Hollywood'un şatafatlı dünyasında zirveye tırmanmanın yolu, sanılanın aksine her zaman dev bütçeli sinema filmlerinden geçmiyor. Geçmişe dönüp baktığımızda ER'ın acil servisinden fırlayıp Hollywood'un belki de en karizmatik jönüne dönüşen George Clooney'yi, komedi dizisi Bosom Buddies'le televizyonda rüştünü ispatlayıp sinema tarihinin en saygın isimlerinden biri olan Tom Hanks'i ya da bir sitcom yıldızıyken gişe canavarına dönüşen Will Smith'i görmek bu kadim geleneğin en büyük kanıtı. Hatta bugün Marvel evreninde Thor rolünde çekiç sallayan Chris Hemsworth'ün bile bir zamanlar Avustralya pembe dizilerinde ter döktüğünü düşünürsek, küçük ekranın nasıl bir yıldız fabrikası olduğu daha iyi anlaşılıyor.
Günümüzde ise dijital platformların küresel gücü sayesinde bu geçiş süreci çok daha hızlı. Diziler artık sinemaya geçmeden önceki "ısınma turu" gibi görülmüyor. Birkaç bölüm içinde milyonlarca izleyiciye ulaşan genç oyuncular, kısa sürede stüdyoların en çok aradığı yüzlere dönüşebiliyor.
Euphoria, Normal People, Skins, Stranger Things ve Sex Education gibi diziler de bu yıldız fabrikasının en güçlü örnekleri arasında. Jacob Elordi'den Paul Mescal'a, Nicholas Hoult'tan Finn Wolfhard ve Asa Butterfield'a uzanan bu kuşak, gençlik dizilerinin konforlu alanından çıkıp prestijli yönetmenlerin, büyük stüdyo filmlerinin ve ödül sezonlarının merkezine yerleşti.
Üstelik onları ilginç kılan yalnızca dış görünüşleri ya da sosyal medyadaki popülerlikleri değil; riskli rol seçimleri, türler arasında rahatça gezebilmeleri ve çocuk yıldızlıktan yetişkin oyunculuğa geçerken kimliklerini yeniden kurmaları...
Biz de bu başarı hikayelerini yakından incelemek ve kuşağın en dikkat çeken isimlerine göz atmak istedik. İşte dizilerin konforlu dünyasında parlayıp, basamakları hızla tırmanarak Hollywood arenasında güç dengelerini değiştiren yeni nesil aktörler...
Jacob Elordi
Doğum tarihi: 26 Haziran 1997
Hollywood kapısını açan dizi: Euphoria
Sıçrama yaptığı Hollywood filmleri: Priscilla, Saltburn, Frankenstein
Bugün: Euphoria'daki tekinsiz ve toksik Nate Jacobs rolüyle yeteneğini tüm sektöre kanıtlayan Elordi, jenerasyonunun en karizmatik oyuncularından biri olarak Sofia Coppola gibi rejisörlerin vazgeçilmez başrolü haline geldi.
Avustralya'nın Brisbane kentinde büyüyen Jacob Elordi, lise yıllarında okul tiyatrosunda oyunculuğa adım attığında, boyunun 1.96 metreye ulaşması nedeniyle "çok uzun olduğu için asla rol alamayacağı" eleştirilerine maruz kalsa da bu fiziksel özelliğini zamanla ekrandaki en büyük avantajına dönüştürmeyi başardı. Sinemaya olan tutkusunu küçük yaşta keşfeden ve Heath Ledger'ın Kara Şövalye'deki (The Dark Knight) Joker performansını izledikten sonra oyuncu olmaya karar veren Elordi, Hollywood'a tutunmaya çalıştığı dönemde cebindeki son birkaç yüz dolarla arabasında yaşamak zorunda kaldı.

Karayip Korsanları: Salazar'ın İntikamı'nda (Pirates of the Caribbean: Dead Men Tell No Tales) figüran olarak kamera karşısına geçen Elordi, gençlik üçlemesi The Kissing Booth'la geniş bir hayran kitlesi kazansa da bu dönemde yaptığı işin kendisini tatmin etmediğini söyledi. 28 yaşındaki yıldız, daha sonra GQ'ya verdiği bir röportajda The Kissing Booth hakkında, "O filmleri çekmeden önce de yapmak istemiyordum. Saçmalar. Evrensel değiller, sadece bir kaçış" sözleriyle Hollywood'da nadir görülen bir açıksözlülüğe imza attı.
Kariyerindeki asıl dönüm noktasıysa HBO dizisi Euphoria'daki Nate Jacobs rolü oldu. Elordi, seçmeler sırasında repliklerinin bir kısmını unuttuğunu daha sonra kendisi anlatacaktı. Elordi, "Euphoria seçmeleri olmasaydı eve dönmek zorunda kalacaktım. Banka hesabımda sadece birkaç yüz dolar kalmıştı" diyerek o dönemde yaşadığı belirsizliği anlatmıştı.
Canlandırdığı karakterinin karanlık ve manipülatif dünyasına girebilmek için set boyunca çekim aralarında bile insanlardan uzak durup yalnız kalmayı tercih eden Elordi, bu tekniğiyle Hollywood'un radarına bir karakter oyuncusu olarak girmeyi başardı.
Sektörün dayattığı "romantik jön" kalıplarını yıkmak için bilinçli olarak riskli ve bağımsız projelere yönelen Avustralyalı aktör, Sofia Coppola imzalı Priscilla'da Elvis Presley'yi canlandırırken, karakterin ses tonunu yakalayabilmek için günde iki paket pastırma yiyerek ses tellerini kalınlaştırmaya çalıştı. Oscar ödüllü Emerald Fennell imzalı Saltburn'de aristokrat Felix rolüyle popüler kültürde adeta bir fenomene dönüşen Elordi, oyunculuk anlayışını klasik sinema geleneğinden ve eski kuşak oyunculardan beslediğini söylüyor.
Magazin basını ve sosyal medya kültürüne mesafeli duran Elordi, dijital dünyanın oyuncular üzerindeki etkisini şu sözlerle özetliyor:
Sosyal medyada sürekli bir vitrin oluşturmak ve insanların sizin hakkınızda ne düşündüğünü umursamak zorunda kalmak, oyunculuğun doğasındaki o özgür ve yaratıcı ruhu tamamen öldüren korkunç bir zehir.
Kırmızı halılarda benimsediği 1970'ler esintili eforsuz retro stili, vintage çanta koleksiyonuna olan merakı ve entelektüel duruşuyla Z kuşağının en dikkat çeken moda ikonlarından biri kabul ediliyor. Klasik edebiyata, senaryo yazımına ve analog fotoğrafçılığa karşı tutku besleyen, set aralarında elinden kitap düşürmeyen oyuncu, kariyerini sadece kamera önüyle sınırlamak istemediğini her fırsatta dile getiriyor.
Guillermo del Toro'nun Frankenstein uyarlamasından Uğultulu Tepeler'e (Wuthering Heights) uzanan projeleriyle Elordi, doğal karizmasını minimalist oyunculuk tekniğiyle harmanlayarak Hollywood sinemasının geleceğini kendi sanatsal kurallarıyla şekillendiriyor.
Paul Mescal
Doğum tarihi: 2 Şubat 1996
Hollywood kapısını açan dizi: Normal People
Sıçrama yaptığı Hollywood filmleri: Güneş Sonrası (Aftersun), All of Us Strangers, Gladyatör 2 (Gladiator II)
Bugün: Normal People'daki Connell rolüyle adeta bir gecede küresel bir fenomene dönüşen Mescal, bağımsız sinemada kazandığı Oscar adaylığının ardından Ridley Scott imzalı Gladyatör 2'de başrolü kaparak Hollywood'un en saygın aktörleri arasına yerleşti.
İrlanda'nın Maynooth kasabasında büyüyen Paul Mescal, gençlik yıllarında ülkenin geleneksel sporu olan Gal futbolunda profesyonel bir savunma oyuncusuyken, geçirdiği ciddi sakatlık nedeniyle spor kariyerine veda etmek zorunda kaldı. Bu dönüm noktasının ardından oyunculuğa yönelen ve Dublin'deki prestijli Lir Akademisi'nden mezun olan Mescal, kariyerinin henüz başındayken ilk kez kamera karşısına geçtiği, Sally Rooney'nin çok satan romanından uyarlanan Normal People'daki Connell Waldron performansıyla Emmy adaylığına uzanarak tüm sektörü şaşkına çevirdi. İlginçtir ki Mescal seçmeler sırasında Connell rolünü alacağından hiç emin olmadığını, hatta son tur görüşmeden çıktığında işin başkasına gideceğini düşündüğünü söylemişti.

Dizide canlandırdığı karakterin simgesi haline gelen gümüş zincir kolye, beklenmedik şekilde bir popüler kültür fenomenine dönüştü. Mescal ise hayranların bu kolye adına sosyal medya hesabı açmasını hem komik hem de şaşırtıcı bulduğunu dile getirmişti.
Şöhret patlaması yaşamasına rağmen süper kahraman filmleri yerine bağımsız sinemaya yönelen Mescal, düşük bütçeli ilk film Güneş Sonrası'ndaki melankolik genç baba Calum rolüyle ilk Oscar adaylığını kucaklayarak kariyerindeki yükselişi farklı bir seviyeye taşıdı. Henüz 26 yaşındayken Oscar'a aday gösterilince, Peter O'Toole ve James Dean gibi isimlerin ardından bu kategoriye aday olan en genç oyuncular arasına girdi.
Tiyatro sahnesine olan tutkusundan hiçbir zaman vazgeçmeyen ve Londra'da kapalı gişe oynadığı Arzu Tramvayı'nın (A Streetcar Named Desire) kulisindeyken usta yönetmen Ridley Scott'tan kariyerinin en önemli tekliflerinden birini aldı.
Canlandıracağı karakterleri inşa ederken fiziksel dönüşüme de büyük önem veren İrlandalı yıldız, antik Roma arenalarında dövüşecek bir gladyatöre dönüşmek için aylarca çalışsa da Hollywood'un tek tipleştirilmiş "kaslı jön" imajına karşı mesafeli duruşunu her zaman korudu. GQ'ya verdiği bir röportajda, "İnsanların bir karakteri oynadığımı unutup sadece onu izlemelerini istiyorum" sözleriyle oyunculuğa yaklaşımını özetlemişti.
Şöhretin getirdiği yoğun ilgiden, magazin dünyasından ve sosyal medyadan bilinçli olarak uzak duran Mescal, sektörün yıpratıcı doğasını Guardian'a verdiği röportajda şu sözlerle özetlemişti:
Oyunculuğu sadece bir iş, karakter yaratmayı ise kutsal bir zanaat olarak görüyorum. Bu yüzden sosyal medyadaki takipçi sayılarının ya da popülarite çılgınlığının bir oyuncunun sanatsal değerini belirlemesine izin verilmesini tamamen saçmalık olarak buluyorum.
Piyano çalabilen, şarkı sözü yazan ve müzikal geçmişi olan çok yönlü sanatçı, Ridley Scott'la gerçekleştirdiği ilk tanışma toplantısında usta yönetmenle yarım saat boyunca oyunculuk yerine sadece Gal futbolu üzerine sohbet ederek rolü kapacak kadar samimi ve eforsuz bir duruşa sahip. Setlerden uzak olduğu zamanlarda kitap okumayı, analog fotoğraf çekmeyi ve memleketi İrlanda'daki dostlarıyla vakit geçirmeyi seçen genç yıldız, kariyeri büyüse de özel hayatını ve üretim biçimini göz önünde yaşamamayı tercih ediyor.
Son olarak Hamnet'te izlediğimiz Paul Mescal, bakışlarındaki hüzünlü derinliği güçlü bir ekran karizmasıyla harmanlayarak, hem bağımsız sinemada hem de büyük stüdyo yapımlarında aranan oyuncular arasında yer alıyor.
Nicholas Hoult
Doğum tarihi: 7 Aralık 1989
Hollywood kapısını açan dizi: Skins
Sıçrama yaptığı Hollywood filmleri: Mad Max: Fury Road, X-Men serisi, The Favourite, Superman: Legacy
Bugün: Gençlik fenomeni Skins'deki Tony Stonem karakteriyle adeta bir jenerasyonun çehresini değiştiren Hoult, çocuk yıldız lanetini kırarak Hollywood'un en eksantrik karakter oyuncularına ve James Gunn'ın yeni DC evrenindeki Lex Luthor gibi devasa başrollere uzanan muazzam bir kariyer inşa etti.
Birleşik Krallık'ın Berkshire kontluğunda büyüyen Nicholas Hoult, henüz 11 yaşındayken Nick Hornby uyarlaması Bir Erkek Hakkında'da (About a Boy) Hugh Grant'le paylaştığı başrolle çocuk yaşta büyük bir şöhret yakalasa da asıl küresel çıkışını, ikonik gençlik draması Skins'deki manipülatif ve karizmatik Tony Stonem rolüyle gerçekleştirdi.

Ergenlik döneminin karmaşıklığını ekrana taşıyan Hoult, dizinin başarısının ardından Hollywood'un dikkatini çekerek çocuk yıldız imajını tamamen yıkan nadir aktörlerden biri olmayı başardı. Yakışıklı bir jön olarak kariyerine çok daha konforlu bir yoldan devam edebilecekken tekinsiz, tuhaf ve fiziksel olarak tanınmayacak hale geldiği rollere çekilen ünlü aktör, X-Men serisinin tüylü mavi canavarı Beast'e, Mad Max: Fury Road'daysa yüzü tamamen beyaza boyanmış, çılgın savaş çocuğu Nux'a hayat vererek farklı türlerdeki performanslarıyla dikkat çekti.
Guardian'a verdiği bir röportajda "Kariyerimde en çok hata yapmaktan korktuğum zamanlar, genellikle en doğru kararları verdiğim zamanlar oldu" sözleriyle kariyerinde güvenli tercihler yerine risk almayı seçtiğini anlatmıştı.
Ekran süresi kısa olsa bile yer aldığı her sahnede tüm dikkatleri üzerine çekme becerisiyle tanınan oyuncu, Sarayın Gözdesi'ndeki (The Favourite) peruklu, pudralı aristokrat Robert Harley rolüyle ve hiciv dehası The Great dizisindeki absürt Rus İmparatoru Peter performansıyla komedi ve dramı harmanlamadaki yeteneğini tüm dünyaya ilan etti.
Kariyeri boyunca disiplinli çalışmasıyla tanınan Hoult, rollerine hazırlanırken ayrıntılara büyük önem veriyor. Buna rağmen sinema sektörünün yalnızca dış görünüşe ve popülariteye odaklanan yönlerine her zaman mesafeli yaklaşmayı tercih etti.
Hollywood'un dayattığı pırıltılı ama bir o kadar da yıpratıcı şöhret kültürüyle kurduğu ilişkiyi GQ'ya verdiği bir röportajda şu sözlerle özetlemişti:
Eğer aynaya baktığınızda sadece Hollywood'un sizin hakkınızda ne düşündüğünü görüyorsanız, bu meslekte çok çabuk delirirsiniz. Benim için önemli olan tek şey kamera 'kayıt' dediğinde tamamen başka birine dönüşebilmenin verdiği o çocukça heyecan.
Çocukluğunda bale eğitimi alan, trombon çalabilen ve motor sporlarında profesyonel yarış lisansına sahip olan çok yönlü aktör, James Gunn imzalı Superman'de meşhur kötü adam Lex Luthor rolünü kaparak kariyer zirvelerinden birine ulaştı.
Özel hayatını gözlerden uzak yaşamayı tercih eden oyuncu, sosyal medyanın yarattığı sürekli görünür olma baskısından da uzak duruyor. Set dışındaki zamanını ailesiyle vakit geçirerek ve doğayla iç içe yaşayarak değerlendiren Hoult, klasik İngiliz beyefendisi duruşunu sıradışı karakter seçimleriyle birleştirerek kuşağının en dikkat çekici oyuncuları arasında yer almayı sürdürüyor.
Finn Wolfhard
Doğum tarihi: 23 Aralık 2002
Hollywood kapısını açan dizi: Stranger Things
Sıçrama yaptığı Hollywood filmleri: O (It) serisi, Hayalet Avcıları: Öteki Dünya (Ghostbusters: Afterlife) ve Saturday Night
Bugün: Stranger Things'de canlandırdığı Mike Wheeler karakteriyle henüz 13 yaşındayken küresel şöhrete kavuşan Wolfhard, çocuk yıldız olarak başladığı kariyerini popüler sinema projeleriyle sağlamlaştırırken, müzisyen ve yönetmen kimlikleriyle de çok yönlü bir sanatçıya dönüştü.
Kanada'nın Vancouver şehrinde büyüyen Finn Wolfhard, senarist babasının etkisiyle daha bebekken arka planda sürekli filmlerin döndüğü bir ev ortamında büyüdü. Henüz 9 yaşındayken yönetmen olmak istediğini fark eden Wolfhard, film setlerini yakından tanıyabilmek için Craigslist'teki ilanlara başvurarak oyunculuğa adım attı. Kısa süre içinde kamera önünde olmayı da en az yönetmenlik kadar sevdiğini keşfetti.

İlk ciddi deneyimini The 100'daki konuk rolüyle kazanan genç yetenek, her sabah karakterinin protez makyajı için saatlerce katlandığı zorlu süreci kariyerinin ilk ciddi sınavlarından biri diye anımsıyor. Daha ergenliğe bile adım atmadan dahil olduğu Stranger Things'in bir dünya fenomenine dönüşmesiyle spot ışıklarının merkezine yerleşen Wolfhard, bu popülariteyi Stephen King'in 2017 yapımı O (It) uyarlamasında geveze Richie Tozier rolündeki başarısıyla taçlandırdı. Küçük bir çocukken bile Nintendo oyunları oynayan ve plak biriktiren tam bir retro kültürü hayranı oyuncu, bu nostaljik eğiliminin kendisini Stranger Things ve Hayalet Avcıları (Ghostbusters) gibi dönem işlerine doğal olarak çektiğine inanıyor.
Kamera önündeki özgüvenli duruşuna rağmen aslında röportajlarda ve topluluk önünde son derece gergin hissettiğini belirten içe dönük aktör, sosyal medyaya mesafeli yaklaşırken vaktini yakın çevresiyle geçirmeyi tercih ediyor. Şöhret baskısını çok erken yaşta göğüsleyen genç yıldız, spot ışıkları altındaki hassas dengeyi bir röportajında şu sözlerle özetlemişti:
Eğer biri ünlü olmaktan tamamen memnun ve rahat olduğunu söylüyorsa, o kişi psikopattır. Kameralar önünde büyürken sınırları test etme veya hata yapma şansınız olmuyor. Bu yüzden odağımı sadece nihai hedefime, yani film çekmeye ve işimi hakkıyla yapmaya yönlendiriyorum.
Oyunculuğun yanı sıra müzik dünyasında da aktif bir kariyer sürdüren, Calpurnia ve The Aubreys gruplarıyla indie rock sahnesinde gitarist ve solist olarak adından söz ettiren Wolfhard, solo albüm projeleriyle de üretimlerine hız kesmeden devam ediyor. NME'ye verdiği röportajda, "Müzik ve oyunculuk arasında seçim yapmak istemiyorum çünkü ikisi de kimliğimin bir parçası" sözleriyle yaratıcı yaklaşımını özetlemişti.
Henüz 20'lerinin başında olmasına rağmen kısa filmler çeken, senaryolar yazan ve Hell of a Summer gibi bağımsız yapımlarda yönetmen koltuğuna oturarak çocukluk hayalini gerçeğe dönüştüren Wolfhard, kariyerini yalnızca oyunculukla sınırlamak istemediğini gösterdi.
Kendini popüler kültüre tamamen kaptırmadan müzik stüdyolarıyla film setleri arasında köprü kurmayı başaran genç aktör, kendi kuşağının dinamik ve vizyoner yaratıcılarından biri.
Asa Butterfield
Doğum tarihi: 1 Nisan 1997
Hollywood kapısını açan dizi: Sex Education
Sıçrama yaptığı Hollywood filmleri: Çizgili Pijamalı Çocuk (The Boy in the Striped Pyjamas), Hugo, Our Hero, Balthazar
Bugün: Sex Education dizisindeki Otis Milburn rolüyle yetişkinlik kariyerinde küresel bir fenomene dönüşen Butterfield, çocuk yaşta adım attığı Hollywood dünyasındaki yerini perçinleyerek jenerasyonunun en popüler ve saygın İngiliz aktörlerinden biri olmayı başardı.
Londra'da büyüyen Asa Butterfield, oyunculuğa ilkokul yıllarında başladı ve henüz 10 yaşındayken rol aldığı Çizgili Pijamalı Çocuk'la geniş kitlelerin dikkatini çekti. Martin Scorsese'nin Oscar ödüllü filmi Hugo'da başrolü kaparak Hollywood'un parlak çocuk yıldızlarından birine dönüşen Butterfield, Netflix'in hit gençlik dizisi Sex Education'daki Otis Milburn karakteriyle dünya çapında tanınan bir yıldıza dönüştü.

NME'ye verdiği bir röportajda, "Her zaman biraz inek ve içe dönük biri oldum, bu yüzden Otis'in bazı yönlerini anlamak benim için çok kolaydı" sözleriyle karakterle kurduğu bağı anlatmıştı.
Butterfield, bir dönem Marvel Sinematik Evreni'nin yeni Örümcek Adam'ı olmaya en yakın isimlerden biri olarak görülüyordu. Ancak rol son anda Tom Holland'a gitti. Oyuncu daha sonra bu hayal kırıklığının kariyerinde beklenmedik kapılar açtığını söyleyecekti. Kaybettiği rolün kariyerini nasıl farklı bir yöne taşıdığını anlatırken şu sözleri kullanmıştı:
Bazen çok istediğiniz bir rol olur, senaryoyu çok seversiniz ve tüm kalbinizi ortaya koyarsınız ama yine de seçilemezsiniz. Bu durum gerçekten çok can sıkıcı olsa da sonunda hep çok daha iyi bir şeyin çıkacağını fark ettim ve nitekim Örümcek Adam rolünü kaybetmem sayesinde Sex Education dizisinde oynayabildim.
Kamera önündeki çekingen ve melankolik duruşunun aksine gerçek hayatta büyük bir bilgisayar oyunu tutkunu olan Butterfield, espora olan ilgisiyle de tanınıyor. İnternette "Stimpy" takma adıyla bilinen oyuncu, Super Smash Bros. turnuvalarında da yarıştı. Oyunculuğun yanı sıra müzik yapımcılığıyla ilgilenen Butterfield, yaratıcı yönünü farklı alanlarda geliştirmeyi sürdürüyor.
Çocuk yaşta gelen şöhrete rağmen göz önünde yaşamayı hiçbir zaman çok sevmediğini söyleyen oyuncu, boş zamanlarında kitap okumayı ve uzay bilimleriyle ilgili içerikleri takip etmeyi seviyor. Şöhretin ve sosyal medyanın yarattığı gürültüden uzak kalmaya çalışan Butterfield, özel hayatını mümkün olduğunca gözlerden uzak yaşamayı tercih ediyor.
Oyuncu son yıllarda kariyerini farklı türlerdeki projelerle çeşitlendirmeyi sürdürüyor. Netflix'in psikolojik gerilim dizisi Unchosen ve prömiyerini Tribeca Film Festivali'nde yapan bağımsız kara komedi Our Hero, Balthazar gibi yapımlarda rol alan Butterfield, ayrıca Duncan Jones'un çizgi roman uyarlaması animasyon bilimkurgu Rogue Trooper'ın seslendirme kadrosunda da yer alıyor.
Çocuk yıldızlıktan yetişkin oyunculuğa geçişi başarıyla tamamlayan Asa Butterfield, bugün hem bağımsız yapımlarda hem de büyük stüdyo projelerinde yer alırken, kuşağının en istikrarlı ve en sevilen Britanyalı oyuncularından biri olarak kariyerine devam ediyor.
Independent Türkçe
