Lozan Antlaşması: Bir ulusun doğuşu…

1922 yılında Mondros, Sevr ve Mudanya gibi bir dizi önemli anlaşmayla Lozan’a giden yol döşendi

Fotoğraf: Albane Simon
Fotoğraf: Albane Simon
TT

Lozan Antlaşması: Bir ulusun doğuşu…

Fotoğraf: Albane Simon
Fotoğraf: Albane Simon

24 Temmuz 2023, Lozan Antlaşması’nın yüzüncü yıldönümü.   

Lozan Antlaşması’nı daha iyi anlamak için bu anlaşmanın yolunu açan hadiselerin arka planına bakmak lazım…

19’uncu yüzyılın sonunda Osmanlı İmparatorluğu, geçmişteki ihtişamından büyük ölçüde uzak düşmüş, toprakları da sürekli küçülüyordu. İmparatorluk için en elim hadise, 1912 yılında girdiği ve ona Avrupa’daki topraklarının yüzde 83’ü ile nüfusunun yüzde 69’unu kaybettiren Balkan Savaşı’nın şokuydu.  

İmparatorluğun bilhassa Balkanlar ve Kafkasya’da kaybettiği her bir toprak parçasıyla birlikte Osmanlı tebaasından yüzbinlerce kişi, hâlâ Osmanlı egemenliğinde olan bölgelere yöneliyordu. Bu dönem aynı zamanda ‘geleneksel muhafazakârlar’ ile ‘ilerici milliyetçiler’ arasında iktidar mücadelelerinin, derin ayrılıkların ve iç krizlerin yaşandığı zamanlardı. Kimilerine göre bu ayrılık, Balkan Savaşı’nda feci sonuçlarla alınan yenilginin ana sebeplerinden biriydi.

Büyük güçler ve hatta o dönemde yeni kurulmuş olan küçük ülkeler, çökmekte olan ve Avrupa’nın hasta adamı olarak adlandırılan Osmanlı İmparatorluğu pastasından en büyük payı almanın peşindeydiler. Avrupa Hıristiyanlığı, İmparatorluğun kurucularına, yani Haçlı Seferleri sırasında kendilerine meydan okuyan, Konstantinopolis’i (daha sonraki adıyla İstanbul’u) alan  ve böylece Bizans’ın çöküşüne yol açıp onları asırlarca tehdit eden Türklere karşı bir kin besliyordu.

İmparatorluğun durumuna öfkelenen ve Avrupa’daki özgürlük hareketlerinden ilham alan İttihat ve Terakki Cemiyeti, nam-ı diğer Jön Türkler, Sultan Abdülhamid’in 33 yıl süren iktidarına 1909 yılında son verdiler. Bundan birkaç sene sonra Osmanlılar, Büyük Britanya’nın onları küçük görmesine bir tepki olarak İttifak Devletleri’nin yanında Birinci Dünya Savaşı’na girdi. 

1880’lerde doğan Osmanlı neslinin genç erkekleri, hayatlarının büyük bir çoğunluğunu evlerinden uzakta, İmparatorluğun farklı bölgelerinde çeşitli ordulara karşı savaşarak geçirdi. Rusya, Britanya, Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve İtalya ordularının yanı sıra isyancı Arap kabileleri, üç kıtada açılan cephelerde kendilerine karşı savaşılan ordular arasındaydı. Bu savaşın en büyük sonucu da Türklerin, başkenti ve kendileri için son kalenin diğer kısımlarını işgal eden İtilaf Güçleri’ne karşı Kurtuluş Savaşı’nda savaşması oldu.

“19’uncu yüzyılın sonunda Osmanlı İmparatorluğu, geçmişteki ihtişamından büyük ölçüde uzak düşmüş, toprakları da sürekli küçülüyordu. İmparatorluk için en elim hadise, 1912 yılında girdiği ve ona Avrupa’daki topraklarının yüzde 83’ü ile nüfusunun yüzde 69’unu kaybettiren Balkan Savaşı’nın şokuydu”

Ancak savaş, Hasta Adam’ın yenilgisiyle sonuçlandı. Osmanlı Türkiye’si, dört yıl boyunca birçok farklı cephede en zor şartlar altında savaştı ve düşmana ağır kayıplar verdirmeyi başardı.

Osmanlılar, Gelibolu’da İngilizlere ve Fransızlara karşı koydu, bugün Irak’ta yer alan Kutu’l-Amare’de bütün bir İngiliz ordusunu ele geçirdi ve Gazze’de İngiliz ordusunu yenilgiye uğrattı. Kafkas cephesinde de Ruslar, Ermeniler, İngilizler ve hatta Alman müttefikleriyle karşı karşıya gelen Osmanlılar, Bakü ile Azerbaycan’ın geri kalanını ele geçirdiler.

1922 yılında Mondros, Sevr ve Mudanya gibi bir dizi önemli anlaşmayla Lozan’ın yolu döşendi. 30 Ekim 1918’de Osmanlılar ile İtilaf Güçleri arasında imzalanan Mondros Mütarekesi, iki taraf arasındaki savaşı fiili olarak bitirdi. Bu önemli olay, Limni adasındaki Mondros Limanı’nda bulunan İngiliz zırhlısı Agamemnon’da gerçekleşti. Anlaşmanın imzalanması için Agamemnon’un tercih edilmesinin sembolik bir anlamı var. Nitekim Agamemnon, binlerce yıl önceki Truva Savaşı’nda Anadolu’ya karşı Yunanlara komuta eden efsanevi kralın adıydı.

Mondros Anlaşması, 25 maddeden oluşuyor ve Osmanlı ordusunun hemen dağıtılması, müttefik güçlere stratejik noktaları işgal hakkı tanınması, Çanakkale Boğazı ile İstanbul’a serbest ulaşımın yanı sıra kıyılarındaki tahkimatın işgal edilebilmesi gibi hükümler yer alıyordu.

Ateşkesten sonra İtilaf Güçleri, hızlı bir şekilde Osmanlı başkenti İstanbul’a girdi. Fransızlar ve İtalyanlar aralarında anlaştıkları üzere Anadolu’nun bazı bölgelerini işgal ettiler. Ayrıca Ermeni milis alayları, Rus ordusuna hizmet eden Ermeni askerî birlikleriyle birlikte Doğu Anadolu’da saldırı başlattı.

15 Mayıs 1919’da Yunan ordusu, İzmir’e inerek Ege Denizi bölgesinin kontrolünü ele geçirdi. Bu da Türkiye’nin hoşnutsuzluğunu artırarak yabancı işgaline direnişini hızlandırdı. Ertesi gün, 16 Mayıs’ta (daha sonra Atatürk adıyla anılacak olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu) Mustafa Kemal Paşa, 48 kişilik bir mürettebat eşliğinde köhne bir yük gemisiyle İstanbul’dan ayrıldı ve üç gün sonra Karadeniz kıyısındaki Samsun şehrine vararak Milli Mücadele’nin başladığını duyurdu.

“1922 yılında Mondros, Sevr ve Mudanya gibi bir dizi önemli anlaşmayla Lozan’ın yolu döşendi. 30 Ekim 1918’de Osmanlılar ile İtilaf Güçleri arasında imzalanan Mondros Mütarekesi, iki taraf arasındaki savaşı fiili olarak bitirdi”

İngilizler, Dünya Savaşı’nın başından itibaren Türkiye’ye karşı kampanya yürüttü. Aslında Britanya, 19’uncu asrın sonuna kadar Rusya’ya karşı Osmanlı İmparatorluğu’nun yanında durdu, ancak daha sonra stratejisini değiştirerek kendisini Sultan’a karşı siperde konumlandırdı. İngilizler, bir aşamada illaki dağılacak olan İmparatorluktan en iyi payı almak için çeteye katılmayı tercih etti.

İmparatorluğun Arap topraklarında petrol bulunması, Almanların bu bölgelere ilgisi ve Osmanlılara olan yoğun sempatisi de İngilizlerin tutumunun değişmesine yol açan etkenlerdendi.

Savaş ve işgal yıllarında Osmanlı hilafetinin Araplar üzerindeki etkisi, Hilafetin başkentinin işgal edilmesine öfkelenen Hindistan Müslümanları üzerindeki etkisi kadar büyük değildi. Nitekim Hindistan Müslümanları Birliği ve benzeri gruplar, protestoların yanı sıra yardımları Mustafa Kemal’e bağlı milliyetçilere göndermek üzere örgütlenen hayır kurumlarına öncülük etti. Muhakkak ki bunlar, taçtaki mücevherler konusunda zaten sorunlarla karşılaşan İngilizler için endişe verici gelişmelerdi.:

Daha sonraki aşamalarda Sovyet yayılmacılığı ve onun komünist devrimi ihraç etme hamleleri de Britanya’nın politikalarında bir rol oynadı, ama bu sefer Türkiye’nin lehine.

Savaş meydanına dönecek olursak; Mustafa Kemal, Anadolu’nun merkezinde yer alan Ankara’yı milliyetçi direniş için bir karargâha dönüştürdü. O, düzenli bir ordu kurmaya çalışırken subayların önderliğinde ve Osmanlı ordusunun kalıntılarının desteklediği milliyetçi bir milis, işgalcilere karşı bir gerilla savaşı yürütüyordu.

İtilaf Devletleri’nin kontrolü altındaki İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal’i ve milliyetçileri hain ilan etti. Sultan, parlamentoyu kaybetti. Zira İtilaf Güçleri, onu kapatınca üyelerinin çoğunluğu, parlamentoyu ulusal parlamento (Millet Meclisi ya da Milli Meclis) olacak şekilde tekrar açmak üzere Ankara’ya kaçtı. Mustafa Kemal, en zorlu koşullarda bile meşruiyetin, milletin temsilcisi olan parlamentodan alınmasında ısrar ediyordu.

Birinci Dünya Savaşı sonunda İttifak Güçleri, İtilaf Devletleri ile ayrı ayrı barış anlaşmaları imzaladı:

-28 Haziran 1919’da Almanya ile Versay (Versailles) Anlaşması

-10 Eylül 1919’da Avusturya ile Saint-Germain-en-Laye Anlaşması

-27 Kasım 1919’da Bulgaristan ile Neuilly Anlaşması

-4 Haziran 1920’de Macaristan ile Trianon Anlaşması

-10 Ağustos 1920’de Osmanlı Devleti ile Sevr Anlaşması.

Ancak Türkiye ile imzalanan barış anlaşması, benzersizdi. Çünkü meydan okunacak ve yırtılıp tarihin çöplüğüne atılacak tek anlaşmaydı.

“İngilizler ve Fransızlar, askerî başarılarının ardından siyasi bir başarı gerçekleştirmeleri halinde Türkiye’nin, Müslüman tebaası ve diğerleri için bir örneklik teşkil etmesini istemiyorlardı. Bu yüzden İngilizler, Türkiye’nin askerî zaferlerini küçümsedi”

Bilhassa Sevr Anlaşması, bu anlaşmayı Osmanlı İmparatorluğu için bir ‘ölüm fermanına’ benzeten çeşitli İngiliz figürler tarafından yoğun eleştirilere maruz kaldı. Bu anlaşma, Türkiye topraklarının bölgesel kapsamını büyük ölçüde sınırlayarak onu Orta Anadolu’da küçük bir kısımla çerçevelerken ülkenin geri kalan toprakları da Yunanistan, Fransa ve İtalya arasında paylaştırıldı. Üstelik Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerinde Kürdistan kurmak ve Ermenistan’ı genişletmek için planlar yapılıyordu, lakin bu niyetler tam olarak gerçekleşmedi.  

Osmanlı İmparatorluğu, küçük bir tâbi devlete dönüşüyordu. İstanbul’daki saltanat meclisi, İtilaf Güçleri’nin muazzam baskısı ve tehditleri altında ağır Sevr Anlaşması’nı kabul etmek zorunda kaldı. Ancak bu anlaşma, hiçbir zaman onaylanmadı. Ankara’daki Mustafa Kemal’e bağlı olan ve nihayetinde savaşı kazanan milliyetçiler, anlaşmayı çoktan reddetmişlerdi. Mustafa Kemal Atatürk, Milli Mücadele’ye dair uzun konuşması Nutuk’ta Sevr’den bahsederken şöyle diyor: “Sevr, Türk milletini yıkmak için yüzyıllardan beri devam eden suikast girişimlerinin son aşamasıydı.”

Aslında Yunanistan hariç hiçbir ülke bu anlaşmayı onaylamadı. Böylece Sevr Anlaşması hem hukuken hem de fiilen ölü bir belge olarak doğdu. Anlaşmadan bir şey elde etmeye yönelik her baskı girişimi de ölüyü diriltme teşebbüsü gibi beyhude bir girişim olarak kaldı. Yine de İngilizler, Fransızlar, Yunanlar ve başkaları, Lozan’da bunu yapmaya çalıştı ve başarısız oldu.

Nihayetinde Türk milliyetçi ordusu, Anadolu’nun güney ve güneydoğu bölgesinden Fransızları ve İtalyanları kovdu, doğuda Ermeni güçlerini hezimete uğrattı ve Ağustos 1922’de son taarruzunda Yunan ordusunu ezdi. Türk ordusu, 9 Eylül’de İzmir’e girerek Batı Anadolu’daki Yunan işgaline son verdi.

İstanbul (Konstantiniyye) dahil eski topraklarını geri alma ve Bizans İmparatorluğu’nu diriltme düşüncesiyle hareket eden Yunan orduları, Anadolu’ya yürüdü. Yunanların, birleştirici bir Yunan milliyetçi ideolojisi olan Megali İdea adlı kavramda somutlaşan özlemleri, sonunda Yunan tarihine ‘Küçük Asya (Anadolu) Felaketi’ olarak geçecek olayla sonuçlandı.

Marmara Denizi sahilinde küçük bir kasaba olan Mudanya’da 3 Ekim 1922 tarihinde Türk liderler ile Fransa, İtalya, Büyük Britanya ve Yunanistan’dan oluşan İtilaf Güçleri bir araya geldi. Bir hafta süren müzakerelerin ardından bir anlaşmaya varıldı ve 11 Ekim’de bir ateşkes imzalandı. Ana maddelerden biri, Türklerin Doğu Trakya’nın kontrolünü Yunanlardan geri almasıydı. Bununla beraber Türk güçlerin bölgeye girmesi için kapsamlı bir barış anlaşması şarttı. Sonraki barış konferansının kasım ayında Lozan’da yapılması kararlaştırıldı.

“Lozan müzakereleri, Ermenistan ile Kürdistan’ın Sevr Anlaşması’nda tasavvur edilen emellerini unuttu. Türkiye’nin en önemli başarılarından biri belki de Batılı ülkelerin yaklaşık 400 yıldır Osmanlı Devleti’ne dayattığı tavizleri iptal etmesiydi”

Böylece Türk ordusu muzaffer olarak Yunanları Batı Anadolu’dan kovdu. Ancak Çanakkale Boğazı ve İstanbul hâlâ işgal altındaydı. Türk ordusunun Çanakkale Boğazı ve İstanbul’daki ilerleyişini zorla durdurmaya çalışan İngilizler, Türklere karşı yanlarında durmaları için müttefiklerini ve silahlı unsurlarını çağırdılar. Ama onlar bunu reddedince İngilizlerin daha uzlaşmacı bir üslup benimsemesi gerekti.

Türkler, savaştaki zaferden sonra uygun bir barışçıl çözümü temin etmek gibi zorlu bir görevle karşı karşıya kaldı. Lozan Konferansı; Türkiye (Ankara Hükümeti), Britanya, Fransa, İtalya, Yunanistan, Sırbistan Krallığı, Hırvatistan, Slovenya ve Japonya’nın katılımıyla 22 Kasım 1922’de başladı. Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan, Karadeniz’e kıyı ülkeler olarak katılırken ABD gözlemci olarak katıldı.

Müzakereler üç ana komisyonla başlamakla birlikte her birinin alt komisyonları vardı:

-Britanya başkanlığındaki ilk komisyon, sınırlar meselesine ve boğazın durumuna odaklandı.

-İtalya başkanlığındaki ikinci komisyon; tavizler, yargı yetkisi ve imtiyazlar da dahil olmak üzere Türkiye’deki yabancılara muamele konusunu ele aldı.

-Fransa başkanlığındaki üçüncü komisyon ise ekonomik ve mali işler ile Osmanlı’nın borçları ile ilgilendi.

Lozan, Büyük Britanya liderliğindeki İtilaf Güçleri ile Türkiye arasında bir kurnazlık ve sinir savaşı meydanına dönüştü. İngiliz Heyeti Başkanı ve Dışişleri Bakanı Lord Curzon, konferans üzerindeki otoritesini teyit etmeye çalıştı, ancak her hamlede, bundan sadece birkaç hafta önce Batı Cephesi’nin komutanı olup Mustafa Kemal (Atatürk) tarafından dışişleri bakanı ve Lozan barış görüşmelerine giden Türk heyetinin başkanı olarak tayin edilen İsmet İnönü’nün direnişiyle karşılaştı.

İnönü, şakacı bir üslupla Lozan’da karşılaştığı en büyük zorluklardan birinin ayakkabının nasıl bağlanacağını öğrenmek olduğunu, zira bir asker olarak hep askerî botlar giydiğini, bununla birlikte askerî geçmişinin ve sınırlı diplomatik tecrübesinin bazı durumlarda fayda, bazı durumlarda dezavantaj sağladığını kaydetti.

Lord Curzon, mağlup Türkiye’ye dayatılan Mondros ve Sevr anlaşmalarını biraz gözden geçirmek için Lozan Konferansı’nı bir fırsat olarak gördü. Bunun aksine İnönü de Lozan’ı, Türklerin Yunan ordusuna ve işgalcilere karşı muzaffer olarak imzaladığı Mudanya Mütarekesi’nin bir devamı olarak görmüştü.

İngilizler ve Fransızlar, askerî zaferlerinin ardından siyasi bir başarı elde etmeleri halinde Türkiye’nin, Müslüman tebaası ve diğerleri için bir örneklik teşkil etmesini istemiyordu. Bu yüzden İngilizler, Türklerin İngilizler ve müttefiklerinden ziyade, Yunanları hezimete uğrattığını vurgulayarak Türkiye’nin askerî zaferlerini küçümsedi.

Başbakan Lloyd George, Müslümanlara, egemen devletlere ve Türkler de dahil olmak üzere diğer uluslara hiçbir ülkenin Britanya’ya galip gelemeyeceğine dair güçlü bir mesaj vermek istedi. Mesajı esasen şöyleydi: “Siz, sadece bizim size sunduklarımızı elde edersiniz.” İngilizler, Türkiye’yi bölgesel olarak sınırlı bir alanda pek çok kısıtlamayla kuşatmaya çalıştı. Bu esnada İtilaf Güçleri de eski Osmanlı İmparatorluğu içindeki idari, mali ve siyasi imtiyazlarını korumaya çalıştılar.

“Lozan müzakereleri sırasında Türkiye ile Britanya gibi ülkeler arasında kaynak ve güç bakımından büyük bir eşitsizlik vardı. Nitekim endüstriyel bir sömürge imparatorluğu olarak Britanya, Türkiye’ye kıyasla çok daha fazla imkâna sahipti”

Lozan’daki Türk heyetinin yaşadığı ilk sıkıntılardan biri, eşit muamele görmekti. Burada şu nokta kayda değer: Osmanlı topraklarının işgal edildiği dört yıl boyunca İtilaf Güçleri arasındaki iç çekişmeler olayların gidişatını büyük ölçüde etkiledi ve aralarında özellikle ganimetlerin paylaşımı konusunda yaşanan anlaşmazlıklar, bunların Türkiye’nin yararına olduğunu ispatladı.

Şöyle ki Fransa, 1921 yılında Ankara Hükümeti’ni tanıyarak onu makineli tüfek gibi silahlarla destekledi. Aynı şekilde İtalya da Türk milliyetçilerle bir anlaşmaya vardı. Bununla birlikte Lozan’da Fransa ve İtalya, tavizleri ve diğer imtiyazları korumak için kıyasıya mücadele etti.

Türk tarafı için iki yol vardı. Bunlardan biri, imparatorluğu yeniden canlandırma arzusuna dayalı aşırılık yanlısı bir yaklaşıma meyletmek, diğeri ise imparatorluğun savaştan zarar görmüş kalıntıları üzerinde tamamen bağımsız bir ulus devlet kurmak idi.

Askerî zafer elde edildikten sonra milliyetçiler, bu sefer de siyasi zafer temin etmek için çabaladı. Nihayet 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması imzalandı ve 21 Ağustos’ta Ankara’da TBMM tarafından resmen onaylandı.

Bu anlaşma, Türkiye’nin sınırlarını çizdi, bölgesel meseleleri çözüme kavuşturdu ve yeni bir Türk devletinin inşası için temel sağladı. Türkiye ile Suriye arasındaki sınırlar, 1921’de Fransa ile imzalanan Ankara Anlaşması’nda belirlenen çizgileri takip etti. Yani İskenderun (Hatay), Türkiye sınırları dışında kalacaktı. Bununla birlikte Türkiye ve Fransa, 1937’de İskenderun’un (Hatay) bağımsızlığının ve Hatay Cumhuriyeti’nin inşasının yolunu açan bir anlaşmaya vardı. 1939’daki bir kamuoyu yoklamasının ardından da Hatay, Türkiye’ye katıldı.

Türkiye ve Britanya, Musul bölgesi konusunda anlaşmaya varamasa da meseleyi ikili olarak müzakere etme ve daha sonra Milletler Cemiyeti’ne sunma konusunda anlaştı. Milletler Cemiyeti de 1925 yılında eyaletin Irak’a verilmesini kararlaştırdı.

Lozan Antlaşması’ndan sonra Türkiye ile Yunanistan arasındaki sınırlar, Mudanya Mütarekesi’nde belirtildiği şekilde kaldı. Buna göre Karacak bölgesi, savaş tazminatı olarak Türk topraklarına katıldı. Bozcaada ve Gökçeada, Tavşan Adaları ile birlikte şu an Türkiye’nin kontrolündeyken Yunanistan’ın daha önceki anlaşmalarla elde ettiği diğer Ege Denizi adaları, hâlâ Yunanistan’ın bir parçası. Ancak Türkiye’nin güvenlik gereksinimleri göz önüne alınarak bu adaların askerî amaçlarla kullanılmaması kararlaştırılmıştır.

On İki Ada da İtalya’nın kontrolü altında kalmakla birlikte Yunanistan daha sonra, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bu adaları teslim aldı. En zorlu müzakereler, Karadeniz ile Akdeniz’i birbirine bağlayan iki boğaz üzerine oldu. Lozan Antlaşması’nın son haline göre Milletler Cemiyeti’nin güvencesiyle boğaz üzerinde egemenlik sağlamak üzere bir Türk’ün başkanlık yaptığı uluslararası bir konsey kuruldu. Boğazın iki yakası silahtan arındırıldı ve Türk güçlerinin bölgeye girişi engellendi. Ancak bu kısıtlamalar, 1936 yılında Türkiye’ye boğazlar üzerinde tam egemenlik veren Montrö Sözleşmesi ile kaldırıldı.

Öte yandan Lozan müzakereleri, Ermenistan ile Kürdistan’ın Sevr Anlaşması’nda tasavvur edilen emellerini tamamen unuttu. Türkiye’nin en önemli başarılarından biri belki de Batılı ülkelerin yaklaşık 400 yıldır Osmanlı Devleti’ne dayattığı tavizleri iptal etmesiydi. Bu tavizler, başka devletlere siyasi, hukuki ve ekonomik ayrıcalıklar tanıdı ve bu da İmparatorluğun zarar görmesine ve aşağılanmasına sebep oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti, ilk önce 1914 yılında bu tavizleri ortadan kaldırmış, ama Birinci Dünya Savaşı ve sonuçları nedeniyle karar uygulanmamıştı. Nihayet Lozan’da Türkiye, bu tavizlerinden daimî olarak kurtuldu.

Türkiye, İtilaf Devletleri’nin talep ettiği savaş tazminatlarını ödemeyi reddetti. Türkler, Yunanistan’dan talep ettikleri 4 milyon altını alamamakla birlikte Yunanistan’daki Karajak ve Bosnaköy’ü tazminat olarak aldı. Lozan Antlaşması’nın 59’uncu maddesi, Yunan ordusunun Anadolu’yu işgali sırasındaki eylemlerinin ‘savaş yasalarına aykırı’ olduğunu kabul etti.

Türkler, Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin Türkiye’den çıkarılmasını talep etti, ancak İtilaf Devletleri bu teklife karşı çıktı. Sonuç olarak anlaşmada patrikhanenin durumuna ilişkin belirli bir hüküm yer almazken patrikhanenin sadece yerli cemaate ilişkin dinî işlerle ilgilenmek şartıyla İstanbul’da kalması kararlaştırıldı.

Tarihçi Stanford Shaw’a göre Lozan Antlaşması, Türkiye’nin askerî güçlerini inşa etme imkânı üzerindeki kısıtlamaları ortadan kaldırdı. Yabancı ve karma mahkemeler ile yabancı posta sistemleri kaldırıldı. Anlaşma ayrıca Türkiye’nin azınlıklara muamelesine yönelik yabancı denetimini de sona erdirdi.

Lozan, Türkiye için büyük bir başarı olsa da İsmet İnönü, onun aşırı tavizler verdiğini iddia eden muhalif grupların eleştirisine maruz kaldı. En çok eleştirilen yönlerden biri de Türkiye’nin Mısır ve Kıbrıs’taki haklarından vazgeçmesiydi. Ancak insaflı olalım ve Osmanlıların 1878’de Kıbrıs’ı ve 1882’de Mısır’ı çoktan terk ettiğini unutmayalım.  

Anlaşmanın imzalanmasının üzerinden 100 yıl geçmişken bugün hâlâ bazı ideolojik gruplar ve Osmanlıcılık akımları, anlaşmayı eleştirmeye devam ediyor ve Türkiye’nin doğal kaynaklarını keşfetmesini yasaklayan gizli maddeler olduğu ya da anlaşmanın 2023’te biteceği yönünde mesnetsiz iddialarda bulunuyorlar. Bu iddialar, temelsizdir ve gerçeklikten yoksundur.

“Müzakereler genellikle tavizler içerir ve bir taraf için ideal bir sonuca ulaşma anlayışı gerçekçi değildir. Herhangi bir anlaşmayı değerlendirirken yapıldığı dönemin koşulları dikkate alınmalıdır”

Müzakereler çoğu zaman tavizler içerir ve bir taraf için ideal bir sonuca varma anlayışı gerçekçi değildir. Herhangi bir anlaşmayı değerlendirirken bugünün bakış açılarından ziyade, imzalandığı dönemin koşulları dikkate alınmalıdır.

Lozan müzakereleri sırasında Türkiye ile Britanya gibi ülkeler arasında kaynak ve güç bakımından büyük bir eşitsizlik vardı. Nitekim endüstriyel bir sömürge imparatorluğu olarak Britanya, on yıl süren ve kaynaklarını tüketen bir savaştan çıkmış olan Türkiye’ye kıyasla çok daha fazla imkâna sahipti. Gelecek belirsizdi ve Türkiye, sınırlı kaynaklarını bir kez daha varlığını savunma ihtimaline karşı hazır tutmalıydı.

Bu koşullar altında Türkiye, kaçınılmaz bazı eksikliklere ve fedakârlıklara rağmen hedeflerini büyük ölçüde gerçekleştirebildi. Aradığı barışa kavuştu ve egemen bir devlet ve 29 Ekim 1923’te yeni kurulan cumhuriyet olarak yeniden yapılanmaya ve ilerlemeye tekrar odaklanabildi.

Ayrıca Lozan müzakerelerindeki bazı eksikliklerin daha sonra, Hatay ve Boğazlar meselesinde olduğu gibi, Mustafa Kemal Atatürk’ün dış politika girişimleriyle vakti geldiğinde düzeltildiğini belirtmekte fayda var.

Son olarak Lozan Antlaşması, muzaffer güçlerin dikte ettiği yasalara karşı başarılı bir isyanı temsil etmenin yanı sıra emperyalist güçlere karşı zafer kazanılabileceğinin ve Türk milletinin, uluslararası kabul görmüş sınırları içerisinde tanınabileceğinin de bir kanıtı oldu. Nihayetinde bu anlaşma, Türkiye’nin uluslararası sahnede egemenlik sahibi bir oluşum olarak kabulünün bir sembolüdür.  

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabai’dan çevrilmiştir.



İran Dışişleri Bakanı: Cenevre’de ABD ile nükleer görüşmelerde ilerleme sağlandı

Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
TT

İran Dışişleri Bakanı: Cenevre’de ABD ile nükleer görüşmelerde ilerleme sağlandı

Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)
Bu fotoğraf, 17 Şubat 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran ile ABD arasında dolaylı nükleer müzakereler öncesinde Umman Başkonsolosluğu’nu gösteren bir kare (AFP)

İran ile ABD, uzun süredir devam eden nükleer anlaşmazlığı çözmeyi amaçlayan görüşmelerde salı günü temel “yol gösterici ilkeler” üzerinde bir anlayışa vardı. Ancak İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bunun yakın zamanda bir anlaşmaya varılacağı anlamına gelmediğini belirtti.

Arakçi’nin açıklamalarının ardından petrol vadeli işlemleri gerilerken, gösterge Brent ham petrol yüzde 1’den fazla düştü. Açıklamalar, ABD’nin Tahran’ı taviz vermeye zorlamak amacıyla askeri güç konuşlandırdığı bölgede çatışma endişelerini bir miktar azalttı.

Cenevre’deki temasların ardından İran medyasına konuşan Arakçi, “Farklı fikirler ortaya kondu ve bu fikirler ciddi şekilde tartışıldı. Sonuçta bazı yol gösterici ilkeler üzerinde genel bir mutabakata varmayı başardık” dedi.

Her iki tarafın da “net sonraki adımları” var

ABD’nin Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in, Arakçi ile birlikte yürüttüğü dolaylı görüşmelere Umman arabuluculuk etti. Beyaz Saray, toplantıya ilişkin e-posta yoluyla yöneltilen sorulara yanıt vermedi.

Umman Dışişleri Bakanı Badr bin Hamad Al Busaidi, X platformunda yaptığı paylaşımda “yapılacak çok iş olduğunu”, ancak İran ile ABD’nin “net sonraki adımlarla” masadan ayrıldığını ifade etti.

Görüşmelerin başladığı sırada İran devlet medyası, İran Devrim Muhafızları’nın bölgede askeri tatbikat gerçekleştirmesi nedeniyle, küresel petrol arzı açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı’nın bir bölümünün “güvenlik tedbirleri” kapsamında geçici olarak kapatılacağını duyurdu.

Tahran daha önce, saldırıya uğraması halinde ticari gemilere boğazı kapatma tehdidinde bulunmuştu. Böyle bir adım, küresel petrol akışının beşte birini kesintiye uğratabilir ve ham petrol fiyatlarını yukarı çekebilir.

Trump’ın İran’da “rejim değişikliğinin” en iyi seçenek olabileceğine yönelik sözlerine yanıt veren İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney (86), ABD’nin yönetimini devirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısız olacağı uyarısında bulundu.

İran medyasına yansıyan açıklamalarında Hamaney, “ABD Başkanı ordularının dünyanın en güçlüsü olduğunu söylüyor; ancak dünyanın en güçlü ordusu bile bazen öyle bir tokat yer ki ayağa kalkamaz” dedi.

Arakçi, görüşmelerin ardından Cenevre’de düzenlenen bir silahsızlanma konferansında yaptığı konuşmada ise “yeni bir fırsat penceresinin” açıldığını belirterek, müzakerelerin İran’ın meşru haklarının tam olarak tanınmasını sağlayacak “sürdürülebilir” bir çözüme ulaşmasını umduğunu ifade etti.

Trump daha önce yaptığı açıklamada, Cenevre’deki görüşmelere “dolaylı olarak” kendisinin de dahil olacağını söylemiş ve Tahran’ın anlaşma yapmak istediğine inandığını belirtmişti.

Trump, pazartesi günü Air Force One uçağında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Anlaşma yapmamanın sonuçlarını istemediklerini düşünüyorum. Nükleer kapasitelerini ortadan kaldırmak için B-2’leri göndermek yerine bir anlaşma yapabilirdik. Ama B-2’leri göndermek zorunda kaldık” demişti.

ABD, geçen haziran ayında İsrail ile birlikte İran’ın nükleer tesislerini bombalamıştı. Washington ve Tel Aviv, İran’ın İsrail’in varlığını tehdit edebilecek bir nükleer silah geliştirmeyi hedeflediğine inanıyor. Tahran ise nükleer programının tamamen barışçıl olduğunu savunuyor. Ancak İran, elektrik üretimi için gereken saflığın çok ötesinde ve silah yapımı için gerekli seviyeye yakın oranda uranyum zenginleştirmiş durumda.

İran: Sadece nükleer program konuşulur

Söz konusu saldırıların ardından İran’daki İslami yönetim, kısmen uluslararası yaptırımların petrol gelirlerini kısıtlamasının tetiklediği hayat pahalılığı krizine karşı düzenlenen ve binlerce kişinin hayatını kaybettiği sokak protestolarıyla zayıfladı.

Washington, görüşmelerin kapsamını İran’ın füze stokları gibi nükleer dışı konuları da içerecek şekilde genişletmek istiyor. Tahran ise yalnızca nükleer programına yönelik kısıtlamaları — yaptırımların kaldırılması karşılığında — müzakere etmeye hazır olduğunu, uranyum zenginleştirmeden tamamen vazgeçmeyeceğini ve füze programını masaya getirmeyeceğini belirtiyor.

Hamaney, İran’ın geniş füze stokunun müzakereye açık olmadığını yineleyerek, füze türü ve menzilinin ABD ile hiçbir ilgisi bulunmadığını söyledi.

Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, Cenevre görüşmelerinin başarısının ABD’nin gerçekçi olmayan talepler ileri sürmemesine ve İran’a yönelik ağır yaptırımları kaldırma konusunda ciddi davranmasına bağlı olduğunu ifade etti.

ABD B-2 bombardıman uçakları nükleer hedefleri vurdu

Tahran ile Washington’un, geçen yıl haziran ayında altıncı tur görüşmeleri yapması planlanıyordu. Ancak Washington’un müttefiki İsrail’in İran’a yönelik bombardıman kampanyası başlatması ve ardından ABD’ye ait B-2 bombardıman uçaklarının nükleer hedefleri vurması üzerine süreç kesintiye uğradı. Tahran, o tarihten bu yana uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurduğunu açıkladı.

İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) taraf bulunuyor. Anlaşma, ülkelere sivil nükleer enerji geliştirme hakkı tanırken, atom silahından vazgeçmelerini ve Birleşmiş Milletler’in nükleer denetim kurumu olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile iş birliği yapmalarını şart koşuyor.

İsrail ise NPT’yi imzalamadı. Tel Aviv, çevresindeki düşmanları caydırmayı amaçlayan onlarca yıllık “belirsizlik politikası” çerçevesinde nükleer silaha sahip olduğunu ne doğruluyor ne de yalanlıyor. Ancak akademisyenler İsrail’in nükleer silaha sahip olduğuna inanıyor.


IISS raporu: Çin nükleer denizaltı üretiminde ABD'yi geçti

Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
TT

IISS raporu: Çin nükleer denizaltı üretiminde ABD'yi geçti

Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)
Çin donanması, nükleer denizaltılarını geçit törenlerinde kamuoyuna sergiliyor (Reuters)

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (International Institute for Strategic Studies/IISS) yeni yayımladığı raporda Çin'in nükleer enerjili denizaltılarını ele aldı.

Londra merkezli düşünce kuruluşu, son 5 yılda bu konudaki yeteneklerini çok artıran Çin'in artık nükleer denizaltıları ABD'den daha hızlı üretebildiğini bildirdi.

Bu gelişmeyle birlikte Washington'ın uzun süredir devam eden deniz hakimiyetinin tehlike altına girdiği uyarısı yapıldı. 

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Deniz Kuvvetleri'nin hem nükleer balistik füze denizaltılarına hem de nükleer saldırı denizaltılarına sahip olduğu hatırlatıldı. 

IISS, 2021-2025'te Çin'in 10, ABD'nin ise 7 denizaltı ürettiğini vurguladı. 

2016-2020'de ise ABD'nin üçe karşı 7 denizaltıyla Çin'e üstünlük kurduğuna işaret edildi. 

Pekin rakam vermediği için IISS uydu görüntülerinden yola çıkarak bu tahminleri yaptı. 

Diğer yandan IISS raporunda "Çin tasarımları kalite açısından ABD ve Avrupa'nın gerisinde" de dendi. Amerikan denizaltılarının daha sessiz çalışmasının tespit edilme ihtimalini azalttığı belirtildi. 

Genel rakamlara bakıldığında da ABD'nin avantajı sürüyor.

2025 başı itibarıyla Çin'in 6 nükleer balistik füze denizaltısı ve 6 nükleer saldırı denizaltısından oluşan bir filoyla dikkat çekiyor. 

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Deniz Kuvvetleri, nükleer enerjiyle çalışmayan 46 denizaltıyı daha bünyesinde bulunduruyor. 

Eski tip denizaltıları filosunda barındırmayan ABD Donanması'nda ise 14'ü nükleer balistik füze denizaltısı olmak üzere 65 nükleer denizaltı var. 

Washington, Çin'in denizaltı filosunu büyüterek tartışmalı Güney Çin Denizi'nde üstünlük sağlamaya çalıştığını vurguluyor. 

Çin destroyer ve fırkateyn gibi suüstü gemilerinde dünyanın en büyük filosuna sahip.

Independent Türkçe, CNN, IISS


Hannibal'ın "efsanevi" savaş fillerinin ilk somut kanıtı bulundu mu?

Hannibal'ın Alpleri fillerle geçmesi pek çok sanat eserine konu oldu (Henri Motte)
Hannibal'ın Alpleri fillerle geçmesi pek çok sanat eserine konu oldu (Henri Motte)
TT

Hannibal'ın "efsanevi" savaş fillerinin ilk somut kanıtı bulundu mu?

Hannibal'ın Alpleri fillerle geçmesi pek çok sanat eserine konu oldu (Henri Motte)
Hannibal'ın Alpleri fillerle geçmesi pek çok sanat eserine konu oldu (Henri Motte)

Bilim insanları İspanya'da bulunan fil kemiği kalıntısının, Kartacalı meşhur general Hannibal'ın savaş fillerine ilk somut kanıtı sunduğunu düşünüyor.

Yükselen Roma Cumhuriyeti ve Kartaca, MÖ 3. yüzyılın sonlarında Akdeniz'in iki hakim gücüydü.

İki ülke arasında MÖ 264 ila 146'da yapılan Pön Savaşları'nın sonucunda Roma galip gelmiş ve Kartaca yıkılmıştı.

Kartaca Generali Hannibal'ın, bugünkü Tunus'ta yer alan ülkesinin ordusunu İkinci Pön Savaşı'nda Alplerden geçirdiği düşünülüyor. Tarihçiler, İtalya'yı istila etmeye doğru yol alan generalin, MÖ 218'de 37 fille birlikte İspanya ve Fransa üzerinden gittiğini söylüyor.

Fillerin savaşlarda kullanımı sanat eserleri ve edebiyat metinleri aracılığıyla aktarılsa da bugüne kadar somut bir kanıt bulunamamıştı.

İspanya'daki Córdoba Üniversitesi'nden arkeolog Rafael Martínez Sánchez liderliğindeki araştırmacılar, Córdoba yakınlarında bulunan fil kemiğini inceledi.

Bulguları hakemli dergi Journal of Archaeological Science: Reports'ta yayımlanan çalışmaya göre 10 santimetre uzunluğundaki bu bilek kemiği, MÖ 4. yüzyılın sonlarıyla 3. yüzyılın başları arasında yaşamış bir hayvana aitti.

Kemiği, modern fillerin ve bozkır mamutlarının kemikleriyle karşılaştıran araştırmacılar, bunun bir file ait olduğunu doğruladı. Ancak kemiğin fazla bozunmaya uğraması nedeniyle türü belirlenemedi.

Bilim insanları saptadıkları tarih aralığının İkinci Pön Savaşı'na denk düştüğünü söylüyor. Avrupa'da fillere pek rastlanmaması da bu ihtimali güçlendiriyor.

Araştırmacılar "Avrupa arkeolojik bağlamlarında, fildişi dışında fil kalıntıları son derece nadir ortaya çıkar" diyor.

Bölgede 2020'de yapılan kazılarda silah, sikke ve seramiklerin de bulunması, buranın bir zamanlar savaş alanı olduğu ihtimalini güçlendiriyor.

Bilim insanları kemiğin, Hannibal'ın savaş fillerine dair ilk somut kanıtı sunabileceğini ve Alplere ulaşmadan ölen bir hayvana ait olabileceğini tahmin ediyor.

Ekip makalenin sonuç bölümünde şöyle yazıyor:

Kemik, Hannibal'ın Alpler üzerinden götürdüğü efsanevi örneklerden birini temsil etmese de Modern Çağ'ın Avrupalı ​​bilim insanları tarafından çok aranan, Akdeniz'in kontrolü için yapılan Pön Savaşları'nda kullanılan hayvanların bilinen ilk kalıntısı temsil etme potansiyeli taşıyor.

Independent Türkçe, Science Alert, BBC, Journal of Archaeological Science: Reports