Uzun süreli koronavirüsün gizemi

Belirtileri, dünya çapında yaklaşık 65 milyon kişi için her gün aralıksız devam eden bir sorun haline geldi.

Uzun süreli koronavirüsün gizemi
TT

Uzun süreli koronavirüsün gizemi

Uzun süreli koronavirüsün gizemi

Kovid-19 beyni, kalbi, akciğerleri, bağırsakları ve eklemleri etkiliyor. Söz konusu etkiler bazen eş zamanlı da yaşanırken bazen aralıklı, bazen ise arka arkaya geliyor. Haziran 2022’de, Yale Üniversitesi’nden iç hastalıkları uzmanı olan doktorlar Lisa Sanders ile kardiyolog arkadaşı Erica Spatz arasındaki konuşmada, Spatz kendisi ve bir grup doktorun Yale’de ‘uzun süreli koronavirüs’ hastaları için özel bir klinik açmayı düşündüklerini ve kliniği yönetecek bir dahiliye uzmanı aradıklarını söyledi.

Kovid-19’un yıkıcı etkileri

Spatz’a göre bu konuda sorun hastaların sayısı ile ilgiliydi. Pandemiden bu yana kendisi ile göğüs hastalıkları ve nöroloji bölümlerindeki meslektaşları Yale’de ‘uzun süreli koronavirüs’ hastalarıyla görüşüyor. Bazı doktorlar, yardım arayan hastaların sayısından o kadar sıkışıyor ki randevu ayarlamada ve akciğer kanseri, astım, kalp hastalığı ve demans gibi başka sorunlarla gelen hastalarını tedavi etmede zorluk yaşıyor. Diğer yandan uzun süreli koronavirüs hastaları genel olarak uzun süredir sefalet içinde yaşıyor. Zira hastalık beyni, kalbi, akciğerleri, bağırsakları ve eklemleri bazen eş zamanlı, bazen aralıklı ve bazen de ardışık olarak etkilediği için hastalar bir uzmandan diğerine başvurmak durumunda kalıyor. Sorun şu ki hiçbiri onların acılarını tam olarak dinleyemiyor ya da tüm şikayetlerini çözemiyor. Bitmek bilmeyen ağrılar, sürekli yorgunluk, kafa karıştırıcı test sonuçları nedeniyle tek seferlik tedaviler uygulanıyor. Sanders yaptığı açıklamada “Hikayelerini yıllardır partnerleri veya ebeveynleri dışında kimseye anlatamayan insanlar var ve bu kişiler her doktorun kabusu” dedi.

Uzun süreli Kovid tüm sağlık sistemini tehdit ediyor

Dünya genelinde 65 milyon kişi bu tartışmaya konu oluyor. Söz konusu hastalar için pandemi her gün yaşadıkları, günlük eziyet olmaya devam ediyor. Bugüne kadar uzun süreli koronavirüsün ne olduğu ve nasıl tedavi edilebileceği konusunda doğrulanmış ve kapsamlı cevaplar veren bir çalışma bulunmuyor. Bu nedenle söz konusu kişiler, kendilerini onlarla ilgilenmeye adayan birilerine ihtiyaç duyuyor.

Bu bağlamda Spatz ve meslektaşları alternatif bir model önerdi. Bu model, her hastayı dinlemek için tam bir saat ayırmayı, tedavi planı geliştirmeyi, hastayla ilgili birinci basamak sağlık ekibiyle sürekli iletişim halinde olmayı ve gerektiğinde uzman doktorlara yönlendirilmelerini içeren dahiliye uzmanının yönettiği bir kliniğe dayanıyor.

Sanders bu fikri arkadaşından duyduğunda heyecanlandı. Zira karmaşık sorunları olan hastaları dinlemek ve çözmek onun en sevdiği ve kariyeri üzerine inşa ettiği bir öncelik.

Sanders, Yale Üniversitesi’nde dahiliye dersleri veriyor ve New York Times Magazine’de popüler televizyon dizisi House’a ilham kaynağı olan ‘Tanı’ adlı aylık bir köşe yazısı kaleme alıyor. Bunların yanı sıra, tıbbi teşhis konusunda iki kitap yazan doktor, 2019 yılında Netflix platformunda Diagnosis adlı belgesel dizisinde de yer aldı.

Kovid gizemi

Sanders, koronavirüs kliniği teklifinde aradığını buldu. Bununla birlikte bilim insanlarının bazı keşifler yapmaya başlamasıyla birlikte çalışması onu bilinmeyenin tam ortasına yerleştirdi. Mayıs 2022’de yine Yale Üniversitesi’nden immünolog Akiko Iwasaki ve meslektaşları Nature Medicine dergisinde uzun süreli koronavirüsü ‘akut enfeksiyon sonrası sendromlar’ (post-acute-infection syndromes) ailesine dahil eden bir rapor yayınladı.

Pek çok yaygın viral enfeksiyondan (örneğin Ebola, dang humması, çocuk felci, grip ve Epstein-Barr) kurtulan insanlar arasında küçük bir yüzde, yıllarca aşırı yorgunluk, bilinç bulanıklığı, eklem ağrısı, iltihaplanma, baş dönmesi, aralıklı uyku ve duygudurum bozuklukları gibi uzun süreli kovide çok benzeyen semptomlar yaşıyor. Aynı durum giardia paraziti ile enfekte olanlar için de geçerli oluyor.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Iwasaki, bu sendromların sadece gerçek olduğunu değil, aynı zamanda patojenezlerinin (vücutta harekete geçme şekli ve nedeni, tam hücresel düzeydeki mekanizmaların) bir şekilde benzer olduğunu da öne sürdü. Bilim insanları yaygın enfeksiyonların bazı insanlarda nasıl kronik hastalıklara dönüştüğünü, bazılarında ise neden bunun söz konusu olmadığını öğrenebilirse, araştırmacılar semptomlardan ziyade temel nedenleri hedef alacak tedaviler geliştirebilir. Iwasaki, uzun süreli koronavirüsün bilime, enfeksiyon sonrası kronik hastalığın nasıl ortaya çıktığını öğrenme ve dolayısıyla yüz milyonlarca insana yardım etme fırsatı sağladığını söyledi.

Nature Medicine dergisinde yayınlanan bir rapor Sanders'ın tanımlanamayan koşullara olan önceden var olan ilgisiyle örtüşüyordu. Dahiliye uzmanı, ‘birçok insanın ismini bilmediğimiz hastalıklardan muzdarip olduğunu ve elbette onlar için herhangi bir test bulunmadığını’ söyledi.

Uzun süreli koronavirüsü tanımlamanın zorluğu

Bilim insanlarının ve doktorların uzun süreli koronavirüs hakkında sahip olduğu bilgilerin azlığı nedeniyle Sanders bile çalışmaya hazır değildi. Zira uzun süreli koronavirüs için herhangi bir kan testi bulunmuyor. Bugüne kadar sağlık yetkilileri bunu ortak bir şekilde tanımlayamıyor. Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri bunu ‘şiddetli Kovid-19 enfeksiyonundan sonra da devam eden belirtiler, semptomlar ve durumlar’ olarak tanımlıyor.

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’nin tanımı, orijinal enfeksiyondan sonra semptomların en az dört hafta devam etmesi durumunda hastaların ‘uzun süreli koronavirüs’ geçirdiğine dayanıyor.

Dünya Sağlık Örgütü de (WHO) aynı tanımı, ancak farklı bir zaman aralığıyla benimsiyor. Uzun süreli koronavirüs hastasını, semptomları ilk enfeksiyondan başlayan ve üç ay sonra devam eden kişilerin durumu olarak kabul ediyor. Sanders bu farklılığın önemli olduğunu düşünüyor ve asıl hastalıktan kurtulmak için daha uzun süreye ihtiyacı olan hastaları değil, uzun süreli koronavirüs geçiren hastaları tanımlamak istediği için klinikte WHO’nun tanımını kullanıyor.

Uzun süreli koronavirüs belirtileri adeta bir ıstırap ansiklopedisi gibi karşımıza çıkıyor, ClinicalMedicine dergisindeki bir makalede hastalığın 200'den fazla farklı semptomu anlatılıyor.

Hastalar son zamanlarda nasıl hissettiklerini anlatırken sanki kendilerini ‘şeytanlar tarafından ele geçirilmiş’ gibi konuşabiliyor. Sanders hastalarından birinin arabasından ofis kapısına kadar 700 adım yürüyor ama bazen yürüyemediğini ve başka bir hastanın kulaklarındaki sinir bozucu çınlama olduğunu beliriyor. Dahiliye uzmanı açıklamasında “İnsanlar iç titreme gibi garip semptomlarla geliyorlar ve içlerinin titrediğini söylüyorlar. Bu bir kişi için değil birçok kişi için geçerli” ifadelerini kullandı.

Uzun süreli koronavirüsün neden olduğu sisli beyin, hafıza ve algıda karışıklık ve konsantre olma yeteneğinde bozulma en sık görülen semptomların arasında yer alıyor Bunun nedeni kısmen koronavirüs gibi uzun vadeli hastalıklarla birçok semptomu paylaşan ‘kronik yorgunluk sendromu’ olabilir. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre semptom hücre anemisi, diyabet veya Alzheimer gibi başka bir hastalığa veya bir ilacın yan etkisine, yaşlanmaya, menopoza, strese ve hatta uyku eksikliğine de bağlı olabilir.

Bunların yanı sıra, ‘kronik yorgunluk sendromu’ terimi, tükenmişliği, pandemi yorgunluğu, can sıkıntısını, tatminsizlik duygularını ve hatta geç saatlere kadar ayakta kalmanın etkisini tanımlamak için de popüler hale geldi.

Sanders, teşhis koymak için hastaların sağladığı ayrıntılara her zamankinden daha fazla güveniyor. Bu olasılıklar arasında bazı ihtimalleri silmeyi ve çıkarmayı sağlıyor. Bu nedenle ‘susmayı ve dinlemeyi öğrendiğini’ belirtiyor.

Uzun süreli koronavirüsün nedenleri

Kovid-19, vakaların yaklaşık yüzde 10’unda uzun süreli koronavirüse dönüşüyor ve bilim insanları bunun nedenini bilmiyor. Giderek artan kanıtlar, virüsün (veya parçalarının) organ dokusundaki ‘rezervuarlarda’ çok uzun süre asılı kaldığını gösteriyor. Bu da virüsün kendisinin semptomlara neden olabileceği anlamına geliyor. Örneğin Epstein-Barr virüsünün MS Hastalığı (Multiple Skleroz) aktive etmekte olduğu düşünüldüğü gibi koronavirüs de bir otoimmün yanıtı tetikliyor olabilir.

Bilim insanları ayrıca Kovid-19’un vücutta onlarca yıldır uykuda olan diğer virüsleri harekete geçirip onları uyandırarak semptomlara neden olabileceğine inanıyor. Bu bazı enfeksiyonlara neden olabilir.  Iwasaki, ‘Kovid-19 ile küçük bir enfeksiyona maruz kalan laboratuvar farelerinin büyük beyin hasarıyla aynı zamanda akciğerlerinde hafif bir iltihaplanma yaşadığını’ da ortaya çıkardı.

Uzun süreli Kovid her konağın bulunduğu ortama göre kendini farklı şekilde gösterebildiği için teorik nedenler veya motivasyonlar dışlayıcı olmanın yerine sıralı, çelişkili ve hatta bireysel olabilir. Araştırmacıların hedefe yönelik tedaviler geliştirmede başarılı olabilmesi için Sanders’ın mevcut çözümleri keşfetmesi, reçeteler yazması ve karmaşık olmayan mevcut çözümleri önermesi gerekiyor.

Klinik şu an genel merkezini Yale’deki yara yönetimi ekibiyle paylaşıyor yani hastaları, silahla yaralanma ve köpek ısırıklarından iyileşen insanlarla birlikte bir bekleme odasında kalıyor ancak wkim ayında yeni, daha büyük alana taşınması planlanıyor.

* Bu makale Şarku’l Avsat tarafından New York Magazine dergisinden (Tribune Medya Hizmetleri) çevrildi.



Kreatin ve depresyon: Sporcuların kullandığı takviye ruh sağlığına da fayda sağlayabilir mi?

Araştırmalar, depresyon yaşayan kişilerin beyinlerindeki kreatin seviyesinin düşük olabileceğini ortaya koyuyor. (Unsplash)
Araştırmalar, depresyon yaşayan kişilerin beyinlerindeki kreatin seviyesinin düşük olabileceğini ortaya koyuyor. (Unsplash)
TT

Kreatin ve depresyon: Sporcuların kullandığı takviye ruh sağlığına da fayda sağlayabilir mi?

Araştırmalar, depresyon yaşayan kişilerin beyinlerindeki kreatin seviyesinin düşük olabileceğini ortaya koyuyor. (Unsplash)
Araştırmalar, depresyon yaşayan kişilerin beyinlerindeki kreatin seviyesinin düşük olabileceğini ortaya koyuyor. (Unsplash)

Brain Medicine dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma incelemesi, günümüzde dünya genelinde en yaygın kullanılan besin takviyelerinden biri olan kreatinin depresyon tedavisinde fayda sağlayabileceğini ortaya koydu. Kreatinin kas gücünü ve sportif performansı artırdığı bilimsel kanıtlarla desteklenirken, ruh sağlığını destekleme potansiyeli nedeniyle de giderek daha fazla gündeme geldiği belirtiliyor.

İngiltere'deki Londra Queen Mary Üniversitesinden Profesör Dr. Zudin Puthucheary, söz konusu araştırma incelemesinin sonuçlarını değerlendirdiği ve cuma günü The Conversation internet sitesinde yayımlanan makalesinde, kreatinin kullanımındaki değişime dikkat çekti.

Puthucheary, bir dönem yalnızca fitness meraklılarının kullandığı bir besin takviyesi olarak görülen kreatinin bugün dünya genelinde en yaygın kullanılan takviyelerden biri haline geldiğini belirterek, beynimiz ve ruh sağlığımız açısından faydalı olabileceğini düşündüren çok sayıda neden bulunduğunu ifade etti.

Kreatinin vücut tarafından doğal olarak üretilen bir bileşik olduğunu belirten Puthucheary, bu maddenin beyaz ve kırmızı etin yanı sıra somon, ton balığı ve ringa balığı gibi bazı balık türlerinde de bulunduğunu kaydetti.

Kreatin, enerji kaynağı olarak görev yapıyor ve özellikle fiziksel aktivite sırasında kaslara enerji sağlanmasına yardımcı oluyor. Vücuttaki kreatinin büyük bölümü kaslarda depolanırken, daha küçük miktarlarda beyin dokusunda bulunuyor.

Vücut ağırlığının yalnızca yüzde 2'sini oluşturmasına rağmen toplam vücut enerjisinin yüzde 20'sini tüketen beyin, en fazla enerji harcayan organlardan biri olarak öne çıkıyor.

Puthucheary, beyindeki enerji seviyesinin düşmesinin ruh halini düzenleyen biyokimyasal maddeleri etkileyebileceğini belirtti. Beyin enerjisindeki düşüşün depresyon, bipolar bozukluk ve şizofreni dahil olmak üzere çeşitli ruh sağlığı sorunlarının ortaya çıkmasına katkıda bulunabileceği düşünülüyor.

Araştırmalar, depresyon yaşayan kişilerin beynin ruh halinin düzenlenmesinde önemli rol oynayan ön bölgesinde kreatin seviyelerinin düşük olabileceğini gösteriyor. Bu nedenle kreatinin, depresyon da dahil olmak üzere bazı psikiyatrik rahatsızlıkların tedavisinde fayda sağlayabileceği fikri gündeme geldi.

Depresyon ve kreatin arasındaki ilişki

Şarku’l Avsat’ın The Conversation’ten yayınlanan makaleden aktardığı bilgilere göre bilim insanları yaklaşık 40 yıl önce intihar düşünceleri ile vücuttaki düşük kreatin seviyeleri arasında bir ilişki bulunduğunu keşfetti. O tarihten bu yana kreatin seviyeleri ile ruh sağlığı arasındaki bağlantıyı inceleyen çok sayıda araştırma gerçekleştirildi.

Geniş kapsamlı araştırmalar, daha fazla kreatin tüketen kişilerin depresyona yakalanma oranlarının daha düşük olduğunu ortaya koydu.

Puthucheary'nin aktardığı araştırmalarda, tedaviye yanıt vermeyen depresyon yaşayan ergenlerin, mevcut ilaç tedavilerine ek olarak kreatin takviyesi kullanmaları sonucunda ruh hallerinde iyileşme görüldüğü de belirtildi.

Kreatinin ruh sağlığı üzerindeki olası faydalarını daha net ortaya koymak amacıyla gerçekleştirilen sistematik incelemede, toplam 238 hastanın katıldığı beş klinik çalışma değerlendirildi.

Makaleye göre bu çalışmaların ikisinde kreatinin fayda sağladığı görülürken, diğer üçünde herhangi bir olumlu sonuç elde edilemedi.

Puthucheary, kreatinin zihinsel ve bilişsel sağlık üzerindeki etkilerini inceleyen araştırmaların tamamının küçük ölçekli olduğuna dikkat çekerek, bu nedenle henüz kesin bir bilimsel kanıt bulunmadığını vurguladı.

Kreatinin hangi dozda ve ne kadar süreyle kullanılması gerektiğinin de henüz bilinmediğini belirten Puthucheary, beyne yeterli miktarda kreatin ulaşmasının kolay olmadığını ifade etti.

Bu nedenle kişinin, yalnızca sportif amaçlarla kreatin kullandığı durumlara kıyasla beyin üzerindeki olası etkilerinden yararlanabilmesi için daha yüksek dozda ve daha uzun süre takviye alması gerekebileceği değerlendiriliyor.

Ancak beyin için uygun dozun belirlenmesi ve bu dozun güvenli olduğunun doğrulanması gerekiyor.

Puthucheary, mevcut aşamada en uygun yaklaşımın dengeli bir beslenme düzeni aracılığıyla vücudun yeterli miktarda kreatin almasını sağlamak olduğunu vurguladı.


Orta yaşta sağlık durumunu ölçmek için kişisel göstergeler geliştirildi

Düzenli fiziksel aktivite, sağlık risklerini azaltırken biyolojik göstergelerin iyileşmesine katkı sağlıyor (Unsplash)
Düzenli fiziksel aktivite, sağlık risklerini azaltırken biyolojik göstergelerin iyileşmesine katkı sağlıyor (Unsplash)
TT

Orta yaşta sağlık durumunu ölçmek için kişisel göstergeler geliştirildi

Düzenli fiziksel aktivite, sağlık risklerini azaltırken biyolojik göstergelerin iyileşmesine katkı sağlıyor (Unsplash)
Düzenli fiziksel aktivite, sağlık risklerini azaltırken biyolojik göstergelerin iyileşmesine katkı sağlıyor (Unsplash)

Avrupalı araştırmacılar, vücudun işlevlerini yerine getirmek için ürettiği kimyasal maddeleri analiz ederek bireylerin metabolik süreçlerine ilişkin ayrıntılı bir tablo sunan kişisel bir sağlık göstergesi geliştirdi. Yeni gösterge, özellikle orta yaştan itibaren sağlık durumunun değerlendirilmesini amaçlıyor.

Hollanda'daki Leiden Üniversitesi Tıp Merkezi'nden Joris Deelen, söz konusu göstergeyi 27-29 Ekim tarihleri arasında Hollanda'da düzenlenen FAPESP Haftası kapsamında tanıttı.

Orta yaş sağlığının genel bir göstergesi olarak tasarlanan yeni yöntem, sağlıklı yaşlanma sürecinde ilerleyen kişilerle ilerleyen yaşlarda işlevsel gerileme riski daha yüksek olan bireylerin erken dönemde belirlenmesine imkân sağlıyor.

Deelen, 65 yaşından sonra sağlıklı geçirilen yıl sayısının ülkeler arasında önemli farklılıklar gösterdiğine dikkat çekerek bu durumun başta sosyoekonomik koşullar, eğitim düzeyi, yaşam tarzı ve genetik faktörler olmak üzere çeşitli etkenlerle bağlantılı olduğunu belirtti.

Farklı ülkelerde gerçekleştirilen araştırmalar, 65 yaşın üzerindeki kişilerin yaklaşık yüzde 60'ının hâlihazırda iki veya daha fazla kronik hastalıkla yaşadığını ortaya koyuyor.

Biyolojik yaşlanmanın ölçülmesi

Biyolojik yaşlanmanın doğrudan ölçülememesi nedeniyle Almanya'nın Köln kentindeki Max Planck Yaşlanma Biyolojisi Enstitüsü'nden bilim insanlarının da yer aldığı araştırma ekibi, yanıtları 44 bin gönüllünün kan örneklerinde aradı.

Avrupa genelinde gerçekleştirilen 12 araştırma kapsamında gönüllüler birkaç yıl boyunca takip edildi. Ayrıntılı kan testleri aracılığıyla yağ ve şeker seviyeleri ile iltihaplanma göstergeleri de dahil olmak üzere 200'den fazla biyokimyasal madde ölçüldü.

Araştırma süresince gönüllüler arasında 5 bin 500 ölüm vakası kaydedildi. Bilim insanları, hayatını kaybeden kişilerin kan örneklerini analiz ederek ölüm riskindeki artışa işaret eden biyolojik göstergeleri belirledi. Ekip ayrıca geliştirdikleri göstergenin sonuçlarını iyileştirmek amacıyla Brezilyalı araştırmacılarla doğrudan iş birliği yaptı.

Araştırmacılara göre araç, üç aşamada güncellendi ve son aşamada hekimlerin rutin olarak değerlendirdiği yalnızca 10 göstergeye odaklanan bir yapıya dönüştürüldü.

Yeni versiyonun diyabet, kalp krizi ve felç gibi kalp-damar ve metabolizma hastalıklarını öngörmede daha etkili olduğu belirtildi.

Metabolik göstergenin vücudun genel işlevsel durumunu yansıtması nedeniyle bilişsel işlevler, akciğer kapasitesi ve genel kas fonksiyonlarını gösteren el kavrama gücü gibi sağlıklı yaşlanmayla bağlantılı farklı ölçütlerle de ilişkili olduğu kaydedildi.

Bilim insanları, bu göstergenin uygulanabilir müdahalelerle değiştirilip değiştirilemeyeceğini sınamak amacıyla gönüllü gruplarını yaşam tarzı değişikliklerine ve kas güçlendirme programlarına tabi tuttu.

Sonuçlar, söz konusu müdahalelerin özellikle sağlık durumu daha kötü olan kişilerde belirgin iyileşmeler sağladığını gösterdi.

Risk grubunda yer alan bu kişilerde davranış değişiklikleri ve egzersiz programları sayesinde açlık kan şekeriyle ilişkili insülin seviyeleri ve kandaki trigliserit miktarı önemli ölçüde azaldı. Ayrıca vücut kompozisyonunda da iyileşme görüldü.

Deelen, araştırma sonuçlarını değerlendirirken şu ifadeleri kullandı:

“Grubun sonuçlarındaki değişimi toplu olarak analiz ettiğimizde belirgin bir farklılık göremedik. Ancak katılımcıları başlangıçtaki sonuçlarına göre gruplandırdığımızda, yaşam tarzına yönelik müdahalelerin başlangıçta sıfırın altında sonuç alan, yani sağlık durumu daha kötü olan kişilerde özellikle etkili olduğunu gördük.”

Araştırma ekibinin analizleri, metabolik göstergenin yüzde 40 oranında genetik faktörler, yüzde 60 oranında ise yaşam tarzı ve çevresel etkenler tarafından belirlendiğini ortaya koydu.

İncelenen davranışlar arasında sigara kullanımı, metabolik göstergeyi olumsuz etkileyen önemli bir faktör olarak öne çıktı. Buna karşılık düzenli fiziksel aktivitenin artırılması, sağlık risklerini azaltırken metabolik göstergenin iyileşmesine katkı sağladı.


Sindirim sorunlarından gıda zehirlenmesine: Kabak çekirdeği hangi durumlarda tehlike oluşturuyor?

Kabak çekirdeği, besin lifleri bakımından zengin bir kaynak olarak öne çıkıyor (Pexels)
Kabak çekirdeği, besin lifleri bakımından zengin bir kaynak olarak öne çıkıyor (Pexels)
TT

Sindirim sorunlarından gıda zehirlenmesine: Kabak çekirdeği hangi durumlarda tehlike oluşturuyor?

Kabak çekirdeği, besin lifleri bakımından zengin bir kaynak olarak öne çıkıyor (Pexels)
Kabak çekirdeği, besin lifleri bakımından zengin bir kaynak olarak öne çıkıyor (Pexels)

Kabak çekirdeği, yüksek besin değeri sayesinde çiğ, filizlendirilmiş veya pişirilmiş olarak tüketilebilen sağlıklı bir atıştırmalık olarak biliniyor. Tüketimiyle bağlantılı riskler oldukça sınırlı olsa da bazı durumlarda sağlık üzerinde olumsuz etkilere yol açabiliyor.

Peki, kabak çekirdeği sağlığa faydalı mı? Kısa yanıt: Evet.

ABD Tarım Bakanlığına göre kabak çekirdeği, vücudun işlevlerini sağlıklı biçimde yerine getirebilmesi için ihtiyaç duyduğu çeşitli temel besin maddelerini içeriyor.Şarku’l Avsat’ın  Everyday Health’ten aktardığı bilgilere göre kabak çekirdeği, kabuklu veya kabuksuz, çiğ ya da kavrulmuş olarak lezzetli bir atıştırmalık şeklinde tüketilebiliyor.

Cleveland Clinic'e göre filizlendirilmiş kabak çekirdeği de vitaminler, mineraller, lif ve antioksidanlar bakımından zengin bir kaynak oluşturuyor.

Olası sindirim sorunları ve diğer istenmeyen yan etkilerden kaçınmak için Amerikan Kalp Derneğinin önerdiği porsiyon miktarına uyulması tavsiye ediliyor. Bu miktar yaklaşık çeyrek su bardağına, yani 2 ons (yaklaşık 57 gram) kabak çekirdeğine karşılık geliyor.

Kabak çekirdeği tüketiminin olası yan etkileri neler?

Normal koşullarda kabak çekirdeği tüketimiyle bağlantılı belirgin bir sağlık riski bulunmuyor. Ancak çekirdeğe karşı alerjisi olan kişilerde veya kontamine olmuş ürünlerin tüketilmesi durumunda bazı olumsuz tepkiler ortaya çıkabiliyor.

Bu durumlar dışında kabak çekirdeği tüketiminin bilinen olumsuz etkileri oldukça sınırlı.

Öne çıkan olası yan etkiler şöyle:

1. Sindirim sorunları

Kabak çekirdeği, besin lifleri bakımından zengin bir kaynak. Lifler dengeli beslenmenin temel unsurlarından biri olsa da özellikle vücudun alışık olmadığı durumlarda yüksek miktarda ve aniden tüketilmeleri çeşitli sindirim sorunlarına yol açabiliyor.

Bunlar arasında şunlar yer alıyor:

- Gaz.

- Şişkinlik.

- Kabızlık.

- İshal.

- Mide krampları.

Mevcut beslenme düzeninde az miktarda lif tüketiliyorsa lif bakımından zengin gıdaların birkaç haftaya yayılan bir süreçte kademeli olarak beslenmeye eklenmesi öneriliyor. Bu tavsiye Mayo Clinic tarafından da dile getiriliyor.

Bazen dışkıda sindirilmemiş kabak çekirdeği parçalarına rastlanabiliyor. Bu durum mısır, bazı tohumlar ve kuruyemişler gibi diğer gıdaların tüketilmesinden sonra da görülebiliyor.

Mayo Clinic, bunun nedenini lif bakımından zengin bazı gıdaların sindirim sisteminde tamamen parçalanamaması ve emilememesiyle açıklıyor.

Fazla miktarda kabak çekirdeği tükettikten sonra sindirim sorunları yaşanması durumunda gaz giderici tabletler veya reçetesiz satılan antasitler kullanılabiliyor.

İshal görülmesi halinde ise bol sıvı tüketilmesi, gerektiğinde ishal önleyici ilaçlardan yararlanılması öneriliyor. Dışkıda kabak çekirdeği parçaları fark edilirse çekirdeklerin yutulmadan önce iyice çiğnenmesine dikkat edilmesi gerekiyor.

2. Gıda zehirlenmesi

Kabak çekirdeği doğası gereği zehirli değil. Ancak bozulması veya kontamine olması halinde gıda zehirlenmesine neden olabiliyor.

Cleveland Clinic'e göre filizlendirilmiş kabak çekirdeği de diğer filizlendirilmiş tohumlar gibi gıda kaynaklı hastalıklara yakalanma riski taşıyor.

Bu çekirdekler kendi başlarına zehirli olmasa da filizlendirme işlemi sıcak ve nemli ortamlarda gerçekleştiriliyor. Bu koşullar, Salmonella ve Escherichia coli (E. coli) gibi hastalığa neden olan bakterilerin çoğalması için uygun bir ortam oluşturuyor.

Mayo Clinic'e göre gıda zehirlenmesinin belirtileri, kontamine gıdanın tüketilmesinden birkaç saat veya birkaç gün sonra ortaya çıkabiliyor.

Başlıca belirtiler şunlar:

- Mide bulantısı.

- Kusma.

- İshal.

- Karın ağrısı.

- Ateş.

Kabak çekirdeğinin bozulduğu nasıl anlaşılır?

Ne yazık ki kabak çekirdeğinin bozulduğunu yalnızca dış görünüşüne bakarak anlamak her zaman mümkün olmuyor.

Bu nedenle kontamine olmuş filizlendirilmiş çekirdeklerden kaynaklanan gıda zehirlenmesi riskini azaltmanın en iyi yollarından biri, çekirdekleri iyice pişirmek. Cleveland Clinic'e göre ısı, sağlık açısından tehlike oluşturabilecek bakterilerin yok edilmesine yardımcı oluyor.

Gıda zehirlenmesinden iyileşme ise öncelikle vücuda toparlanması için zaman tanınmasına ve kaybedilen sıvının yerine konulmasına bağlı.

Bu nedenle kusma veya ishal nedeniyle kaybedilen sıvıyı telafi etmek için su ve elektrolit içeren içeceklerin bol miktarda tüketilmesi tavsiye ediliyor.

Yemek yiyebilecek durumda olan kişilerin ise kızarmış ekmek veya muz gibi mideyi yormayan, hafif gıdaları küçük porsiyonlarla tüketmeye başlaması öneriliyor.

Kusma ve ishal bir günden uzun sürerse tıbbi müdahale gerekip gerekmediğinin belirlenmesi için doktora başvurulması gerekiyor.

3. Alerjik reaksiyonlar

Kabak çekirdeğine karşı alerji son derece nadir görülse de tıp literatüründe bu tür vakalar kayıt altına alınmış durumda.

Bu nedenle kabak çekirdeğine karşı bilinen alerjisi bulunan kişilerin bu ürünü tüketmekten kaçınması gerekiyor.

Alerjik belirtiler çekirdeğin tüketilmesinden birkaç dakika veya birkaç saat sonra ortaya çıkabiliyor. Belirtilerin şiddeti kişiden kişiye değişiyor.

Mayo Clinic'e göre gıda alerjisinin başlıca belirtileri şöyle:

- Ağızda karıncalanma veya kaşıntı hissi.

- Kurdeşen veya egzama gibi deri döküntüleri.

- Ağız, dudak, dil veya boğazda şişlik.

- Burun tıkanıklığı.

- Solunum sırasında hırıltı veya nefes almada güçlük.

- Karın ağrısı, mide bulantısı ve kusma gibi sindirim sorunları.

- Baş dönmesi.

Kabak çekirdeği tükettikten sonra ağızda kaşıntı veya bazı cilt sorunları gibi hafif alerjik belirtiler ortaya çıkarsa antihistaminik ilaçlar bu belirtilerin hafifletilmesine yardımcı olabiliyor.

Ancak şiddetli bir alerjik reaksiyon gelişmesi halinde derhal acil sağlık hizmetlerine başvurulması veya en yakın acil servise gidilmesi gerekiyor.