Mélanie Pain'ın sesi daha ilk anda tanıdık geliyor. Ne de olsa uzun yıllar Nouvelle Vague'ın sesi olarak tanındı. Ama bugün bu tanım onu eksik bırakıyor. Çünkü solo kariyerinde giderek sadeleşen, duyguyu öne çıkaran ve kendine ait bir müzikal dil kuran başka bir yere ulaştı. Sesi hâlâ çoğumuzu Nouvelle Vague'ın o zarif, hafif melankolik dünyasına götürüyor ama Pain artık yalnızca geçmişle anılan bir isim değil, yıllar içinde kendi dilini kurmuş bir müzisyen. Onun müziği, duygunun tarif edilemediği ama çok net hissedildiği bir yerden geliyor.
Son albümü How and Why, bu yolculuğun en berrak durağı gibi. Gösterişten uzak, neredeyse çıplak bir folk diliyle kurulan albüm, gitar ve vokalin yalın birlikteliğine yaslanıyor.
Pain'in yumuşak, derin ve zarif vokali de bu minimal yapıda daha belirgin hale geliyor. Uzun süredir birlikte çalıştığı müzisyenlerle canlı kaydedilen albüm, Kings of Convenience, Iron & Wine ve Emilíana Torrini gibi isimlerin izini taşısa da sonuçta ortaya çıkan şey bütünüyle Mélanie Pain'e ait.
Pain'i bu kez İstanbul'a getiren de bu döneminin ruhu. Bugün (3 Nisan) Blind İstanbul'da sahne alacak sanatçı, yıllar sonra yeniden Türkiye'ye dönmenin heyecanını gizlemiyor.
Daha önce, mekanın Babylon adıyla anıldığı dönemde Nouvelle Vague'la sahne aldığını hatırlıyor. "Unutulmayacak bir geceydi" diyor. Bu kez sahnede tamamen kendi şarkıları var, üstelik bugün onu sahnede yalnız bırakmayacak hayranlarına bazı sürprizler de hazırlamış:
Solo repertuvarımla geri dönmek benim için çok özel. Ve evet, birkaç sürpriz de olacak... Ama şimdilik sır.
Türkiye'yle kurduğu bağın yıllar içinde değiştiğini anlatırken sesi yumuşuyor ve bunu daha kişisel bir yerden tarif ediyor. Artık sadece bir konser durağı değil burası. "Orada gittikçe daha fazla insan tanıyorum. Bu yüzden bağım daha gerçek, daha derin" diyor. İstanbul'dan her ayrılışında içinde kalan duyguyu ise tek kelimeyle özetliyor: Minnet.
"Turistik tarafın ötesinde, insanların cömertliğini hissediyorum" diye devam ediyor sözlerine.
Bu bağın belki de en somut karşılığı ise Türkçe şarkılar. Pain'in Duman'ın Senden Daha Güzel'ine getirdiği yorumunun Türkiye'de gördüğü ilgi, onun için de sürpriz olmuştu. O hikayeyi anlatırken hâlâ şaşkın:
Bir arkadaşım bana anlamlı Türkçe şarkılardan oluşan bir liste hazırladı. Senden Daha Güzel'in herkesin barlarda eşlik ettiği bir klasik olduğunu söyledi. İlk dinlediğimde şarkının gücüne kapıldım. Melodiyi hemen söyleyebildim.
Şarkıyı Fransızcaya taşıma fikri ise bizzat Duman'ın lideri Kaan Tangöze'den geliyor. Pain, "Kaan'a gönderdim, çok beğendi. Hatta Fransızca versiyon fikrini o önerdi" diye anlatıyor. Daha sonra da İstanbul'da grubun konserine gitmiş. O konserin atmosferinden çok etkilendiğini de anlatıyor:
Etrafımdaki herkes şarkıyı söylüyordu. Çok duygusaldı.
Ama asıl etkileyici olan, Pain'in bu şarkıya yaklaşım biçimi. Orijinal versiyonun enerjisini alıp onu yumuşatıyor, içine melankoli katıyor, neredeyse fısıltıya yakın bir tona çekiyor. "Şarkının bana ait gibi duyulmasını istedim" diyor:
Akorları korudum ama sözleri kendi yorumumla söyledim. Sanırım melankolisini biraz daha öne çıkardım.
Onun için müzik sabit bir şey değil. "Şarkılar yaşayan şeyler" diye ekliyor:
Değişirler, dönüşürler.
Bu yaklaşım, Barış Manço'nun Hal Hal yorumunda da kendini gösteriyor. Psikedelik kökleri güçlü olan bu şarkı, Pain'in elinde daha sakin, daha içe dönük bir forma bürünüyor. Akustik gitarın öne çıktığı düzenleme, hafif perküsyonlar ve ince dokunuşlarla genişliyor. Pain'in sesi ise şarkıyı neredeyse baştan yazıyor: Daha kırılgan, daha güneşli ve aydınlık...
"Barış Manço'yu keşfettiğimde adeta ona takıntılı hale geldim" diyor gülerek. Ben de söz Barış Manço'ya gelince bu duygunun pek çok kişiye tanıdık geleceğini, yalnız olmadığını hatırlatıyorum ona.
O ise "Melodilerindeki zenginlik ve yaratıcılık beni çok etkiledi" diye karşılık veriyor. Şarkının bugün hâlâ neden güçlü olduğuna dair cevabı ise basit:
Eskimiyor. Paris'teki çocuklarım bile Hal Hal'ı söylemeye başladı.
Onun için cover yapmak bir yeniden yaratım süreci ama aynı zamanda büyük bir sorumluluk. "Bir şarkıyı anlamadan söyleyebilirsiniz" diyerek ekliyor:
Ama gerçekten hissettiğinizde çok daha güçlü olur.
Bu yüzden her şarkıya uzun uzun hazırlanıyor. Sözleri, bağlamı, hikayeyi öğrenmeden mikrofonun başına geçmiyor:
Şarkıya saygı duymak istiyorum. Ona özen göstermek, iyi bakmak...

Bu titizlik, How and Why albümünde de hissediliyor. Pain, albümde neredeyse tam kontrol sahibi: Şarkıların çoğunu kendisi yazmış, prodüksiyon sürecini de yönlendirmiş. Ama bu "kontrol" kelimesi kulağa geldiği kadar sert değil onun dünyasında. "Tek bir amacım vardı" diyor:
Beni mutlu edecek, hayatımı umutla dolduracak şarkılar yazmak.
Ortaya çıkan albüm gerçekten de hayal ettiği gibi: Güneşli ama hüzünlü, sade ama derin. Gürültüden arınmış, doğrudan kalbe dokunan bir ses dünyası.
Pain, yıllarını geçirdiği Nouvelle Vague'la solo işleri arasında keskin bir çizgi olmadığını söylüyor. "Ne söylersem söyleyeyim aynı ruhu katıyorum" diyor. Ama solo üretimde bir fark var: Hikaye artık tamamen ona ait. Kendi sözleri, kendi melodileri ve elbette kendi duyguları.
Bir şarkıyla gerçekten bağ kurup kurmadığını anlaması ise son derece basit. "Söylerken tüylerim diken diken oluyorsa, bu iş tamamdır" diyor:
Bağ kurmuşumdur.
Bu bağ, sahnede de kendini gösteriyor. Yıllardır söylediği şarkılar bile onun için her seferinde yeniden doğuyor. "Bu biraz gizemli" diye gülüyor:
Ama seyirci, mekan, ruh halim... Hepsi değişiyor. Ve tüm bunlarla birlikte şarkı da değişiyor.
İstanbul konseri için o geceyi temsil edecek tek bir şarkı var aklında: Aussi belle que toi. Yani Senden Daha Güzel'in Fransızca versiyonu:
İstanbul'u çok iyi anlatıyor. Çok güzel, çok benzersiz. Bu şehre aşık olmak çok kolay.

Biraz ileri sarıp konserden sonra seyircinin nasıl hissetmesini istediğini soruyorum. Cevabı yine sade, yine naif. Ama bir yandan da hepimizin hayalini kurduğu bir hissiyattan bahsediyor sanki:
Daha hafif. Daha huzurlu. Sanki iki saatliğine yumuşak ve mutlu bir dünyaya gitmiş gibi.
Mélanie Pain'in müziği de tam olarak bunu yapıyor zaten. Gürültünün içinden sessiz bir alan açıyor. Acele etmeden, kendini göstermeye çalışmadan, sadece var olarak. Belki de bu yüzden, yıllar sonra bile yeniden keşfediliyor. Çünkü kimi sesler, sadece ilk duyulduğunda değil, gerçekten hazır olduğunuzda, insan tam da yerini bulduğunda anlam kazanıyor. Ve Pain'in sesi de onlardan biri...
Independent Türkçe


