müzik eserinin belirli bir ruh halini kışkırtmasını sağlayan şamatacı ve şovcu bir durumuna geçiş yaptı. Eser, artık kendi içinde bir amaç olmaktan çıktı.

dfvgthyju
Baligh Hamdi (WikiCommons)

Baligh Hamdi'nin eserleri, kasıtlı ya da kasıtsız olarak görüntünün sese, melodilere ve diğer müzik eserlerine egemen olduğu bir dönemi başlatmış olabilir. O andan itibaren dinleyici kitleleri tamamen suni bir şekilde tezahürat yapar, çığlık atar ve dans eder hale geldi.

Baligh Hamdi kendi döneminde olağanüstü bir popülerliğe ulaştı, ancak en önemli etkisi hayran kitlesine ihtiyaç duymayan bir ürün ortaya koyması oldu. Hamdi'nin Muhammed Rüşdi ile elde ettiği başarıdan faydalanmak, onun başarısını çalmak ve kendi kitlesini genişletmek için kullanmak isteyen Abdulhalim Hafız, söylediği popüler melodilerin kendisinden ve temsil ettiği durumdan ziyade türün gücünden kaynaklandığını fark etmiş olabilir.

Şarkıcı ile halk arasındaki ilişki, yıldızlığın dinleyici kitlesine karşı herhangi bir borç kabul etmeyen şartlarına tabi hale geldi.

Bu durum Abdulhalim Hafız’ı - Baligh Hamdi'nin popüler şarkılar ve film şarkılarındaki statüsünden en iyi şekilde yararlanmakta ısrar ettikten sonra - dinleyiciyle farklı bir ilişkisinin olduğu, bıraktığı şarkıcı statüsüne geri dönmeye itti. Farklı türden şarkılar söylemeye başladı, ama dinleyicilerini kaybetmişti. Kareat el-Fengan’ın konserindeki holiganlar - her ne kadar kargaşa çıkarmaya hazır olsalar da - davranışlarını genel kalabalığın davranışlarına uydurdular. Bu yüzden ortalık sessizleşip eskisi gibi olunca Fengan’ın tepkisi anlamsızlaştı.

Abdulvahhab'ın sorunu, hatta dans ritimleriyle oynadığı eserlerinde bile kitlelerle dinlemenin ön planda olduğu bir ilişki tarzını savunmakta ısrar etmesiydi. Bu tarzdan hiçbir zaman vazgeçmedi. Baligh Hamdi'nin başlattığı akım karşısında bu ilişki tarzını korumaya çalıştı.

Dolayısıyla, şu anda Baligh Hamdi'ye yönelik hayranlık, onun eserlerini okumak ve analiz etmek yerine ana akımın zaferi ve savunulması üzerine kurulu. Baligh, bu anlamda gerçek bir zafer elde etmiş olsa da ‘nesillerin müzisyeni’ unvanının anlamının bir temsilcisi olmamıştır.  Çünkü sadece o anki başarısına odaklananlar, onun kısa sürede dağılan ve parçalanan, gelişmeyen ve tamamlanmayan bir zirve olduğunu göremezler.

Kahire'deki yeni Müzik Mirası Müzesi'nin açılışından önce ünlü Mısırlı müzisyen Muhamed Abdulvahhab'ın afişinin asılması sırasında, 2 Haziran 2002 (Reuters)

Baligh Hamdi'den sonrası yerine gelenler, bir proje ve metodoloji olmaksızın, sadece gürültü ve ritimle aynı başarıyı elde etmeye çalıştılar. Geriye Hamdi'nin öğrencileri değil, onun sihirli başarı reçetesini uygulamaya çalışan – ve böyle kendilerinin sorumlu tutulamayacağı - bir vasatlık durumuna yol açan ve sürekli bir gerileme halini körükleyen mutasyonlar kaldı.

Abdulvahhab ise talepkar olmaya devam etti ve otoritesini ve dinlemeye dayalı ilişki biçimini korudu. Baligh Hamdi, eserlerinin telif haklarını bir kişiye değil kurumlara ve otoritelere bağlı olan yapımcıya devretti.

Şu an müzikal ve lirik ruh hali, reklam ve prodüksiyon devlerinin ellerine teslim edilmiş durumda. Şarkıcı ile halk arasındaki ilişki, reklam ve üretim piyasasını kontrol eden şirketlerin ve markaların projelerine hitap etme becerisiyle yaşayan ve yıldızlığın dinleyici kitlesine karşı herhangi bir borç kabul etmeyen şartlarına tabi hale geldi.

Baligh Hamdi ve diğerlerinin yeniden gündemde tutanlar ve nesillerin müzisyeni görüşü üzerinde savaşanlar, şimdiki zaman üzerindeki rolünü, statüsünü ve otoritesini kaybetmiş ve bunu geçmişe dayatmaya çalışan bir kesimdir.

Şimdiki zaman, normlarıyla bu restorasyonun gerçekliğine hükmediyor ve onu kendi etki alanına alarak şarkı ve müzik alanında bir büyük kardeşe ait olma yolculuğuna dönüştürüyor. Bu da hiçbir müzisyenin beste yapmadığı ve hiçbir dinleyicinin dinlemediği, dinleme kavramının yapısal olarak bozulduğu bir döneme girmek anlamına geliyor.



Stranger Things'in finali hayranları ikiye böldü

Fotoğraf: Netflix
Fotoğraf: Netflix
TT

Stranger Things'in finali hayranları ikiye böldü

Fotoğraf: Netflix
Fotoğraf: Netflix

Netflix'in popüler bilimkurgu dizisi Stranger Things, yaklaşık 10 yılın ardından sona erdi ancak final bölümü hayranlar arasında karşıt tepkilere neden oldu.

Dizinin "Chapter Eight: The Rightside Up" adlı final bölümü, önceki bölümlerin gösterime girmesinden bir hafta sonra, yeni yılın ilk saatlerinde yayın platformunda izleyiciyle buluştu.

*Bundan sonrası Stranger Things'ın finali hakkında spoiler içerir, bizden uyarması* 

Indiana'nın Hawkins kasabasındaki kahramanlar dizinin son bölümünde, Eleven (Millie Bobby Brown) ve Will Byers'ın (Noah Schnapp) doğaüstü yetenekleri sayesinde Vecna'yı (Jamie Campbell Bower) yenmeyi başarıyor.

Joyce (Winona Ryder) kötü karakterin kafasını kestikten sonra Hopper (David Harbour) ve Murray (Brett Gelman) Upside Down'a giden boyutlararası köprüye bombalar yerleştiriyor ve Eleven'ın kendini feda ederek öteki dünyada kalmış gibi göründüğü anlaşılıyor.

Bölümün henüz ortalarındayken 1989'a bir zaman atlaması yapılıyor ve geri kalan karakterlere ne olduğu gösteriliyor: Ekip, dizideki travmatik olayları geride bırakmaya başlarken Joyce'la Hopper nişanlanıyor.

sdfrg
Stranger Things, yılbaşında uzun metraj film uzunluğunda bir finalle sona erdi (Netflix)

Dizinin son sahnelerinden birinde Mike (Finn Wolfhard), Eleven'ın aslında kendine ölü süsü vererek Upside Down'dan kaçmayı başardığını iddia ediyor. O konuşurken, yaşı daha büyük Eleven'ın uzak bir yerde dolaştığını ve ardından bir kasabaya ulaştığını görüyoruz.

Eleven'ın gerçekten hayatta kalıp kalmadığı belirsizliğini korurken, dizinin ortak yaratıcısı Ross Duffer "Gerçek olsun ya da olmasın, Eleven onların kalplerinde yaşıyor" diyor.

Birçok izleyici finale tepki gösterirken, Vecna'nın bölümün bu kadar erken bir aşamasında yok edilmesi kararı sosyal medyada sıkça eleştirildi.

"Ana kötü karakter bölümün yarısında öldürüldü, önemli kimse ölmedi, Henry Creel'ın başlangıç hikayesi hakkında hiçbir açıklama yapılmadı ve sadece 18 aylık bir zaman atlaması oldu. Stranger Things finali, The Umbrella Academy'yle birlikte gördüğüm en aptalca sondu" diye yazan bir gönderi X/Twitter'da geniş çapta paylaşıldı.

dfgth
Eleven, Stranger Things'in finalinde (Netflix)

Başka bir hayran da şöyle yazdı: 

Yaptıkları en büyük hata, bölümün koskoca 50 dakikasının epilog olmasıydı. Bu 50 dakikanın en az 30'unu dövüş sahnelerini daha iyi hale getirmek için kullanabilirlerdi.

Bir diğeriyse "Stranger Things beni o kadar hayal kırıklığına uğrattı ki, bu konu hakkında konuşmak bile istemiyorum" dedi.

Ancak diğerleri hikayenin sonuna daha olumlu yaklaşırken, biri "Stranger Things'in finalinden keyif alan tek kişi ben miyim?" diye yazdı.

Başka biri de "Stranger Things'in finalinden hoşnut bir şekilde Twitter'a giriyorum ve herkesin şikayet ettiğini görüyorum" diye espri yaptı.

Stranger Things, Netflix'te halen yayında.

Independent Türkçe


James Cameron, Titanik'ten sağ çıkma yöntemini paylaştı

DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)
DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)
TT

James Cameron, Titanik'ten sağ çıkma yöntemini paylaştı

DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)
DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)

1997 yapımı popüler felaket filmi Titanik'in (Titanic) yönetmeni James Cameron, 1912'de batan ünlü yolcu gemisinden sağ çıkmak için izleyeceği farazi stratejiyi açıkladı.

Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet'ın başrollerini paylaştığı Titanik, tüm zamanların en yüksek hasılat yapan filmlerinden biri. Film, 1500'den fazla kişinin hayatını kaybettiği RMS Titanic'in batmasını konu alıyor.

The Hollywood Reporter'a verdiği yeni röportajda Cameron'a "Titanik buzdağına çarptığında ikinci sınıf yolcu olarak tek başınıza seyahat ediyor olsaydınız, ne yapardınız?" sorusu yöneltildi.

Röportajcı, üçüncü sınıf yolcuların güverte altında mahsur kaldığını, birinci sınıf yolcularınsa filikalarda yer bulma şansının daha yüksek olduğunu açıkladı.

Cameron, "Bence tüm olayı 'ya böyle olsaydı' diyerek ya da geriye dönüp bakarak değerlendirmenin ilginç yolları vardı" diye yanıtladı. 

Titanik uzmanlarıyla oynamayı sevdiğim bir oyun var: Şu anda bildiklerimizi bilseydiniz ve kaptana fikir verebilseydiniz herkesi nasıl kurtarırdınız? Diğeri de şöyle: Bir zaman yolcususunuz ve geri dönüp geminin batışını yaşamak istiyorsunuz ama sizi geri götürecek küçük zaman yolculuğu aletiniz bozuluyor ve 'S**tir, gerçekten gemideyim, buradan çıkmam lazım' diyorsunuz.

Cameron bu ikinci senaryoda yapılacak en iyi şeyin, güvertenin kenarında durup tahliyenin ilk aşamalarında bir filikanın indirilmesini beklemek olduğunu savundu. Bu noktada suya atlayıp filikaya yüzerek yolcuların onu bota çekmesini bekleyecekti.

Yönetmen "Çoğu kişinin suya atlayacak cesareti olmazdı" diye devam etti. 

Geminin gerçekten batacağına inanamıyorlardı. Ama geminin batacağından eminseniz ve filikalarda değilseniz, bot denize indiği anda yanına atlarsınız.vFilikalar uzaklaştığında işiniz biterdi. Titanik hâlâ orada dururken ve herkes izlerken sizi boğulmaya mı terk edeceklerdi? Hayır, sizi çekip alırlardı ve görevliler, 'S**tir, bu konuda yapabileceğim bir şey yok' derdi. 4. bot iyi bir seçenek olurdu.

Cameron'ın son filmi Avatar: Ateş ve Kül (Avatar: Fire & Ash) halen sinemalarda. Gişe canavarı film, yönetmenin popüler Avatar serisinin üçüncü halkası.

The Independent için Ateş ve Kül'ü inceleyen Clarisse Loughrey şöyle yazıyor: 

Avatar serisinin 197 dakika uzunluğundaki üçüncü filmi, Paskalya vaazını dinlemek zorunda kalan huysuz bir çocuk gibi hissettirebilir.

Independent Türkçe


2025'in ses haritası: Türleri aşan 10 albüm

2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)
2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)
TT

2025'in ses haritası: Türleri aşan 10 albüm

2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)
2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)

Bu liste, 2025'in müzik gündeminde öne çıkan ve farklı türlere yayılsa da ortak bir duyguda kesişen albümleri bir araya getiriyor: Belirsizlik çağında dayanıklılık, dönüşüm ve birlikte kalma ihtiyacı. 

2025'in büyük albümleri zaten herkesin radarındaydı; popun en büyük isimleri de yeni kayıtlarla sahaya indi. Lady Gaga'dan Rosalía'ya, Bad Bunny'den Taylor Swift'e uzanan bu ana akım hat, milyonlar satan ve Spotify Wrapped dahil yıl sonu listelerini domine eden kayıtlar üretti. Buna paralel olarak, gitar cephesinde de Turnstile'ın 4. albümü NEVER ENOUGH, yıl boyunca konuşulan kayıtların başına yazıldı.

Bu liste ise o büyük manşetin dışına çıkıyor: Daha farklı türlerde dolaşan, daha az konuşulan ama daha derine işleyen albümlerin peşine düşüyor.

Kokoroko'nun sakin ama kararlı iyimserliğiyle açılan hat, Cymande'nin yarım asrı aşan mirasını bugüne taşıyan groove'larıyla derinleşiyor; ikisi de nostaljiye yaslanmadan geçmişi günümüzün diline çeviriyor. 

Durand Jones & The Indications ve Parcels, duyguyu gösterişe kaçmadan akışın içine yerleştiriyor; soul ve funk, burada "iyi hissettirme" vaadinden çok bir ritim disiplini gibi çalışıyor ve omurgayı ayakta tutan bir tempo duygusuna dönüşüyor. 

Il Mago del Gelato, hayali bir filmin müziği tadında kurduğu sinematik evrenle yılın sürpriz hazlarından biri. Celeste, kırılganlığı estetize etmeden anlatabildiği için listede ayrı bir yere oturuyor; albüm, kolay tüketilen bir geri dönüşten ziyade sabır isteyen bir yakınlık kuruyor. 

Geese, rock tarafında 2025'in en kışkırtıcı ve en diri işlerinden birini çıkarıp karmaşayı kontrollü bir estetiğe dönüştürüyor. Florence and the Machine, bedenden ve hayatta kalmaktan kaçmayan şarkılarıyla büyük duyguları yeniden sahneye çağırıyor. 

Lily Allen, kişisel bir çöküşü popun parlak yüzünü kirletmekten çekinmeden anlatırken, "itiraftan" dramatik gösteriye kaçmayan bir çizgi tutturuyor. Wet Leg ise ilk albümün mizahını koruyup duyguyu daha açık bir yerden kurarak kendini tekrar etmeden ilerliyor. 

Sonuçta bu seçki, yılın özeti değil; 2025'in ruh haline, kırılma noktalarına ve kaçış ihtiyaçlarına dair karalama defterine alınan bir not, yıl boyu elimizden tutan seslerden ve aklımızda kalan cümlelerden oluşuyor.

Kokoroko - Tuff Times Never Last

Kokoroko'nun ikinci albümü Tuff Times Never Last, kaosun ve belirsizliğin gündelik hayatı kuşattığı bir dönemde, sakin ama kararlı bir iyimserlik duygusu kuruyor. Albüm, yüksek sesle umut vaat etmek yerine, neşeyi ve dayanıklılığı müziğin içine sindirerek anlatmayı seçiyor. Brit-soul geleneğinin pürüzsüz estetiğini, cazın derinliği ve Batı Afrika kökenli ritmik hafızayla buluşturan grup, yüzeyde yumuşak ama içeride son derece katmanlı bir dünya kuruyor. Bu müzik, gösterişten uzak; dikkat çekmek için bağırmıyor, sakin bir ısrarla dinleyicisini içine alıyor. Parçalar arasındaki uyum, bireysel virtüözlüğün geri çekilip kolektif duygunun öne çıktığı nadir bir denge hissi yaratıyor.

Albüm boyunca "Az ama öz" fikri seziliyor; her nota yerinde, her boşluk bilinçli. Yaz sıcaklarını hatırlatan bu ses dünyası, nostaljiye yaslanmadan hafızayla konuşmayı başarıyor. Kokoroko, cazın zaman zaman üzerine sinen "mesafeli" algıyı kırarak, bedene ve duyguya aynı anda temas eden bir akış yakalıyor. Tuff Times Never Last, hem dans edilebilen hem de sessizce eşlik edilebilen nadir albümlerden biri. Tam da bu yüzden, 2025 yazının ruhunu tanımlayan, yılın en iyi ve en kalıcı albümü.

Il Mago del Gelato - Chi È Nicola Felpieri?

Il Mago del Gelato'nun Chi è Nicola Felpieri? albümü, daha başlığında "Nicola Felpieri kim?" diye soruyor ama net bir cevap vermek yerine dinleyiciyi hayal kurmaya davet ediyor. Nicola Felpieri, sabit bir kimlikten çok, müziğin içinden geçen bir ruh hali; herkesin kendi hikayesine göre yeniden şekillendirebileceği bir karakter. Albümün büyük ölçüde enstrümantal yapısı, funk, caz ve afrobeat arasında dolaşırken dinleyeni belirli bir anlatıya hapsetmiyor, aksine onu özgür bırakıyor. 1980'ler tadındaki rüya atmosferi, dans eden baslar, kıvrak gitarlar ve vocoder dokunuşlarıyla zaman ve mekan duygusunu bilinçli biçimde askıya alıyor. Parçalar, enerjik patlamalarla içe kapanık anlar arasında rahatça geçiş yaparak tek bir ruh haline sıkışmıyor. Venerus, Le Feste Antonacci ve Mélanie Chedeville gibi konuklar albümün dünyasına eklemleniyor ama hikayenin merkezini ele geçirmiyor. 

Il Mago del Gelato, 1970'lerin film müziklerine göz kırpan estetiğini nostaljik bir alıntı olmaktan çıkarıp bugüne taşıyor. Grup "Biz sadece insanları dans ettirmek istiyoruz" derken, bedeni harekete geçiren ama zihni de açık tutan bir müziği tarif ediyor. Chi è Nicola Felpieri?, hayali bir filmin müziği gibi ilerliyor; sahneleri net değil ama duygusu kalıcı. Tam da bu yüzden albüm, dinlendikçe genişleyen ve her seferinde başka bir ayrıntısını ele veren işlerden biri olarak yılın öne çıkanları arasına yazılıyor.

Cymande - Renascence

Cymande, Renascence'la yalnızca geri dönmüyor; yarım asrı aşan bir müzikal yolculuğun hâlâ canlı, hâlâ anlamlı olduğunu kanıtlıyor. Albüm, grubun hikayesini anlatan belgeselin ardından gelen bir "zafer turu" gibi dursa da nostaljiye yaslanmak yerine bugünün duygusunu yakalamayı başarıyor. Açılışta ağır ağır ilerleyen funk dokuları ve el davulları, Cymande'nin 1970'lerde kurduğu evrenle doğrudan bağ kurarken, bugünden konuşan bir bilgelik taşıyor.

Patrick Patterson ve Steve Scipio, geçmişteki groove'larını tekrar etmekle yetinmiyor; yaşla, kayıpla ve kabullenmeyle yoğrulmuş bir müzik yazıyor. Road to Zion gibi parçalar ölüm ve ahlak üzerine düşünürken, karanlığı inkar etmeyen ama onunla barışmayı öğrenmiş bir ruh hali sunuyor. Celeste'in sesiyle parlayan Only One Way, albümün en duygusal anlarından biri olarak hem zamansız hem bugüne ait hissettiriyor. Coltrane ise müziği neredeyse spiritüel bir mesaj haline getirerek Cymande'nin funk'ı neden her zaman başka bir yerde konumlandığını hatırlatıyor. Renascence, "geri dönüş albümü" klişelerine düşmeden, eskiyi yeniden üretmek yerine onu dönüştürüyor. Bugünün dünyasına bakan sözler, 1970'lerden bu yana aslında ne kadar az şeyin değiştiğini de sessizce ima ediyor. Cymande'nin dönüşü, geçmişe övgü değil; hâlâ söylenecek sözü olan bir grubun güçlü, sakin ve özgüvenli bugünü.

Durand Jones & The Indications - Flowers

Durand Jones & The Indications, 4. albümleri Flowers'ta acele etmeyen, kendinden emin ve olgun bir ruh haliyle karşımıza çıkıyor. Albüm, adını hak eder biçimde sıcak, yumuşak ve yaz gecelerine yakışan bir neo-soul atmosferi kuruyor. Grup bu kez gösterişten çok akışa güveniyor; şarkılar tek seferlik demoların ham enerjisinden doğup yavaş yavaş katmanlanıyor. Durand Jones'un falsettosu albümün merkezinde duruyor ve çoğu parçada enstrümanlar bilinçli biçimde geri çekilerek vokallere alan açıyor.

Paradise ve Lovers' Holiday gibi şarkılar, romantizmi hafif bir disko parıltısıyla sararken nostaljiyi ağırlaştırmadan taşıyor. Albüm boyunca Earth, Wind & Fire ve The Stylistics gibi 1970'ler soul geleneğinin izleri hissediliyor. Ama bu izler birebir taklitten çok bir ruh hali olarak var. Flower Moon ve Been So Long, groove'u sade ama bulaşıcı tutarak bedenle kolayca temas kuruyor. Albümün sonlarına doğru gelen Rust and Steel, abartıya kaçmadan dramatik bir derinlik ekleyerek Flowers'ın duygusal doruklarından birini oluşturuyor. Flowers, yenilik peşinde koşmaktan çok soul müziğin neden hâlâ bu kadar güçlü olduğunu hatırlatan, güven veren ve iç açıcı bir albüm.

Celeste - Woman Of Faces

Celeste, ikinci albümü Woman of Faces'te yalnızca güçlü bir ses değil, çatışmalarla yoğrulmuş bir anlatıcı olduğunu da tartışmasız biçimde ortaya koyuyor. Albüm, pandemiyle kesintiye uğrayan hızlı yükselişin ve uzun bir içe kapanma döneminin ardından gelen ağır ama bilinçli bir geri dönüş hissi taşıyor. Açılış parçası On With the Show, dinleyiciyi neredeyse sahne perdesi aralanıyormuş gibi teatral bir dünyaya davet ediyor. Bu kez merkezde romantik özlemden çok kimlik, kırılganlık ve kontrol duygusu var.

Albüme ismini veren Woman of Faces, Celeste'in kendisinden beklenen rollere ve takılan maskelere karşı sessiz ama sert bir itirazı gibi duruyor. Albüm boyunca sinematik yaylılar, çıplak piyano anları ve Could Be Machine gibi beklenmedik, mekanik dokular yan yana geliyor. Bu stil geçişleri zaman zaman sarsıcı olsa da parçalı yapı albümün ruh haline hizmet ediyor. Celeste'in vokali hâlâ albümün omurgası: Kimi anlarda kırılgan, kimi anlarda neredeyse meydan okuyan bir tonla ilerliyor. Angel Like You ve Carmen's Song, albümün duygusal derinliğini sessizce büyüten anlar arasında öne çıkıyor. Woman of Faces, kolay tüketilen bir soul albümünden çok, sabır isteyen ama karşılığında samimi bir yakınlık sunan bir iç döküm.

Parcels - LOVED

Parcels, LOVED'da çok sesli armoniyi bir "hüner" gibi sergilemek yerine, şarkıların kalbine yerleştirip onu doğal bir dile dönüştürüyor. Albümün en çarpıcı yanı, teknik olarak kusursuz duran bu armonilerin soğuk değil; tam tersine sıcak, davetkar ve sürekli "birlikte" hissettirmesi. İlk bakışta tanıdık bir nu-disco/funk alanında dolaşıyorlar; ama bu kez enerjiyi yükseltmekten çok, duyguyu berraklaştırmayı seçiyorlar. Berlin'in parlak elektronik cilasından biraz geri çekilip köklere dönüyor, Nile Rodgers'ı hatırlatan ritmik gitarlarla Thinkaboutit ve Yougotmefeeling gibi parçaları güneşli bir coşkuyla taşıyorlar.

LOVED'ın sürprizi ise "daha yavaş" anlarda saklı: Everybodyelse ve Summerinlove, grubun yumuşaklığının da en az groove kadar iddialı olabildiğini gösteriyor. Finalde Finallyover ve Iwanttobeyourlightagain, bu kırılgan hattı iyice belirginleştirip albümü dokunaklı bir kapanışa bağlıyor. Bütün bu geçişlerin merkezinde Noah Hill'in bası var; ağır, tekinsizleşmeden derinleşen bir omurga kurarak melodilerin "fazla parlak" olma riskini dengeliyor. Bu sayede Parcels, parıltıyı dozunda tutup şarkılara nefes alan bir genişlik kazandırıyor. Evet, yer yer tekrar hissi var; ama o tekrar, bir yaz gecesi gibi: Aynı rüzgâr, başka bir sıcaklıkla geri geliyor. LOVED, en temelde özgürce akan, titizce örülmüş ve bittiğinde bile kulağın "bir armoni daha" diye geriye dönmek istediği bir albüm.

Geese - Getting Killed

Geese, üçüncü albümü Getting Killed'de son birkaç yıldır geçirdiği dönüşümü bir "tarz değişimi" değil, neredeyse yeni bir karakter yaratımı gibi sunuyor. Grubun 23 yaşındaki lideri Cameron Winter'ın (2024 sonunda Heavy Metal adında nefis bir solo albüme de imza atmıştı) hem büyüleyici hem muğlak anlatıcılığı, şarkıların içine bir vaaz tonu, bir sokak alayı gürültüsü ve ince bir kara mizah katıyor. Albüm, klasik rock melodilerinin tesellisiyle çağın absürtlüğünü yan yana getiriyor; Taxes'ta bir cümle hem dua hem küfür gibi çarpıyor. 

Gitarlar kimi yerde gevezelik ediyor, kimi yerde bıçak gibi kesiyor. Albümde manevi bir titreşimi andıran bir enerji hissediliyor: Bazen sözlerdeki imgeleriyle, bazen Winter'ın sanki kalabalığa seslenir gibi dolaşan vokaliyle. Bu kadar ayrıntı varken Geese, kolayca dağılabilecek bir yapıya kayabilirdi ama Getting Killed hiçbir anında kontrolü kaybetmiş gibi durmuyor. Aksine, grup sanki bu "kalabalığın" riskini göze alıp tam da orada özgürlüğünü buluyor ve karmaşayı estetik bir karara dönüştürüyor. Sonuç, 2025'in en tuhaf, en kışkırtıcı, en diri ve en iyi rock kaydı; kıyameti anlatırken bile canlı, sert ama şefkatli, gürültünün içinden melodinin yolunu açan bir albüm.

Florence and the Machine - Everybody Scream

Everybody Scream, Florence Welch'in kaosu yine güzelliğe çevirdiği, üstelik bu kez bedenden ve hayatta kalmaktan kaçmayan bir albüm; sesi, hem bir çığlık hem de bir tür dua gibi işliyor. Florence Welch'in Guardian'a anlattığı üzere, yazma sürecinin fitilini turnede yaşadığı ve hayatını tehdit eden dış gebelik, ardından gelen acil ameliyat ve düşük travması ateşliyor. Sadece 10 gün sonra sahneye geri dönme ısrarı, albümün damarına yerleşen o "acele etme" hissini açıklıyor: Her şey yanarken bile şarkılar durmuyor.

2022 çıkışlı önceki albüm Dance Fever'daki gelgitlerin ardından burada ağırlık, ölümlülüğe ve "bu bedende yaşamanın" acısına kayıyor; sözler sık sık bir yüzleşme ve hesaplaşma duygusu taşıyor. Albümün temel enerjisi, gotik ve pagan imgelemle beslenen bir ritüel hissi: Korku, büyü ve karanlık, umudu çağırmak için kullanılan araçlara dönüşüyor. Welch'in anlatımı romantize etmiyor; yara izlerini gösterirken, şöhretin ve sahne ışığının bedelini de açıkça masaya koyuyor. Albümün en güçlü tarafı, kırılganlığı zayıflık diye sunmaması. Kırılganlığı, güçle yan yana koyup gerçek bir dayanıklılık anlatısı kuruyor. Sonuçta Everybody Scream, dinleyeni karanlığın içine çekip orada bırakmayan; tam tersine, karanlıktan geçerek nefes almayı yeniden öğreten, sert ama umutlu bir geri dönüş.

Lily Allen - West End Girl 

West End Girl, Lily Allen'ın 7 yıllık sessizliğini "geri dönüş" gösterisine çevirmek yerine, kişisel bir enkazın içine elini sokup orada bulduklarını saklamadan masaya dizdiği bir albüm. Ünlü oyuncu David Harbour'la evliliğinin ihanet ve güven yıkımıyla dağılması, albümün ana yakıtını oluşturuyor. West End Girl o kırılmanın hemen ardından, o taze acıyla yazılıp kaydedilmiş. Allen, bu çöküşten doğan parçaları bir intikam manifestosuna çevirmiyor; aksine ihanetin geride bıraktığı utanç, öfke ve boşluğu, popun parlak yüzünü kirletmekten çekinmeden anlatıyor. Şarkıları dinlerken, iyileşmekten çok "hayatta kalmak için anlatma" dürtüsünü hissediyorsunuz.

Öte yandan bu kadar "çıplak" bir anlatı, kolayca acındırmaya kayabilirdi ama albümün gücü tam da burada yatıyor: Kendine acımadan, suçu basitleştirmeden ve dramatik numaralar çekmeden konuşuyor. Allen, müzikal olarak da eski şablonunu kopyalamıyor. Deneysel elektronik dokular ve dansa yakın ritimler anlatının ağırlığını taşıyacak kadar akıllı ve kontrollü kurulmuş. O yüzden West End Girl, karanlık bir hikaye anlatırken bile depresif bir albüm gibi akmıyor; Allen'ın yıllardır bildiğimiz o alaycı kıvılcımı, felaketin ortasında bile nabız tutuyor. Albümün duygusal merkezi, ihanetin kendisinden ziyade onun yarattığı kimlik sarsıntısı: Bir evin ve bir bedenin bir anda yabancılaşması. Albümü Beyoncé'nin LEMONADE'ine benzetenler çıkacaktır ama West End Girl'ün farkı, uzlaşma vaadi sunmaması; burada sadece kayıp ve çıplak gerçek var.

Wet Leg - Moisturizer

Wet Leg, Moisturizer'da ilk albümün soğukkanlı mizahını elden bırakmıyor ama bu kez daha içten, duygusunu saklamayan bir yerde duruyor. Rhian Teasdale'ın "perde kalktı" dediği yeni özgürlük hali, şarkılara çocuksu bir coşku ve romantik bir odak getiriyor. Üç yıllık aranın ardından Wet Leg'in ikiliyken beş kişilik bir gruba dönüşmesi, sesi daha iri, prodüksiyonu daha dolgun kılıyor. 

CPR, liquidize ve catch these fists, albümü daha ilk dakikadan ayağa kaldırıyor; sertleşen gitarlar, zihin açan küçük şakalar, kirli riff'ler ve canlı performans düşünülerek kurulmuş bir enerji. Teasdale, aşkın savunmasızlığını anlatırken bile kendini ciddiye almamayı başarıyor ve tam da bu çelişki Wet Leg'i hâlâ eğlenceli kılıyor. 

Pokemon'un yumuşak akışı, rüzgar saçındayken gün batımına sürüyormuş hissi vererek albüme nefes aldıran bir genişlik açıyor. Hemen ardından gelen pillow talk ise grubun en saldırgan anlarından biri; arsız ama dozunda, gürültüsünün içinde tebessüm ettiren bir şarkı. Final düzlüğünde tempo yer yer düşse de u and me at home tatmin edici bir kapanış sunuyor. Moisturizer, ilk albümün büyüsünü aynen geri getirmese de daha samimi, daha derli toplu, yine de kendine özgü bir ikinci adım; insan Wet Leg'in bir sonraki hamlede daha çok risk almasını istemekten kendini alamıyor.

Independent Türkçe