Kırmızı ışık kan şekeri seviyesini düşürebilir!

Kırmızı ışığın kan şekeri seviyesi üzerindeki etkileri araştırıldı.
Kırmızı ışığın kan şekeri seviyesi üzerindeki etkileri araştırıldı.
TT

Kırmızı ışık kan şekeri seviyesini düşürebilir!

Kırmızı ışığın kan şekeri seviyesi üzerindeki etkileri araştırıldı.
Kırmızı ışığın kan şekeri seviyesi üzerindeki etkileri araştırıldı.

Araştırmacılar, 670 nanometre (nm) kırmızı ışığın, hücrelerin içindeki küçük güç santralleri olan mitokondride enerji üretimini uyardığını ve bunun da glikoz tüketiminin artmasına yol açtığını tespit etti.

Biophotonics dergisinde yayınlanan araştırmaya göre glikoz alımının ardından kan şekeri seviyelerinde yüzde 27,7’lik bir azalmaya yol açtığı, ayrıca maksimum glikoz artışını yüzde 7,5 oranında azalttığı gözlemlendi.

Medical Express internet sitesine göre araştırma her ne kadar sağlıklı bireylerde gerçekleştirilmiş olsa da invaziv ve farmakolojik olmayan teknikler, vücutta yaşlanmaya katkıda bulunan kan şekerinin zararlı dalgalanmalarını azaltabileceğinden, yemeklerden sonra diyabet kontrolü üzerinde etki sağlama potansiyelini taşıyor. Bu sonuç, vücutta yaşlanmaya katkıda bulunan zararlı kan şekeri dalgalanmalarını azaltabileceğine işaret ediyor.

Araştırma aynı zamanda mavi ışığa uzun süre maruz kalmanın kan şekerinin potansiyel düzensizliği de dahil olmak üzere insan sağlığı üzerindeki önemli uzun vadeli sonuçlarının olduğunu gösterdi. LED aydınlatmanın önemi ve LED’lerin çok az kırmızıyla birlikte spektrumun mavi ucuna doğru yayıldığı gerçeği göz önüne alındığında, araştırmanın yazarları bunun potansiyel bir halk sağlığı sorunu olabileceğini öne sürdü. Mitokondri, enerji açısından zengin nükleozid adenozin trifosfatı (ATP) üretmek amacıyla oksijen ve glikozu kullanarak hayati hücresel süreçlere enerji sağlıyor.

Önceki araştırmalar, yaklaşık 650-900 nm arasındaki (görünür bölgeden yakın kızılötesi aralığa kadar uzanan) uzun dalga boyundaki ışığın, mitokondriyal ATP üretimini artırabildiğini, bunun da kan şekerini düşürdüğünü ve aynı zamanda hayvanlarda sağlık/yaşam süresini iyileştirdiğini kanıtlamıştı.

City Sağlık ve Psikolojik Bilimler Okulu Nörobiyoloji Kıdemli Öğretim Görevlisi Dr. Michael Powner ve UCL Oftalmoloji Enstitüsü Nörobilim Profesörü Profesör Glen Jeffery konuya dair şu açıklamada bulundu:

“ATP üretimindeki bu gelişme, vücutta iletilen sinyallerde değişikliklere neden olabilir. Kanser tedavisinde birincil tümörün spesifik olarak ışın tedavisine maruz bırakılmasının vücudun farklı bir yerinde bulunan ikincil tümörlerin küçülmesine yol açabileceği olguyu ifade eden abskopal etkiye aracılık edebilir. Benzer şekilde, önceki çalışmalarda farelerin sırtına seçici olarak uygulanan 670 nm ışığın, hem Parkinson hastalığı modelinde hem de diyabetik retinopati modelinde semptomları iyileştiren ATP’de iyileşmelerle sonuçlandığı gösterildi.”

Bilim insanları, 670 nanometre kırmızı ışığın kan şekeri üzerindeki etkisini 30 sağlıklı katılımcıda araştırdı. Çalışmaya rastgele olarak 670 nm kırmızı ışık grubunda 15 ve plasebo (ışıksız) grubunda 15 kişi katıldı. Katılımcıların bilinen metabolik rahatsızlıkları yoktu ve ilaç kullanmıyorlardı.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre katılımcılardan daha sonra oral glikoz tolerans testi yapmaları ve sonraki iki saat boyunca her 15 dakikada bir kan şekeri seviyelerini kaydetmeleri istendi. Şeker içmeden 45 dakika önce kırmızı ışığa maruz kalan kişilerde, iki saat boyunca kandaki en yüksek şeker seviyesinde azalma ve toplam kan şekerinde azalma görüldü.

Araştırmanın baş yazarı Dr. Powner konuya dair şunları söyledi:

“Işığın mitokondrinin çalışma şeklini etkilediği ve bunun vücudumuzu hücresel ve fizyolojik düzeyde etkilere yol açtığı net bir şekilde tespit edildi. Çalışmamız, yemekten sonra kan şekeri düzeylerini düşürmek için 15 dakikalık tek bir kırmızı ışığa maruz kalmanın kullanılabileceğini gösterdi. Bu araştırma sadece sağlıklı bireylerde yapılmış olsa da yemeklerden sonra vücutta potansiyel olarak zararlı glikoz artışlarının azaltılmasına yardımcı olabileceğinden, ileride diyabet kontrolünü etkileme potansiyeline sahip oluyor.”

Profesör Jeffrey’in değerlendirmesi ise şöyle oldu:

“Güneş ışığının kırmızı ve mavi arasında bir dengesi var ancak artık mavi ışığın hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü biz görmesek de LED ışıklarda mavi renk baskındır ve içinde neredeyse hiç kırmızı yoktur. Bu, mitokondriyal fonksiyonu ve ATP üretimini azaltır dolayısıyla iç ortamlar kızıl açlığa mahkum olur. Kırmızı olmadan mavi ışığa maruz kalmak potansiyel olarak toksiktir. Mavi ışık tek başına fizyoloji üzerinde kötü bir etkiye sahiptir ve uzun vadede diyabete katkıda bulunabilecek ve sağlık süresini zayıflatabilecek kan şekerlerinin bozulmasına yol açabilir. 1990'dan önce hepimizin ampul aydınlatması vardı ve bu sorun değildi. Çünkü güneş ışığına benzer bir mavi ve kırmızı dengesine sahipti. Ancak yaşlanan nüfuslar açısından, LED’lere geçişte potansiyel bir sağlık bombası bulunuyor. Bu durum güneş ışığında daha fazla zaman geçirilerek kısmen düzeltilebilir.”



Doğrudan beyne uygulanan gen tedavisi, epilepsi nöbetlerini yüzde 90 azalttı

Genetiği değiştirilen virüs, nöbet aktivitesini tetikleyen beyin bölgesini hedef alıyor (AFP)
Genetiği değiştirilen virüs, nöbet aktivitesini tetikleyen beyin bölgesini hedef alıyor (AFP)
TT

Doğrudan beyne uygulanan gen tedavisi, epilepsi nöbetlerini yüzde 90 azalttı

Genetiği değiştirilen virüs, nöbet aktivitesini tetikleyen beyin bölgesini hedef alıyor (AFP)
Genetiği değiştirilen virüs, nöbet aktivitesini tetikleyen beyin bölgesini hedef alıyor (AFP)

Suha Kidwai

İnsan beynine doğrudan uygulanan deneysel bir gen tedavisinin, ilaca dirençli epilepsi hastalarında aylık nöbet sayısını yüzde 90'dan fazla azalttığı tespit edildi.

The New England Journal of Medicine'da yayımlanan çığır açıcı klinik çalışma, standart ilaçlara yanıt vermeyen nörolojik bozuklukların tedavisinde önemli bir ilerlemeye işaret ediyor.

Üç yetişkin hasta üzerinde denenen bu tedavi, genetiği değiştirilmiş bir virüs kullanarak beyin dokusunun tam da kasılmaları tetikleyen bölgesini hedef alıyor ve bu bölgenin aktivitesini azaltıyor.

Araştırma odaklı hayır kurumu Epilepsy Society'ye göre Birleşik Krallık'ta yaklaşık 600 bin kişi epilepsiyle yaşıyor ve bu hastaların yaklaşık üçte biri, standart antiepileptik ilaçlarla kontrol altına alınamayan, ilaca dirençli epilepsi türlerinden muzdarip.

Bu kişilerde beyindeki kontrolsüz elektriksel fırtınalar ciddi yaralanmalara, bilişsel gerilemeye ve erken ölüm riskinde kayda değer derecede artışa yol açabilir.

Üç katılımcının hepsi, hipokampal skleroz nedeniyle 10 ila 25 yıldır epilepsiyle yaşıyor ve çok sayıda antiepileptik ilaç denemelerine rağmen hâlâ düzenli nöbet geçiriyordu.

Tedaviyi uygulamak için cerrahlar, genetiği değiştirilmiş bir virüsü zarar görmüş beyin dokusuna doğrudan enjekte etti.

Virüs, belirli bir geni uyarıcı nöronlara (nöbet aktivitesini tetikleyen beyin hücreleri) özel olarak yerleştirecek şekilde programlanmıştı.

Gen, beyin içine girdikten sonra çevredeki nöronların klozapine bağlanmasını sağlıyor. Halihazırda kullanılan bir ilaç olan klozapin, nöbetlere yol açan  aşırı aktif hücrelerin elektriksel ateşlenme hızını azaltıyor.

İki ayın ardından iki katılımcının aylık nöbet sayısı 4,5'ten 0,5'e, üçüncü katılımcının ise 4'ten sıfıra düştü.

Katılımcılardan biri yanlışlıkla ilacı almayı bıraktığında iki nöbet geçirdi ancak ilacı tekrar kullanmaya başlar başlamaz nöbetler durdu.

Standart gen tedavileri bir kez uygulandıktan sonra kolayca durdurulamadığı veya geri alınamadığı için kemogenetik diye bilinen bu ikili yaklaşım, hekimlerin ilaç dozunu değiştirerek tedavinin şiddetini ayarlamasına imkan tanıyor.

Kaliforniya Üniversitesi San Diego kampüsünden nörolog Olivia Kim-McManus, ilaca dirençli şiddetli epilepsi için mevcut tedavi seçeneklerinin invaziv olduğunu ve genellikle beynin hasarlı bölgesinin kesilmesini veya dokunun lazerle yok edilmesini içerdiğini belirtiyor.

Dr. Kim-McManus, yeni tekniğin de ameliyat gerektirdiğini ancak tek bir müdahaleyle cerrahi hassasiyet ve gen terapisini birleştirerek hastanın beyin dokusunu koruduğunu söylüyor.

Diğer bağımsız uzmanlar da bulguları benzer şekilde olumlu karşıladı.

University College London'dan, araştırmaya katılmayan nörolog Matthew Walker şöyle diyor:

Bu kadar çarpıcı bir etki olması ve çok az yan etki görülmesi heyecan verici.

Ancak Prof. Walker, örneklem grubunun son derece az kişiyi içerdiğini belirterek klozapinin uzun süreli kullanımına dair endişelerini dile getiriyor.

Antipsikotik ilacın yüksek dozda kullanımı, kardiyovasküler yan etkiler ve diğer önemli komplikasyonlarla ilişkilendiriliyor.

Prof. Walker, "Umarım gelecekte [bunun için] daha iyi ilaçlar geliştirilir" diye ekliyor.

Araştırmacılar halihazırda üç hastayı uzun vadede gözlemlemeyi ve bu tekniğin tedavi edilemeyen epilepsiyle yaşayan daha fazla kişiye güvenli şekilde yardımcı olup olamayacağını değerlendirmek üzere daha büyük ölçekli deneyler hazırlamayı planlıyor.

 Independent Türkçe,independent.co.uk/news


Çocuklarda bademcik ameliyatı: Ebeveynlerin bilmesi gereken 7 yan etki

Bademciklerin alınması, çocuklarda en sık uygulanan cerrahi operasyonlardan biridir (Pexels)
Bademciklerin alınması, çocuklarda en sık uygulanan cerrahi operasyonlardan biridir (Pexels)
TT

Çocuklarda bademcik ameliyatı: Ebeveynlerin bilmesi gereken 7 yan etki

Bademciklerin alınması, çocuklarda en sık uygulanan cerrahi operasyonlardan biridir (Pexels)
Bademciklerin alınması, çocuklarda en sık uygulanan cerrahi operasyonlardan biridir (Pexels)

Çocuklarda sık uygulanan cerrahi işlemlerden biri olan bademcik ameliyatı, özellikle tekrarlayan bademcik iltihabı, solunum güçlüğüne yol açan bademcik büyümesi veya obstrüktif uyku apnesi vakalarında tercih ediliyor.

Ameliyat, çocuğun uyku kalitesini, solunumunu ve günlük yaşamını iyileştirebilse de iyileşme sürecinde bazı yan etkiler ve komplikasyonlar görülebiliyor. Bu nedenle ebeveynlerin ameliyat sonrasında ortaya çıkabilecek belirtiler konusunda bilinçli olması büyük önem taşıyor.

Şarku’l Avsat'ın bilimsel sağlık sitesi OnlyMyHealth'ten aktardığı habere göre, çocukların büyük bölümü uygun ağrı kesici tedavisi, yeterli sıvı tüketimi ve dinlenmeyle sorunsuz bir iyileşme süreci geçiriyor. Ancak ameliyat sonrasında hangi belirtilerin normal kabul edildiğini, hangilerinin acil tıbbi müdahale gerektirdiğini bilmek olası komplikasyonların önlenmesi açısından önem taşıyor.

Bademcik ameliyatı sonrası en sık görülen yan etkiler:

Boğaz ağrısı ve yutma güçlüğü

Bademcik ameliyatı sonrasında çocuklarda en sık karşılaşılan sorunların başında şiddetli boğaz ağrısı ve yutma güçlüğü geliyor. Çocuklar yemek yerken, su içerken hatta konuşurken bile rahatsızlık hissedebiliyor. Sinir yollarının bağlantısı nedeniyle ağrı zaman zaman kulaklara da yayılabiliyor.

Kulak Burun Boğaz ve Baş-Boyun Cerrahisi Uzmanı, Yeni Delhi'deki Medfirst Süper İhtisas Merkezi'nin kurucusu ve yöneticisi Dr. Rajesh Bhardwaj, boğaz ağrısının bademcik ameliyatı sonrasında en sık görülen yan etkilerden biri olduğunu belirtiyor.

Ağrının yaklaşık bir ila iki hafta sürebildiğini ifade eden Bhardwaj, şikâyetlerin ameliyattan sonraki beşinci ve yedinci günler arasında geçici olarak şiddetlenebileceğine dikkat çekiyor. Bu durumun tek başına ameliyat bölgesinde enfeksiyon bulunduğu anlamına gelmediğini vurguluyor.

Uzmanlar, çocuğun yaşına uygun ağrı kesicilerin yalnızca doktorun önerdiği dozlarda kullanılmasını, hekim onayı olmayan ilaçların ise verilmemesini tavsiye ediyor.

Ameliyat sonrası kanama

Kanama, bademcik ameliyatının en dikkat edilmesi gereken komplikasyonları arasında yer alıyor. Kanama ameliyattan sonraki ilk 24 saat içinde ortaya çıkabileceği gibi birkaç gün sonra da görülebiliyor. Özellikle yara bölgesinde oluşan kabuğun ayrılmaya başlamasıyla kanama riski artabiliyor.

Bazen az miktarda kan görülebilse de ağızdan veya burundan taze kan gelmesi ya da kusmukta kan bulunması acil tıbbi değerlendirme gerektiriyor. Ebeveynlerin kanamanın kendiliğinden durmasını beklememesi gerekiyor.

Kanama durumunda çocuğun derhal acil servise götürülmesi gerektiğini belirten uzmanlar, şiddetli kan kaybının hayati tehlikeye yol açabileceğini ve bazı vakalarda yeniden cerrahi müdahale gerekebileceğini ifade ediyor.

Bulantı ve kusma

Bazı çocuklarda ameliyat sonrasında anestezi, ağrı kesiciler veya operasyon sırasında yutulan kan nedeniyle bulantı ve kusma görülebiliyor.

Tekrarlayan kusma, çocuğun yeterli miktarda sıvı almasını zorlaştırarak dehidrasyon (sıvı kaybı) riskini artırabiliyor.

Kusmanın devam etmesi, kusmukta kan görülmesi veya çocuğun aldığı sıvıları midesinde tutamaması durumunda mutlaka doktora başvurulması gerekiyor.

Dehidrasyon ve sıvı kaybı

Ameliyat sonrasında karşılaşılabilecek sorunlardan biri de sıvı kaybı. Yutkunma sırasında yaşanan ağrı, çocuğun su içmekten kaçınmasına neden olabiliyor. Ateş ve kusma da dehidrasyon riskini artıran diğer faktörler arasında bulunuyor.

Ebeveynlerin özellikle şu belirtilere dikkat etmesi gerekiyor:

İdrara çıkma sıklığının azalması

İdrar renginin koyulaşması

Ağız kuruluğu

Ağlama sırasında gözyaşının azalması

Alışılmadık düzeyde halsizlik ve yorgunluk

Çocuğun sık aralıklarla küçük yudumlar halinde su ve uygun sıvılar tüketmesi teşvik edilmeli. Soğuk içecekler ve su bazlı buzlu dondurmalar da çocuk güvenli şekilde yutabiliyorsa boğazdaki rahatsızlığın hafiflemesine yardımcı olabiliyor.

Çocuğun yeterli sıvı alamaması veya dehidrasyon belirtileri göstermesi durumunda ise tıbbi yardım alınması gerekiyor.

Ağız kokusu ve ses değişikliği

Ameliyat sonrasında ebeveynleri endişelendirebilen bir diğer durum da ağız kokusu ve geçici ses değişikliği.

Bademciklerin alındığı bölgede beyaz veya sarı renkli bir tabaka oluşabiliyor. Bu tabaka iyileşme sürecinin doğal bir parçası olarak kabul ediliyor ve tek başına enfeksiyon belirtisi anlamına gelmiyor.

Özellikle bademcik büyümesi nedeniyle ameliyat öncesinde konuşma biçimi etkilenen çocuklarda ses tonunda değişiklik görülebiliyor. Bu değişiklikler genellikle iyileşme süreci ilerledikçe düzeliyor.

Ateş ve enfeksiyon riski

Ameliyat sonrasında çocuğun ateşinde hafif bir yükselme görülebiliyor. Ancak ateşin devam etmesi veya belirgin şekilde yükselmesi, ağrı ve şişliğin artması ya da çocuğun genel sağlık durumunun kötüleşmesi enfeksiyon ihtimaline karşı tıbbi değerlendirme gerektiriyor.

Uzmanlar, doktor önerisi olmadan çocuklara antibiyotik verilmemesi konusunda uyarıyor. İyileşme döneminde yaşanan ağrının her zaman enfeksiyon anlamına gelmediği ve mutlaka antibiyotik tedavisi gerektirmediği belirtiliyor.

Ameliyatın bağışıklık sistemi üzerindeki etkilerine ilişkin olarak ise Aile Hekimliği ve Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri Dergisi'nde yayımlanan bir araştırmada, bademciklerin alınmasının çocukların bağışıklık sistemi üzerinde uzun vadeli etkileri olabileceğine dikkat çekiliyor. Bu nedenle ameliyat kararı verilmeden önce cerrahi işlemin gerekliliği, sağlayacağı faydalar ve olası risklerin doktorla ayrıntılı şekilde değerlendirilmesi öneriliyor.

Solunum güçlüğü ve anestezi riskleri

Özellikle dikkat edilmesi gereken komplikasyonlar arasında solunum problemleri ve genel anesteziye bağlı riskler bulunuyor.

Genel anestezi altında gerçekleştirilen bademcik ameliyatının ardından çocuklarda geçici uyku hali, bulantı veya boğazda tahriş görülebiliyor.

Anesteziye bağlı ciddi komplikasyonlar nadir görülse de özellikle şiddetli obstrüktif uyku apnesi bulunan veya başka sağlık sorunları yaşayan çocuklarda ameliyat sonrasında solunum güçlüğü gelişebiliyor.

Uzmanlar, aşağıdaki belirtilerden herhangi birinin görülmesi halinde vakit kaybetmeden acil tıbbi yardım alınması gerektiğini vurguluyor:

*Nefes almada güçlük

*Dudaklarda mavi veya gri renk değişikliği

*Şiddetli şişlik

*Çocuğun alışılmadık şekilde zor uyandırılması

Bademcik ameliyatı sonrasında iyileşme sürecinin yakından takip edilmesi, normal kabul edilen belirtilerle acil müdahale gerektiren durumların ayırt edilmesi açısından büyük önem taşıyor. Ebeveynlerin şüpheli belirtilerde vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurması öneriliyor.


Yeni tedavi umudu: Beyin, uyanıkken de zararlı proteinlerden arındırılabilecek

Beynin atık maddeleri temizleme kapasitesini artırmak artık mümkün (Oulu Üniversitesi)
Beynin atık maddeleri temizleme kapasitesini artırmak artık mümkün (Oulu Üniversitesi)
TT

Yeni tedavi umudu: Beyin, uyanıkken de zararlı proteinlerden arındırılabilecek

Beynin atık maddeleri temizleme kapasitesini artırmak artık mümkün (Oulu Üniversitesi)
Beynin atık maddeleri temizleme kapasitesini artırmak artık mümkün (Oulu Üniversitesi)

Finlandiya'daki Oulu Üniversitesi araştırmacıları, beynin atık maddelerden arınmasını sağlayan doğal mekanizmaları güçlendiren bir ilacın etkilerini inceledi. Nature Communications dergisinde yayımlanan araştırmanın sonuçları, yeni ilacın katılımcıların beyinlerindeki zararlı proteinlerin uzaklaştırılma hızını artırdığını ortaya koydu.

Araştırmacılara göre bu bulgular, beynin doğal temizleme mekanizmalarından yararlanarak Alzheimer gibi demansa neden olan nörodejeneratif hastalıkların erken teşhisi, önlenmesi ve tedavisi için yeni imkanlar sunuyor.

Beynin doğal temizleme mekanizmaları normalde uyku sırasında en yüksek düzeyde çalışıyor. Ancak yeni araştırma, bu doğal sürecin uyanıklık sırasında da güçlendirilebileceğini gösterdi.

Oulu Üniversitesi Fonksiyonel Nörogörüntüleme Araştırma Grubu Başkanı Prof. Dr. Vesa Kiviniemi dün yayımlanan açıklamasında, demansa yol açan hastalıkların beyinde zararlı proteinlerin onlarca yıl boyunca giderek birikmesine neden olduğunu belirtti.

Kiviniemi, beynin bu proteinleri kendi kendine temizleme sisteminin güvenli bir şekilde ve bireyler henüz sağlıklıyken güçlendirilebilmesi durumunda, gelecekte söz konusu hastalıkların önlenmesinin veya en azından ilerlemelerinin yavaşlatılmasının mümkün olabileceğini ifade etti.

Beynin zararlı proteinleri temizleyen doğal sisteminin etkinliğinin yaş ilerledikçe giderek azaldığı biliniyor.

Önceki araştırmalar yeni çalışmaya ışık tuttu

Daha önce yapılan araştırmalarda, kan basıncının geçici olarak düşürülmesinin beyin omurilik sıvısının ve bu sıvıda bulunan büyük moleküllerin beyinden uzaklaştırılmasını iyileştirebildiği gösterilmişti.

Yeni araştırma da bu bulgulardan yola çıkarak kan basıncını düşüren ilaçları, Piezo1 reseptörlerinin uyarılmasıyla birleştirdi.

Piezo1, fiziksel basınç ve sürtünmeyi vücut hücrelerinde kimyasal ve elektriksel sinyallere dönüştüren, mekanik uyaranlara duyarlı biyolojik kanallar olarak biliniyor.

Araştırmacılar, tedavinin etkilerini sağlıklı 29 yetişkin gönüllü üzerinde inceledi. Çalışmada çok modlu manyetik rezonans görüntüleme (MR), fizyolojik ölçümler ve kanda bulunan beyin kaynaklı biyobelirteçlerden yararlanıldı.

Ölçümler sonucunda, beyin kaynaklı birçok çözünür proteinin kandaki seviyesinin tedaviden sonra yükseldiği belirlendi. Bu proteinler arasında beta-amiloid 40, beta-amiloid 42 ve GFAP da yer aldı.

MR görüntülemeleri ayrıca özellikle büyük beyin toplardamarlarının çevresindeki bölgelerde beyin sıvısının akış hızında ve protein konsantrasyonlarında belirgin değişiklikler olduğunu, sıvı içeriğinin de farklılaştığını ortaya koydu.

Araştırmanın başyazarı ve Oulu Üniversitesi doktora öğrencisi Johanna Tonanen, sonuçların zararlı proteinlerin beyinden normalden daha etkili bir şekilde uzaklaştırılmış olabileceğine işaret ettiğini söyledi.

İlaç, uyku sırasında gerçekleşen doğal süreci taklit ediyor

Araştırmacılar, kan basıncını geçici olarak düşüren yeni ilacın, beyin içindeki sıvı hareketini sağlayan yavaş beyin damar nabızlarını güçlendirdiğini belirledi.

Bu etkinin, damarların geçici olarak genişlemesinden kaynaklandığı değerlendiriliyor. Aynı zamanda ilaç, özellikle kan damarlarının daralma ve genişleme süreçlerinin düzenlenmesinde rol oynayan Piezo1 kanallarını da harekete geçiriyor.

Tonanen, bu etkinin uyku sırasında gözlemlenen fizyolojik değişikliklere oldukça benzediğini belirterek, beynin kendi kendini temizleme mekanizmalarını güçlendirmek açısından bu bulgunun özellikle dikkat çekici olduğunu ifade etti.

Beynin atık maddelerden arınma mekanizmalarının uyku sırasında daha aktif çalıştığı biliniyor. Uykuya geçildiğinde kan basıncı genellikle düşerken damarların yavaş ritmik hareketleri ve solunum hareketleri güçleniyor. Bu değişiklikler, beyin omurilik sıvısının beyin dokusu içerisindeki akışını artırarak atık maddelerin uzaklaştırılmasına yardımcı oluyor.

Sıradaki hedef, hafıza sorunları yaşayan hastalar

Prof. Dr. Kiviniemi, yeni araştırmanın sonuçlarını oldukça umut verici olarak nitelendirdi.

Kiviniemi, bir sonraki aşamada tedavinin erken evre hafıza sorunları yaşayan hastalara sağlayabileceği yararların inceleneceğini belirterek, bu alandaki önde gelen uzmanlarla birlikte yeni takip çalışmaları gerçekleştirmeyi planladıklarını açıkladı.