Milyonlarca kişinin incelendiği araştırma, kenevir bağımlılığının genç erkeklere verdiği zararı ortaya koydu

"Çalışma, kenevir kullanımının zararsız olmadığına dair farkındalığın artmasına katkı sağlıyor"

Unsplash
Unsplash
TT

Milyonlarca kişinin incelendiği araştırma, kenevir bağımlılığının genç erkeklere verdiği zararı ortaya koydu

Unsplash
Unsplash

Kenevir bağımlılığı belirtileri gösteren genç erkeklerde şizofreni gelişme riskinin daha yüksek olduğu uyarısında bulunan yeni bir çalışma yayımlandı.

Aralarında ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri'nden (National Institutes of Health/NIH) isimlerin de bulunduğu araştırmacılar, şizofreni vakalarının kenevir kullanım bozukluğuna dayandırılabilecek kısmını hesaplamak için Danimarka'daki 6 milyondan fazla kişinin onlarca yıla yayılan sağlık kayıtlarındaki verileri analiz etti.

Şizofreni bir kişinin nasıl düşündüğünü, hissettiğini ve davrandığını etkileyen ciddi bir akıl hastalığıdır. Şizofreni hastaları gerçeklikle bağlarını kaybetmiş gibi görünür ve bazı durumlarda bu hastalık günlük aktivitelerini tamamlamayı neredeyse imkansız hale getirir.

Kenevir kullanım bozukluğu olan kişiler, hayatlarındaki olumsuz sonuçlara ve günlük aktivitelerini zorlaştırmasına rağmen uyuşturucu kullanmayı bırakamaz.

Psychological Medicine adlı bilimsel dergide yayımlanan yeni çalışmada erkekler ve kadınlarda kenevir kullanım bozukluğuyla şizofreni arasındaki bağlantıya dair güçlü kanıtlar sunulurken, genç erkeklerde bu bağlantının çok daha güçlü olduğu ortaya konuyor.

Bilim insanları 21 ile 30 yaş arası erkeklerde görülen şizofreni vakalarının üçte birinin, kenevir kullanım bozukluğunun önlenmesiyle engellenebileceğini tahmin ediyor.

Çalışmanın yazarlarından, NIH Ulusal Uyuşturucu Bağımlılığı Enstitüsü (National Institute on Drug Abuse/NIDA) Direktörü Nora Volkow, "Madde kullanım bozukluklarıyla akıl hastalıklarının iç içe geçmesi önemli bir halk sağlığı sorunu, acil eylem ve ihtiyaç duyan kişilere destek sağlanması gerekiyor" dedi.

Dr. Volkow şöyle belirtti:

"Kuvvetli kenevir ürünlerine erişim yaygınlaşmaya devam ederken, kenevir kullanımıyla ilişkili akıl hastalıkları yaşayabilecek kişiler için önleme, tarama ve tedaviyi de yaygınlaştırmamız hayati öneme sahip."

The Independent'ın haberine göre, araştırmada bilim insanları, kenevir kullanım bozukluğu ve şizofreni arasındaki ilişkilerin farklı cinsiyet ve yaş gruplarına göre nasıl farklılık gösterdiğini ve bu farklılıkların zaman içinde nasıl değiştiğini araştırdı.

Bilim insanları cinsiyet ve yaş grupları arasında, tüm şizofreni vakaları içinde özellikle kenevir kullanım bozukluğuna dayandırılabilecek olanların oranını hesaplamaya çalıştı.

Çalışmada kenevir kullanım bozukluğunun önüne geçilmesiyle 2021'de, 16 ile 49 yaş arası erkeklerdeki şizofreni vakalarının yaklaşık yüzde 15'inin önlenebileceği ortaya kondu.

Öte yandan araştırmacılar 21 ile 30 yaş arası genç erkeklerdeki kenevir kullanım bozukluğuna bağlı önlenebilir şizofreni vakalarının oranının yüzde 30'a kadar çıkabileceğini hesapladı.

Bilim insanları, kenevir kullanım bozukluğuna dayandırılabilecek yeni şizofreni vakalarının oranının son 50 yılda sürekli arttığı uyarısında da bulunuyor.

Araştırmacıların belirttiğine göre bu artış büyük olasılıkla zaman içinde kenevirin daha yüksek etki gücüne sahip olması ve kenevir kullanım bozukluğu teşhisinin yaygınlaşmasıyla bağlantılı.

Kopenhag Üniversitesi'nden, çalışmanın baş yazarı Carsten Hjorthoj, "Bu çalışma, kenevir kullanımının zararsız olmadığı ve risklerin zamanın bir noktasında sabitlenmediğine dair farkındılığımızın artmasına katkı sağlıyor" dedi.

Dr. Hjorthoj şöyle ifade etti: 

"Son 20-30 yılda kenevirin yasallaşmasının artması, onu dünyada en sık kullanılan psikoaktif maddelerden biri haline getirirken, esrarın zararlarına ilişkin kamu farkındalığını da azalttı."

Araştırmacılar genç erkeklerin kenevirin şizofreniye yol açan etkilerine karşı daha savunmasız olmasının altında yatan mekanizmaları incelemek için daha fazla çalışma yapılması çağrısında bulunuyor.



Farkında olmadan hafızanızı zayıflatan 5 günlük alışkanlık

Uyku eksikliği, akıl yürütme ve dikkatten sorumlu bölge olan prefrontal korteksi doğrudan etkiler (Arşiv - Reuters)
Uyku eksikliği, akıl yürütme ve dikkatten sorumlu bölge olan prefrontal korteksi doğrudan etkiler (Arşiv - Reuters)
TT

Farkında olmadan hafızanızı zayıflatan 5 günlük alışkanlık

Uyku eksikliği, akıl yürütme ve dikkatten sorumlu bölge olan prefrontal korteksi doğrudan etkiler (Arşiv - Reuters)
Uyku eksikliği, akıl yürütme ve dikkatten sorumlu bölge olan prefrontal korteksi doğrudan etkiler (Arşiv - Reuters)

Günlük hayatımızın rutinine farkına bile varmadan yerleşen bazı basit alışkanlıklar, zamanla zihinsel keskinliğimiz ve konsantrasyon kapasitemiz üzerinde belirgin etkiler bırakabiliyor.

Araştırmalar, hafızanın yalnızca yaşlanmadan etkilenmediğini, benimsenen yaşam tarzıyla da doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Yetersiz uyku, uzun süre oturmak, kronik stres, ekranların aşırı kullanımı ve fiziksel aktivitenin ihmal edilmesi gibi alışkanlıklar, beynin işlevlerini zaman içinde olumsuz etkileyebiliyor.

Neyse ki hafızanın sağlığını korumak ve bilişsel kapasiteyi desteklemek için büyük değişikliklere ihtiyaç yok. Yeterli uyumak, düzenli hareket etmek ve zihinsel performansı uzun vadede destekleyen dengeli bir yaşam tarzı benimsemek bu sürecin temelini oluşturuyor.

İşte hafızayı olumsuz etkileyebilen başlıca günlük alışkanlıklar ve bunların etkilerini azaltmaya yönelik bazı öneriler:

Yetersiz uyku

Yetersiz uyku, beynin yeni bilgileri düzenleyip depolamasını ve sinir hücrelerindeki atık maddeleri temizlemesini engelleyerek hafızayı doğrudan olumsuz etkiliyor.

Nörobilim ve psikiyatri alanındaki güncel araştırmalar, yetersiz uyku ile hafıza sorunları arasındaki ilişkinin yalnızca yorgunluk hissinden ibaret olmadığını, beynin yapısı ve işlevlerini doğrudan etkileyen hayati bir süreç olduğunu gösteriyor.

Uyku eksikliği, akıl yürütme, planlama ve dikkat gibi işlevlerden sorumlu prefrontal korteksi doğrudan etkiliyor. Bu bölgenin işlevlerinin bozulması seçici dikkatin azalmasına yol açıyor. Başka bir ifadeyle beyin, bazı ayrıntıları daha en başından yeterince algılayamadığı için bunları hafızaya aktaramıyor. Bu durum, kişinin yaşadığı “beyin sisi” hissini açıklıyor.

Araştırmalar, uyku düzeninin erken dönemde iyileştirilmesi, düzenli olarak yaklaşık 90 dakikalık şekerlemeler yapılması ve egzersiz uygulanmasının zihinsel performansın, konsantrasyonun ve hafıza oluşturma kapasitesinin önemli bir bölümünün yeniden kazanılmasına yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Uzun süre oturmak

Uzun süre oturmak, kan akışının azalması ve öğrenme ile hafızadan sorumlu hipokampus bölgesinde meydana gelen olumsuz değişimler nedeniyle hafızayı ve bilişsel işlevleri zayıflatabiliyor.

Tıp ve nörobilim alanındaki araştırmalar, özellikle günün büyük bölümünü oturarak geçiren hareketsiz yaşam tarzı ile hafıza zayıflığı ve bilişsel gerileme arasında doğrudan bir bağlantı bulunduğuna işaret ediyor.

Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nde (UCLA) manyetik rezonans görüntüleme yöntemi kullanılarak gerçekleştirilen önemli bir araştırmada, uzun süre oturmanın medial temporal lobda incelme ve hasarla bağlantılı olduğu ortaya kondu. Beynin bu bölgesi yeni anıların oluşması ve hatırlanmasında rol oynuyor ve hipokampusu da içeriyor.

Araştırmada dikkat çeken bir başka bulgu ise egzersizin, kişinin günün geri kalanında uzun saatler boyunca oturması halinde bu incelmeyi tamamen önleyememesi oldu. Buna göre uzun süre kesintisiz oturmak başlı başına bir risk faktörü olarak değerlendiriliyor.

Bu etkiyi azaltmak için bilimsel öneriler

Oturmaya ara verin: Her 30 dakikada bir 2-3 dakika ayağa kalkıp hareket etmek, beyne giden kan ve oksijen akışını artırmaya yardımcı oluyor.

Çalışırken hafif egzersiz yapın: Kısa yürüyüşler yapmak veya esneme hareketleri uygulamak uzun süre hareketsiz kalmanın etkilerini azaltabilir.

Kronik stres

Fizyolojik ve nörolojik araştırmalar, kronik stresin yalnızca psikolojik bir durum veya baskı ve tükenmişlik hissinden ibaret olmadığını, beyinde ve bilişsel işlevlerde belirgin değişikliklere yol açan sürekli bir hormonal ve kimyasal tepki olduğunu ortaya koyuyor. Hafıza da bu süreçten doğrudan etkileniyor.

Vücut sürekli stres altında kaldığında yüksek miktarda kortizol salgılıyor. Bu durum, anıların depolanmasında başlıca rol oynayan hipokampus üzerinde yoğun bir baskı oluşturuyor. Zamanla tekrarlanan bu hormonal etkiler sinir hücrelerinde gerilemeye ve zihinsel esnekliğin azalmasına yol açabiliyor.

Bunun sonucunda kişi, basit ayrıntıları hatırlamakta veya yeni bilgileri öğrenmekte zorlanırken sürekli bir “beyin sisi” yaşayabiliyor.

Hafızanızı stresten nasıl koruyabilirsiniz?

Kronik stresle mücadele etmek için bir anda köklü değişiklikler yapmak gerekmiyor. Beynin korunmasına yardımcı olacak günlük ve basit adımlarla başlanabilir.

Birkaç dakikayı nefes egzersizlerine ayırmak, düzenli olarak yürümek ve büyük görevleri küçük hedeflere bölmek, yüksek kortizol seviyelerinin oluşturduğu stres döngüsünün kırılmasına yardımcı olabilir. Bu alışkanlıklar yalnızca zihinsel rahatlama sağlamıyor, aynı zamanda beynin hafızadan sorumlu bölümünün kendini toparlama ve yenileme kapasitesini destekliyor.

Ekranlara aşırı maruz kalmak

Nörolojik ve davranışsal araştırmalar, akıllı telefon, bilgisayar ve televizyon gibi ekranlara aşırı maruz kalmanın beynin yapısı ve bilişsel işlevleri üzerinde, özellikle de hafıza ve bilgiyi kavrama kapasitesi açısından belirgin etkiler oluşturabileceğine işaret ediyor.

Ekranların ve akıllı cihazların olumsuz etkileri yalnızca göz yorgunluğuyla sınırlı kalmıyor. Uygulamalar arasında hızla geçiş yapmak zihni sürekli dikkat değiştirmeye alıştırarak çalışma belleğinin, dolayısıyla kavrama ve konsantrasyon kapasitesinin zayıflamasına yol açabiliyor.

Bunun yanı sıra günlük hayatın en küçük ayrıntılarını dahi cihazlarda saklamaya giderek daha fazla bağımlı hale gelmemiz, hafızanın daha az kullanılmasına neden olabiliyor.

Ekranlardan yayılan mavi ışık da derin uyku için gerekli olan uyku düzenini bozabiliyor. Mavi ışık, uykuya yardımcı olan melatonin hormonunun salgılanmasını baskılayarak uykusuzluğa veya derin uyku süresinin azalmasına yol açabiliyor.

Araştırmalar, derin uykunun hipokampusun anıları pekiştirerek kalıcı depolamaya aktardığı temel aşamalardan biri olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla ekran kullanımı nedeniyle bozulan uyku düzeni hafızayı da doğrudan olumsuz etkileyebiliyor.

Fiziksel aktiviteyi ihmal etmek

Tıp ve nörobilim alanındaki araştırmalar, hareketsizliğin ve fiziksel aktivitenin ihmal edilmesinin yalnızca fiziksel kondisyonu veya kalp sağlığını olumsuz etkilemediğini, aynı zamanda beynin yapısı ve öğrenme ile hafıza kapasitesi üzerinde de doğrudan etkiler oluşturduğunu gösteriyor.

Hareketsizlik ve uzun süre oturmak yalnızca bedensel sağlığı etkilemiyor, aynı zamanda beyin hücrelerinin gelişimini destekleyen doğal uyarıcılardan birinden mahrum bırakıyor. Hareket etmek ve egzersiz yapmak, sinir hücreleri arasındaki bağlantıların esnekliğini destekleyen BDNF adlı proteinin salgılanmasını artırıyor. Bu protein, hafızanın merkezi olan hipokampusu küçülme ve işlev kaybına karşı korumaya yardımcı oluyor.

Buna karşılık fiziksel aktivitenin ihmal edilmesi, beyne ulaşan kan ve oksijen akışının azalmasına neden olabiliyor. Bunun sonucunda beynin yeni bilgileri öğrenme ve eski ayrıntıları hatırlama kapasitesi olumsuz etkilenebiliyor.

Hareketsizliğin üstesinden gelip hafızanızı nasıl koruyabilirsiniz?

Hareketsiz yaşam tarzını değiştirmek için ağır egzersizler yapmak veya spor salonunda saatler geçirmek gerekmiyor. Sürece basit ve sürdürülebilir davranış değişiklikleriyle başlanabilir.

Günlük programa 20 dakikalık tempolu bir yürüyüş eklemek veya çalışma sırasında her saat birkaç dakika hareket etmeye özen göstermek, kan dolaşımını canlandırarak beyin hücrelerine oksijen ve besin taşınmasını destekleyebilir.

Bu basit alışkanlıklar BDNF proteininin salgılanmasını da destekleyerek hafızanın merkezindeki hipokampusun korunmasına ve zihinsel berraklık ile konsantrasyonun desteklenmesine yardımcı olabilir.


Beslenme aynı kalsa bile kilo artıyor: 50 yaşından sonra vücutta ne değişiyor?

Yaş ilerledikçe birçok kişi kilosunda kademeli bir artış gözlemliyor (Pixabay)
Yaş ilerledikçe birçok kişi kilosunda kademeli bir artış gözlemliyor (Pixabay)
TT

Beslenme aynı kalsa bile kilo artıyor: 50 yaşından sonra vücutta ne değişiyor?

Yaş ilerledikçe birçok kişi kilosunda kademeli bir artış gözlemliyor (Pixabay)
Yaş ilerledikçe birçok kişi kilosunda kademeli bir artış gözlemliyor (Pixabay)

Yaş ilerledikçe metabolizmada, kas kütlesinde, hormonlarda ve yaşam tarzında meydana gelen değişiklikler nedeniyle kilo alma ihtimali artıyor.

Birçok kişi, alışkanlıklarında önemli bir değişiklik yapmasa bile yaş ilerledikçe kademeli olarak kilo aldığını fark ediyor. Yılda 2-3 pound (yaklaşık 1-1,5 kilogram) gibi bir artış ilk bakışta önemli görünmeyebilir ancak zaman içinde genel sağlık üzerinde etkili olabilir.

ABD'nin Stoneham kentindeki Tufts Medicine Weight and Wellness Center'da görev yapan yüksek lisanslı ve kayıtlı diyetisyen Jillian Rees, yaşla birlikte kilo alımının birçok nedeni bulunduğunu ve sağlıklı kilonun korunması için yapılabilecekleri anlattı. Şarku’l Avsat’ın Tufts Medicine'ın sağlık sitesinden aktardığı habere göre  Rees'in değerlendirmelerine yer verildi.

*İnsanlar yaşlandıkça kilo alır mı?

Evet. Birçok kişi yaş ilerledikçe kilo alıyor.

Bu durum çoğunlukla metabolizmanın yavaşlaması, kas kütlesinin azalması ve fiziksel aktivite düzeyindeki değişikliklerin yanı sıra iştahı, enerji düzeyini ve vücut kompozisyonunu etkileyebilen hormonal değişikliklerden kaynaklanıyor.

*İnsanlar yaşlandıkça neden kilo alıyor?

Başlıca neden metabolizmanın yavaşlaması. Bazal metabolizma hızı (BMR), yani vücudun dinlenme halindeyken yaktığı kalori miktarı, yaş ilerledikçe doğal olarak azalıyor.

Bunun temel nedenleri arasında kas kütlesinin kaybı, yaşa bağlı kas erimesi olarak bilinen sarkopeni, yağ dokusunun dağılımı ve işlevindeki değişiklikler, hormonal değişimler, fiziksel aktivitenin azalması ve yaşam tarzındaki değişiklikler bulunuyor.

Kas dokusu yağ dokusuna kıyasla daha fazla kalori yaktığı için kas kaybı, vücudun gençlik dönemine kıyasla daha az kaloriye ihtiyaç duymasına yol açıyor.

Dolayısıyla beslenme düzeni ve fiziksel aktivite düzeyi aynı kalsa bile zaman içinde kilo alma ihtimali artıyor.

*Kilo alımı erkekler ve kadınlar arasında farklılık gösterir mi?

Kilo alımı hem erkekleri hem de kadınları etkiliyor ancak vücutta ortaya çıkış biçimi farklılaşabiliyor.

Her iki cinsiyette de karın bölgesindeki yağlanma eğilimi artarken kadınlar, hormonal dalgalanmalar nedeniyle orta yaş döneminde daha belirgin değişiklikler yaşayabiliyor. Erkeklerde ise kas kütlesi daha kademeli bir şekilde azalabiliyor ancak karın bölgesindeki yağlanma da artıyor.

Genellikle “visseral yağ” olarak adlandırılan bu yağ türü, tip 2 diyabet, kalp hastalıkları ve yüksek tansiyon riskinin artmasıyla ilişkilendiriliyor.

*Menopoz kilo alımına neden olur mu?

Menopoz çoğunlukla kilo alımıyla ilişkilendirilse de bu ilişki karmaşık.

Menopoz, vücut kompozisyonu, iştah, uyku ve yağ dağılımında değişikliklere yol açarak kilo alımını daha olası hale getirebilir. Ancak kilo alımı genellikle yaşlanma, yaşam tarzı ve hormonal değişikliklerin bir araya gelmesinden kaynaklanıyor.

*Yılda 2-3 pound (yaklaşık 1-1,5 kilogram) kilo almak sağlık açısından endişe verici mi?

Zaman içinde değerlendirildiğinde evet.

Her yıl gerçekleşen küçük kilo artışları bile kan şekeri ve tansiyonun yükselmesine, düşük düzeyli kronik inflamasyona, eklem ağrılarına ve hareket kabiliyetinin azalmasına yol açabilir.

Günümüzde bu tür inflamasyonun diyabet, böbrek hastalıkları ve kalp-damar hastalıkları da dahil olmak üzere çok sayıda kronik rahatsızlıkta rol oynadığı biliniyor.

*Yaş ilerledikçe kilo vermek neden zorlaşıyor?

Kilo vermenin zorlaşmasında birden fazla faktör rol oynuyor. Bunlar arasında metabolizmanın yavaşlaması, kas kütlesinin azalması, egzersiz yapma ve egzersiz sonrasında toparlanma kapasitesinin düşmesi ile açlık ve tokluk hormonlarındaki değişiklikler bulunuyor.

*Yaş ilerledikçe sağlıklı kiloyu korumak için neler yapılabilir?

Sürdürülebilir alışkanlıklar her zamankinden daha fazla önem taşıyor:

Proteini önceliklendirin: Protein, kas kütlesinin korunmasına yardımcı olurken metabolizmayı ve tokluk hissini destekliyor. Yumurta, yoğurt, yağsız et ve bitkisel kaynaklar gibi proteinleri her öğüne dahil etmek öneriliyor.

Düzenli beslenin: Öğün atlamamak, günün ilerleyen saatlerinde aşırı yemek yemeyi azaltmaya ve açlık hormonlarının düzenlenmesine yardımcı oluyor.

Kuvvet antrenmanlarını ihmal etmeyin: Hafif ağırlıklar veya direnç bantları kasların korunmasına yardımcı oluyor. Bu egzersizlerin haftada en az iki gün yapılması öneriliyor. Sadece kardiyo egzersizleri yeterli değil.

Yeterince su tüketin: Su, metabolizmayı ve iştah kontrolünü destekliyor. Şekerli içeceklerin tüketiminin azaltılması öneriliyor.

Ultra işlenmiş gıdaları azaltın: Bu gıdalar genellikle yüksek kalorili ve besin değeri açısından düşük oluyor ve aşırı yeme eğilimine katkıda bulunabiliyor.

Uykuya öncelik verin: Yetersiz uyku açlık, stres ve kilo üzerinde etkili olabiliyor. Geceleri 7-9 saat uyumaya özen gösterilmesi öneriliyor.

*Yaş ilerledikçe metabolizma neden yavaşlıyor?

Kas kaybı ve hormonal değişiklikler, vücudun dinlenme sırasında yaktığı kalori miktarının azalmasına yol açıyor.

*50 yaşından sonra kilo vermek mümkün mü?

Evet. Kilo verme süreci daha yavaş ilerleyebilir ancak doğru beslenme, kuvvet antrenmanları ve istikrarın bir arada uygulanmasıyla kilo vermek mümkün.

*Yaşlanma sürecinde kilo kontrolü için en önemli alışkanlık nedir?

Yeterli miktarda protein tüketimi ve kuvvet antrenmanları yoluyla kas kütlesinin korunması, sağlık açısından yapılabilecek en önemli adımlardan biri olarak öne çıkıyor.


Kolesterol sorununu tek dozda çözen iğne geliştirildi

Sağlık çalışanları, entübe edilmiş bir hastaya müdahale ediyor (AFP)
Sağlık çalışanları, entübe edilmiş bir hastaya müdahale ediyor (AFP)
TT

Kolesterol sorununu tek dozda çözen iğne geliştirildi

Sağlık çalışanları, entübe edilmiş bir hastaya müdahale ediyor (AFP)
Sağlık çalışanları, entübe edilmiş bir hastaya müdahale ediyor (AFP)

Yeni bir araştırmaya göre Çin'de yürütülen küçük çaplı bir gen düzenleme çalışmasında deneysel bir iğnenin tek dozunun, tedaviden sonraki 6 ay içinde "kötü" kolesterol düzeylerini yarı yarıya düşürdüğü tespit edildi.

Bu tedavi, kanda anormal derecede yüksek yağ seviyelerine yol açan ve yaşamı tehdit eden kalıtsal bir hastalık olan ailevi hiperkolesterolemi için geliştiriliyor.

Bu rahatsızlıktan muzdarip hastalar, normalden 10 ila 20 kat daha yüksek kalp krizi riskiyle yaşıyor ve ömür boyu ilaç tedavisine ihtiyaç duyuyor.

Çin'in Şanghay Jiao Tong Üniversitesi'nden araştırmacılar, teşhisi kesinleşmiş 34 ila 62 yaşlarındaki 6 gönüllü üzerinde tedaviyi test etti ve hastaların tedaviye başladıktan sonraki 6 ay içinde "kötü" kolesterol seviyelerinde kayda değer düşüş gösterdiğini saptadı.

Araştırmacılar, deneysel tedavinin tehlikeli yan etkilere de yol açmadığını söylüyor.

"Kötü" kolesterol diye de bilinen düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL-C), trigliserid adı verilen yağ molekülleriyle birlikte kalp hastalıklarının başlıca etkenleri arasında yer alıyor.

Bugün dünya genelindeki çoğu kişi, bu molekülleri vücutta kontrol edilebilir seviyelerde tutmak için günlük statin hapları alıyor.

Bilim insanları, bu yağ moleküllerinin seviyelerini kontrol altına almak için son yıllarda gen düzenleme yöntemlerini araştırıyor.

Öncü yaklaşımlardan biri karaciğerdeki PCSK9 genini hedef alıyor. Bu gen aşırı aktif olduğunda karaciğerin kötü kolesterolü atma yeteneğini ciddi derecede zayıflatabiliyor. Çinli bilim insanlarının Hafnia paralvei bakterisinden geliştirdiği enzim, belirli genetik dizileri hedef alarak virüsleri etkisiz hale getiriyor.

Bu bakteriyel enzimi insan DNA'sını ve özellikle de karaciğer hücrelerindeki PCSK9 genini hedef alacak şekilde modifiye ederek bu genin kolesterol üretme yeteneğini zayıflattılar.

En yüksek dozu alan üç hastada, tedaviye başladıktan sonraki 6 ay içinde PCSK9 enziminin aktivitesinde kayda değer bir azalma (yüzde 74) ve "kötü" kolesterol seviyelerindeyse yüzde 52 düşüş gözlemlendi.

Bazı katılımcılar, ateş ve kas ağrıları gibi hafif yan etkiler yaşadığını ancak bunların 24 saat içinde ortadan kalktığını belirtirken başka herhangi bir yan etki bildirilmedi.

Deney protokolüne göre, hastaların 15 yıla varan uzun süreli bir takip sürecinden geçmesi de bekleniyor.

vfbgh
Hint şebeklerinde orak hücreli anemi tedavisine yönelik gen düzenleme çalışması (AFP)

ABD'deki Cleveland Clinic'in yürüttüğü bir başka yeni gen düzenleme deneyindeyse en yüksek dozu alan 4 gönüllüde kötü kolesterolde yüzde 52, trigliseridlerde de yüzde 48'lik düşüş gözlemlendi.

Bu tedavi, kanda dolaşan yağ miktarını düzenleyen ANGPTL3 adlı geni hedef alıyordu.

Deneysel tedavi, ANGPTL3'ü engelleyen bir mutasyonla doğan kişilerin kolesterol ve trigliserid düzeylerinin son derece düşük olduğunu ve nadiren kalp hastalığına yakalandığını gösteren önceki bir araştırmaya dayanıyor.

Bilim insanları yeni gen düzenleme iğnelerinin, başka tür lipit bozuklukları olan daha fazla hastayı kapsayacak şekilde daha da geliştirilebileceğini umuyor.

Independent Türkçe