2024'ün en iyi 10 korku filmi

Rekortmen bağımsız projeler, başarılı devam filmleri ve çarpıcı ilkler

AMC Networks Film Grubu Başkanı Scott Shooman, Chris Nash'in ilk uzun metrajı In a Violent Nature'ı "korku dünyasında kalıcı bir etki yaratacak bir film" diye nitelendiriyor (IFC Films)
AMC Networks Film Grubu Başkanı Scott Shooman, Chris Nash'in ilk uzun metrajı In a Violent Nature'ı "korku dünyasında kalıcı bir etki yaratacak bir film" diye nitelendiriyor (IFC Films)
TT

2024'ün en iyi 10 korku filmi

AMC Networks Film Grubu Başkanı Scott Shooman, Chris Nash'in ilk uzun metrajı In a Violent Nature'ı "korku dünyasında kalıcı bir etki yaratacak bir film" diye nitelendiriyor (IFC Films)
AMC Networks Film Grubu Başkanı Scott Shooman, Chris Nash'in ilk uzun metrajı In a Violent Nature'ı "korku dünyasında kalıcı bir etki yaratacak bir film" diye nitelendiriyor (IFC Films)

2024, korku filmleri açısından son derece bereketli bir yıl oldu. İstilacı devasa örümceklerden türlü türlü seri katillere, sadist psikopatlardan kurtulması güç lanetlere kadar, farklı alt türlerdeki birbirinden ürkütücü filmler izledik. 

Bağımsız yapımların yükselişi takdire şayandı; yüz milyonlarca dolar bütçeli filmleri gişede madara eden düşük maliyetli korkular bile oldu.

Korku türü açısından böylesine keyifli geçen bir senede, filmleri sıralamak epey zorlayıcı ama bir o kadar da keyifliydi. 

İlk 10'da kendine kıl payıyla yer bulamayan Azrail (Azrael), Terrifier 3, Alien: Romulus, MaXXXine ve Omen: İlk Kehanet (The First Omen) de türün meraklılarını tatmin edebilecek, dikkate ve bahsetmeye değer yapımlar olarak öne çıktı.

Kostümle, makyajla uğraşmadan, evinde kendi Cadılar Bayramı'nı kutlamak isteyen korku meraklılarına bugün (ve aslında her gün) için önerilerimizi sıraladık...

10. Tutsak Abigail (Abigail)

Samara Weaving'in gerçek bir çığlık kraliçesi olduğunu kanıtlayan 2019 yapımı Saklambaç'a (Ready or Not) da imza atan Matt Bettinelli-Olpin ve Tyler Gillett ikilisi, korkuyla komedi karışımını mükemmelleştirince ortaya Tutsak Abigail çıktı.

sacdv
Geçen yaz hayatını kaybeden Euphoria yıldızı Angus Cloud'un da rol aldığı filmde 34 yaşındaki Melissa Barrera'ya (solda) 2009 doğumlu İrlandalı yıldız Alisha Weir (sağda) eşlik ediyor (Universal Pictures) 

Çığlık 5 (Scream) ve Çığlık 6'nın (Scream IV) yükselen (ancak maalesef seriden kovulan) yıldızı Melissa Barrera ve Dan Stevens'ın ilham verici performanslarıyla daha da keyifli bir seyirlik haline gelen bu bol kanlı fidye macerasında, masum ve ürkek bir kız gibi görünen bir vampiri kaçıran talihsiz grubun başlarına gelenleri izliyoruz.

9. Oddity 

Damian McCarthy'nin doğaüstü cinayet gizemi Oddity, çarpıcı görüntüler ve etkileyici performanslarla dolu. Carolyn Bracken, kız kardeşinin ölümünün gizemini çözmeye çalışan, psişik güçlere sahip kör bir kadını başarıyla canlandırıyor. Perili bir antika dükkanının sahibi olan Bracken, yanına epeyce ürkütücü tahta bir manken alarak kız kardeşinin saray yavrusu gibi malikanesinde ipucu arıyor. 

bghnjukı
Prömiyeri 8 Mart'ta South by Southwest'te yapılan Oddity, festivalin İzleyici Ödülü'nü kazandı (Wildcard Distribution)

McCarthy, ilk uzun metrajı Caveat'le yaptığı sağlam başlangıcı, tüyler ürperten atmosferiyle izleyicisini diken üstünde tutmayı başaran Oddity'yle daha iyi bir noktaya taşımayı başarıyor.  

8. Şeytanla Bir Gece (Late Night with the Devil)

Yılın sürprizlerinden Şeytanla Bir Gece, izleyicilerin yan rollerde görmeye alıştığı David Dastmalchian'i filmin merkezine taşıyor. 49 yaşındaki aktör, eşinin ölümünden sonra düşen reytinglerini yükseltmeye kararlı ikinci sınıf bir sohbet programı sunucusu rolünde izleyicinin karşısına çıkıyor. Bu yüzden de şeytan tarafından ele geçirilmiş olabilecek bir kızı, Cadılar Bayramı özel bölümüne çıkarmakta tereddüt etmiyor.

xcdvf
Şeytanla Bir Gece, sinemalarda gösterime girdiği ilk üç günde 2,8 milyon dolar kazanarak dağıtımcısı IFC Films için rekor kırmıştı (IFC Films)

Yönetmen koltuğunu Cameron ve Colin Cairnes paylaşırken, 1977'de geçen bu dönem filminde zekice kurgulanmış hikaye, gerçek zamanlı ilerliyor ve son perdeye kadar inişli çıkışlı bir seyir izliyor.

Şeytanla Bir Gece, eleştiri derleme sitesi Rotten Tomatoes'da 100 tam puan almaya çok yaklaşmıştı.

7. Sakın Ses Çıkarma (Speak No Evil)

Hollywood 2022'de, izleyiciyi yerine mıhlayan Danimarka yapımı Speak No Evil'ı gördüğünde elbette kayıtsız kalamadı ve arayı çok da açmamaya karar vererek bu filmi yeniden çekmeye karar verdi. 

Bunun için yeniden çevrimde rol alması için belki de en uygun aktörlerden birinde karar kılındı: 2016 yapımı Parçalanmış'ta (Split) adeta "Nasıl binbir surat olunur?" dersi veren İskoç aktör James McAvoy.

xcdvfgrth
James McAvoy, karanlık bir sırrı olan Britanyalı ailenin babası Paddy'yi canlandırırken "toksik" fenomen Andrew Tate'ten esinlendiğini söylemişti (Universal Pictures)

2008'de ilk filmi Kan Gölü'yle (Eden Lake) başarılı bir iş çıkaran yönetmen James Watkins imzasını taşıyan Sakın Ses Çıkarma, tatilde tanıştıkları Britanyalı çiftin daveti üzerine çiftliklerine misafirliğe giden Amerikalı bir ailenin kabusa dönen hayatını merkeze alıyor. Filmi izledikten sonra davetleri kabul etmeden önce iki kere düşünebilirsiniz...

6. Gülümse 2 (Smile 2) 

Gülümse 2, dünya turnesine çıkmaya hazırlanırken yaşadığı açıklanamayan olaylarla hayatı kabusa dönen pop yıldızı Skye Riley'nin etrafında dönüyor. 

Naomi Scott'ın etkileyici performansıyla öne çıkan devam filmi, ilk Gülümse'nin sürpriz başarısını sürdürmeyi beceriyor. 

xcsvfbg
18 Ekim'de gösterime giren Gülümse 2'nin 2 saat 12 dakikalık süresini "fazla uzun" bulan eleştirmenler de oldu (Paramount Pictures)

Senaristliğini ve yönetmenliğini ilk filmde olduğu gibi Parker Finn'in üstlendiği tekinsiz korku, kötü niyetli gülümsemeleriyle yine izleyicisinin tüylerini ürpertip asabını bozuyor.

37 yaşındaki Finn, ilk filmle aldığı övgü dolu yorumları ve yüksek puanları daha da yükseğe taşımayı başardı.

5. Vermines

Yönetmen ve ortak yazar Sébastien Vanicek, Fransa'daki köhne bir apartmana ölümcül örümceklerden oluşan bir ordu getirince, ortaya yılın en iyi korku filmlerinden biri çıkıyor. 

sh
Stephen King'in de övgüyle bahsettiği filmi olabildiğince gerçekçi kılmak için çekimlerde 200 gerçek örümcek kullanıldı (My Box Films)

Vermines, egzotik hayvanlara tutkuyla bağlı Kaleb'ın, evine zehirli bir örümceği getirmesiyle çığrından çıkan olayları merkeze alıyor. Özellikle örümcek ve böcek korkusu olan korku meraklılarını, baş etmesi zor dakikalar bekliyor. 

Ceset sayısının sürekli arttığı filmde, örümcekler her duvar ve yüzeyde cirit attıkça seyirciler irkilecek, yerinden zıplayacak ve istemsizce kaşınacak. Tecrübeyle sabittir...

4. In a Violent Nature

Variety, In a Violent Nature için "Yönetmen Chris Nash'in 80'lerin slasher'larına getirdiği yenilikçi yaklaşım, VHS dönemi hayranları için bulunmaz bir nimet" ifadelerini kullanıyor. 

Johnny adında doğaüstü ve maskeli bir katili takip eden düşük bütçeli yapımın temposu film boyunca fazla hızlanmasa da izleyiciyi tedirgin etmeye yetiyor da artıyor bile. Nash'in vahşi sahneleriyle izleyiciyi zorlaması muhtemel filmi, bu kez olayları kurbanın değil katilin bakış açısından ele alıyor.

6uk
Kanada yapımı In A Violent Nature, mayısta Şikago Film Festivali'nde gösterilmiş ve izleyicileri şoke etmişti (IFC Films)

Birleşik Krallık merkezli gazete Guardian, Türkiye'de vizyon şansı bulamayan filmle ilgili incelemesinde şöyle diyor: 

Yönetmen Chris Nash, türün klişelerinden uzaklaşarak, tehlikenin açık havanın güzelliği içinde ortaya çıktığı büyüleyici derecede farklı bir slasher filmi sunuyor.

3. Cambaz (Longlegs)

Oz Perkins'in izleyicisini yorulmak bilmeden korkutan filminde kötülük her yerde pusuda bekliyor. Peşimdeki Şeytan (It Follows) ve Watcher'la tanınan Maika Monroe, polisiye unsurlar da içeren ve Jonathan Demme'in tüyler ürperten klasiği Kuzuların Sessizliği'yle (Silence of the Lambs) kıyaslanan Cambaz'da, bağımsız korku sinemasının "çığlık kraliçesi" olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

Cambaz'ın atmosferi kötülükle dolup taşarken yönetmen Perkins, dehşetin dozunu hiç düşürmüyor. Cambaz'da izleyiciler, özellikle de uzun plan çekimlerde köşeyi dönünce ne olacağını merak ederken kan ter içinde kalıyor.

rbgthy
Eleştirmenler Cambaz için "Bittikten sonra da düşüncelerinizde, derinizin altında ve karın boşluğunuzda kalıyor" ifadelerini kullanmıştı (Neon)

60 yaşındaki Nicolas Cage, 2019 yapımı Color Out of Space ve Panos Cosmatos'un yönettiği Mandy gibi yapımlarla korku türündeki başarısını zaten kanıtlamıştı. Sıradışı bir seri katil hikayesi anlatan Cambaz'da Cage, daha önceki hiçbir haline benzemiyor. 

2. Sevgilim Kaç (Strange Darling)

Bu muhteşem ve dolambaçlı seri katil filmiyle ilgili ne kadar az şey bilirseniz o kadar iyi. Fragmanı bile izlemeden, kendinizi sadece iki başrol oyuncusuyla, sizi diken üstünde tutarak ilerleyen hikayenin akışına bırakın. Etkileyici performanslar sayesinde zamanın nasıl geçtiğini bile anlamayacağınız Sevgilim Kaç'ta Willa Fitzgerald ve Kyle Gallner'ın oyunculukları göz dolduruyor. Kedi-fare kovalamacası, kazara onların yörüngesine giren insanlara neredeyse hiç şans tanımadan Oregon'un küçük kasabasını altüst ediyor.

sxcdvf
Prömiyeri 22 Eylül 2023'te, Teksas'ın Austin kentinde düzenlenen Fantastic Fest'te yapılan Sevgilim Kaç, tek gecelik bir ilişkinin kedi fare oyununa dönüşmesini anlatıyor (Miramax)

Korku üstadı Stephen King'in de övmeye doyamadığı Sevgilim Kaç, yılın en vurucu bağımsız filmi olarak öne çıkıyor. Alkışlar yönetmen J.T. Mollner'a...

1. Cevher (The Substance)

Coralie Fargeat'nın ünlüleri hicveden filmi, yaşlanmayı tersine çevirmekle ilgili zekice bir bilimkurgu öyküsü gibi başlıyor. Ancak film, üçüncü perdesinde bambaşka bir hal alarak aynı anda hem eğlenceli hem çirkin hem de trajik olmayı başarabilen bir kan banyosuna dönüşüyor.

Demi Moore, bir zamanlar fırtına gibi eserken artık yaşlandığı için yerini kendisinden daha genç birinin alacağını kabullenemeyen eski bir yıldızı canlandırıyor. Çok geçmeden Margaret Qualley devreye giriyor ve izleyiciler, hızlı ve tehlikeli bir yükselişe şahit oluyor. İzleyiciler Cevher'le ilgili ne kadar az şey bilse o kadar iyi. O sebeple üçüncü perdeye dair ipucu vermemek en iyisi.

xs
Cevher, prömiyerini yaptığı prestijli Cannes Film Festivali'nde En İyi Senaryo ödülüne layık görülmüş, 61 yaşındaki Demi Moore'un performansı övgüyle karşılanmıştı (MUBI)

48 yaşındaki Fargeat, başrolünde İtalyan yıldız Matilda Anna Ingrid Lutz'un yer aldığı, sınırları zorlayan 2017 yapımı İntikam'la (Revenge) neler yapabileceğinin sinyalini çoktan vermişti. Ancak Fargeat, Cevher'le bunu üst seviyeye taşıyor ve belki de sadece yılın değil beden korkusu (body horror) alt türünün en iyi örneklerinden birine imza atıyor.

Independent Türkçe_Nazlı Erdol



Stranger Things'in finali hayranları ikiye böldü

Fotoğraf: Netflix
Fotoğraf: Netflix
TT

Stranger Things'in finali hayranları ikiye böldü

Fotoğraf: Netflix
Fotoğraf: Netflix

Netflix'in popüler bilimkurgu dizisi Stranger Things, yaklaşık 10 yılın ardından sona erdi ancak final bölümü hayranlar arasında karşıt tepkilere neden oldu.

Dizinin "Chapter Eight: The Rightside Up" adlı final bölümü, önceki bölümlerin gösterime girmesinden bir hafta sonra, yeni yılın ilk saatlerinde yayın platformunda izleyiciyle buluştu.

*Bundan sonrası Stranger Things'ın finali hakkında spoiler içerir, bizden uyarması* 

Indiana'nın Hawkins kasabasındaki kahramanlar dizinin son bölümünde, Eleven (Millie Bobby Brown) ve Will Byers'ın (Noah Schnapp) doğaüstü yetenekleri sayesinde Vecna'yı (Jamie Campbell Bower) yenmeyi başarıyor.

Joyce (Winona Ryder) kötü karakterin kafasını kestikten sonra Hopper (David Harbour) ve Murray (Brett Gelman) Upside Down'a giden boyutlararası köprüye bombalar yerleştiriyor ve Eleven'ın kendini feda ederek öteki dünyada kalmış gibi göründüğü anlaşılıyor.

Bölümün henüz ortalarındayken 1989'a bir zaman atlaması yapılıyor ve geri kalan karakterlere ne olduğu gösteriliyor: Ekip, dizideki travmatik olayları geride bırakmaya başlarken Joyce'la Hopper nişanlanıyor.

sdfrg
Stranger Things, yılbaşında uzun metraj film uzunluğunda bir finalle sona erdi (Netflix)

Dizinin son sahnelerinden birinde Mike (Finn Wolfhard), Eleven'ın aslında kendine ölü süsü vererek Upside Down'dan kaçmayı başardığını iddia ediyor. O konuşurken, yaşı daha büyük Eleven'ın uzak bir yerde dolaştığını ve ardından bir kasabaya ulaştığını görüyoruz.

Eleven'ın gerçekten hayatta kalıp kalmadığı belirsizliğini korurken, dizinin ortak yaratıcısı Ross Duffer "Gerçek olsun ya da olmasın, Eleven onların kalplerinde yaşıyor" diyor.

Birçok izleyici finale tepki gösterirken, Vecna'nın bölümün bu kadar erken bir aşamasında yok edilmesi kararı sosyal medyada sıkça eleştirildi.

"Ana kötü karakter bölümün yarısında öldürüldü, önemli kimse ölmedi, Henry Creel'ın başlangıç hikayesi hakkında hiçbir açıklama yapılmadı ve sadece 18 aylık bir zaman atlaması oldu. Stranger Things finali, The Umbrella Academy'yle birlikte gördüğüm en aptalca sondu" diye yazan bir gönderi X/Twitter'da geniş çapta paylaşıldı.

dfgth
Eleven, Stranger Things'in finalinde (Netflix)

Başka bir hayran da şöyle yazdı: 

Yaptıkları en büyük hata, bölümün koskoca 50 dakikasının epilog olmasıydı. Bu 50 dakikanın en az 30'unu dövüş sahnelerini daha iyi hale getirmek için kullanabilirlerdi.

Bir diğeriyse "Stranger Things beni o kadar hayal kırıklığına uğrattı ki, bu konu hakkında konuşmak bile istemiyorum" dedi.

Ancak diğerleri hikayenin sonuna daha olumlu yaklaşırken, biri "Stranger Things'in finalinden keyif alan tek kişi ben miyim?" diye yazdı.

Başka biri de "Stranger Things'in finalinden hoşnut bir şekilde Twitter'a giriyorum ve herkesin şikayet ettiğini görüyorum" diye espri yaptı.

Stranger Things, Netflix'te halen yayında.

Independent Türkçe


James Cameron, Titanik'ten sağ çıkma yöntemini paylaştı

DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)
DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)
TT

James Cameron, Titanik'ten sağ çıkma yöntemini paylaştı

DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)
DiCaprio ve Winslet, Titanik'te (Fox)

1997 yapımı popüler felaket filmi Titanik'in (Titanic) yönetmeni James Cameron, 1912'de batan ünlü yolcu gemisinden sağ çıkmak için izleyeceği farazi stratejiyi açıkladı.

Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet'ın başrollerini paylaştığı Titanik, tüm zamanların en yüksek hasılat yapan filmlerinden biri. Film, 1500'den fazla kişinin hayatını kaybettiği RMS Titanic'in batmasını konu alıyor.

The Hollywood Reporter'a verdiği yeni röportajda Cameron'a "Titanik buzdağına çarptığında ikinci sınıf yolcu olarak tek başınıza seyahat ediyor olsaydınız, ne yapardınız?" sorusu yöneltildi.

Röportajcı, üçüncü sınıf yolcuların güverte altında mahsur kaldığını, birinci sınıf yolcularınsa filikalarda yer bulma şansının daha yüksek olduğunu açıkladı.

Cameron, "Bence tüm olayı 'ya böyle olsaydı' diyerek ya da geriye dönüp bakarak değerlendirmenin ilginç yolları vardı" diye yanıtladı. 

Titanik uzmanlarıyla oynamayı sevdiğim bir oyun var: Şu anda bildiklerimizi bilseydiniz ve kaptana fikir verebilseydiniz herkesi nasıl kurtarırdınız? Diğeri de şöyle: Bir zaman yolcususunuz ve geri dönüp geminin batışını yaşamak istiyorsunuz ama sizi geri götürecek küçük zaman yolculuğu aletiniz bozuluyor ve 'S**tir, gerçekten gemideyim, buradan çıkmam lazım' diyorsunuz.

Cameron bu ikinci senaryoda yapılacak en iyi şeyin, güvertenin kenarında durup tahliyenin ilk aşamalarında bir filikanın indirilmesini beklemek olduğunu savundu. Bu noktada suya atlayıp filikaya yüzerek yolcuların onu bota çekmesini bekleyecekti.

Yönetmen "Çoğu kişinin suya atlayacak cesareti olmazdı" diye devam etti. 

Geminin gerçekten batacağına inanamıyorlardı. Ama geminin batacağından eminseniz ve filikalarda değilseniz, bot denize indiği anda yanına atlarsınız.vFilikalar uzaklaştığında işiniz biterdi. Titanik hâlâ orada dururken ve herkes izlerken sizi boğulmaya mı terk edeceklerdi? Hayır, sizi çekip alırlardı ve görevliler, 'S**tir, bu konuda yapabileceğim bir şey yok' derdi. 4. bot iyi bir seçenek olurdu.

Cameron'ın son filmi Avatar: Ateş ve Kül (Avatar: Fire & Ash) halen sinemalarda. Gişe canavarı film, yönetmenin popüler Avatar serisinin üçüncü halkası.

The Independent için Ateş ve Kül'ü inceleyen Clarisse Loughrey şöyle yazıyor: 

Avatar serisinin 197 dakika uzunluğundaki üçüncü filmi, Paskalya vaazını dinlemek zorunda kalan huysuz bir çocuk gibi hissettirebilir.

Independent Türkçe


2025'in ses haritası: Türleri aşan 10 albüm

2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)
2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)
TT

2025'in ses haritası: Türleri aşan 10 albüm

2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)
2014'ten bu yana Birleşik Krallık sahnesinde caz ve afrobeat üretimleriyle öne çıkan Kokoroko, bu yıl Bozcaada Caz Festivali kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluştu (Brownswood Recordings)

Bu liste, 2025'in müzik gündeminde öne çıkan ve farklı türlere yayılsa da ortak bir duyguda kesişen albümleri bir araya getiriyor: Belirsizlik çağında dayanıklılık, dönüşüm ve birlikte kalma ihtiyacı. 

2025'in büyük albümleri zaten herkesin radarındaydı; popun en büyük isimleri de yeni kayıtlarla sahaya indi. Lady Gaga'dan Rosalía'ya, Bad Bunny'den Taylor Swift'e uzanan bu ana akım hat, milyonlar satan ve Spotify Wrapped dahil yıl sonu listelerini domine eden kayıtlar üretti. Buna paralel olarak, gitar cephesinde de Turnstile'ın 4. albümü NEVER ENOUGH, yıl boyunca konuşulan kayıtların başına yazıldı.

Bu liste ise o büyük manşetin dışına çıkıyor: Daha farklı türlerde dolaşan, daha az konuşulan ama daha derine işleyen albümlerin peşine düşüyor.

Kokoroko'nun sakin ama kararlı iyimserliğiyle açılan hat, Cymande'nin yarım asrı aşan mirasını bugüne taşıyan groove'larıyla derinleşiyor; ikisi de nostaljiye yaslanmadan geçmişi günümüzün diline çeviriyor. 

Durand Jones & The Indications ve Parcels, duyguyu gösterişe kaçmadan akışın içine yerleştiriyor; soul ve funk, burada "iyi hissettirme" vaadinden çok bir ritim disiplini gibi çalışıyor ve omurgayı ayakta tutan bir tempo duygusuna dönüşüyor. 

Il Mago del Gelato, hayali bir filmin müziği tadında kurduğu sinematik evrenle yılın sürpriz hazlarından biri. Celeste, kırılganlığı estetize etmeden anlatabildiği için listede ayrı bir yere oturuyor; albüm, kolay tüketilen bir geri dönüşten ziyade sabır isteyen bir yakınlık kuruyor. 

Geese, rock tarafında 2025'in en kışkırtıcı ve en diri işlerinden birini çıkarıp karmaşayı kontrollü bir estetiğe dönüştürüyor. Florence and the Machine, bedenden ve hayatta kalmaktan kaçmayan şarkılarıyla büyük duyguları yeniden sahneye çağırıyor. 

Lily Allen, kişisel bir çöküşü popun parlak yüzünü kirletmekten çekinmeden anlatırken, "itiraftan" dramatik gösteriye kaçmayan bir çizgi tutturuyor. Wet Leg ise ilk albümün mizahını koruyup duyguyu daha açık bir yerden kurarak kendini tekrar etmeden ilerliyor. 

Sonuçta bu seçki, yılın özeti değil; 2025'in ruh haline, kırılma noktalarına ve kaçış ihtiyaçlarına dair karalama defterine alınan bir not, yıl boyu elimizden tutan seslerden ve aklımızda kalan cümlelerden oluşuyor.

Kokoroko - Tuff Times Never Last

Kokoroko'nun ikinci albümü Tuff Times Never Last, kaosun ve belirsizliğin gündelik hayatı kuşattığı bir dönemde, sakin ama kararlı bir iyimserlik duygusu kuruyor. Albüm, yüksek sesle umut vaat etmek yerine, neşeyi ve dayanıklılığı müziğin içine sindirerek anlatmayı seçiyor. Brit-soul geleneğinin pürüzsüz estetiğini, cazın derinliği ve Batı Afrika kökenli ritmik hafızayla buluşturan grup, yüzeyde yumuşak ama içeride son derece katmanlı bir dünya kuruyor. Bu müzik, gösterişten uzak; dikkat çekmek için bağırmıyor, sakin bir ısrarla dinleyicisini içine alıyor. Parçalar arasındaki uyum, bireysel virtüözlüğün geri çekilip kolektif duygunun öne çıktığı nadir bir denge hissi yaratıyor.

Albüm boyunca "Az ama öz" fikri seziliyor; her nota yerinde, her boşluk bilinçli. Yaz sıcaklarını hatırlatan bu ses dünyası, nostaljiye yaslanmadan hafızayla konuşmayı başarıyor. Kokoroko, cazın zaman zaman üzerine sinen "mesafeli" algıyı kırarak, bedene ve duyguya aynı anda temas eden bir akış yakalıyor. Tuff Times Never Last, hem dans edilebilen hem de sessizce eşlik edilebilen nadir albümlerden biri. Tam da bu yüzden, 2025 yazının ruhunu tanımlayan, yılın en iyi ve en kalıcı albümü.

Il Mago del Gelato - Chi È Nicola Felpieri?

Il Mago del Gelato'nun Chi è Nicola Felpieri? albümü, daha başlığında "Nicola Felpieri kim?" diye soruyor ama net bir cevap vermek yerine dinleyiciyi hayal kurmaya davet ediyor. Nicola Felpieri, sabit bir kimlikten çok, müziğin içinden geçen bir ruh hali; herkesin kendi hikayesine göre yeniden şekillendirebileceği bir karakter. Albümün büyük ölçüde enstrümantal yapısı, funk, caz ve afrobeat arasında dolaşırken dinleyeni belirli bir anlatıya hapsetmiyor, aksine onu özgür bırakıyor. 1980'ler tadındaki rüya atmosferi, dans eden baslar, kıvrak gitarlar ve vocoder dokunuşlarıyla zaman ve mekan duygusunu bilinçli biçimde askıya alıyor. Parçalar, enerjik patlamalarla içe kapanık anlar arasında rahatça geçiş yaparak tek bir ruh haline sıkışmıyor. Venerus, Le Feste Antonacci ve Mélanie Chedeville gibi konuklar albümün dünyasına eklemleniyor ama hikayenin merkezini ele geçirmiyor. 

Il Mago del Gelato, 1970'lerin film müziklerine göz kırpan estetiğini nostaljik bir alıntı olmaktan çıkarıp bugüne taşıyor. Grup "Biz sadece insanları dans ettirmek istiyoruz" derken, bedeni harekete geçiren ama zihni de açık tutan bir müziği tarif ediyor. Chi è Nicola Felpieri?, hayali bir filmin müziği gibi ilerliyor; sahneleri net değil ama duygusu kalıcı. Tam da bu yüzden albüm, dinlendikçe genişleyen ve her seferinde başka bir ayrıntısını ele veren işlerden biri olarak yılın öne çıkanları arasına yazılıyor.

Cymande - Renascence

Cymande, Renascence'la yalnızca geri dönmüyor; yarım asrı aşan bir müzikal yolculuğun hâlâ canlı, hâlâ anlamlı olduğunu kanıtlıyor. Albüm, grubun hikayesini anlatan belgeselin ardından gelen bir "zafer turu" gibi dursa da nostaljiye yaslanmak yerine bugünün duygusunu yakalamayı başarıyor. Açılışta ağır ağır ilerleyen funk dokuları ve el davulları, Cymande'nin 1970'lerde kurduğu evrenle doğrudan bağ kurarken, bugünden konuşan bir bilgelik taşıyor.

Patrick Patterson ve Steve Scipio, geçmişteki groove'larını tekrar etmekle yetinmiyor; yaşla, kayıpla ve kabullenmeyle yoğrulmuş bir müzik yazıyor. Road to Zion gibi parçalar ölüm ve ahlak üzerine düşünürken, karanlığı inkar etmeyen ama onunla barışmayı öğrenmiş bir ruh hali sunuyor. Celeste'in sesiyle parlayan Only One Way, albümün en duygusal anlarından biri olarak hem zamansız hem bugüne ait hissettiriyor. Coltrane ise müziği neredeyse spiritüel bir mesaj haline getirerek Cymande'nin funk'ı neden her zaman başka bir yerde konumlandığını hatırlatıyor. Renascence, "geri dönüş albümü" klişelerine düşmeden, eskiyi yeniden üretmek yerine onu dönüştürüyor. Bugünün dünyasına bakan sözler, 1970'lerden bu yana aslında ne kadar az şeyin değiştiğini de sessizce ima ediyor. Cymande'nin dönüşü, geçmişe övgü değil; hâlâ söylenecek sözü olan bir grubun güçlü, sakin ve özgüvenli bugünü.

Durand Jones & The Indications - Flowers

Durand Jones & The Indications, 4. albümleri Flowers'ta acele etmeyen, kendinden emin ve olgun bir ruh haliyle karşımıza çıkıyor. Albüm, adını hak eder biçimde sıcak, yumuşak ve yaz gecelerine yakışan bir neo-soul atmosferi kuruyor. Grup bu kez gösterişten çok akışa güveniyor; şarkılar tek seferlik demoların ham enerjisinden doğup yavaş yavaş katmanlanıyor. Durand Jones'un falsettosu albümün merkezinde duruyor ve çoğu parçada enstrümanlar bilinçli biçimde geri çekilerek vokallere alan açıyor.

Paradise ve Lovers' Holiday gibi şarkılar, romantizmi hafif bir disko parıltısıyla sararken nostaljiyi ağırlaştırmadan taşıyor. Albüm boyunca Earth, Wind & Fire ve The Stylistics gibi 1970'ler soul geleneğinin izleri hissediliyor. Ama bu izler birebir taklitten çok bir ruh hali olarak var. Flower Moon ve Been So Long, groove'u sade ama bulaşıcı tutarak bedenle kolayca temas kuruyor. Albümün sonlarına doğru gelen Rust and Steel, abartıya kaçmadan dramatik bir derinlik ekleyerek Flowers'ın duygusal doruklarından birini oluşturuyor. Flowers, yenilik peşinde koşmaktan çok soul müziğin neden hâlâ bu kadar güçlü olduğunu hatırlatan, güven veren ve iç açıcı bir albüm.

Celeste - Woman Of Faces

Celeste, ikinci albümü Woman of Faces'te yalnızca güçlü bir ses değil, çatışmalarla yoğrulmuş bir anlatıcı olduğunu da tartışmasız biçimde ortaya koyuyor. Albüm, pandemiyle kesintiye uğrayan hızlı yükselişin ve uzun bir içe kapanma döneminin ardından gelen ağır ama bilinçli bir geri dönüş hissi taşıyor. Açılış parçası On With the Show, dinleyiciyi neredeyse sahne perdesi aralanıyormuş gibi teatral bir dünyaya davet ediyor. Bu kez merkezde romantik özlemden çok kimlik, kırılganlık ve kontrol duygusu var.

Albüme ismini veren Woman of Faces, Celeste'in kendisinden beklenen rollere ve takılan maskelere karşı sessiz ama sert bir itirazı gibi duruyor. Albüm boyunca sinematik yaylılar, çıplak piyano anları ve Could Be Machine gibi beklenmedik, mekanik dokular yan yana geliyor. Bu stil geçişleri zaman zaman sarsıcı olsa da parçalı yapı albümün ruh haline hizmet ediyor. Celeste'in vokali hâlâ albümün omurgası: Kimi anlarda kırılgan, kimi anlarda neredeyse meydan okuyan bir tonla ilerliyor. Angel Like You ve Carmen's Song, albümün duygusal derinliğini sessizce büyüten anlar arasında öne çıkıyor. Woman of Faces, kolay tüketilen bir soul albümünden çok, sabır isteyen ama karşılığında samimi bir yakınlık sunan bir iç döküm.

Parcels - LOVED

Parcels, LOVED'da çok sesli armoniyi bir "hüner" gibi sergilemek yerine, şarkıların kalbine yerleştirip onu doğal bir dile dönüştürüyor. Albümün en çarpıcı yanı, teknik olarak kusursuz duran bu armonilerin soğuk değil; tam tersine sıcak, davetkar ve sürekli "birlikte" hissettirmesi. İlk bakışta tanıdık bir nu-disco/funk alanında dolaşıyorlar; ama bu kez enerjiyi yükseltmekten çok, duyguyu berraklaştırmayı seçiyorlar. Berlin'in parlak elektronik cilasından biraz geri çekilip köklere dönüyor, Nile Rodgers'ı hatırlatan ritmik gitarlarla Thinkaboutit ve Yougotmefeeling gibi parçaları güneşli bir coşkuyla taşıyorlar.

LOVED'ın sürprizi ise "daha yavaş" anlarda saklı: Everybodyelse ve Summerinlove, grubun yumuşaklığının da en az groove kadar iddialı olabildiğini gösteriyor. Finalde Finallyover ve Iwanttobeyourlightagain, bu kırılgan hattı iyice belirginleştirip albümü dokunaklı bir kapanışa bağlıyor. Bütün bu geçişlerin merkezinde Noah Hill'in bası var; ağır, tekinsizleşmeden derinleşen bir omurga kurarak melodilerin "fazla parlak" olma riskini dengeliyor. Bu sayede Parcels, parıltıyı dozunda tutup şarkılara nefes alan bir genişlik kazandırıyor. Evet, yer yer tekrar hissi var; ama o tekrar, bir yaz gecesi gibi: Aynı rüzgâr, başka bir sıcaklıkla geri geliyor. LOVED, en temelde özgürce akan, titizce örülmüş ve bittiğinde bile kulağın "bir armoni daha" diye geriye dönmek istediği bir albüm.

Geese - Getting Killed

Geese, üçüncü albümü Getting Killed'de son birkaç yıldır geçirdiği dönüşümü bir "tarz değişimi" değil, neredeyse yeni bir karakter yaratımı gibi sunuyor. Grubun 23 yaşındaki lideri Cameron Winter'ın (2024 sonunda Heavy Metal adında nefis bir solo albüme de imza atmıştı) hem büyüleyici hem muğlak anlatıcılığı, şarkıların içine bir vaaz tonu, bir sokak alayı gürültüsü ve ince bir kara mizah katıyor. Albüm, klasik rock melodilerinin tesellisiyle çağın absürtlüğünü yan yana getiriyor; Taxes'ta bir cümle hem dua hem küfür gibi çarpıyor. 

Gitarlar kimi yerde gevezelik ediyor, kimi yerde bıçak gibi kesiyor. Albümde manevi bir titreşimi andıran bir enerji hissediliyor: Bazen sözlerdeki imgeleriyle, bazen Winter'ın sanki kalabalığa seslenir gibi dolaşan vokaliyle. Bu kadar ayrıntı varken Geese, kolayca dağılabilecek bir yapıya kayabilirdi ama Getting Killed hiçbir anında kontrolü kaybetmiş gibi durmuyor. Aksine, grup sanki bu "kalabalığın" riskini göze alıp tam da orada özgürlüğünü buluyor ve karmaşayı estetik bir karara dönüştürüyor. Sonuç, 2025'in en tuhaf, en kışkırtıcı, en diri ve en iyi rock kaydı; kıyameti anlatırken bile canlı, sert ama şefkatli, gürültünün içinden melodinin yolunu açan bir albüm.

Florence and the Machine - Everybody Scream

Everybody Scream, Florence Welch'in kaosu yine güzelliğe çevirdiği, üstelik bu kez bedenden ve hayatta kalmaktan kaçmayan bir albüm; sesi, hem bir çığlık hem de bir tür dua gibi işliyor. Florence Welch'in Guardian'a anlattığı üzere, yazma sürecinin fitilini turnede yaşadığı ve hayatını tehdit eden dış gebelik, ardından gelen acil ameliyat ve düşük travması ateşliyor. Sadece 10 gün sonra sahneye geri dönme ısrarı, albümün damarına yerleşen o "acele etme" hissini açıklıyor: Her şey yanarken bile şarkılar durmuyor.

2022 çıkışlı önceki albüm Dance Fever'daki gelgitlerin ardından burada ağırlık, ölümlülüğe ve "bu bedende yaşamanın" acısına kayıyor; sözler sık sık bir yüzleşme ve hesaplaşma duygusu taşıyor. Albümün temel enerjisi, gotik ve pagan imgelemle beslenen bir ritüel hissi: Korku, büyü ve karanlık, umudu çağırmak için kullanılan araçlara dönüşüyor. Welch'in anlatımı romantize etmiyor; yara izlerini gösterirken, şöhretin ve sahne ışığının bedelini de açıkça masaya koyuyor. Albümün en güçlü tarafı, kırılganlığı zayıflık diye sunmaması. Kırılganlığı, güçle yan yana koyup gerçek bir dayanıklılık anlatısı kuruyor. Sonuçta Everybody Scream, dinleyeni karanlığın içine çekip orada bırakmayan; tam tersine, karanlıktan geçerek nefes almayı yeniden öğreten, sert ama umutlu bir geri dönüş.

Lily Allen - West End Girl 

West End Girl, Lily Allen'ın 7 yıllık sessizliğini "geri dönüş" gösterisine çevirmek yerine, kişisel bir enkazın içine elini sokup orada bulduklarını saklamadan masaya dizdiği bir albüm. Ünlü oyuncu David Harbour'la evliliğinin ihanet ve güven yıkımıyla dağılması, albümün ana yakıtını oluşturuyor. West End Girl o kırılmanın hemen ardından, o taze acıyla yazılıp kaydedilmiş. Allen, bu çöküşten doğan parçaları bir intikam manifestosuna çevirmiyor; aksine ihanetin geride bıraktığı utanç, öfke ve boşluğu, popun parlak yüzünü kirletmekten çekinmeden anlatıyor. Şarkıları dinlerken, iyileşmekten çok "hayatta kalmak için anlatma" dürtüsünü hissediyorsunuz.

Öte yandan bu kadar "çıplak" bir anlatı, kolayca acındırmaya kayabilirdi ama albümün gücü tam da burada yatıyor: Kendine acımadan, suçu basitleştirmeden ve dramatik numaralar çekmeden konuşuyor. Allen, müzikal olarak da eski şablonunu kopyalamıyor. Deneysel elektronik dokular ve dansa yakın ritimler anlatının ağırlığını taşıyacak kadar akıllı ve kontrollü kurulmuş. O yüzden West End Girl, karanlık bir hikaye anlatırken bile depresif bir albüm gibi akmıyor; Allen'ın yıllardır bildiğimiz o alaycı kıvılcımı, felaketin ortasında bile nabız tutuyor. Albümün duygusal merkezi, ihanetin kendisinden ziyade onun yarattığı kimlik sarsıntısı: Bir evin ve bir bedenin bir anda yabancılaşması. Albümü Beyoncé'nin LEMONADE'ine benzetenler çıkacaktır ama West End Girl'ün farkı, uzlaşma vaadi sunmaması; burada sadece kayıp ve çıplak gerçek var.

Wet Leg - Moisturizer

Wet Leg, Moisturizer'da ilk albümün soğukkanlı mizahını elden bırakmıyor ama bu kez daha içten, duygusunu saklamayan bir yerde duruyor. Rhian Teasdale'ın "perde kalktı" dediği yeni özgürlük hali, şarkılara çocuksu bir coşku ve romantik bir odak getiriyor. Üç yıllık aranın ardından Wet Leg'in ikiliyken beş kişilik bir gruba dönüşmesi, sesi daha iri, prodüksiyonu daha dolgun kılıyor. 

CPR, liquidize ve catch these fists, albümü daha ilk dakikadan ayağa kaldırıyor; sertleşen gitarlar, zihin açan küçük şakalar, kirli riff'ler ve canlı performans düşünülerek kurulmuş bir enerji. Teasdale, aşkın savunmasızlığını anlatırken bile kendini ciddiye almamayı başarıyor ve tam da bu çelişki Wet Leg'i hâlâ eğlenceli kılıyor. 

Pokemon'un yumuşak akışı, rüzgar saçındayken gün batımına sürüyormuş hissi vererek albüme nefes aldıran bir genişlik açıyor. Hemen ardından gelen pillow talk ise grubun en saldırgan anlarından biri; arsız ama dozunda, gürültüsünün içinde tebessüm ettiren bir şarkı. Final düzlüğünde tempo yer yer düşse de u and me at home tatmin edici bir kapanış sunuyor. Moisturizer, ilk albümün büyüsünü aynen geri getirmese de daha samimi, daha derli toplu, yine de kendine özgü bir ikinci adım; insan Wet Leg'in bir sonraki hamlede daha çok risk almasını istemekten kendini alamıyor.

Independent Türkçe