Kovid aşısının iki yan etkisi keşfedildi

Bilim insanları, aşı olmanın faydalarının risklerinden çok daha ağır bastığını söylüyor

(Pexels)
(Pexels)
TT

Kovid aşısının iki yan etkisi keşfedildi

(Pexels)
(Pexels)

8 ülkeden 99 milyondan fazla kişi üzerinde yapılan küresel bir çalışma, Kovid-19 aşılarının çok nadir görülen ancak zararlı olan iki yeni yan etkisini tespit etti. Bu keşif, aşılanmış kişilerin sağlık durumlarının daha iyi izlenmesine yol açabilecek bir gelişme sağladı.

Auckland Üniversitesi'nin ev sahipliği yaptığı Küresel Aşı Veri Ağı (GVDN) adlı uluslararası işbirliğine katılan araştırmacılar, Kovid-19 aşısı olduktan sonra hastaların daha büyük bir risk taşıyıp taşımadığını görmek için nöroloji, kan ve kalple ilgili 13 tıbbi durumu değerlendirdi.

Çalışmada, kimlik bilgileri gizlenmiş milyonlarca Kovid-19 aşısı olan kişinin verilerini inceledi ve aşı olduktan sonrasıyla öncesi karşılaştırıldığında çeşitli dönemlerde daha büyük bir sağlık durumu geliştirme riski olup olmadığını inceledi.

Bazı hastaların mRNA aşılarından sonra miyokardit ve perikardit gibi kalp iltihabı rahatsızlıklarına yakalandığı, bazılarındaysa viral vektör aşılarından sonra kas zayıflatan Guillain-Barré sendromu ve beyinde bir tür kan pıhtılaşması oluştuğu tespit edildi.

Araştırmacılar ayrıca viral vektör aşılarından sonra omuriliğin bir kısmında iltihaplanma (transvers miyelit) ve bazı kişilerde hem viral vektör hem de mRNA aşısından sonra akut dissemine ensefalomiyelit diye de bilinen beyin ve omurilikte iltihaplanma ve şişme belirtileri buldu.

Ancak esas koronavirüs enfeksiyonundan sonra nörolojik bir rahatsızlık geçirme riskinin, Kovid-19 aşısından sonraki riske kıyasla yaklaşık 617 kat daha yüksek olduğunu belirten bilim insanları, "aşı olmanın faydalarının risklerinden önemli ölçüde daha ağır bastığını" öne sürüyor.

Bilim insanları, "Bu çok ülkeli analiz; miyokardit, perikardit, Guillain-Barré sendromu ve serebral venöz sinüs trombozu için önceden belirlenmiş sinyalleri doğruladı" diye yazdı ve daha fazla çalışma gerektiren "diğer potansiyel sinyallerin" de belirlendiğini ekledi

Çalışmanın ortak yazarı Kristina Faksová yaptığı açıklamada, "Bu çalışmadaki popülasyonun büyüklüğü, nadir görülen potansiyel aşı sinyallerinin tespit edilme olasılığını arttırdı. Tek bir merkez ya da bölgenin çok nadir sinyalleri tespit etmek için yeterince büyük bir popülasyona sahip olması pek mümkün değil" dedi.

Araştırmacılar, Kovid-19 aşılarının mevcut anlayışını geliştirmek ve büyük veriler kullanarak güvenirliğini daha iyi ortaya çıkarmak için daha fazla çalışma yürütüyor.

Çalışmanın bir diğer yazarı Helen Petousis-Harris, "Veri panellerini kamuya açık hale getirerek, daha fazla şeffaflığı, sağlık sektörü ve kamuoyuyla daha güçlü iletişimi destekleyebiliyoruz" dedi.

Çalışmada Kovid-19 aşısından sonra görülen nadir sinyalleri tespit edilse de bilim insanları bu bulguların "ilişkilerini doğrulamak ve klinik önemini değerlendirmek için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini" söylüyor.

Independent Türkçe



Uzmanlar sıradaki pandemiye grip virüsünün yol açmasını bekliyor

Her yıl yaklaşık 1 milyar kişi mevsimsel grip geçiriyor (Pexels)
Her yıl yaklaşık 1 milyar kişi mevsimsel grip geçiriyor (Pexels)
TT

Uzmanlar sıradaki pandemiye grip virüsünün yol açmasını bekliyor

Her yıl yaklaşık 1 milyar kişi mevsimsel grip geçiriyor (Pexels)
Her yıl yaklaşık 1 milyar kişi mevsimsel grip geçiriyor (Pexels)

Bulaşıcı hastalık uzmanları bir sonraki pandeminin influenza virüsünden kaynaklanacağını düşünüyor. 

57 ülkeden 187 katılımcıyla yapılan bir ankette hangi patojenin sıradaki pandemiye yol açacağı sorusunda influenzayı uzmanların yüzde 57'si birinci, yüzde 17'si de ikinci sıraya koydu.

Travel Medicine and Infectious Disease adlı hakemli dergide yayımlanan araştırmayı yürüten Dr. Jon Salmanton-García, virüsün sürekli geliştiği ve evrimleştiğini gösteren çalışmalar nedeniyle böyle bir beklenti olduğunu söylüyor. Köln Üniversitesi'nden Dr. Salmanton-García "İnfluenza her kış ortaya çıkıyor" diyor.

Bu salgınların küçük pandemiler olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar az çok kontrol altına alınıyor çünkü bunlara neden olan farklı varyantlar yeterince öldürücü değil. Ama bu sonsuza kadar böyle gitmeyecek.

Öte yandan Kovid-19 pandemisi sayesinde dünyanın artık çok daha hazırlıklı olduğunu belirten Dr. Salmanton-García, "Kovid-19 pandemisinde bir solunum yolu virüsü pandemisine nasıl yaklaşılacağına dair pek çok şey öğrendik" diyor:

Bunlar arasında sosyal mesafe, el temizliği, yüz maskeleri, aşılamaya yeniden odaklanma ve sağlık kurumlarına güven yer alıyor. Buna paralel şekilde kurumlar da çok şey öğrendi. Hayati önem taşıyan hazırlık ve gözetim faaliyetleri artık daha iyi finanse ediliyor.

Uzmanların sıradaki pandemi tahminlerinde grip virüsünü, henüz bilinmeyen bir hastalığı ifade eden X Hastalığı izledi. Bu patojen katılımcıların yüzde 21'inin ilk, yüzde 14'ünün de ikinci sırasında yer aldı. SARS-CoV-2 ise uzmanların yüzde 8'inin birinci, yüzde 16'sının da ikinci sırasındaydı.

Araştırmanın detayları 27-30 Nisan'da Barselona'da düzenlenecek Avrupa Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıklar Derneği (ESCMID) toplantısında anlatılacak.

Perşembe günü Dünya Sağlık Örgütü kuş gribinin insanlara bulaşma riskinin yüksek endişe yarattığını açıklamıştı. 2020'den beri dolaşımda olan ve milyonlarca kuşun ölümüne yol açan A(H5N1) varyantının memelilere sıçraması bu endişenin en temel nedeni. 

İnsanlarda "olağanüstü derecede" yüksek ölüm oranına sahip virüs ABD'nin 12 eyaletinde sığırlara bulaşırken, ineklerle yakın teması olan bir insan da enfekte olmuştu. 

Independent Türkçe, Guardian, MedicalXpress, Travel Medicine and Infectious Disease


Dünyanın en popüler kahvesinin izi 600 bin yıl önceye kadar sürüldü

Kahve bitkisinin Etiyopya'da ortaya çıktığı tahmin ediliyordu (Unsplash)
Kahve bitkisinin Etiyopya'da ortaya çıktığı tahmin ediliyordu (Unsplash)
TT

Dünyanın en popüler kahvesinin izi 600 bin yıl önceye kadar sürüldü

Kahve bitkisinin Etiyopya'da ortaya çıktığı tahmin ediliyordu (Unsplash)
Kahve bitkisinin Etiyopya'da ortaya çıktığı tahmin ediliyordu (Unsplash)

Dünyanın en çok üretilen kahve türü Arabica'nın, 600 bin yıl önce Etiyopya'da ortaya çıktığı bulundu. 

Araştırmacılar dünyanın dört bir yanındaki kahve bitkilerinin genomlarını inceleyerek Coffea arabica diye bilinen bitkinin soyağacını çıkardı. 

Buffalo Üniversitesi'nden Victor Albert, sorumlu yazarı olduğu araştırma hakkında "Bugün yaşayan bitkilerin genetik bilgilerini kullanıp zamanda geriye giderek Arabica'nın uzun geçmişinin mümkün olan en doğru resmini çizdik ve günümüzde yetiştirilen çeşitlerin birbirleriyle nasıl bir ilişki içinde olduğunu belirledik" diyor.

Arabica'nın 39 çeşidini inceleyen araştırmacıların elinde 1700'lerden kalma bir örnek de vardı. İsveçli doğa bilimci Carl Linnaeus, bu bitkiyi kullanarak türün bilimsel adını koymuştu. 

Nature Genetics adlı hakemli dergide pazartesi günü yayımlanan araştırmada C. arabicanın Coffea canephora ve Coffea eugenioides adlı iki çeşidin doğal yolla melezlenmesiyle ortaya çıktığı bulundu. Albert bu bulgu hakkında şöyle diyor:

Başka bir deyişle, Arabica'yı meydana getiren melezleme insanların yaptığı bir şey değildi.

Bu iki çeşitten ikişer set kromozom gelmesiyle gerçekleşen bu olayın ne zaman yaşandığını saptamak için bilim insanları bir bilgisayar modeli kullandı. Arabica'nın en eski popülasyon darboğazının 610 bin yıl önceye denk geldiğini tespit ettiler. Popülasyon darboğazı, çeşitli nedenlerle bir popülasyonun sayısının ciddi derecede düşmesi anlamına geliyor.

Bu nedenle bitkinin bu dönemden önce oluşmuş olması gerektiğini söyleyen araştırmacılar 1 milyon ila 610 bin yıl öncesine işaret ediyor.

Dünyanın en popüler kahvesi Arabica, halihazırda küresel kahve pazarının yaklaşık yüzde 60'ını oluşturuyor. 

Independent Türkçe, Euronews, Sci News, Nature Genetics


Gribin akciğerde yol açtığı hasarın önüne geçen bir ilaç geliştirildi

İnfluenza virüsünün yol açtığı iltihaplanma, nefes almak için gereken hücrelere zarar veriyor (Unsplah)
İnfluenza virüsünün yol açtığı iltihaplanma, nefes almak için gereken hücrelere zarar veriyor (Unsplah)
TT

Gribin akciğerde yol açtığı hasarın önüne geçen bir ilaç geliştirildi

İnfluenza virüsünün yol açtığı iltihaplanma, nefes almak için gereken hücrelere zarar veriyor (Unsplah)
İnfluenza virüsünün yol açtığı iltihaplanma, nefes almak için gereken hücrelere zarar veriyor (Unsplah)

Yeni geliştirilen ilaç, gripten kaynaklanan iltihaplanmanın yarattığı akciğer hasarını önlemeyi başardı. 

Grip hastalığına yol açan influenza virüsü akciğer hücrelerini öldürmeye başladığında bu hücreler, enfeksiyonla mücadele etmesi için bağışıklık hücrelerine sinyal gönderiyor. Kontrol edildiği zaman vücudu virüsten kurtarmada etkili bir rol oynayan bu hücre ölümü, kontrol edilmediğinde şiddetli iltihaplanma ve akciğer hasarına neden olarak ölüme bile yol açabiliyor.

Yeni çalışmada araştırmacılar, iltihaplanmaya yol açan hücre ölümünü engelleyerek farelerdeki enfeksiyonun seyrini tersine çevirmeyi başardı. Yapılan bir dizi deneyde UH15-38 adlı yeni ilacın düşük dozda bile, insanların maruz kaldığına yakın miktarda influenza virüsü verilen fareleri koruduğu görüldü. 

Ayrıca yüksek dozdaki ilacın, kayda değer miktarda virüs içeren bir enfeksiyona karşı tam koruma sağlayabildiği de tespit edildi. 

Araştırmacılar geliştirdikleri ilaçla, hücre ölümünü kontrol eden RIPK3'ün (reseptörle etkileşen protein kinazı 3) iki yolundan birini kapattı. Bunlardan biri (nekroptoz) ciddi iltihaplanmaya yol açarken diğeri (apoptoz) bunu yapmadan vücudun virüsü yenmesine katkı sağlıyor. UH15-38, apoptozu koruyup nekroptozun başlamasını engelleyecek şekilde tasarlandı.

Önde gelen hakemli bilimsel dergi Nature'da yayımlanan araştırmanın yazarlarından Paul Thomas "RIPK3'ü tamamen devre dışı bırakmak pek iyi değil çünkü o zaman bağışıklık sistemi virüsü temizleyemiyor" diyor. 

Sadece nekroptozu devre dışı bıraktığımızda, hayvanlar daha iyi sonuç verdi çünkü apoptoz hâlâ devredeydi ve o kadar iltihaplanmaya da yol açmadan, virüs bulaşmış hücrelerden kurtulmayı başardı.

Antiviral ilaçların etkili olması için enfeksiyonun ilk iki-üç gününde alınması gerekirken araştırmacılar UH15-38'in, enfeksiyonun başlamasından 5 gün sonra verildiğinde bile fayda sağladığını gözlemledi. Thomas "Bu ilaç daha önce hiç görmediğimiz bir şey yapabilir" diyor. 

Ayrıca araştırmacılar, fare deneylerinden elde edilen sonuçların insan deneylerine taşınması halinde UH15-38 gibi bileşiklerin, solunum yolundaki şiddetli semptomları tetikleyen diğer virüslere de müdahale edebileceğini düşünüyor.

Çalışmanın bir diğer yazarı Alexei Degterev, "Kovid-19'un en kötü kısmı geride kalmış olabilir ancak başka bir pandemi yaşanacağına dair makul bir beklenti var ve konağın nasıl enfekte olduğundan bağımsız olarak konağı koruyacak bir şeye ihtiyacımız var" diye uyarıda bulunuyor. 

Bu çalışma, böyle bir hedefe ulaşma ihtimalini vurgulayarak hücre ölümünün enfeksiyonları nasıl şekillendirdiğine yönelik ilgiyi yeniliyor.

Independent Türkçe, Science Daily, MedicalXpress, Nature


Diyabet ilacı, Parkinson'a umut oldu

Dünya çapında 10 milyondan fazla kişi Parkinson hastalığından muzdarip (Pexels)
Dünya çapında 10 milyondan fazla kişi Parkinson hastalığından muzdarip (Pexels)
TT

Diyabet ilacı, Parkinson'a umut oldu

Dünya çapında 10 milyondan fazla kişi Parkinson hastalığından muzdarip (Pexels)
Dünya çapında 10 milyondan fazla kişi Parkinson hastalığından muzdarip (Pexels)

Diyabet tedavisinde kullanılan bir ilacın Parkinson hastalığının ilerlemesini yavaşlatabileceği tespit edildi.

Beyindeki sinir hücrelerinin hasara uğradığı ve zaman içinde öldüğü Parkinson hastalığı, vücüdun çeşitli yerlerinde titreme, yavaş hareket etme, kas sertliği gibi motor semptomlara yol açıyor. Hafızayı da etkileyen bu hastalığın daha ağır vakalarında demans görülebiliyor. Bu rahatsızlığın henüz bir tedavisi yok ancak semptomlar kontrol altına alınabiliyor.

Yeni yapılan bir çalışmada da araştırmacılar, tip 2 diyabet tedavisinde kullanılan GLP-1R agonistleri sınıfındaki lyxumia adlı ilacı kullanarak motor semptomların ilerlemesini yavaşlatmayı başardı. 

New England Journal of Medicine adlı bilimsel dergide yayımlanan araştırmada yakın zamanda Parkinson teşhisi alan 156 kişi rasgele bir şekilde iki eşit gruba ayrıldı. 12 ay boyunca izlenen iki grup Parkinson ilaçlarını almaya devam ederken bir gruba lyxumia, diğer gruba da plasebo verildi.

Bir yılın sonunda lyxumia verilen hastaların motor semptomlarında esasen ilerleme olmadığı, diğer gruptaysa az ama klinik açıdan önem arz ettiği düşünülen bir ilerleme görüldüğü kaydedildi. 

İki grup arasındaki bu fark deneme süresi sona erdikten ve diğer Parkinson ilaçları kesildikten iki ay sonra da devam etti. Araştırmayı yürüten Fransız ekip bunun, lyxumia'nın sadece semptomları azaltmakla kalmadığını, beyni nöron kaybına karşı koruduğunu da gösterdiğini söylüyor.

Öte yandan lyxumia verilen grubun yaklaşık yarısının mide bulantısı yaşadığı ve yüzde 13'ünün kustuğu kaydedildi.

Çalışmanın ortak yazarlarından, Bordeaux Üniversitesi Hastanesi'nden Prof. Wassilios Meissner şöyle diyor:

Tüm yorumlamalar ve mevcut aşamada uygulanabilirliğe karşı temkinli olmalıyız fakat bu, gerçekten de eksenatid denemesi dışında hiç görmediğimiz çok ama çok net ve güçlü bir sinyal.

Daha küçük bir grupla yapılan 2017 tarihli bir araştırmada tip 2 diyabet tedavisinde kullanılan eksenatid adlı ilacın, orta derecedeki Parkinson hastalarının motor semptomlarını iyileştirdiği bulunmuştu. 

Yeni çalışmayı yürüten araştırmacılar, lyxumia'nın gerçekten hastalığın ilerlemesini yavaşlatıp yavaşlatmadığı ve faydaların zaman içinde devam edip etmediği gibi soruları cevaplamak adına daha fazla çalışma yapılması gerektiğini de belirtiyor. 

Araştırmada yer almayan ve Sheffield Üniversitesi'nde hücresel nörobilim ve metabolizma alanında öğretim görevlisi olan Heather Mortiboys ise bulguların "umut verici" olduğunu söylüyor: 

Bu çalışma, bu ilaç sınıfının (GLP-1R agonistleri) Parkinson açısından gerçek bir potansiyele sahip olduğunu gösteren tüm mevcut sonuçların önemini artırıyor.

Independent Türkçe, Guardian, Financial Times, New England Journal of Medicine


Japonya'da ölümlere yol açtığından şüphelenilen "beni-koji" diyet gıdasının üretildiği fabrikalar denetleniyor

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA
TT

Japonya'da ölümlere yol açtığından şüphelenilen "beni-koji" diyet gıdasının üretildiği fabrikalar denetleniyor

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA

Japonya'da hükümet, hastalık ve ölümlere yol açtığı şüphesiyle "beni-koji" takviye diyet gıdası üretilen fabrikaları denetlemeye aldı.

Sağlık Çalışma ve Refah Bakanlığının, kırmızı pirinç mayası içeren "beni-koji" üreten Kobayashi Pharmaceutical Co'nun Osaka'daki fabrikasını denetlemeye aldığı bildirildi.

Osaka'nın yanı sıra Wakayama eyaletinde firmaya ait fabrikanın da denetlemeye alınacağı belirtildi.

Fabrika denetlemelerinin yanı sıra Bakanlığın, firmanın faaliyetleri ve üretim sürecine yönelik yakın zamanda soruşturma başlatacağı aktarıldı.

Soruşturmaya yönelik firma yetkililerinden Yamaşita Kenji, "Şirketimiz tam işbirliği yapacak ve samimi yanıtlar verecek. Endişeye yol açtığımız için üzgünüz." ifadelerini kullandı.

- "Puberulik asit" maddesi

Bakanlığın halihazırda süren tetkiklerinde, kırmızı pirinç mayası içeren "beni-koji" ürünlerinde, istenmeyen bir madde kabul edilen "puberulik asit" varlığı doğrulandı.

"Mavi küften yapılmış doğal bileşik" olarak tanımlanan istenmeyen maddenin, ölüm ve hastalığa yol açtığına yönelik tespit periyodunun sürdüğü bildirildi.

- "Tekrarının önlenmesi bizim sorumluluğumuz"

Japon üretici firmanın Başkanı Kobayaşi Akihiro, düzenlediği basın toplantısında, sorumluluğu kabul ettiklerini belirterek kamuoyundan özür diledi.

Kobayaşi, "Sebebin tespit edilmesi ve (olayın) tekrarının önlenmesi bizim sorumluluğumuz. Şirketin başkanı olarak bunun yapılmasını sağlayacağım." dedi.

İstenmeyen maddenin "kimyasal yapısını henüz saptayamadıklarını" kaydeden Kobayaşi, bu sürecin uzaması nedeniyle kamuoyunun aydınlatılmasının geciktiğini belirtti.

- 5 kişi ölmüştü

Firma hafta içi son açıklamasına göre, takviye diyet gıdası "beni-koji" ile bağlantılı ölenlerin sayısı 5'e yükselmişti.

Hayatını kaybedenlerin 70'li ila 90'li yaşlarda olduğu, "ölüm sebeplerinin tespiti" için tetkiklerin sürdüğü duyuruldu.

"Beni-koji" tüketen toplamda 114 kişinin halihazırda hastanelerde tedavi gördüğü bildirildi. Tedavi görenlerin çoğunlukla böbrek rahatsızlığından şikayet ettiği aktarıldı.

Firmanın 2023 yılında 18,5 ton "beni-koji" içeriği ürettiği ve 16,1 tonunu 50'yi aşkın firmaya sattığı aktarıldı.

1919 yılında kurulan Kobayashi Pharmaceutical Co. ilaç ve farmasötik firmasının, reçetesiz olmak üzere geniş yelpazede sağlık, hijyen ve gıda takviyesi ürünü sattığı biliniyor.


Birleşik Krallık'taki bir bakımevinde demans hastalarına robot evcil hayvanlar verildi

Bakımevi sakinlerine, demans hastalarına yardımcı olmak amacıyla yürütülen bir programın parçası olarak robotik evcil hayvanlar verildi (Belvedere Bakımevi'nden edinildi)
Bakımevi sakinlerine, demans hastalarına yardımcı olmak amacıyla yürütülen bir programın parçası olarak robotik evcil hayvanlar verildi (Belvedere Bakımevi'nden edinildi)
TT

Birleşik Krallık'taki bir bakımevinde demans hastalarına robot evcil hayvanlar verildi

Bakımevi sakinlerine, demans hastalarına yardımcı olmak amacıyla yürütülen bir programın parçası olarak robotik evcil hayvanlar verildi (Belvedere Bakımevi'nden edinildi)
Bakımevi sakinlerine, demans hastalarına yardımcı olmak amacıyla yürütülen bir programın parçası olarak robotik evcil hayvanlar verildi (Belvedere Bakımevi'nden edinildi)

Demans tedavisinde dikkat çekici bir stratejinin parçası olarak bakımevi sakinlerine rahatlık ve arkadaşlık sağlaması adına robotik evcil hayvanlar veriliyor.

Birleşik Krallık'taki Lancashire bölgesindeki Colne kentinde bulunan Belvedere Bakımevi, sakinlerinin "amaç duygusu" kazanmalarını sağlamak ve onlara kendi tüylü arkadaşlarını vermek için sahte yavru köpek ve kediler kullanıyor.

Bu hayvanlardan bakımevinin her yerinde yararlanılıyor ancak özellikle bakımevi grubunun demans bakım stratejisinin bir parçası olarak demans hastası sakinlere yardımcı olmak için kullanılıyor.

Personel, bir vakada ileri derecede demans hastası kadının sahte evcil hayvanların durumuna yardımcı olması sayesinde düşme riskinin neredeyse tamamen ortadan kalktığını söyledi.

Yönetici Gillian Towers, "Arkadaşlık, dostluk ve bir amaç duygusu gibi kanıtlanmış birçok faydası var" dedi.

Özellikle demans hastası sakinlerde ajitasyon ve sıkıntılı davranışları azaltıyorlar. İleri derecede demans hastası bir hanımefendi endişelendiğinde sık sık düşüyordu. Ancak ona bir köpek verdikten sonra düşme riski neredeyse tamamen ortadan kalktı. Demansı ilerlemiş olduğu için köpeğin gerçek olduğunu düşünüyordu, bu da ona bir amaç duygusu verdi.

Bakımevinde halihazırda mırlayan, miyavlayan kediler ve konuşulduğunda havlayan köpekler de dahil 5 evcil hayvan bulunuyor.

Towers, birçok sakinin evlerinde eskiden evcil hayvanlar beslediğini ve robotik olanlarla rahatladıklarını da sözlerine ekledi.

"Bazı sakinlerimiz evcil hayvan beslemiyor ve bu sorun değil ancak diğerleri onları seviyor" dedi.

Sakinlerimiz onlara isim veriyor. Bir sakinimiz kendi köpeğini özlediği için robot köpeğini her yere yanında götürüyor. Mutlu anılar canlanıyor.

Plymouth Üniversitesi'ndeki araştırmacıların bakımevlerinde robotik evcil hayvanların kullanımına ilişkin yaptıkları çalışmada, evcil hayvan verilen sakinlerin depresyon ve anksiyetesinde azalma gibi olumlu etkiler gösterdiği tespit edilmişti.

Araştırmayı yöneten Dr. Hannah Bradwell şunları söylemişti:

Sonuçlarımız, uygun fiyatlı robot evcil hayvanların, yaşlı yetişkin bakımevi sakinleri için önemli iyilik hali etkileri yaratabileceğini ve bakıcının yükünü azaltarak personel için muhtemelen daha fazla olumlu etki yaratabileceğini gösteriyor.  Görüşmeler ve günlük serbest metin gözlemleri; robotların sakinleştirici olduğunu, kaygıyı ve ajitasyonu azalttığını, ruh halini iyileştirdiğini, sakinleri rahatlattığını ve güvence sağladığını gösterdi.

Independent Türkçe


7 saatten az uyku yüksek tansiyon riskini artırıyor

Yeni çalışmaya göre uykusuz kalan kişilerde hipertansiyon gelişme riski daha yüksek (Unsplash)
Yeni çalışmaya göre uykusuz kalan kişilerde hipertansiyon gelişme riski daha yüksek (Unsplash)
TT

7 saatten az uyku yüksek tansiyon riskini artırıyor

Yeni çalışmaya göre uykusuz kalan kişilerde hipertansiyon gelişme riski daha yüksek (Unsplash)
Yeni çalışmaya göre uykusuz kalan kişilerde hipertansiyon gelişme riski daha yüksek (Unsplash)

7 saatten az uyumanın yüksek tansiyona yakalanma ihtimalinin yüzde 7 artmasıyla ilişkili olduğu, bir çalışmanın ilk bulgularında ortaya kondu. 

6 farklı ülkeden 1 milyondan fazla kişinin verilerinin analiz edildiği çalışma, bu ihtimalin 5 saatten az uykuyla yüzde 11'e yükseldiğini gösterdi.

Araştırma ekibi, uyku süresiyle yüksek tansiyon arasındaki ilişkide yaşa bağlı herhangi bir farklılığın tespit edilmediğini belirtiyor.

İran'daki Tahran Kalp Merkezi'nde kardiyoloji alanında yardımcı doçent olan Kaveh Hosseini şöyle diyor:

Uyku uzmanlarının tavsiye ettiği gibi 7 ila 8 saat uyumak kalbiniz için de en iyisi olabilir.

Amerikan Kardiyoloji Koleji'nin ABD'deki Yıllık Bilimsel Oturumu'nda sunulan ön bulgular, kadınlarda bu rahatsızlığın görülme riskinin erkeklere kıyasla yüzde 7 daha fazla olduğunu da gösteriyor.

Ancak Hosseini, bu fark istatistiksel açıdan kayda değer olsa da "klinik açıdan kayda değer olduğundan emin olmadıkları" uyarısında bulunarak daha fazla araştırma yapılması gerektiğini vurguladı.

Çalışmada verileri incelenen kişilerin çalışmanın başında yüksek tansiyonu yoktu ve ortalama 5 yıl boyunca takip edildiler.

Uyku ve yüksek tansiyon arasındaki bağlantı; kalp hastalığı riski, cinsiyet, eğitim, sigara içme durumu ve kilo gibi faktörler istatistiksel olarak ayarlandıktan sonra elde edildi.

Çalışmanın araştırmacıları, uykuyla ilişkili solunum bozuklukları gibi rahatsızlıkların da kardiyovasküler hastalıklarla bağlantılı olduğu ortaya konduğundan kişilerin, uyku düzenleri hakkında sağlık hizmeti sağlayıcılarıyla konuşmasını tavsiye ediyor.

 Independent Türkçe'


Araştırma: Çocukluk ve gençlik dönemlerindeki hareketsiz yaşam atardamar sertleşmesini artırabiliyor

AA
AA
TT

Araştırma: Çocukluk ve gençlik dönemlerindeki hareketsiz yaşam atardamar sertleşmesini artırabiliyor

AA
AA

ANI News'ün haberine göre, Oxford, Bristol ve Exeter Üniversiteleriyle Doğu Finlandiya Üniversitesi'nden bilim insanların yaptığı ortak araştırmada, 11 ila 24 yaşları arasındaki 1339 çocuk ve genç incelendi.

Bu kapsamda, 13 yıl boyunca 1339 kişinin atardamar sertliği belirli periyotlarla kontrol edildi.

Bilim insanları, araştırmada, çocuklar ve gençlerdeki hareketsizlik süresinin günde 6 saatten 9 saate çıkmasının atardamar sertleşmesini yaklaşık yüzde 10 artırdığını buldu.

Öte yandan, çalışmada, yaşlanmanın da atardamar sertliğini artırdığı ve bunun ise yetişkinlerde genç yaşta ölüm riskini yüzde 47 artırabildiği vurgulandı.

Ayrıca araştırmada, günde en az 3 saatlik hafif fiziksel aktivitenin atardamar sertleşmesi riskini en aza indirmeye yardımcı olabileceği belirtildi.

Doğu Finlandiya Üniversitesi'nde Dr Andrew Agbaje, "Çalışmalarımız, çocukluk çağındaki hareketsizliğin sağlık için daha önce düşünülenden daha tehlikeli olduğunu vurguluyor gibi görünüyor." değerlendirmesinde bulundu.

Araştırmanın bulguları, "Acta Physiologica" dergisinde yayımlandı.


Uzmanından ramazanda sağlıklı beslenme önerileri

AA
AA
TT

Uzmanından ramazanda sağlıklı beslenme önerileri

AA
AA

Medicana Sağlık Grubu Beslenme ve Diyet Uzmanı Diyetisyen Kübra Sert, ramazanda sağlıklı beslenmek için yapılması gerekenlerle ilgili önerilerde bulundu.

Hastanede yapılan açıklamada görüşlerine yer verilen Sert, ramazanın gelmesiyle birlikte, uzun açlık sürelerinin oluştuğu bir düzene geçiş yapıldığını ifade etti.

Sert, normal günlerde eksik alınan besinlerin ara öğünlerle destekleme şansı olduğunu ancak ramazanda bu durumun mümkün olmadığını aktardı.

Ramazanda besin çeşitliliğini artırmak ve tek tip beslenmeden kaçınmanın büyük önem taşıdığını vurgulayan Sert, "Ramazan ayı boyunca dengeli ve yeterli beslenmek ve sahuru atlamamak büyük önem taşıyor. Sahur sayesinde hem metabolizma hızı yavaşlamıyor hem de oruçluyken aç kalınan süre azalıyor." ifadelerini kullandı.

Sert, ramazanda sağlıklı beslenmek için önerilerde bulanarak, gün içerisinde kan şekerinin düşmemesi için sahurda zengin protein kaynakları, lif ve posada içeriği yüksek besinlere yer verilmesi kan şekerini dengede tutarak, iftara kadar olan açlık süresini daha kolay atlatmaya katkı sağladığını kaydetti.

Sahurda acı, baharat ve tuz içeriği yüksek gıdalar tüketilmemesi veya sınırlandırılması gerektiğinin altını çizen Sert, şu açıklamalarda bulundu:

"Yüksek tuz ve baharat içeren gıdalar daha fazla susamaya neden olacaktır. Yaklaşık 14-15 saat açlık sonrası tüketilen besinleri iyi seçmek tansiyon ve şeker problemleri yaşamanın önüne geçer. Orucu 1 kepçe çorbayla açıp 10-15 dakika bekleyip daha sonra ana yemeğe geçmek, olası sindirim problemleri yaşamayı önleyebilir. Aynı zamanda besinleri iyi çiğnemek hazımsızlık sorunları yaşamaya da engel olabilir. İftar ve sahur arasına ara öğün ekleyerek, aralıklı beslenmeye geçilmelidir. İftardan sonra yapılacak ara öğün, mutlaka 1-1.5 saat sonra tüketilmeli."

"1,5-2 litre su tüketmeye özen gösterilmeli"

Sert, ramazanda en çok dikkat edilmesi gereken noktalardan biri su tüketimi olduğuna dikkati çekerek, "Azalan öğün sayısı ve uzun açlık sebebiyle su tüketimi de azalır. İftardan sahura kadar olan sürede mutlaka 1,5-2 litre su tüketmeye özen gösterilmeli. Su tüketimini aralıklara bölerek hızlı tüketmenin önüne geçilebilir." önerisinde bulundu.

Oruç nedeniyle açlık hissinin verdiği halsizlikle beraber hareketsizlik, bağırsak- sindirim problemlerine neden olabileceğini belirten Sert, sözlerini şöyle tamamladı:

"İftar sonrası 40-45 dakikalık yürüyüşler yapmak sindirim problemlerini engelleyebilir. Ramazanda kalori alımını kontrol altında tutmak ve hazımsızlık yaşamamak için sağlıklı pişirme yöntemleri tercih edilmeli. Kızartma-kavurma gibi yüksek yağlı pişirme yöntemleri daha yüksek kalori alımına neden olmaktadır. Aynı zamanda uzun süre bu şekilde beslenmek birçok kronik hastalık açısından risk teşkil etmektedir. Alternatif pişirme yöntemleri olarak ızgara, haşlama, fırınlama ve buğulamayı tercih edebilirsiniz."


Dünya genelinde her yıl 10 milyondan fazla kişi tüberküloza yakalanıyor

AA
AA
TT

Dünya genelinde her yıl 10 milyondan fazla kişi tüberküloza yakalanıyor

AA
AA

Alman hekim Koch'un 24 Mart 1882'de verem mikrobunu keşfetmesi, hastalığın teşhis ve tedavisinin yolunu açtı.

"Mycobacterium tuberculosis" adlı bakterinin solunum yollarından vücuda girmesiyle başta akciğerde olmak üzere yaygın iltihap gelişmesine yol açan tüberküloz, halk arasında "verem" ve bulaşıcı "enfeksiyon hastalığı" olarak da biliniyor.

Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) 2023 "Küresel Tüberküloz Raporu"na göre, tüberküloz, önlenebilir ve genellikle tedavi edilebilir bir hastalık şeklinde tanımlanıyor.

Bu duruma rağmen tüberküloz, 2022'de Kovid-19'dan sonra "tek bir bulaşıcı etkene" bağlı ölümlerde ikinci sırada yer alırken, HIV/AIDS'e göre yaklaşık 2 kat fazla ölüme yol açıyor.

Hastalığa karşı acil harekete geçme çağrısı

Tüberküloza yakalananların yaklaşık yüzde 90'ını yetişkinler oluştururken, bu hastalık erkeklerde daha fazla görülüyor.

Tüberküloz, genel olarak akciğerlerde ortaya çıksa dahi vücuttaki diğer bölgeleri de etkileyebiliyor.

Hastalık, 2022'de Güneydoğu Asya ülkelerinde daha çok görülürken, bu bölgeyi Afrika ve Batı Pasifik takip ediyor.

Hindistan, Endonezya, Çin, Filipinler, Pakistan, Nijerya, Bangladeş ve Kongo, hastalığa en çok maruz kalan ülkeler arasında yer alıyor.

Dünya genelinde her yıl 10 milyondan fazla insan bu hastalığa yakalanıyor.

DSÖ ve Birleşmiş Milletler, 2030'a kadar tüberkülozu bitirmek için acil harekete geçme çağrısı yapıyor.

2000'den itibaren dünya genelinde 75 milyon kişi, hastalığı bitirmeye yönelik küresel çabalar sayesinde tüberkülozdan kurtuldu.

Ölümler yüzde 90 azaltılmak isteniyor

Sağlık Bakanlığı verilerine göre, Türkiye'nin de içinde bulunduğu DSÖ Avrupa Bölgesi'nde 2015 yılı verilerine göre, tüberküloz sıklığının yüzde 80, ölümlerinin ise yüzde 90 azaltılması hedefleniyor.

DSÖ, "Dünya Tüberküloz Günü" için temayı 2022'de "Tüberkülozu bitirmek için yatırım yapın, hayatları kurtarın", 2023'te "Evet, tüberkülozu bitirebiliriz" olarak belirlemişti.