Irak eski Başbakanı İyad Allavi’den Şarku’l Avsat’a özel açıklama: Saddam beni öldürtmeye çalıştı ama ben onu ABD askerleri arasında tutuklu halde görmeyi reddettim

Irak’ın eski Başbakanı İyad Allavi Şarku'l Avsat'a Baas Partisi ile olan yolculuğunu, Saddam’ı ve işgal sonrası Irak’ı anlattı (1)

Irak eski Başbakanı İyad Allavi’den Şarku’l Avsat’a özel açıklama: Saddam beni öldürtmeye çalıştı ama ben onu ABD askerleri arasında tutuklu halde görmeyi reddettim
TT

Irak eski Başbakanı İyad Allavi’den Şarku’l Avsat’a özel açıklama: Saddam beni öldürtmeye çalıştı ama ben onu ABD askerleri arasında tutuklu halde görmeyi reddettim

Irak eski Başbakanı İyad Allavi’den Şarku’l Avsat’a özel açıklama: Saddam beni öldürtmeye çalıştı ama ben onu ABD askerleri arasında tutuklu halde görmeyi reddettim

Saddam Hüseyin'in boynuna ilmeğin geçirildiği 30 Aralık 2006 tarihinden bugüne uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen Saddam Hüseyin meselesine yaklaşmak hala oldukça zor. Saddam’ın ister sarayda otursun ister mezarda yatsın bir provokatör olduğu gerçeği değişmiyor. Kurbanları ve düşmanları çok olsa da destekçilerinin sayısı da az değil. Irak'ta zaman, yaralara merhem olmak bir yana bir de üstüne tuz basıyor. Saddam'ın adaletsiz uygulamalarının bedelini ödeyenlerin, Saddam’ın ABD’nin Irak’ı işgaline karşı direnişe liderlik ettiğini ve kamu parasıyla ilişkilerinde dürüst olduğunu okumaları kolay olmasa gerek. Saddam’ın destekçileri, onun çizdiği imajın, ülkesini ve bölgesini kana bulayan zalim hükümdar el-Battaş'tan farklı olmadığını kabul etmekte zorlanıyor olmalılar. Ama gazeteciliğin en keyifli anı, bazı bölgelere ve bu bölgelerin sakinlerinin kaderine damgasını vuran zalimlerin geriye bıraktığı korlara ve bazı dönemlerin közlerine yaklaşmaktır.

Bundan birkaç ay önce bir Arap ülkesinin başkentinde bir Iraklıyla tanıştım. Irak’ın eski Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’le ‘iş ilişkisi ve sevgi bağı’ olduğunu ve bu sebeple yüzlerce kez görüştüklerini söyledi. Can güvenliği nedeniyle kimliğini açıklamak istemediğinden dolayı özür diledi. Ancak benim dikkatimi en çok çekense rejimin düşmesinden sonra da Saddam Hüseyin ile iki kez görüştüğünü söylemesiydi. Bu görüşmelerden ilkini, rejimin düşmesinden iki gün sonra 11 Nisan 2003'te Felluce eteklerinde, ikincisi ise 19 Temmuz 2003’te ABD ordusunun kontrolündeki Bağdat'ta gerçekleştiğini açıkladı.

zxs
Eski Irak Başbakanı İyad Allavi, Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e röportaj verdi (Şarku’l Avsat)

Saddam'ın bir Amerikan zırhlı aracının heykelini düşürdüğü sırada Firdevs Meydanı yakınlarında olduğunu anlatan Iraklı, Saddam'ın aynı günün gecesi, yakınlardaki gizli bir karargahtan, ABD’ye karşı ilk ‘direniş’ hareketine liderlik ettiğinden bahsetti. Iraklının anlattıklarına göre Saddam, Bağdat’ın Azamiye semtinde bulunan Ebu Hanife en-Numan Camisi çevresinde konuşlu ABD güçlerinin mevzilerini hedef alan saldırıya neredeyse bizzat katılmak üzereydi, ancak dostları, kendisini tehlikeye atmasından çekindikleri için onu engellediler. Saddam'ın daha sonra Bağdat'tan Hit'e, oradan da Felluce'ye geçtiği aktaran Iraklı, Saddam’ın oğlu Kusay'ın da aralarında bulunduğu bir grup isimle güvenlik toplantısı yaptığını ve toplantı sırasında ABD ordusuna ‘Irak’a girmekle hata yaptıklarını anlamaları için’ pusu kurulmasını istediğini anlattı.

Iraklı, Saddam'ın ertesi gün Bağdat'a geri dönüp Dora bölgesindeki bir karargâhta cumhurbaşkanlığı muhasebecileriyle görüşerek onlardan 1 milyon 250 bin dolar aldığını ve karşılığında ‘ABD işgaline karşı direniş faaliyetlerinde bulunmak için bu parayı aldığına ve mümkün olan en kısa zamanda geri ödeyeceğine’ dair bir belge imzaladığını aktardı. Iraklı, Saddam'ın Bağdat’ta temmuz ayındaki toplantıda ‘Irak'ın düşmesi, İran'ın nüfuzunun Fas'a kadar yayılması demektir’ uyarısında bulunduğunu da sözlerine ekledi.

x c
2003 yılında Bağdat'taki Firdevs Meydanı’ndaki Saddam heykeli böyle devrilmişti (AFP)

Usta gazeteciler bize hikayeleri bir takım gerekli çekincelerle ele almayı ve daha fazlasını araştırmayı öğrettiler. Saddam'ın sarayında çalışan bir kişiyle de tanışıp ona izlenimlerini sordum. Bu kişi, Kuveyt’in işgali kararını, Irak’ın belini kıran saman çöpü olduğunu söyleyerek eleştirdi. Buna karşın basının yurtdışındaki gizli hesaplarda milyarlarca dolar biriktirdiğini iddia ettiği Saddam’ın dürüstlüğüne dikkati çekme konusunda son derece gayretliydi. Asıl yolsuzluğun rejimin yıkılmasından sonra başladığını ve yetkililerce yaklaşık 500 milyar doların yok edildiğini söyleyen Saddam'la aynı sarayda yaşayan adam, “Onun zalim ya da aşırı derecede gaddar olduğunu söyleyebilirsiniz ama kamunun parasına el uzatmayı bir tür vatana ihanet olarak görüyordu” ifadelerini kullandı. Öte yandan Saddam'ın ABD’nin Irak’ı işgaline karşı direnişin bir bölümüne liderlik ettiğini söylemeyi de ihmal etmedi.

Saddam ne pişman ne de kırgındı

Saddam, ABD askerleri tarafından atıldığı hapishanede çürüyordu. ABD’liler Iraklı bazı siyasilere Bağdat’ın eski efendisini ziyaret edebileceklerini ve onu hapishanede görebileceklerini bildirdiler. Saddam, bir gün aralarında Adnan Paçacı, Adil Abdulmehdi, Hoşyar Zebari, Ahmed Çelebi ve daha sonra idamını denetleyecek olan Muvaffak er-Rubai’nin aralarında bulunduğu bazı muhaliflerinin ve düşmanlarının kendisini ziyaret etmesi karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Çelebi ile bir görüşmemizde bana hapishaneye gittiğinde hayal bile edilemeyecek şeyler gördüğünü ve ABD’nin askeri müdahalesi olmasaydı bunları görmesinin imkansız olacağını söylemişti. Ayrıca Saddam'ın ne pişman ne de kırgın göründüğünü de sözlerine ekledi. Çelebi, Rubai’nin Saddam’la konuşurken sert sözler sarf ettiğini, Saddam’ın da Rubai’ye sert ve aşağılayıcı sözlerle karşılık verdiğini aktardı.

s
Saddam Hüseyin duruşması sırasında (Getty Images)

Önce Irak Yönetim Konseyi (Irak Hükümet Konseyi) üyesi ve daha sonra ise başbakan olan İyad Allavi de modern Irak tarihinin en büyük esir kampını ziyaret etme fırsatı vardı. Yaralı olarak kurtulduğu suikast girişiminin emrini veren kişiyi aşağılayabilir, hakaret dolu bir bakış atabilirdi. Ama o yapmadı. İki kişi böyle bir ziyarette bulunmayı reddetti. Allavi, Saddam’ı hapishanede ziyaret etmeyi istemediğini çünkü düşmanın acısına gülmenin geleneklerinde olmadığını, özellikle de düşmanınız size karşılık veremeyecek bir konumdayken bunu yapmaktan kaçındığını söyledi. Allavi, o sıra Saddam’ın ülkeye ve şahsi olarak kendisine yaptıklarına rağmen halen Irak’ın cumhurbaşkanı olduğunu ve bir Irak liderinin ABD’liler tarafından bir hapishanesinde esir tutulduğunu görmek istemediğini belirtti. Ayrıca yeni Irak'ı intikam temelleri üzerine değil, adalet temelleri üzerine inşa etmeyi istediklerini söyleyen Allavi, Saddam'ı hapishanede görmeyi reddeden ikinci kişinin ise Saddam’a karşı uzun süre silahlı isyan yürüten aşiretinden, halkından ve yakın ailesinden binlerce kişiyi feda eden Mesud Barzani olduğunu ifade etti. Barzani, daha önce Şarku'l Avsat'a verdiği röportajda, Saddam'ı hapishanede görmeye gitmediğini, çünkü ‘düşmanın acısına gülmenin erkeklerin doğasında olmadığını’ söylemişti.

Allavi’nin de aralarında bulunduğu bazı Iraklı siyasetçiler, Saddam'ı bir Kurban Bayramı sabahı idam edilmesini onun idam sırasında istediği kibirli duruşu sergilemesine izin veren hata olduğunu söyledi. Saddam, ipin boynuna geçirilmesinden hemen önce Rubai'ye bakarak ona, “Bu ip adam olanlar içindir” dedi ve bu sözü iki kez tekrarladı. Saddam, mahkemenin hakkında aldığı idam kararını ‘Fars-i Mecusilere ölüm’, ‘İsrail'e ölüm’ gibi sloganlar atarak karşılamıştı.

Allavi, Saddam'ın yargılanması ve gerekli cezanın verilmesinden yanaydı. Bundan sonrasını onun ağzından dinleyelim:

Saddam'ın idam edildiği gün büyük bir elem hissettim. ABD’lilere, Irak'ı yönettiği uzun yıllar boyunca Irak'ın başından geçenleri anlatabilmesi için Saddam’la diyalog kurmalarını önermiştim. Iraklıların, neler olduğunu bizzat onun ağzından öğrenmelerini istedim. İran'la neden savaştı ve savaş hangi koşullarda patlak verdi? Kuveyt'i neden işgal etti ve işgal kararı nasıl alındı? Neden çok sayıda hem muhalif vatandaşı ve Baasçıyı idam ettirdi? Neden Kürtlere karşı korkunç saldırılar düzenledi? Neden yurtdışındaki muhaliflerine suikastlar düzenledi ya da benimde aralarında olduğum kişilere suikast girişimlerinde bulundu? Tüm bu sorulara yanıt vermesini ve anlatmasını istedim. Bunları anlatması yargılamasına engel olmazdı. Bunları anlatması gerçekleri ortaya çıkarabilir, sorumlulukları ortaya koyabilir ve Saddam'a hayran olanları onun yaptıklarının sonuçları hakkında düşünmeye itebilirdi. Fakat ne yazık ki bu olmadı. İnfazın zamanlaması da Iraklıların ona duyduğu sempatiye katkıda bulundu. Bir bayram sabahı mı idam edilmesi gerekiyordu? Bunun yapılmasıyla defalarca kez uyarıda bulunduğumuz infaz görüntülerine bir anlatı daha eklenmiş oldu. ‘Baasçıları temizleme’ olarak adlandırdıkları sürecin yargı tarafından ele alınmasını, hesabın görülmesini, insanları dışlamanın ya da ötekileştirmenin siyasi bir araca dönüştürülmemesini istedik. Maalesef tavsiyelerimiz dikkate alınmadı. Bu sorunlar insanların bir kısmının Saddam’a sempati duymasına neden olduğu inkar edilemez. Ellerine kan bulaşanların cezalandırılması anlaşılabilir bir durum, ama insanları bir fikri savundukları için cezalandıramazsınız.

Ordunun lağvedilmesi ve Baasın köklerinden sökülmesi

Allavi ile birlikte en az bir önceki kadar hassas bir başka konuya geçtik. Saddam Hüseyin’in, rejiminin düşürülmesinden ve ABD askerlerinin onu tutuklamalarına kadarki süreçte yaptıkları hiç bitmeyen bir tartışma konusu. Direnmeyi seçtiği, direnişçi grupları örgütlediği ve onlara ABD’lilere pusu kurmak gibi çeşitli görevler verdiği yönünde basında çıkan haberlerin doğruluk payı var mı? Saddam’ın düşmanlarından bazıları ona inanmama eğiliminde olduklarından direnişçi yönüyle bilinmesini istemeyebilirler. Böylece geriye sadece bir savaş çığırtkanı, bir katliamcı, bir baskıcı imajı kalıyor. Kendime şu soruyu sordum: Irak rejiminin baltasının izlerini halen vücudunda taşıyan İyad Allavi gibi bir adam, bu soruya yanıt verirken objektif olabilir mi ve Saddam’ın sadece ABD ordusunun kontrolündeki Bağdat'ı terk etmek zorunda kalınca güvenli sığınak arayan bir kaçak olmadığını kabul edebilir mi?

Allavi'ye direniş hareketini ve terörü sordum. O da şunları anlattı:

Irak ordusunun lağvedilmesi, Irak devletinin dağıtılması ve Baasçıları temizleme adımları binlerce askeri personeli, çalışanı ve Baas partizanını bilinmeyene sürükledi. Terör ve teröristlerin direnişi örtbas etmeye çalıştığı ve Usame bin Ladin, Eymen ez-Zevahiri ve Ebu Musab ez-Zerkavi liderliğindeki El Kaide'nin Irak toplumunda bölünmelere yol açmayı hedefledikleri biliniyor. Cinayetlerle, bombardımanlarla, suikastlarla, bazen Şiilere, bazen de Sünnilere suçlamalarda bulunarak mezhepçiliği körüklemekten başka bir şey yapmadılar. Kaosa dayalı bir ortamda faaliyet göstermek ve çevreyi terörizme uygun bir ortama dönüştürmek terörizmin misyonudur. Dolayısıyla terörü dışlayan bir ortamdan ziyade terörün kaynağı haline geldi. Böylece teröristler meşru hale gelmek ve terörlerini direniş olarak göstermek için işgale karşı direnişe sözde bir bağlılık gösterdiler.

Terörizm, Baasçıları saflarına katarak değil, en az beş milyon Baasçıyı ve ailelerinin tecrit edilmesi, siyaset sahnesinden uzaklaştırılmaları ve meslek hayatlarından koparılmaları, geçim kaynaklarının kesilmesiyle Baas'ın tasfiyesinden büyük fayda sağladı. Aynı şekilde terör de güvenlik teşkilatlarının ve Irak ordusunun dağılmasından istifade etti. Tüm bunlar ABD işgalinin, Irak'ta zehrini yaymak için uygun ortamı bulan ve toplumsal dokusunu yok etmeye çalışan terörizme verdiği armağanlardı.

Direniş faaliyetleri ve terör eylemleri artarken Irak’ta kan gövdeyi götürüyordu. Bu yüzden başbakan olarak atanmadan önce Irak Yönetim Konseyi Başkanı olduğum dönemde direniş safında yer alan bazı kişilerle tanışmaya karar verdim. Bu talebimi, bazı arkadaşlarım aracılığıyla kendilerine ilettim. Görüştüğüm kişilerin bir kısmı da Felluce'nin önde gelen şerefli insanlarıydı. Terör eyleminin direniş bayrağı altında meşrulaştırılmaması için onlardan direnişin her türlü faaliyetini durdurmalarını istedim. Konuyu köklü ilişkilerin ve bağlantılarım olan Felluceli kardeşlerimle konuştum. Ne demek istediğimi anladılar ve bana Zerkavi'nin Felluce'de ve Irak'ın diğer bazı bölgelerinde kapsamlı yapılar ve tüneller inşa ettiğini ve iletişim ağları kurduğunu söylediler. Ayrıca bana Enbar ve Felluce sakinlerinin işgalden büyük zarar gördüklerini, ordunun ve güvenlik teşkilatlarının lağvedilmesinin ardından yüzbinlerce kişinin ya yerlerinden edildiğini ya da askeriyeden terhis olduklarını belirttiler.

Bunu Irak Yönetim Konseyi Başkanlığı'na ve ABD’li ve İngiliz işgalci yetkililere de anlattım ama ne yazık ki hiçbir yanıt alamadım. Tasfiyeler kanunlar ve yargı yoluyla değil, siyasileştirilerek ve rastgele bir şekilde yürütüldüğünden sonuçları ülkeye büyük zarar verdi. Bu durum çok yüksek, yetkin ve profesyonel bir insan yüzdesinin siyasi süreç ve otorite çerçevesi dışında kalmasına, reddedilmesine, ötekileştirilmesine ve cezalandırılmasına yol açtı. Bunun sonucunda siyasi süreç büyük ölçüde zayıfladı. Bu süreçten en çok, büyük bölümü yurtdışında olan Saddam liderliğindeki rejimin muhalifleri etkilendi.”

Saddam’ın tutuklanışı

Allavi, Saddam'ı ve özellikle de direnişle olan ilişkisini tekrar sorduğumda sözlerini şöyle sürdürdü:

Saddam Hüseyin'in tutuklandığı haberini duyduğumda Londra’daydım. Haber karşısında şaşırmadım. Kaçacak biri değil, yüzleşecek biriydi ve direniş hareketine liderlik ediyordu. Size Ebu Gureyb’in bahçesinde direniş safında yer alan bazı kişilerle görüştüğümü söylemiştim. Onlardan bazılarına: “Önde gelen aşiretlerden yüksek rütbeli subayken Zerkavi'nin eline düştüğünüz için size yazıklar olsun. Neden işlerinizi Zerkavi'ye teslim edip terörist oldunuz?” dedim. Onlar da bana “Biz terörist değiliz, Amerikalılara karşı direniyoruz” dediler. Bunun üzerine onlara “Biz size Amerikalıların yanındayız demiyoruz, ben Irak'a Amerikalılarla birlikte değil, Enbarlı aşiretlerle birlikte girdim. Bir Amerikan tankına ya da Amerikan savaş uçağına binmedim. Biz savaşa ve işgale karşıyız. Bu konudaki tavrımız net” diye konuştum. Aslında hepsi Saddam'ı severdi. Ciddi bir sevgiyle işgale karşı direndiler, hatta Saddam’ı hala seviyorlar. Bana Saddam'ın yaptığı bunca şeye rağmen nasıl oluyor da bazı çevrelerce halen sevilebiliyor diye soruyorsunuz. Bu sevginin temel nedeni, şu anki mevcut yöneticilerin kötü davranışlarından başka bir şey değil. Saddam hakkındaki idam kararının uygulanma şeklini, işgale karşı duyulan hisleri anlattım. Buna bir de sonradan ortaya çıkan Sünni-Şii hassasiyetini de ekleyebiliriz.

Allavi’ye Saddam’ın halkın parasıyla ilgili tutumunun sorulması gerekiyordu. (Irak’ta 1958 yılında askeri bir darbeyle yönetimi ele geçiren) Abdulkerim Kasım’ın Bağdat'ta fakirlik içinde öldüğü ve bir evinin dahi olmadığı yönünde duyduklarım, bu soruyu sormayı daha çok istememe yol açtı. Kasım’ın hem yol arkadaşı hem de düşmanı olan Abdusselam Arif, hiçbir zaman yolsuzlukla suçlanmadı. Aynı durum, varisi ve kardeşi Abdurrahman Arif için de geçerliydi. Peki Saddam, para ve mülk konusunda tutkulu biri miydi?

ABD’nin Irak’ı işgalinden önce uluslararası ve Arap basınında Saddam'ın sahip olduğu inanılmaz servet hakkında çok şey yazıldı, çizildi. Takma adlarla uzak ülkelerdeki bankalara milyarlarca dolar yatırdığından bahsediliyordu. Saraylarında külçe külçe altının yanı sıra büyük miktarda para da sakladığı söyleniyordu. Bu algı, tüm dünyada ne hükümetin konuşmaya ne de Temsilciler Meclisi’nin işaret parmağını kaldırmaya cesaret edebildiği, ülkede son sözün sahibinin Saddam olduğu düşüncesini daha da arttı. Oğlu Uday’ın biriktirdiği servet de haberlere konu oluyordu. Pek çok kişi, Saddam'ın saraylarına ve konutlarına baskın düzenleyen ABD askerlerinin bu dudak uçuklatan serveti ortaya çıkarmayı başaracaklarını umuyordu. Fakat böyle bir şey olmadı. Irak'ın zenginliğini ülkedeki çatışmalarda ve diğer ülkelerle girilen savaşlarda çarçur eden Saddam’ın, geniş araziler satın aldığı ya da bu arazilere el koyduğu düşünülüyordu. Irak muhalefet kanadının iktidara geldikten sonra Saddam'ın mali hesaplarını açmaya çalışması gayet doğal bir davranıştı.

Allavi’ye Saddam’ın halkın parasına karşı tutumunun ne olduğunu sordum, o da şöyle cevap verdi:

Saddam Hüseyin'in devrilmesinden sonra soruşturmalar başlattık, ancak (mali konularda) aleyhine hiçbir şeye rastlayamadık. Adına kayıtlı hiçbir mülk bulamadık. Her şey Irak hükümeti, Dışişleri Bakanlığı ve Devrim Komuta Konseyi adına kayıtlıydı.

Allavi’ye ‘Saddam’ın şahsına ait hiçbir mal bulamadınız mı?’ diye sordum. O da “Hayır hiçbir şey bulamadık. Özel uçağı bile Irak istihbarat teşkilatına ait bir şirkete kayıtlıydı. Uzun mesafelere uçabilen özel bir uçaktan bahsediyorum” yanıtını verdi.

Saddam’ın üzerine kayıtlı herhangi bir gayrimenkul olup olmadığı sorusunu tekrarladığımda, “Adına kayıtlı hiçbir şey bulamadık” yanıtını verdi. Bunun Saddam’ın parayı sevmediği anlamına gelip gelmediğini sorduğumda ise Allavi, “Parayı sevmiyordu ve zenginlik arayışında değildi. O güç, nüfuz ve iktidar istiyordu. O Saddam’dı. Parayla ya da haramla işi yoktu. Bunlarla ilgilenmedi. Saddam muhafazakar bir insandı. Çok muhafazakardı. Onunla, tanışmamın ilk zamanlarından Irak'tan ayrıldığım zamana kadar  güçlü bir ilişkim oldu. Düşünün, annemin ölüm haberini bizzat kendisi açıklamakta ısrar etti” yanıtını verdi.

İyad Allavi kimdir?

İyad Haşim Hüseyin Allavi, 30 Mayıs 1944'te Bağdat'ta doğdu. Henüz 14 yaşındayken Baas Partisi'ne katıldı. 1970 yılında Bağdat Tıp Fakültesi'nden mezun olan Allavi, daha sonra İngiltere'de ihtisas yaptı. 1980 yılında bir süreliğine Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde çalıştı. 1981-2003 yılları arasında ticaret yaptı ve serbest alanlarda çalıştı. 1975 yılında Irak'ta iktidardaki rejime muhalif bir siyasi örgüt kurdu.

xscdf
İyad Allavi (EPA)

Örgüt daha sonra ‘Irak Ulusal Mutabakat Hareketi’ adını aldı. 1978 yılında suikast girişimine uğradı. Yaralı olarak kurtulan Allavi, bir dizi ameliyat geçirdi. 2003 yılında Bağdat'a geri döndü. 2003 yılında kurulan Irak Yönetim Konseyi üyesi oldu ve ardından başkanlığına seçildi. Daha sonra Irak Yönetim Konseyi tarafından oybirliğiyle Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasının ardından yeni dönemde Irak'ın yasama ve yürütme yetkilerine tamamen sahip ilk başbakanı olarak seçildi. Allavi, 2004 yılı haziran ayından 2005 yılı mayıs ayına kadar başbakanlık görevini yürüttü. Dr. Sena Hamid el-Hasuna ile evli olan Allavi’nin Sara, Nejat ve Hamza adlarında 3 çocuğu var.

Kaddafi, Ali Abdullah Salih ve Saddam'ın ipi

Ortadoğu halkı, bir yanda Bağdat'ta Amerikan tankları gezerken diğer yanda Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin'in darağacına çıkarılmasını şaşkın gözlerle izledi. Saddam’ın idam sehpasındaki görüntüleri, iki farklı ekolden gelen ve iki farklı tarza sahip olan iki lideri daha çok etkiledi.

xs
Saddam’ın darağacına çıkarıldığı an (AFP)

Yemen’in eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, konuk ettiği gazetecinin önünde, ABD’nin başka ülkelerin liderlerini idama kadar yargılama hakkı bulması karşısında duyduğu şaşkınlığı gizlemezken, ülkeleri ve onların sembol isimlerini o ülkelerin halklarının iradesine bırakmak yerine tarihe yön verme hakkını kendinde bulmasını kınadı. Gelecekte olacaklara hazırlanmak anlamına gelen ‘Komşunuz tıraş olduğunda siz de sakalınızı ıslatmalısınız’ sözünü dile getirmekten çekinmedi. ABD’li berberin tıraş deneyimini başka ülkelerde de hayata geçirebileceğini hissediyordu. Ama yanlış hesap yapmıştı. Asıl öldürücü darbe, ‘Büyük Şeytanı’ lanetleyenlere bağlı olanlardan gelecekti.

rgt
Ali Abdullah Salih (AP)

Diğer lider ise Muammer Kaddafi'ydi. ABD savaş uçaklarının 1986 yılında evini başına yıkması onu korkutmuş, ABD’nin cübbesini ateşe verme girişimlerinin artık kolay olmadığını anlamıştı. Bu, onun imparatorluğu için unutulmaz bir ders olmuş, ABD'yi artık her yere uzanan katı bir el olarak görmeye başlamıştı. Kaddafi, Saddam'ın idamını izlediğinde korkudan paniğe kapıldı.

Arap Birliği’nin Şam'daki zirvesine katılan liderlere hitaben yaptığı konuşmada korkularını dile getiren Kaddafi, “Yarın asılma sırası size gelecek ve imtihan edileceksiniz. ABD’nin kendisine düşman olan bir rejimi kökünden söküp atabileceğini biliyorum” ifadelerini kullandı.

Kaddafi’nin gölgesi olarak görülen eski protokol müdürü Nuri el-Mismari'ye, Kaddafi'nin Saddam'dan nefret edip etmediğini sorduğumda bana, “Garip bir şekilde ondan nefret ediyordu. Ona hakaret etti. Onu aptal olarak nitelendirdi. Onun önemsiz ve pervasız biri olduğunu söyledi. Saddam kibirli davranışlar sergilediğinden böyle olabilir. Öte yandan Saddam, Kaddafi'nin lider rolünü kabul etmeye istekli değildi. Kaddafi de Saddam'ın Irak'taki muhaliflerini destekledi. Saddam ise buna Çad'daki Kaddafi muhaliflerini destekleyerek karşılık verdi. İki adam arasında büyük bir düşmanlık güdülüyordu” yanıtını verdi.

zxsd
Muammer Kaddafi, Libyalı muhalifler tarafından ‘NATO’nun dokunuşuyla’ öldürüldü (Getty Images)

Mismari, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Kaddafi, ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgalinden önce Saddam'ın gönderdiği bir temsilciyi kabul etmişti. Saddam’ın temsilcisine işlerin iyiye gideceğine inanmadığını söyledi. Eğer Irak'ı savaş belasından kurtaracaksa, Saddam’ı Libya’da ağırlamak istediğini ifade etti. Saddam'ın Libya'ya gelmek istememesi halinde başka bir yer de seçebileceğini belirtti. Elbette Saddam'ın ayrılmaya niyeti yoktu. Saddam’ın muhaliflerini destekleyen ve İran-Irak savaşı sırasında İran’a silah sağlayan Libya'ya gelip orada yaşamayı kabul edeceğini hayal etmek dahi mümkün değildi. Saddam’ın temsilcisi, savaşa hazır olduklarını ve moralin yüksek olduğunu vurguladı ama Kaddafi buna ikna olmadı.”

Aynı soruyu Kaddafi rejiminin bir zamanlar iki numaralı ismi olarak bilinen Abdusselam Callud'a da sordum.

Callud, şunları söyledi:

Sonuçta aynı zalim zihniyete sahip olsalar da aralarında ilişki kurmak çok zordu. Karakterleri, aralarında bir ilişkinin kurulmasını zorlaştırıyordu. Gerçek şu ki Kaddafi, Saddam'ı başından beri sevmemişti. Davranışlarını çirkin buluyordu. Saddam'ın Irak'a, zalimin (Kaddafi) Libya'ya yaptıklarına bak.

Callud’a bir yazar gözüyle anlatmayı isteyip istemediğini sorduğumda ise “İkisini birbiriyle kıyaslamanı bir yolu yok. Kaddafi, Saddam'dan daha çok okuyordu ama her ikisi de zalimdi. Kaddafi birinci sınıf bir zalimdi. Libyalılara zorla ikiyüzlü olmayı öğretti. Libyalılar açtı ama Allah'a şükür çok güçlüyüz diyorlardı” yanıtını verdi.

Değişim günleri ne kadar zor geçiyor. Bir zamanlar bir liderken, arkadaşınız arkanızdan size ‘zalim’ diyor.

Kaddafi'nin boynuna bir ip geçirilmedi ama daha kötüsünü yaşadı. Kaddafi’ye ölümcül darbeyi Libyalılar indirdi ama NATO’nun Kaddafi rejiminin düşürülmesindeki rolünü de unutmadık.



İran'ın savaş sebebiyle bölgesel ve uluslararası düzeyde uğradığı 7 kayıp

İran'a saldırı düzenlemek üzere kalkışa hazırlanan ABD uçak gemisindeki savaş uçakları (AFP)
İran'a saldırı düzenlemek üzere kalkışa hazırlanan ABD uçak gemisindeki savaş uçakları (AFP)
TT

İran'ın savaş sebebiyle bölgesel ve uluslararası düzeyde uğradığı 7 kayıp

İran'a saldırı düzenlemek üzere kalkışa hazırlanan ABD uçak gemisindeki savaş uçakları (AFP)
İran'a saldırı düzenlemek üzere kalkışa hazırlanan ABD uçak gemisindeki savaş uçakları (AFP)

Eymen Hüseyin

ABD ve İsrail’in 28 Şubat'tan bu yana İran'a karşı yürüttükleri savaş, dünya ekonomisinin üzerine gölge düşürürken, siyasi ve güvenlik açısından bölge ülkeleri üzerinde fırtınalar estirdi. Özellikle de Tahran'ın komşu ülkelere saldırması, İsrail'i, ABD'nin çıkarlarını ve Körfez ülkelerini hedef alması, sanki bölgeyi, arkasında devletlerin, hükümetlerin, grupların, milislerin ve halkların sıralandığı çok taraflı çatışmalara ve ihtilaflara sürüklemek istiyor gibi bir algı oluşturdu.

Uluslararası siyasi bakış açısı, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nda belirtilen ‘uluslararası barış ve güvenliği tehdit etme’ ilkesinden ayrı düşünülemez ve özellikle de komşu ülkelere saldırı ve egemenlik ihlali söz konusu olduğunda bu görüş ve analiz, birbirinden uzaklaşmış ve savaş halindeki iki taraf arasında gerçekte olup bitenler bağlamından koparılamaz. ‘Komşularını vurmak için birer platform’ olmayı reddeden ve savaşın nedeni olan stratejik çıkar çatışmasının bataklığına saplanmayı istemeyen ülkeler, bir yanda İran diğer yanda İsrail ve ABD arasında kalırken, herhangi bir saldırganlık gösterisi sergilemeden, kendilerine ve çıkarlarına yönelik saldırılara karşı koymakla yetiniyor.

Savaşın devam etmesiyle birlikte, İran’ın nihayetinde barış ya da teslimiyetle sonuçlansın ya da sonuçlanmasın, bölgesel ve uluslararası düzeyde karşı karşıya kaldığı mevcut kayıplar ve gelecekteki tehditler gün yüzüne çıkıyor. Tahran’ın uluslararası ve bölgesel kayıpları, ülkenin 47 yılı aşkın süredir tanık olduğu en yüksek seviyelere ulaştı. Bunların başında, aşağıdaki satırlarda özetlemeye çalışacağımız yedi kayıp geliyor.

‘Dava’ anlatısının çöküşü

Birinci kayıp, Filistin davasıyla bağlantılı ideolojik anlatının çöküşü; İran'ın uğradığı en önemli kayıplardan biri, bölgesel meşruiyetinin temeli olarak Filistin davasını benimsemesi konusundaki güvenilirliğinin sarsılması oldu. Çünkü Tahran, 1979 yılından bu yana kendisini ‘Kudüs'ün bayraktarı’ olarak sunsa da son savaş sırasındaki davranışları, askeri araçlarının esasen stratejik çıkarlarına hizmet etmek için kullanıldığını, Filistinlileri desteklemeye yönelik sabit bir vizyon kapsamında kullanılmadığını gösterdi.

Batı araştırma merkezlerinin tahminlerine göre İran, 2023–2025 Gazze Savaşı'nın doruk noktasında, dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğini tamamen durdurmak gibi büyük baskı araçlarını kullanmadı.

Bu bağlamda, Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’ndan Ortadoğu araştırmacısı olan Nathan Brown yaptığı değerlendirmede, “İran, Filistin meselesini bir seferberlik aracı olarak kullanıyor, ancak bu mesele uğruna çatışmanın bedelini ödemeye hazır bir aktör gibi davranmıyor” dedi. Brown’a göre bu durum, söylem ile eylem arasındaki uçurumun, geniş Arap kesimlerinde İran modelinin çekiciliğini zayıflattığını teyit ediyor.

tgbtgb
İran rejimi, Gazze'deki katliam karşısında hiçbir adım atmadı (AFP)

İran, 7 Ekim 2023'ten bu yana İsrail'in Gazze'de sürdürdüğü soykırımı izlerken, kendisine yakınlığıyla bilinen Hamas’a destek ve yardım sağlamak amacıyla bile olsa, iki yılı aşkın bir süre ne Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ne de İsrail'e saldırma seçeneğine başvurdu. Daha da kötüsü molla rejimi, Gazze’deki savaşı durdurmak için baskı yapmak amacıyla bile olsa, İsrailli isimlere veya askeri ya da siyasi hedeflere tek bir kurşun bile sıkmadı. Bu son tutumu, iddialarının sahte olduğunu, sloganlarının gerçeği yansıtmadığını ve çıkarlarının gerçek yüzünü ortaya koydu. Yalnızca kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini ve sadece kendi projesini desteklediğini gösterdi.

Yorgunluk ve tükenme

İkinci kayıp, askeri kapasite ve savunma altyapısının tükenmesi. Zira savaş, İran’a doğrudan askeri bir maliyet de getiriyor. Çünkü askeri tesisler ve hassas altyapı, tekrar tekrar saldırıya uğradı. Gayri resmi tahminlere göre İran, son yıllarda füze programlarını ve bölgesel ağlarını geliştirmek için yıllık 15 ila 20 milyar dolar harcadı. Ancak bu kapasitelerin önemli bir kısmı, mevcut savaşın birkaç haftası içinde aşındı.

Yıpratma savaşı, sınırların ötesine de sıçradı. Komuta ve kontrol merkezlerini hedef alan saldırılar, İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ile bölgede bulunan vekilleri arasındaki koordinasyonda karışıklığa yol açtı. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün bir raporu ‘herhangi uzun süreli doğrudan çatışma, İran’ın yeteneklerinde hızlı bir şekilde telafi edilmesi zor olan kademeli erimeye yol açacağını’ öngörüyor.

Mevcut savaşın, İran'ın bölgesel nüfuzunu güç kullanarak dayatma yeteneğini zayıflatacağına şüphe yok. ABD Başkanı Trump'ın savaşın ilk gününde ‘devireceğini’ vaat ettiği rejim ayakta kalsa bile, bu durum Tahran'ın askeri yapısını tüketecek, komuta ve kontrol ağlarını altüst edecek ve DMO ile vekillerinin elindeki kaynakları azaltacak.

Vekil ağı

Üçüncü kayıp, bölgesel nüfuzun ve İran'ın vekillerinin gerilemesi. En belirgin kayıplardan biri, İran'ın bölgedeki kolları olan milislerin etkinliğinin azalması oldu. ‘İleri savunma hattı’ olarak sunulan Tahran'a bağlı milisler, manevra kabiliyetlerinin azalmasının yanı sıra artan güvenlik ve siyasi baskılarla karşı karşıya kalıyor.

Çeşitli medya raporlarında yer alan verilere göre İran 2011'den bu yana Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen'deki müttefiklerini desteklemek için 30 milyar dolardan fazla harcama yaptı. Ancak bu ağlar artık daha gözle görülür hale geldi ve caydırıcılık dengesi kurma kapasiteleri azaldı.

Batı'daki güvenlik gözlemcileri, İran'ın vekil ağının artık net bir varlık olmadığını, aksine pahalı bir stratejik yüke dönüştüğünü değerlendiriyor. Ancak savaşın devam etmesi, İran'ın kolları olan grupların dini ve milliyetçi sloganlarla örtülü iddialarını ortaya çıkarmaya katkıda bulunuyor. Bu durum, Irak'taki Hizbullah tugaylarının askeri faaliyetlere dahil olmasıyla da ortaya çıktı.

Yemen'deki Husilerin Tahran'dan emir bekleyerek çatışmalardan uzak durması ve Lübnan'daki Hizbullah’ın fiilen ’İsrail ile kader belirleyici bir çatışmaya’ girmesi de bunun bir göstergesi.

dfv
İran Dini Lideri’nin ideolojisi Arap ülkelerine yayıldı (AFP)

Tahran'ın sahte slogan perdesi düştükten sonra, bölgedeki vekillerin çirkin yüzleri de ortaya çıktı. Milislerin aşırı söylemlerinde İran'ın ‘yüksek sesli’ anlatısından başka bir şey bulamak mümkün değil. İran destekli Husiler, 22 Mart'ta yayınladıkları açıklamada, ‘Hürmüz Boğazı ile ilgili her türlü uluslararası harekete karşı olduklarını’ ifade ettiler. Her türlü gerginliğe karşı uyaran Husiler, İran'ın vekillerine karşı sadece çatışma ekseninde hareket edilmesini ve siyasi yolun tamamen dışlanmasını teşvik ettiler.

Devletin kırılganlığı

Dördüncü kayıp, İran’ın iç kırılganlığının ortaya çıkması. Savaş artık sadece dışarısı ile sınırlı kalmayıp, ekonomik ve güvenlik açısından İran’ın iç durumuna da yansıdı. Savaşın maliyeti ile birlikte artan yaptırımlar, İran ekonomisini daha da gerilemeye itti. Savaşın başlamasından önce Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) tahminlerine göre enflasyon yüzde 40'ı aşarken, yerel para birimi arka arkaya değer kaybetti. İranlı ekonomi uzmanlarının İran medyasına yaptıkları açıklamalara göre savaşın patlak vermesinden sonra gıda fiyatları artışı yüzde 105'i aştı.

ABD ve İsrail'in İran'daki bazı tesislere yönelik saldırıları, ülkenin coğrafi derinliğinin artık sanıldığı kadar güvenli olmadığını ortaya koydu. Chatham House'un bir analizine göre İran'ın iç dayanıklılığı ekonomik istikrarla bağlantılıdır ve savaşın devam etmesiyle bu istikrar benzeri görülmemiş bir baskı altında. İster 2025 haziranındaki 12 günlük savaşta ister geçtiğimiz şubat ayında başlayan savaşta olsun, üst düzey, birinci ve ikinci kademe İranlı yetkililerin kolayca hedef alınabilmesi, rejim içindeki insan yapısının ‘kırılganlığını’ gözler önüne serdi. Reuters, eski Dini Lider Ali Hameney ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani gibi üst düzey liderlerin yanı sıra tekrarlanan saldırılarda ‘daha alt kademedeki yetkililerin de öldürüldüğünü’ doğrulayan raporlar olduğunu bildirdi.

Ekonomi kan kaybediyor

Beşinci kayıp, doğrudan ve dolaylı ekonomik kayıplar. İran, ABD Başkanı Donald Trump’ın geçtiğimiz pazar günü iki İran petrol tankerini yaptırımlardan muaf tutma kararı almasına rağmen, petrol ihracatındaki düşüş ve tedarik zincirindeki aksaklıklar nedeniyle büyük kayıplar yaşadı.

Yaptırımları aşma girişimlerine rağmen, tahminlere göre İran'ın petrol ihracatı, 3 milyon varili aşan üretim kapasitesine kıyasla, gerginliğin tırmandığı dönemlerde günlük 1 milyon varilin altına düştü. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre savaş ve ek yaptırımlar, ülkenin altyapısını yeniden inşa etmek için devasa yatırımlara ihtiyaç duyduğu bir dönemde milyarlarca dolarlık kayıplara yol açtı.

Savaşın ikinci haftasında bazı yerel medya kuruluşlarında, “İran ekonomisi uzun süreli bir savaşı kaldıramaz, çünkü her gün tırmanan gerginlik, döviz rezervlerinde ek bir erime anlamına gelir” şeklinde bir vurgu yapılmıştı. DMO Komutan Yardımcısı Ali Fadavi, İran devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, ABD'nin uzun süreli bir yıpratma savaşına girme olasılığını göz önünde bulundurmaları gerektiğini, çünkü bunun ABD ekonomisini ve dünya ekonomisini tamamen mahvedeceğini söyledi. Fadavi'nin sözleri petrol fiyatlarındaki artış ve fiyatların varil başına 200 dolara ulaşacağı yönündeki beklentilerle ilgili gibi görünüyor.

Hürmüz Boğazı'nın kapatılması, bazı petrol ve doğalgaz üreticilerini alternatif yollar ve rotalar aramaya iterken, bu durum, petrol fiyatlarının 120 dolara yaklaşmasıyla kazanca dönüştü. Körfez'deki enerji tesislerine yönelik saldırıların artmasıyla kısa vadeli kazançların hızla kayıplara dönüşebileceği endişesi bile gerçeği yansıtmıyor. Küresel çapta istikrarlı bir duruma ulaşma, petrol ve gaz üretim tesislerini koruma ve nakil yollarını güvence altına alma konusundaki ilgi, bu endişeleri ortadan kaldırıyor.

Uluslararası rolün zayıflaması

Altıncı kayıp, siyasi ve diplomatik konumun zayıflaması. Uluslararası düzeyde savaş, İran’ın siyasi manevra alanını daraltmıştır. Artık göz ardı edilmesi zor bir taraf olmak yerine, özellikle deniz taşımacılığı ve enerji sektörlerini hedef almasıyla, bölgesel ve uluslararası güvenliğe yönelik bir tehdit unsuru olarak giderek daha fazla gösterilmeye başlandı. Bu durum ister deniz ittifakları ister ortak güvenlik önlemleri yoluyla olsun, İran'a karşı uluslararası koordinasyonu güçlendirdi ve bu da ülkenin izolasyonunu derinleştirdi.

Avrupa gazeteleri, diplomatik kaynaklara dayandırarak, “İran'ın son krizdeki tutumu, ülkenin çözümün değil sorunun bir parçası olduğu yönündeki kanaati pekiştirdi” şeklinde açıklamalar aktardı. İran diplomasi dünyasının en üst düzey temsilcisi olan Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin açıklamaları, hem ‘savaşın devamı’ hem de ‘tazminat talepleri’ konusunda eski Dini Lider Ali Hamaney ile yeni Dini Lider Mücteba Hamaney’in yanı sıra DMO’nun açıklamalarındaki ifadelerle doluydu ve bu ifadeleri birçok kez tekrarladı.

Belki de bu siyasi ve diplomatik gerileme, Trump’ın defalarca kez ‘İran’da konuşacak kimseyi bulamadığını’ belirtmesinin sebebini yansıtıyor. Bunun yanı sıra Tahran ile başta hedef alınan ülkeler olmak üzere, bölgedeki Arap başkentleri arasındaki güvenin sarsılması ve Arakçi’nin ABD’nin Özel Temsilci Steve Witkoff ile görüşmesi hakkındaki açıklamaları, ‘onunla son görüşmem, çalıştığı kurumun müzakereleri sonlandırmaya karar verdiği zamandı’ dediğinde diplomatik bir düzeye ulaşamadı.

İran, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın komşu ülkelerden özür dileyerek ülkesinin ‘onları bir daha hedef almayacağını’ vurguladığı açıklamasının ve verdiği sözün ardından hemen ertesi gün Arap ülkelerine balistik füzeler, seyir füzeleri ve insansız hava araçlarıyla (İHA) saldırması ve bu saldırıların devam ediyor olmasından dolayı da uluslararası güveni yitirdi.

Bölgesel nüfuz alanının kaybı

Yedinci kayıp ise Tahran'ın aleyhine bölgesel düzenin yeniden şekillenmesinin hızlanması. Belki de en büyük kayıp, bölgesel düzenin yapısındaki dönüşümlerin hızlanmasıydı. Savaş, bölge ülkeleri ile uluslararası ortakları arasındaki güvenlik iş birliğini güçlendirmeye ve İran'ın dayandığı ‘eksenler’ modelinden uzaklaşarak bölgesel güvenlik kavramını yeniden tanımlamaya itti. Deniz koridorlarının korunması ve enerji güvenliğine yönelik uluslararası odaklanma, Tahran'ın bu konuları stratejik bir baskı aracı olarak kullanma yeteneğini azalttı.

Tahminlere göre küresel enerji arzının yüzde 60'ından fazlası kriz sırasında sıkı uluslararası koruma düzenlemeleri kapsamına alındı ve bu da İran'ın tehditlerinin etkinliğini azaltıyor.

dvd
İsrail ve ABD, İran'daki hedefleri bombalamaya devam ediyor (AFP)

Son savaş, özellikle Hürmüz Boğazı'nın abluka altına alınması ve komşu ülkelere yönelik saldırılar, Körfez ülkelerinin güvenliğin tüketicisi değil, ihracatçısı ve bu ülkelerin küresel güvenliğin sürdürülebilirliği için temel bir dayanak olduğunu ortaya koydu. Bu ülkelerin güvenliğine yönelik herhangi bir saldırı, küresel ekonomi üzerinde ve büyük uluslararası güçlerin güvenlik ve politika yönelimleri üzerinde etkilerini gösteriyor.

İran'ın farkında olmadığı gerçek ise bölgesel güvenlik dengesinde kalmak amacıyla bölgesel enerji tesislerini ve altyapısını hedef almaya ve deniz geçiş noktalarına yönelik tehditlerini artırmaya devam ettikçe, bu tehditlerin etkisini ortadan kaldırmak, Tahran'ı küresel güvenlik sisteminden çıkarmak ve onu ‘tehlikeli ülkeler’ kategorisine sokmak için daha büyük bir tırmanışla karşı karşıya kalacak olmasıdır.

Biriken kayıplar

Sonuç olarak, göstergeler devam eden savaşın sadece askeri bir çatışma olmadığını, İran’ın bölgesel konumunda bir dönüm noktası olduğunu ortaya koyuyor. Tahran askeri, ekonomik ve siyasi gerilemeyle birlikte, her zamankinden daha karmaşık bir denklemle karşı karşıya. Güven kaybı, mevcut rejim iktidarda kalsın ya da değişsin, uluslararası izolasyona yol açabilir. Çünkü uluslararası ilişkilerin yeniden kurulması yıllar alacaktır.

İran projesinde yapısal kayıpların birikmesi, askeri baskılarla ekonomik açığa çıkma ve siyasi gerilemeyi kesiştiriyor. ‘Measuredworld’ adlı veri ölçüm sitesi, savaş öncesi ekonominin 2026'da sadece yüzde 1,1 civarında büyüdüğünü, buna karşın enflasyonun yüzde 14 ile 48 arasında seyrettiğini belirtti. Elbette bu rakamlar savaş sırasında ve sonrasında daha da kötüleşecek.

En önemli zorluklardan biri, altyapının tahrip edilmesinin göz ardı edilemeyecek sosyal etkiler doğuracak olması. Zira tahminlere göre savaşın hemen öncesinde yoksulluk oranlarının zaten yüzde 22 ile 50 arasında seyrettiği bu ülkede, önümüzdeki dönemde yaklaşık iki milyon kişinin daha yoksulluğa sürüklenme ihtimali var. Savaş sonrası iç öncelikler ülkeyi yıpratacak ve Tahran'a karşı sert uluslararası ortamda ülkeyi bölgesel sistemin dışına itecek.

İngiltere’nin günlük gazetelerinden The Guardian’a göre küresel petrol arzının yaklaşık yüzde 20'sini oluşturan Hürmüz Boğazı üzerinden geçen enerjinin güvenliği ve deniz koridorlarında yaşanan dönüşümler, artık Tahran için garantili bir baskı aracı olmaktan çıktı. Hatta bu kartı stratejik olarak kullanma yeteneğini sınırlayan, toplu uluslararası tepkiyi gerektiren bir faktöre dönüştü.


Körfez ülkelerinin BM’ye gönderdiği mektup: İran’ın saldırılarının askeri faaliyetlerle ilgisi yok

9 Mart 2026 tarihinde Bahreyn’in Sitre Adası’ndaki BAPCO petrol rafinerisini hedef alan hava saldırısının ardından yükselen duman (Reuters)
9 Mart 2026 tarihinde Bahreyn’in Sitre Adası’ndaki BAPCO petrol rafinerisini hedef alan hava saldırısının ardından yükselen duman (Reuters)
TT

Körfez ülkelerinin BM’ye gönderdiği mektup: İran’ın saldırılarının askeri faaliyetlerle ilgisi yok

9 Mart 2026 tarihinde Bahreyn’in Sitre Adası’ndaki BAPCO petrol rafinerisini hedef alan hava saldırısının ardından yükselen duman (Reuters)
9 Mart 2026 tarihinde Bahreyn’in Sitre Adası’ndaki BAPCO petrol rafinerisini hedef alan hava saldırısının ardından yükselen duman (Reuters)

Bir Körfez ülkesinin Birleşmiş Milletler’e (BM) sunduğu mektupta, İran’ın Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerine yönelik saldırılarının tamamen sivil nitelikli hedefleri kapsadığı ve herhangi bir askeri faaliyetle bağlantısının bulunmadığı vurgulandı. Söz konusu saldırıların, uluslararası toplumun iradesinin açık bir şekilde göz ardı edilmesi ve bölgesel istikrarı kasıtlı olarak sarsma çabası olduğu ifade edildi. Ayrıca bu durumun, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasına yönelik girişimlere doğrudan bir meydan okuma teşkil ettiği belirtildi.

Bu mektubun, Bahreyn’in BM Daimî Temsilciliği tarafından Körfez ülkeleri adına BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e gönderilen ikinci mesaj olduğu kaydedildi. Aynı içerikte bir diğer mektubun ise ABD’nin BM Daimî Temsilcisi Mike Waltz’a iletildiği bildirildi. Söz konusu yazışmaların, İran’ın 28 Şubat’ta başlattığı saldırıların ardından gönderildiği ifade edildi.

Mektupta ayrıca İran’ın gerçekleştirdiği füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarına dikkat çekilerek, bu eylemlerin devletlerin egemenliğinin açık ihlali olduğu ve uluslararası hukuk ile BM Şartı’na aykırılık teşkil ettiği ifade edildi. Özellikle 11 Mart tarihli 2817 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararına atıfta bulunularak, bu kararın 136 ülkenin desteğiyle kabul edildiği ve Tahran’ın kınandığı hatırlatıldı. Bu durumun, uluslararası toplumun söz konusu saldırgan eylemleri reddettiğini ve bölgenin güvenlik ile istikrarını tehdit eden bu tür girişimlere karşı ortak bir tutum sergilediğini ortaya koyduğu belirtildi.

dvfd
8 Mart 2026’da İran’ın saldırıları nedeniyle Kuveyt’te bir binadan yükselen duman (AFP)

Mektupta, Körfez ülkelerinin hava savunma sistemlerinin İran’ın Körfez hava sahası, karasuları ve topraklarını günlük olarak hedef alan saldırılarını engellediği belirtildi. Bu müdahalelerin, olası zararların sınırlandırılmasına katkı sağladığı ve sivil can kayıpları ile hayati altyapının korunmasında etkili olduğu ifade edildi.

Açıklamada, İran’ın saldırılarının tek bir ülkeyle sınırlı kalmadığı, KİK üyesi tüm ülkeleri doğrudan hedef aldığı vurgulandı. Saldırıların; petrol üretim ve rafineri tesisleri, yakıt depoları, enerji ihracat limanları, gaz ve enerji tesislerinin yanı sıra uluslararası havalimanları, lojistik merkezler, sivil kamu binaları ve kritik altyapıyı kapsadığı kaydedildi. Bu eylemlerde balistik füzeler, seyir füzeleri ve İHA’ların kullanıldığı belirtildi.

Körfez ülkeleri, İran’ın saldırılarının, küresel enerji arzı açısından büyük önem taşıyan enerji sektörüne ciddi zarar vermeyi amaçlayan sistematik ve kasıtlı bir yaklaşımı ortaya koyduğunu bildirdi. Açıklamada, söz konusu saldırıların birçok kritik tesiste ciddi maddi hasara yol açtığı, bazı üretim ve tedarik süreçlerinde kısmi aksamalara neden olduğu ifade edildi. Ayrıca ulaşım ve temel hizmetlerde olumsuz etkiler meydana geldiği, bunun yanında geniş çaplı çevresel, ekonomik ve sağlık risklerinin ortaya çıktığı vurgulandı.

dfvf
14 Mart 2026’da Fuceyre’deki bir petrol tesisinden yükselen dumanlar (AP)

Mektupta, söz konusu gelişmelerin İran’ın saldırılarının sistematik ve hukuka aykırı niteliğini ortaya koyduğu, ayrıca bu saldırıların kapsamının tamamen sivil hedefleri içerecek şekilde genişlediği belirtildi. Bu durumun, uluslararası hukukun, özellikle uluslararası insancıl hukukun hükümlerinin ve iyi komşuluk ilkelerinin açık ihlali anlamına geldiği ifade edildi.

Körfez ülkeleri, İran’ın tehditlerini artırarak ve saldırgan eylemlerini sürdürerek 2817 sayılı karara uymamaya devam ettiğini bildirdi. Açıklamada, Hürmüz Boğazı’nda deniz seyrüsefer özgürlüğünün hedef alındığı, ticari gemiler ile yük gemilerine saldırılar düzenlendiği ve KİK ülkelerinin deniz altyapısı ile enerji tesislerinin hedef alındığı kaydedildi. Bu eylemlerin, uluslararası hukuk ile uluslararası alanda tanınan seyrüsefer hak ve özgürlüklerinin açık ihlali olduğu vurgulandı.

Ayrıca İran’ın düşmanca faaliyetlerinin sivillerin ve denizcilerin hayatını riske attığı, uluslararası deniz taşımacılığının güvenliğini tehlikeye soktuğu ve boğazdan geçen transit trafiği azalttığı belirtildi. Bu durumun, küresel ticaret, enerji arzı ve dünya ekonomisi üzerinde olumsuz etkiler yarattığı ifade edildi.

dfvfd
5 Mart 2026 tarihinde Doha’dan yükselen dumanlar (AFP)

Mektupta, 2817 sayılı kararın kabul edilmesinin ardından da İran’ın saldırılarını sürdürmesinin, söz konusu karara açık ve kasıtlı bir şekilde uymama halinin devam ettiğini gösterdiği belirtildi. Bu durumun, karar hükümlerinin açık ihlali ve uluslararası toplumun ortaya koyduğu iradenin göz ardı edilmesi anlamına geldiği ifade edildi. Açıklamada, İran’ın bu tutumunun, uyumsuzlukta ısrar ettiğini, gerilimi tırmandırma politikasını sürdürdüğünü ve bölgesel istikrarı sarsmaya devam ettiğini ortaya koyduğu, bunun da uluslararası barış ve güvenliğin korunmasına yönelik çabalara doğrudan meydan okuma niteliği taşıdığı kaydedildi.

Körfez ülkeleri, tekrarlanan saldırıları en güçlü şekilde kınadıklarını yineleyerek, bu tür eylemlerin sürmesinin bölgesel ve uluslararası barış ile güvenliğe doğrudan tehdit oluşturduğunu vurguladı. Açıklamada, uluslararası toplumun ve özellikle BM Güvenlik Konseyi’nin, alınan kararların uygulanmasını sağlamak adına kararlı bir tutum sergilemesi gerektiği belirtildi.

Mektupta ayrıca, Körfez ülkelerinin, BM Şartı’nın 51. maddesi uyarınca meşru müdafaa hakkını saklı tuttuğu ifade edildi. Bu hakkın, devam eden saldırılara karşı, tehdidin niteliğiyle orantılı ve uluslararası hukuk kurallarıyla uyumlu şekilde kullanılabileceği; egemenliğin, toprak bütünlüğünün ve halkların güvenliğinin korunmasının hedeflendiği kaydedildi.

Körfez ülkeleri, uluslararası topluma ve özellikle BM Güvenlik Konseyi’ne çağrıda bulunarak, İran’ın 2817 sayılı karara uymasını sağlamak için gerekli adımların atılmasını ve bölgenin güvenlik ile istikrarını zedeleyen bu ihlallere son verilmesini talep etti.


İsrail ya hızlı bir anlaşma ya da uzun bir savaş bekliyor

ABD Başkanı Donald Trump, 23 Mart 2026’da Air Force One’a binmeden önce İran’la yapılan görüşmeler hakkında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 23 Mart 2026’da Air Force One’a binmeden önce İran’la yapılan görüşmeler hakkında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)
TT

İsrail ya hızlı bir anlaşma ya da uzun bir savaş bekliyor

ABD Başkanı Donald Trump, 23 Mart 2026’da Air Force One’a binmeden önce İran’la yapılan görüşmeler hakkında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 23 Mart 2026’da Air Force One’a binmeden önce İran’la yapılan görüşmeler hakkında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran ile bu hafta içinde olası bir anlaşmaya varılabileceğini duyurduğu açıklamasından dakikalar sonra İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran’a ilişkin “Onlar aşağıda… biz ise yukarıdayız” ifadesini kullandı. Netanyahu, Trump’ın açıklamasına doğrudan değinmezken, bu yanıt İsrail’in söz konusu açıklamaya şaşırmadığını, ancak bundan memnun da olmadığını ortaya koydu. İsrail’in her zamanki gibi Washington’a açık bir şekilde karşı çıkamadığı, buna karşın mevcut planın başarısız olmasını umarak savaşın sürmesini tercih ettiği değerlendirildi.

Trump dün sabah yaptığı açıklamayla dünyayı şaşırtarak, İran ile bir anlaşma için görüşmeler yürüttüğünü ve İran’ın Hürmüz Boğazı’nı 48 saat içinde tamamen açmaması halinde tehdit ettiği enerji tesislerine yönelik saldırıları, verimli görüşmelerin ardından durdurma talimatı verdiğini söyledi.

Trump’ın açıklamasından kısa süre sonra, Netanyahu’nun İsrail parlamentosu Knesset’te istihbarat alt komitesine verdiği brifing öncesinde, Komite Başkanı Boaz Bismuth, Netanyahu’ya “Geçmişte kötü bir anlaşmayı engellemiştiniz, bu kez de aynısını yapın” diye seslendi. Netanyahu ise “İsrail’i daha önce ulaşmadığı seviyelere çıkarıyor, İran’ı ise daha önce görmediği düşük seviyelere indiriyoruz… Biz yukarıdayız, onlar aşağıda” yanıtını verdi.

Netanyahu’nun bu açıklaması sırasında İsrail Başbakanlık Ofisi, Trump’ın sözlerine ilişkin yorum yapmayı reddetti ve İsrail medyasının yönelttiği sorulara yanıt vermedi.

Netanyahu’nun, yanlış anlaşılabilecek ya da Trump’ı rahatsız edebilecek bir değerlendirmeden kaçınmak istediği, Tahran ile yapılması beklenen görüşmelerin sonucunu beklediği belirtildi. Açıklamalardan, Tel Aviv yönetiminin söz konusu müzakerelerden önceden haberdar olduğu anlaşılıyor.

Washington, Kalibaf ile görüşüyor

Bu bağlamda İsrail’in önde gelen gazetelerinden Yedioth Ahronoth, Donald Trump’ın açıklamasının İsrail açısından sürpriz olmadığını yazdı. Gazete, Tel Aviv yönetiminin söz konusu görüşmelerden haberdar olduğunu ve Washington’ın İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile temas halinde bulunduğunu bildirdi.

Yedioth Ahronoth’a bağlı Ynet internet sitesine konuşan İsrailli bir kaynak, Trump’ın açıklamalarının ardından İsrail’in ültimatomun ertelenmesi kararından haberdar edildiğini belirtti. Kaynak, “ABD ayrıca İsrail’den enerji istasyonları ve altyapı tesislerine yönelik saldırıları durdurmasını istedi. Süreç henüz tamamen sona ermiş değil ancak ültimatom fikri geçici olarak rafa kaldırıldı. Trump’ın geri adım attığı açık; çünkü ültimatomunun durumu daha da karmaşık hale getirdiğini fark etti” ifadelerini kullandı.

vffdevf
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf (Arşiv – İran parlamentosu internet sitesi)

Aynı kaynak, bunun savaşın sona ermesinin yakın olduğu anlamına gelmediğini vurgulayarak, “Trump, her ne kadar kayıplarını sınırlamaya başladığı izlenimi verse de, tamamen geri çekilmiş değil. Arabulucular İran ile Hürmüz Boğazı’nın açılmasına yönelik bir ön anlaşmaya varabilirse, bu durum savaşı sona erdirebilir. Ancak bunun başarılıp başarılamayacağı kesin değil” değerlendirmesinde bulundu.

Arabuluculuk çabaları

Yedioth Ahronoth, Donald Trump’ın açıklamasından saatler önce gazeteye konuşan bir İsrailli yetkilinin sözlerini yeniden yayımladı. Yetkili, Türkiye, Mısır ve Katar’ın perde arkasında, Trump ile İran arasında savaşı sona erdirmeye yönelik bir anlaşma sağlanması için yoğun çaba yürüttüğünü ifade etti.

Yetkili, İsrail’in bir anlaşmaya varılması halinde Trump’ın kararına uymak zorunda kalacağını ve başka bir seçeneğinin bulunmadığını belirtirken, bunun mevcut durumda İsrail’in tercih ettiği bir seçenek olmadığını vurguladı. İsrail’in saldırı odaklı yaklaşımını sürdürmek istediğini kaydeden yetkili, “Ancak nihayetinde Trump’ın vereceği kararı uygulayacağız” dedi.

fvfr
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile Cenevre’de yaptığı önceki görüşmeler sırasında (Reuters)

Haberde, İsrail’in İran’daki enerji tesisleri ve altyapıya yönelik geniş çaplı bir saldırıyı desteklediği ve bunun karşılığında İran’ın da İsrail altyapısını hedef almasını göze aldığı belirtildi. Bu planın, Trump’ın Hürmüz Boğazı konusunda ilerleme sağlamak amacıyla İran’a ültimatom vermesi ve böylece savaşı sona erdirmeyi hedeflemesiyle bağlantılı olduğu ifade edildi.

Trump’ın açıklamalarından önce İsrail’de hastanelerin, İran’ın elektrik şebekesini hedef alabileceği ihtimaline karşı hazırlık yaptığı bildirildi.

İsrail’in söz konusu girişimin başarı şansını nasıl değerlendireceğinin belirsiz olduğu, buna karşın olası bir başarısızlığa karşı hazırlık yaptığı aktarıldı. İsrailli bir yetkili, Kanal 12 televizyonuna yaptığı açıklamada, “Eğer İran, Trump’ın girişimini bir zayıflık olarak görürse bu kötü olur” değerlendirmesinde bulundu.

Ya anlaşma... ya da aylarca sürecek bir savaş

İsrail, mevcut durumda iki seçenekle karşı karşıya olduğunu ve bunlar arasında bir ara yol bulunmadığını değerlendiriyor: Ya bu hafta içinde, Hürmüz Boğazı’nın açılmasıyla başlayacak kademeli bir anlaşmaya varılacak ve ardından nihai çözüme gidilecek ya da aylarca sürecek uzun bir savaş yaşanacak.

Yedioth Ahronoth’a konuşan bir yetkili, Donald Trump’ın savaşı bu şekilde sona erdirmek istemediğini belirterek, “Dünya, İran’ın Trump’ı geri adım attırdığı yönünde bir algıya kapılabilir. Trump, Hürmüz Boğazı meselesinde İran’ın kendisini geri adım attırdığı izleniminden kaçınmak istiyor. Farklı bir anlatı oluşturmak istiyor, ancak İran bu noktada sorun teşkil ediyor” dedi. Yetkili, kademeli bir uzlaşı ihtimaline de işaret ederek, “İran’ın boğazı açmasına karşılık Trump’ın saldırıları azaltması ve geri çekilmeye başlaması mümkün. Ancak İran’ın böyle bir adım atıp atmayacağı belirsiz” değerlendirmesinde bulundu.

devfe
Tahran’daki İran Savunma Bakanlığı’na bağlı elektronik sanayi merkezine düzenlenen hava saldırılarının ardından ortaya çıkan yıkım (Sosyal medya)

Aynı yetkili, bir uzlaşı sağlanamaması halinde uzun süreli bir tırmanış yaşanacağı uyarısında bulunarak, “Eğer anlaşma olmazsa aylar sürecek bir gerilime gidiyoruz. Trump, sahada bir başarı elde etmeye ve Harg Adası’nı kontrol altına almaya çalışacaktır” ifadelerini kullandı.

Öte yandan, olası bir anlaşmanın başarısız olması halinde uzun sürecek bir savaşa işaret eden bu değerlendirmeler, Kanal 12 televizyonu tarafından pazar günü yayımlanan bir haberle de örtüşüyor. Söz konusu haberde, ABD’nin İran’ı Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmaya zorlamak amacıyla haftalar sürebilecek bir operasyon planladığı belirtildi.

Witkoff ve Arakçi

Şarku’l Avsat’ın Kanal 12 televizyonundan aktardığına göre, Beyaz Saray’daki yetkililer İsrailli muhataplarına, savaşı uzatarak ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmayı hedefleyen planlı operasyonu için zaman tanınacağını iletti. Operasyonun birkaç hafta süreceği öngörülüyor.

Amerikalı yetkililer, İsrail’e stratejisini değiştirmesi gerektiğini ileterek Washington’ın İran’ın Hürmüz Boğazı’nı rehin almasına izin vermeyeceğini vurguladı. Yetkililer, “Bu baskıyı onları içten çökertmek için kullanacağız” ifadesini kullandı. Hürmüz Boğazı, dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği kritik bir geçiş noktası olarak öne çıkıyor.

fvvb
ABD Başkanı Donald Trump ve ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, 7 Mart 2026’da Air Force One uçağında basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AFP)

Yedioth Ahronoth, görüşmelerin ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi arasında, üç arabulucu üzerinden yapıldığını doğrularken, Kanal 12 televizyonu, son iki gün içinde ABD ile İran arasındaki mesajların Türkiye, Mısır ve Pakistan tarafından iletildiğini bildirdi.

Kanalın aktardığına göre, bu üç ülkenin dışişleri bakanları Witkoff ve Arakçi ile görüşmeler yaptı.

Öte yandan, ABD ile İran arasında önde gelen arabuluculardan biri olan Umman’ın bu görüşmelere katılıp katılmadığı henüz netleşmedi.

Trump’ın açıklamasından dakikalar sonra Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi bir açıklama yaparak, “İran hakkında ne düşünülürse düşünülsün, bu savaş onların eseri değil… Ancak savaş geniş çaplı ekonomik sorunlara yol açıyor ve devam ederse daha da kötüleşmesinden endişe ediyorum. Umman, Hürmüz Boğazı’ndan güvenli geçişi sağlamak için yoğun çaba harcıyor” dedi.

Kanal 12 televizyonuna konuşan yetkililer, sürecin devam ettiğini ve savaşın sona erdirilmesi ile tüm çözülmemiş sorunların ele alınması üzerine görüşmelerin sürdüğünü belirtti.

Ayrıca üst düzey bir İsrailli yetkili, bu hafta ilerleyen günlerde İran ve ABD üst düzey yetkililerinin İslamabad’da bir toplantı yapmak üzere görüşmeler yürüttüğünü açıkladı. Bu gelişme üzerine Netanyahu, dün yapılması planlanan siyasi ve güvenlik konularından sorumlu kabine toplantısını çarşamba gününe erteledi.