Fransa’da ilk kez yapılan gırtlak nakli sayesinde bir hasta konuşma yetisine kavuştu

Ameliyatı gerçekleştiren sağlık ekibi (Arşiv - Reuters)
Ameliyatı gerçekleştiren sağlık ekibi (Arşiv - Reuters)
TT

Fransa’da ilk kez yapılan gırtlak nakli sayesinde bir hasta konuşma yetisine kavuştu

Ameliyatı gerçekleştiren sağlık ekibi (Arşiv - Reuters)
Ameliyatı gerçekleştiren sağlık ekibi (Arşiv - Reuters)

Fransa’da bir kadın Lyon’da bir sağlık ekibi tarafından gerçekleştirilen cerrahi operasyon ile ülkedeki ilk gırtlak nakli ameliyatını oldu. Sağlık ekibi bu nadir ‘başarıyı’ küresel düzeyde tekrarlayabilmeyi ümit ettiğini belirtti.

Sadece ismi paylaşılan 49 yaşındaki Karen, 1996 yılında geçirdiği kalp krizinin ardından uygulanan entübasyona bağlı komplikasyonlar nedeniyle yaklaşık 20 yıldır trakeostomiden nefes alıyordu ve konuşamıyordu.

2 - 3 Eylül tarihlerinde Lyon’da gerçekleştirilen ameliyattan birkaç gün sonra Karen birkaç kelime söyleyebildi. O zamandan beri, konuşma yeteneğini kalıcı olarak yeniden kazanma umuduyla bir konuşma terapisti ile ses telleri, yutma ve nefes almaya yönelik rehabilitasyon seanslarına katılıyor. Vücudun nakledilen organın reddetmesinin ardından bağışıklık sistemini baskılayıcı tedavisi artırılan hasta, 26 Ekim’de Fransa’nın güneyindeki evine dönebildi.

Hasta bu nedenle dün ameliyatın detaylarının sunulacağı konferansa katılamadı. Ancak yazılı olarak 10 yıl önceki ‘normal hayatına dönmek’ için bu bilimsel deneye katılmaya gönüllü olduğunu belirtti. Yazdığı notta “Kızlarım benim konuştuğumu hiç duymadı” ifadelerine yer verirken, acılarla yüzleşmek ve yeniden öğrenme yolunda ilerlemek için cesaret ve sabırla donanmış olduğunu belirtti.

La Croix-Rousse Hastanesi Kulak Burun Boğaz, Baş ve Boyun Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Profesör Philippe Seroz da Fransa’da benzeri görülmemiş bu nakli koordine etmeden önce ne kadar kararlı olduğuna da değindi..

‘Şans’ ameliyatı

Bu cerrahi müdahale fikri, 1998 yılında ABD’nin Cleveland kentinde bir motosiklet kazasında ses tellerini kaybeden adam için gerçekleştirilen dünyanın ilk gırtlak nakli sonrasında ortaya çıktı.

Cerrah bu ameliyat hakkında düşünse de 2010 yılında bir konferans sırasında tesadüfen, bu ameliyatı herhangi bir rapor yayınlamadan tekrarlayan Kolombiyalı bir meslektaşıyla tanışıncaya kadar uygulama kararı almadı.

Profesör Seroz’a göre, Kolombiyalı Doktor Luis Fernando Tentenago Londoño, bu organ ‘çok küçük sinirler içerdiği, kesişen çok küçük arterlerin olduğu ve kan damarları aracılığıyla kan beslendiği için’ ameliyatın ‘en karmaşık yönlerden biri olan’ gırtlağın nasıl yerleştirileceğini öğretmek için Seroz’u bir haftalığına Kolombiya’nın Cali şehrine davet etti.

Sonraki on yıl boyunca uzmanlardan oluşan bir ekiple eğitim aldı, onaylar aldı ve nitelikli hastalar aramaya başladı. 2019 yılında Karen ile tanıştı. Ancak Kovid salgını her şeyin durmasına neden oldu.

Bu arada, dünya genelindeki tıbbi kayıtlarda, biri 2010’da Kaliforniya’da, diğeri 2015’te Polonya’da olmak üzere iki gırtlak nakli olduğunu gösteriyor. Bu sayı çok fazla değil zira bu işlemlere herhangi bir öncelik verilmiyor. Laringeal disfonksiyon ciddi sakatlığa neden olsa da hastaların yaşamları için bir tehdit oluşturmuyor.

Rahim ve penis nakli

2022 yılında Fransız sağlık ekibi bu alanda başlattığı çalışmaları tamamlamak için geri döndü. Geriye sadece gırtlak için ‘cinsiyet, kilo, boy, kan grubu açısından alıcıyla tamamen uyumlu anatomik özellikleri karşılayan’ uygun donörü bulmak kalmıştı.

1 Eylül’de donör bulundu. Ailenin onayının ardından yaklaşık 10 saati gırtlağın alınması, 17 saati ise nakil olmak üzere 27 saat süren cerrahi müdahale gerçekleştirildi.

Fransa’da bir ilk olan bu operasyona, Edouard Hérieux Hastanesi Üroloji ve Transplant Cerrahisi Bölüm Başkanı Profesör Seroz ve meslektaşı Lionel Badet’in koordinatörlüğünde Lyon Üniversitesi Hastanesi’nden 12 cerrah ve yaklaşık 50 çalışan katıldı.

Bu tıbbi kahramanlıktan duyulan gurura rağmen Fransız sağlık ekibi temkinli davranıyor. Seroz, ‘ameliyatın başarılı olup olmayacağının hasta tarafından belirleneceğine’ dikkat çekerek, gırtlaktaki motor fonksiyonların yeniden kazanılmasının 12 ila 18 ay süreceğini, bu sürenin sinirlerin yeniden büyümesi için uygun olduğunu belirtti. Bu nedenle, Seroz diğer iki boğaz nakline geçmeden önce kadının ‘tamamen sağlıklı’ olmasını bekleyeceğini belirtti.

Lyon hastaneleri, daha önce 1998 yılında dünyanın ilk el nakline, 2000 yılında ise organ naklinin öncülerinden olan ve 2021 yılında hayatını kaybeden Profesör Jean-Michel Dubernar’ın iki elinin nakledilmesi ile ilk iki el nakline ev sahipliği yapmıştı.

Profesör Badet, yeni uzmanlıklara açılan bu ‘nakil serüvenine’ kendisinin de katıldığını belirterek, önümüzdeki dönemde kol ve boğazdan sonra rahim ve penis nakillerine de tanık olacağımızı düşünüyor.



Kreatin ve depresyon: Sporcuların kullandığı takviye ruh sağlığına da fayda sağlayabilir mi?

Araştırmalar, depresyon yaşayan kişilerin beyinlerindeki kreatin seviyesinin düşük olabileceğini ortaya koyuyor. (Unsplash)
Araştırmalar, depresyon yaşayan kişilerin beyinlerindeki kreatin seviyesinin düşük olabileceğini ortaya koyuyor. (Unsplash)
TT

Kreatin ve depresyon: Sporcuların kullandığı takviye ruh sağlığına da fayda sağlayabilir mi?

Araştırmalar, depresyon yaşayan kişilerin beyinlerindeki kreatin seviyesinin düşük olabileceğini ortaya koyuyor. (Unsplash)
Araştırmalar, depresyon yaşayan kişilerin beyinlerindeki kreatin seviyesinin düşük olabileceğini ortaya koyuyor. (Unsplash)

Brain Medicine dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma incelemesi, günümüzde dünya genelinde en yaygın kullanılan besin takviyelerinden biri olan kreatinin depresyon tedavisinde fayda sağlayabileceğini ortaya koydu. Kreatinin kas gücünü ve sportif performansı artırdığı bilimsel kanıtlarla desteklenirken, ruh sağlığını destekleme potansiyeli nedeniyle de giderek daha fazla gündeme geldiği belirtiliyor.

İngiltere'deki Londra Queen Mary Üniversitesinden Profesör Dr. Zudin Puthucheary, söz konusu araştırma incelemesinin sonuçlarını değerlendirdiği ve cuma günü The Conversation internet sitesinde yayımlanan makalesinde, kreatinin kullanımındaki değişime dikkat çekti.

Puthucheary, bir dönem yalnızca fitness meraklılarının kullandığı bir besin takviyesi olarak görülen kreatinin bugün dünya genelinde en yaygın kullanılan takviyelerden biri haline geldiğini belirterek, beynimiz ve ruh sağlığımız açısından faydalı olabileceğini düşündüren çok sayıda neden bulunduğunu ifade etti.

Kreatinin vücut tarafından doğal olarak üretilen bir bileşik olduğunu belirten Puthucheary, bu maddenin beyaz ve kırmızı etin yanı sıra somon, ton balığı ve ringa balığı gibi bazı balık türlerinde de bulunduğunu kaydetti.

Kreatin, enerji kaynağı olarak görev yapıyor ve özellikle fiziksel aktivite sırasında kaslara enerji sağlanmasına yardımcı oluyor. Vücuttaki kreatinin büyük bölümü kaslarda depolanırken, daha küçük miktarlarda beyin dokusunda bulunuyor.

Vücut ağırlığının yalnızca yüzde 2'sini oluşturmasına rağmen toplam vücut enerjisinin yüzde 20'sini tüketen beyin, en fazla enerji harcayan organlardan biri olarak öne çıkıyor.

Puthucheary, beyindeki enerji seviyesinin düşmesinin ruh halini düzenleyen biyokimyasal maddeleri etkileyebileceğini belirtti. Beyin enerjisindeki düşüşün depresyon, bipolar bozukluk ve şizofreni dahil olmak üzere çeşitli ruh sağlığı sorunlarının ortaya çıkmasına katkıda bulunabileceği düşünülüyor.

Araştırmalar, depresyon yaşayan kişilerin beynin ruh halinin düzenlenmesinde önemli rol oynayan ön bölgesinde kreatin seviyelerinin düşük olabileceğini gösteriyor. Bu nedenle kreatinin, depresyon da dahil olmak üzere bazı psikiyatrik rahatsızlıkların tedavisinde fayda sağlayabileceği fikri gündeme geldi.

Depresyon ve kreatin arasındaki ilişki

Şarku’l Avsat’ın The Conversation’ten yayınlanan makaleden aktardığı bilgilere göre bilim insanları yaklaşık 40 yıl önce intihar düşünceleri ile vücuttaki düşük kreatin seviyeleri arasında bir ilişki bulunduğunu keşfetti. O tarihten bu yana kreatin seviyeleri ile ruh sağlığı arasındaki bağlantıyı inceleyen çok sayıda araştırma gerçekleştirildi.

Geniş kapsamlı araştırmalar, daha fazla kreatin tüketen kişilerin depresyona yakalanma oranlarının daha düşük olduğunu ortaya koydu.

Puthucheary'nin aktardığı araştırmalarda, tedaviye yanıt vermeyen depresyon yaşayan ergenlerin, mevcut ilaç tedavilerine ek olarak kreatin takviyesi kullanmaları sonucunda ruh hallerinde iyileşme görüldüğü de belirtildi.

Kreatinin ruh sağlığı üzerindeki olası faydalarını daha net ortaya koymak amacıyla gerçekleştirilen sistematik incelemede, toplam 238 hastanın katıldığı beş klinik çalışma değerlendirildi.

Makaleye göre bu çalışmaların ikisinde kreatinin fayda sağladığı görülürken, diğer üçünde herhangi bir olumlu sonuç elde edilemedi.

Puthucheary, kreatinin zihinsel ve bilişsel sağlık üzerindeki etkilerini inceleyen araştırmaların tamamının küçük ölçekli olduğuna dikkat çekerek, bu nedenle henüz kesin bir bilimsel kanıt bulunmadığını vurguladı.

Kreatinin hangi dozda ve ne kadar süreyle kullanılması gerektiğinin de henüz bilinmediğini belirten Puthucheary, beyne yeterli miktarda kreatin ulaşmasının kolay olmadığını ifade etti.

Bu nedenle kişinin, yalnızca sportif amaçlarla kreatin kullandığı durumlara kıyasla beyin üzerindeki olası etkilerinden yararlanabilmesi için daha yüksek dozda ve daha uzun süre takviye alması gerekebileceği değerlendiriliyor.

Ancak beyin için uygun dozun belirlenmesi ve bu dozun güvenli olduğunun doğrulanması gerekiyor.

Puthucheary, mevcut aşamada en uygun yaklaşımın dengeli bir beslenme düzeni aracılığıyla vücudun yeterli miktarda kreatin almasını sağlamak olduğunu vurguladı.


Orta yaşta sağlık durumunu ölçmek için kişisel göstergeler geliştirildi

Düzenli fiziksel aktivite, sağlık risklerini azaltırken biyolojik göstergelerin iyileşmesine katkı sağlıyor (Unsplash)
Düzenli fiziksel aktivite, sağlık risklerini azaltırken biyolojik göstergelerin iyileşmesine katkı sağlıyor (Unsplash)
TT

Orta yaşta sağlık durumunu ölçmek için kişisel göstergeler geliştirildi

Düzenli fiziksel aktivite, sağlık risklerini azaltırken biyolojik göstergelerin iyileşmesine katkı sağlıyor (Unsplash)
Düzenli fiziksel aktivite, sağlık risklerini azaltırken biyolojik göstergelerin iyileşmesine katkı sağlıyor (Unsplash)

Avrupalı araştırmacılar, vücudun işlevlerini yerine getirmek için ürettiği kimyasal maddeleri analiz ederek bireylerin metabolik süreçlerine ilişkin ayrıntılı bir tablo sunan kişisel bir sağlık göstergesi geliştirdi. Yeni gösterge, özellikle orta yaştan itibaren sağlık durumunun değerlendirilmesini amaçlıyor.

Hollanda'daki Leiden Üniversitesi Tıp Merkezi'nden Joris Deelen, söz konusu göstergeyi 27-29 Ekim tarihleri arasında Hollanda'da düzenlenen FAPESP Haftası kapsamında tanıttı.

Orta yaş sağlığının genel bir göstergesi olarak tasarlanan yeni yöntem, sağlıklı yaşlanma sürecinde ilerleyen kişilerle ilerleyen yaşlarda işlevsel gerileme riski daha yüksek olan bireylerin erken dönemde belirlenmesine imkân sağlıyor.

Deelen, 65 yaşından sonra sağlıklı geçirilen yıl sayısının ülkeler arasında önemli farklılıklar gösterdiğine dikkat çekerek bu durumun başta sosyoekonomik koşullar, eğitim düzeyi, yaşam tarzı ve genetik faktörler olmak üzere çeşitli etkenlerle bağlantılı olduğunu belirtti.

Farklı ülkelerde gerçekleştirilen araştırmalar, 65 yaşın üzerindeki kişilerin yaklaşık yüzde 60'ının hâlihazırda iki veya daha fazla kronik hastalıkla yaşadığını ortaya koyuyor.

Biyolojik yaşlanmanın ölçülmesi

Biyolojik yaşlanmanın doğrudan ölçülememesi nedeniyle Almanya'nın Köln kentindeki Max Planck Yaşlanma Biyolojisi Enstitüsü'nden bilim insanlarının da yer aldığı araştırma ekibi, yanıtları 44 bin gönüllünün kan örneklerinde aradı.

Avrupa genelinde gerçekleştirilen 12 araştırma kapsamında gönüllüler birkaç yıl boyunca takip edildi. Ayrıntılı kan testleri aracılığıyla yağ ve şeker seviyeleri ile iltihaplanma göstergeleri de dahil olmak üzere 200'den fazla biyokimyasal madde ölçüldü.

Araştırma süresince gönüllüler arasında 5 bin 500 ölüm vakası kaydedildi. Bilim insanları, hayatını kaybeden kişilerin kan örneklerini analiz ederek ölüm riskindeki artışa işaret eden biyolojik göstergeleri belirledi. Ekip ayrıca geliştirdikleri göstergenin sonuçlarını iyileştirmek amacıyla Brezilyalı araştırmacılarla doğrudan iş birliği yaptı.

Araştırmacılara göre araç, üç aşamada güncellendi ve son aşamada hekimlerin rutin olarak değerlendirdiği yalnızca 10 göstergeye odaklanan bir yapıya dönüştürüldü.

Yeni versiyonun diyabet, kalp krizi ve felç gibi kalp-damar ve metabolizma hastalıklarını öngörmede daha etkili olduğu belirtildi.

Metabolik göstergenin vücudun genel işlevsel durumunu yansıtması nedeniyle bilişsel işlevler, akciğer kapasitesi ve genel kas fonksiyonlarını gösteren el kavrama gücü gibi sağlıklı yaşlanmayla bağlantılı farklı ölçütlerle de ilişkili olduğu kaydedildi.

Bilim insanları, bu göstergenin uygulanabilir müdahalelerle değiştirilip değiştirilemeyeceğini sınamak amacıyla gönüllü gruplarını yaşam tarzı değişikliklerine ve kas güçlendirme programlarına tabi tuttu.

Sonuçlar, söz konusu müdahalelerin özellikle sağlık durumu daha kötü olan kişilerde belirgin iyileşmeler sağladığını gösterdi.

Risk grubunda yer alan bu kişilerde davranış değişiklikleri ve egzersiz programları sayesinde açlık kan şekeriyle ilişkili insülin seviyeleri ve kandaki trigliserit miktarı önemli ölçüde azaldı. Ayrıca vücut kompozisyonunda da iyileşme görüldü.

Deelen, araştırma sonuçlarını değerlendirirken şu ifadeleri kullandı:

“Grubun sonuçlarındaki değişimi toplu olarak analiz ettiğimizde belirgin bir farklılık göremedik. Ancak katılımcıları başlangıçtaki sonuçlarına göre gruplandırdığımızda, yaşam tarzına yönelik müdahalelerin başlangıçta sıfırın altında sonuç alan, yani sağlık durumu daha kötü olan kişilerde özellikle etkili olduğunu gördük.”

Araştırma ekibinin analizleri, metabolik göstergenin yüzde 40 oranında genetik faktörler, yüzde 60 oranında ise yaşam tarzı ve çevresel etkenler tarafından belirlendiğini ortaya koydu.

İncelenen davranışlar arasında sigara kullanımı, metabolik göstergeyi olumsuz etkileyen önemli bir faktör olarak öne çıktı. Buna karşılık düzenli fiziksel aktivitenin artırılması, sağlık risklerini azaltırken metabolik göstergenin iyileşmesine katkı sağladı.


Sindirim sorunlarından gıda zehirlenmesine: Kabak çekirdeği hangi durumlarda tehlike oluşturuyor?

Kabak çekirdeği, besin lifleri bakımından zengin bir kaynak olarak öne çıkıyor (Pexels)
Kabak çekirdeği, besin lifleri bakımından zengin bir kaynak olarak öne çıkıyor (Pexels)
TT

Sindirim sorunlarından gıda zehirlenmesine: Kabak çekirdeği hangi durumlarda tehlike oluşturuyor?

Kabak çekirdeği, besin lifleri bakımından zengin bir kaynak olarak öne çıkıyor (Pexels)
Kabak çekirdeği, besin lifleri bakımından zengin bir kaynak olarak öne çıkıyor (Pexels)

Kabak çekirdeği, yüksek besin değeri sayesinde çiğ, filizlendirilmiş veya pişirilmiş olarak tüketilebilen sağlıklı bir atıştırmalık olarak biliniyor. Tüketimiyle bağlantılı riskler oldukça sınırlı olsa da bazı durumlarda sağlık üzerinde olumsuz etkilere yol açabiliyor.

Peki, kabak çekirdeği sağlığa faydalı mı? Kısa yanıt: Evet.

ABD Tarım Bakanlığına göre kabak çekirdeği, vücudun işlevlerini sağlıklı biçimde yerine getirebilmesi için ihtiyaç duyduğu çeşitli temel besin maddelerini içeriyor.Şarku’l Avsat’ın  Everyday Health’ten aktardığı bilgilere göre kabak çekirdeği, kabuklu veya kabuksuz, çiğ ya da kavrulmuş olarak lezzetli bir atıştırmalık şeklinde tüketilebiliyor.

Cleveland Clinic'e göre filizlendirilmiş kabak çekirdeği de vitaminler, mineraller, lif ve antioksidanlar bakımından zengin bir kaynak oluşturuyor.

Olası sindirim sorunları ve diğer istenmeyen yan etkilerden kaçınmak için Amerikan Kalp Derneğinin önerdiği porsiyon miktarına uyulması tavsiye ediliyor. Bu miktar yaklaşık çeyrek su bardağına, yani 2 ons (yaklaşık 57 gram) kabak çekirdeğine karşılık geliyor.

Kabak çekirdeği tüketiminin olası yan etkileri neler?

Normal koşullarda kabak çekirdeği tüketimiyle bağlantılı belirgin bir sağlık riski bulunmuyor. Ancak çekirdeğe karşı alerjisi olan kişilerde veya kontamine olmuş ürünlerin tüketilmesi durumunda bazı olumsuz tepkiler ortaya çıkabiliyor.

Bu durumlar dışında kabak çekirdeği tüketiminin bilinen olumsuz etkileri oldukça sınırlı.

Öne çıkan olası yan etkiler şöyle:

1. Sindirim sorunları

Kabak çekirdeği, besin lifleri bakımından zengin bir kaynak. Lifler dengeli beslenmenin temel unsurlarından biri olsa da özellikle vücudun alışık olmadığı durumlarda yüksek miktarda ve aniden tüketilmeleri çeşitli sindirim sorunlarına yol açabiliyor.

Bunlar arasında şunlar yer alıyor:

- Gaz.

- Şişkinlik.

- Kabızlık.

- İshal.

- Mide krampları.

Mevcut beslenme düzeninde az miktarda lif tüketiliyorsa lif bakımından zengin gıdaların birkaç haftaya yayılan bir süreçte kademeli olarak beslenmeye eklenmesi öneriliyor. Bu tavsiye Mayo Clinic tarafından da dile getiriliyor.

Bazen dışkıda sindirilmemiş kabak çekirdeği parçalarına rastlanabiliyor. Bu durum mısır, bazı tohumlar ve kuruyemişler gibi diğer gıdaların tüketilmesinden sonra da görülebiliyor.

Mayo Clinic, bunun nedenini lif bakımından zengin bazı gıdaların sindirim sisteminde tamamen parçalanamaması ve emilememesiyle açıklıyor.

Fazla miktarda kabak çekirdeği tükettikten sonra sindirim sorunları yaşanması durumunda gaz giderici tabletler veya reçetesiz satılan antasitler kullanılabiliyor.

İshal görülmesi halinde ise bol sıvı tüketilmesi, gerektiğinde ishal önleyici ilaçlardan yararlanılması öneriliyor. Dışkıda kabak çekirdeği parçaları fark edilirse çekirdeklerin yutulmadan önce iyice çiğnenmesine dikkat edilmesi gerekiyor.

2. Gıda zehirlenmesi

Kabak çekirdeği doğası gereği zehirli değil. Ancak bozulması veya kontamine olması halinde gıda zehirlenmesine neden olabiliyor.

Cleveland Clinic'e göre filizlendirilmiş kabak çekirdeği de diğer filizlendirilmiş tohumlar gibi gıda kaynaklı hastalıklara yakalanma riski taşıyor.

Bu çekirdekler kendi başlarına zehirli olmasa da filizlendirme işlemi sıcak ve nemli ortamlarda gerçekleştiriliyor. Bu koşullar, Salmonella ve Escherichia coli (E. coli) gibi hastalığa neden olan bakterilerin çoğalması için uygun bir ortam oluşturuyor.

Mayo Clinic'e göre gıda zehirlenmesinin belirtileri, kontamine gıdanın tüketilmesinden birkaç saat veya birkaç gün sonra ortaya çıkabiliyor.

Başlıca belirtiler şunlar:

- Mide bulantısı.

- Kusma.

- İshal.

- Karın ağrısı.

- Ateş.

Kabak çekirdeğinin bozulduğu nasıl anlaşılır?

Ne yazık ki kabak çekirdeğinin bozulduğunu yalnızca dış görünüşüne bakarak anlamak her zaman mümkün olmuyor.

Bu nedenle kontamine olmuş filizlendirilmiş çekirdeklerden kaynaklanan gıda zehirlenmesi riskini azaltmanın en iyi yollarından biri, çekirdekleri iyice pişirmek. Cleveland Clinic'e göre ısı, sağlık açısından tehlike oluşturabilecek bakterilerin yok edilmesine yardımcı oluyor.

Gıda zehirlenmesinden iyileşme ise öncelikle vücuda toparlanması için zaman tanınmasına ve kaybedilen sıvının yerine konulmasına bağlı.

Bu nedenle kusma veya ishal nedeniyle kaybedilen sıvıyı telafi etmek için su ve elektrolit içeren içeceklerin bol miktarda tüketilmesi tavsiye ediliyor.

Yemek yiyebilecek durumda olan kişilerin ise kızarmış ekmek veya muz gibi mideyi yormayan, hafif gıdaları küçük porsiyonlarla tüketmeye başlaması öneriliyor.

Kusma ve ishal bir günden uzun sürerse tıbbi müdahale gerekip gerekmediğinin belirlenmesi için doktora başvurulması gerekiyor.

3. Alerjik reaksiyonlar

Kabak çekirdeğine karşı alerji son derece nadir görülse de tıp literatüründe bu tür vakalar kayıt altına alınmış durumda.

Bu nedenle kabak çekirdeğine karşı bilinen alerjisi bulunan kişilerin bu ürünü tüketmekten kaçınması gerekiyor.

Alerjik belirtiler çekirdeğin tüketilmesinden birkaç dakika veya birkaç saat sonra ortaya çıkabiliyor. Belirtilerin şiddeti kişiden kişiye değişiyor.

Mayo Clinic'e göre gıda alerjisinin başlıca belirtileri şöyle:

- Ağızda karıncalanma veya kaşıntı hissi.

- Kurdeşen veya egzama gibi deri döküntüleri.

- Ağız, dudak, dil veya boğazda şişlik.

- Burun tıkanıklığı.

- Solunum sırasında hırıltı veya nefes almada güçlük.

- Karın ağrısı, mide bulantısı ve kusma gibi sindirim sorunları.

- Baş dönmesi.

Kabak çekirdeği tükettikten sonra ağızda kaşıntı veya bazı cilt sorunları gibi hafif alerjik belirtiler ortaya çıkarsa antihistaminik ilaçlar bu belirtilerin hafifletilmesine yardımcı olabiliyor.

Ancak şiddetli bir alerjik reaksiyon gelişmesi halinde derhal acil sağlık hizmetlerine başvurulması veya en yakın acil servise gidilmesi gerekiyor.