Gizli göç için aile ağları: Organize bir uluslararası mafya

Al Majalla gizli göç yollarını araştırıyor ve ortaya çıkarıyor (2)

Fotoğraf: Eduardo Ramon
Fotoğraf: Eduardo Ramon
TT

Gizli göç için aile ağları: Organize bir uluslararası mafya

Fotoğraf: Eduardo Ramon
Fotoğraf: Eduardo Ramon

Samir Zureyk, Sabr Derviş ve Mahmud Ebi Semra

Lübnan’ın Trablus ilinden evli ve üç çocuklu 41 yaşındaki Ahmed ,2021 yılının yazında kendisi ve ailesi için iyi bir gelecek inşa etme umuduyla gizli göç yolunu seçmeye karar verdi.

Beyrut'ta özel bir şirkette çalışıyordu. Maaşı, Lübnan'daki memurların maaşlarına göre makul düzeydeydi. Ancak, özellikle Lübnan'da siyasi, ekonomik ve mali çöküşle birlikte, günden güne artan göç tartışmaları ve genç göç dalgalarının artması nedeniyle, göç fikri onu cezbetti.

Ahmed'in Trablus'taki bir kafede her gün birlikte oturduğu yakın arkadaşı, onlarca gençle birlikte yasadışı bir göç teknesiyle İtalya'ya ulaştı. Orada bulunan mülteci kampından Lübnanlı arkadaşlarıyla konuşmaya ve onlara cazip resimler göndermeye başladı. Bu resimler Ahmed'i etkiledi ve göç etme konusunda cesaretlendirdi. Arkadaşı, Ahmed'e kaçakçılarla iletişim kurmanın bir yolunu söyledi. Kaçakçılar, göç etmek isteyenlerle doğrudan değil, aracılar vastasıyla ilgilenirler. Ahmed, aracıyla Trablus yakınlarındaki bir liman kentinde buluştu. Adamın küçük bir bakkal dükkanı sahibi olduğu ortaya çıktı. "Ben kaçakçı değilim ve bu alanla hiçbir ilgim yok. Ben sadece bir aracıyım," dedi adam Ahmed'e. Ahmed, önünde iki seçenek olduğunu fark etti:

-Uzman ve deneyimli kaçakçılardan oluşan bir ağ aracılığıyla yüksek maliyetle göç.

-Yolcu sayısını artırarak yolculuğun mali külfetini azaltmak amacıyla, kendilerini ve diğer aileleri İtalya kıyılarına götürecek bir tekne satın almak için bir grup insanla yapılan anlaşma. Bu süreç bazılarının kaçakçılık mesleğine yönelmesine neden olabilir.

Ahmed ilk seçeneğin daha pahalı ve tehlikeli olduğuna inanıyordu. Kaçakçılar kişi başı 7 bin 500 dolar istiyor ve yolculuk, denizde alabora olma riski taşıyan küçük bir ahşap tekneyle yapılıyordu. Kaçakçılar, teknelerinin kapasitesini aşacak şekilde yükleme yaparak riski daha da artırıyorlar. İkinci seçenek ise daha az maliyetli (kişi başı 5 bin dolar) ve tehlikeli, teknik olarak daha iyi. Yolculuğu düzenleyen kişi de teknede bulunuyor.

Ahmed, yaşadığı şehirde geniş aileli (eşi ve çocukları, eşinin babası, iki kuzeni ve aileleri ve diğer tanıdıkları) deniz yoluyla yasadışı göç düzenlemeye çalışan biriyle tanıştı. Bu yolculuk, yaklaşık 200 kişiyi taşıyabilecek bir tekne ile yapılacaktı. Ahmed, bu duruma güvendi. Adam kaçakçı değildi ve kâr elde etmek için çalışmıyordu. Bu nedenle, kendisi, hamile eşi ve iki çocuğu için gereken ücretin yarısını (5 bin dolar) adamın hesabına yatırdı.

Ahmed, yolculuğa katılanların çoğunun aileler olduğunu ve az sayıda bekar genç adamın Avrupa'da parlak bir gelecek hayaliyle yolculuğa katıldığını söyledi.

Yasadışı göç yolculuklarında, eğitimli ve diplomalı birçok kişi bulunmaktadır. Aralarında otelcilik diploması olan aşçılar, profesyonel meslek sahipleri ve Lübnan ordusunun saflarından kaçan kişiler de bulunuyor.

Dolandırıcılık mı yoksa deneyimsizlik mi?

Seyahat organizatörü, seyahatin tarihini üç kez erteledi. Hava ve güvenlik koşullarının uygun olmasını beklediğinden bahsetti. Sonunda tarih belirleyip Ahmed'den kalan miktarı ödemesini istedi. Bunun için evini sattı. Ancak yolculuk tekrar ertelendi. Bir ay geçti ve yolculuk hala ertelenmiş durumda. Şikayetler arttı. Sonunda, katılımcılar Trablus'un kuzeyindeki el-Kalamun'da bir deniz tatil köyünde toplandı. Yola çıkmak için telefonları alındı. Bekleme süresi 24 saat sürdü. Ahmed, göçmenler arasında Trablus'un Bab Tebbane mahallesinden gelen ve esrar bağımlısı olan gençler olduğunu keşfetti. Ordunun istihbarat birimi, gece yarısı tatil köyüne baskın düzenledi ve devriye görevlileri, tatil köyünün sakinlerine dolandırıcılık kurbanı olduklarını bildirdi.

Seyahat organizatörü ortadan kayboldu. Evini satıp parasını kaybeden Ahmed ve ailesi, akrabalarının yanına ağır bir misafir olarak yerleşti. Ahmed, dolandırılan yasadışı göçmen yolculuğundaki birçok arkadaşının eğitimli ve diplomalı olduğunu, aralarında otelcilik diplomalı aşçılar, mesleklerinde uzman olanlar ve Lübnan ordusundan kaçanların olduğunu belirtti. Hala seyahat organizatörü ile iletişim halinde olduğunu ve Lübnan'dan çıkmak için yeni bir yasadışı göçmenlik fırsatı beklediğini söyledi. Sanki bir girdaba veya bağımlılık nöbetine girmiş gibi görünüyordu.

cder
28 Şubat 2016'da Çanakkale'nin Ayvacık açıklarından Ege Denizi'ni geçerek Yunanistan'ın Midilli Adası'na geçmeye çalışan Suriyeli göçmenler tekneye bindi (AFP)

Memurlar ve ölüm rüşvetleri

Başarısızlığının nedeni büyük olasılıkla seyahat organizatörünün deneyim eksikliğiydi. Belki de insan kaçakçılığı seferlerinin resmi güvenlik güçleri görevlileriyle işbirliği ve onlara rüşvet ödemeyi gerektirdiğini atladı ya da bu rüşvetleri ödemek istemedi. Bu, Ahmed'in ve ortalıktan kaybolan kaçakçının hikayesini takip eden, bilinen ve trajik başka kaçakçılık seferleriyle de kanıtlandı. Trablus'un kuzeyindeki Akkar'dan Rıfat Dandşi, profesyonel kaçakçılarla iş birliği yaparak yasadışı bir göç yolculuğu denedikten sonra, teknesi Lübnan karasularında arızalandı ve Lübnan Sahil Güvenlik Komutanlığı tarafından yakalanarak, gemideki herkes kıyıya geri getirildi. Dandşi, daha sonra kendi teknesini satın almaya ve eşini, çocuklarını, kardeşlerini, ailelerini ve göç etmek isteyen ve maliyeti paylaşan diğer kişileri de alarak yola çıkmaya karar verdi. Bu konuda Ahmed'in ve ortalıktan kaybolan kaçakçının hikayesini örnek ve rol model aldı. Ancak Dandşi'nin açgözlülüğü, 50 kişi kapasiteli küçük teknesine 100 kişi yüklemesine neden oldu.

Dandşi, yolculuğunun güvenlik güçleri muhbirlerinden birinin ihbarına maruz kaldığını biliyordu, ancak güvenlik güçlerine geçmek için gereken rüşveti ödemeden yine de yolculuğu başlatmaya karar verdi. Bu nedenle, Lübnan karasularının kıyısında, onu yakalamaya ve kıyıya geri döndürmeye çalışan bir Lübnan ordusu tarama gemisiyle çarpıştığı trajik bir kaza meydana geldi. Kazada, aralarında Dandşi'nin karısı ve üç çocuğu, kardeşinin karısı ve çocukları da olmak üzere yaklaşık 40 genç, kadın ve çocuk hayatını kaybetti.

Tekne mağdurlarının ailelerinin savunma avukatı, ifadelere ve soruşturmalara dayanarak, organizatörlerin rüşvet ödememesi nedeniyle yaşananların kasıtlı olduğunu söyledi. İnsan hakları merkezi ‘Sidar’ın kurucusu ve yöneticisi avukat Muhammed Sabluh, mültecileri taşıyan tekneyi çarpan deniz devriyesini yöneten subayın, Lübnan'ın kuzeyindeki bir köyden olduğunu ve ailelerin intikamından korktuğu için Lübnan dışına kaçırıldığını belirtti. Yolculuğu organize eden kişinin kardeşi ise bir televizyon kanalına verdiği röportajda, geçiş haracı ödemeyi reddettiklerini ve bu durumun faciaya neden olduğunu söyledi.

2019 yılından bu yana Lübnan'ın kuzeyindeki Trablus, Mina ve Kalamun sahillerinde yasadışı göçmenlik operasyonları yoğunlaştı. 2022 yılına kadar Lübnan güvenlik güçleri organizatörlerle işbirliği yaparak, seferlerin başlamasından önce veya kısa bir süre sonra durdurmayı başardı. Organizatörler, kurbanlarından para alıyor ve ardından güvenlik güçlerine ihbar ediyordu. Ancak bazı seferler denetimi aşmayı ve hedeflerine ulaşmayı başardı. Bunlardan bazıları, Kıbrıs veya Yunanistan Sahil Güvenlik Komutanlığı tarafından yakalandı.

Ancak trajik kazalar tekrarlandı: 2022 yılının Eylül ayında, Suriye'nin Arvad adası açıklarında aşırı yüklü bir tekne battı ve yaklaşık 100 kişinin ölümüne neden oldu. Soruşturmalar ve kurtulanların ifadelerine göre, geçiş için rüşvet ödendi ve miktarı yaklaşık 140 bin dolardı. Miktarın büyüklüğü, bunun tek bir kişi için değil, Lübnan sahillerini denetleyen bir grup subay için olduğu anlamına geliyor. 2022 yılında, bu tür yolculukların kurbanlarının sayısı 182'ye ulaştı.

İnsani yardım ve insan hakları örgütleri, ölüm tekneleriyle ilgili soruşturmalarda şeffaflık ve ciddiyet eksikliği nedeniyle Lübnanlı yetkilileri incelemeye aldı. 2022 Nisan ayında batan tekne ve ondan önce 2019 Eylül ayında yakıtı biten ve içinde yaklaşık 7 kişinin öldüğü tekne hakkındaki önceki bir soruşturmada, balıkçılar ile Trablus'un sahilindeki üç adanın bulunduğu Beyrut şehrinde turistik gezi tekneleri şoförleri arasında bir dayanışma olduğu ortaya çıktı. Limanın bir deniz kenti olmasına ve sakinlerinin büyük kısmının denizde çalışmasına rağmen balıkçılar, kaçakçılar hakkında bilgi vermekten kaçınıyor. Bunlardan bazıları, 2011 baharında Suriyeli mülteci dalgasının Lübnan'a akışı ve  Akdeniz'deki yasadışı göç hareketi yoğunlaşmaya başladıktan sonra kaçakçılığı meslek haline getirdi.

Son yıllarda Lübnan'ın kuzey kıyıları, 2011 yılında Suriye'deki olayların patlak vermesinin ardından gizli deniz göçü için bir üs haline geldi.

Akkar ile Libya arasında

Son yıllarda Lübnan'ın kuzey sahil şeridi, Beyrut'un kuzeyindeki Batrun şehrinden, Tripoli, Mina ve Meniye kasabalarından Suriye sınırına yakın el-Arida köyüne kadar uzanan, yasadışı deniz göçünün üssü haline geldi. Bu olgu, 2011'de Suriye'de olayların patlak vermesiyle başladı. Daha sonra yıllar geçtikçe gelişti ve büyüdü, Suriyelilere ek olarak onlarca genç Lübnanlıyı da kapsar halde geldi. Bu ticaret, daha önce kaçakçılık dünyasına ait olmayan Lübnanlı kaçakçılar tarafından profesyonel olarak yapılmaya başladı. Bu karaborsa ticaretinin kârlılığı onları cezbetti.

Lübnan Ordusu’nun sahil şeridinde kontrolü artırmasına rağmen, yasadışı göç girişimleri tüm yıl boyunca devam ediyor. Bu girişimler, denizin sakin olduğu yaz ve sonbahar başlarında daha yoğunlaşıyor. Göç tekneleri, güvenlik kontrollerinin zayıf olduğu ve Suriye sınırına yakın olduğu için Akkar sahilinden kalkıyor.

Lübnan Ordusu, her ay yasadışı göçmenlik seferlerinin birçoğunu durdurduğunu duyuruyor. Geçen eylül ayında, resmi bir açıklamada iki Lübnanlı kaçakçının tutuklandığını duyurdu. Birinin evine yapılan baskın sırasında ordu 48 Suriyeli göçmeni durdurdu. Ordu ayrıca, 23 Eylül'de Beyrut'un kuzeyindeki Batrun şehri açıklarında 27 Suriyeli göçmeni taşıyan bir göçmen teknesini kurtardığını açıkladı.

Kaçakçılar, ordudan kaçmak için çeşitli yöntemler kullanıyor. Önceden, göçmenleri barındırmak için tatil köylerinde oda kiralarlardı. Ancak ordu, tatil köyleri ve otel sahiplerine, göç etmek için hazırlık yapan konuklar gördüklerinde ihbar etmeleri gerektiği konusunda genelge yayınladıktan sonra göçmenleri evlerine dağıtmaya başladılar. Kaçakçılar, yöntemlerini daha da geliştirdi: Göç edecek kişileri, dikkat çekmeyen küçük teknelerle göndermeye başladılar. Göç teknesi, Lübnan karasularının dışında onları bekliyor.

İşte, 2022 yılının Eylül ayında Suriye'nin Arvad adası açıklarında aşırı yük nedeniyle batan teknenin yolcularına da böyle oldu. Teknede kaç kişinin olduğu hala bilinmiyor. 100 kurban olduğu söylendi, resmi tahminler ise 200'den fazla olduğunu gösteriyor. Çoğunluğu Suriyeli, aralarında Lübnan'da yaşayan Filistinliler de bulunan kurbanlar var. Bu, yakalanan ve hakkında duyuru yapılan tekneler için geçerli. Lübnan karasularından çıkmayı başaran tekneleri saymak ise zor.

dv
Suriyeli mülteciler, 5 Kasım 2019'da Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'nın yaklaşık 20 kilometre dışında, Kokinotrimithia'daki geçici barınma merkezinde çitlerin ötesinde arkadaşları ve aileleriyle konuşuyor (AFP)

Güvenlik kaynaklarına göre Suriyelilerin yasadışı yollardan Lübnan'a girişlerindeki muazzam artış, Lübnan'daki kaçakçılık ağları aracılığıyla yasadışı göç etme arzularından kaynaklanıyor. Bazıları, yolculuğun başlamasından birkaç saat önce Lübnan'a giriyor ve doğrudan gemiye gidiyor. Bu kişilerin hesaplarında, iş fırsatlarının azlığı ve kendilerine karşı yürütülen nefret kampanyaları nedeniyle Lübnan'da ikamet  ve çalışma yer almıyor.

Kaçakçıların ‘icatları’

Kaçakçılar, yeni bir yöntem uygulamaya başladılar. Bu yöntemde, aynı anda iki tekneyi farklı deniz yollarında hareket ettiriyorlar. Eğer bir tekne Lübnan ordusunun eline geçerse, diğeri kurtuluyor ve yoluna devam ediyor. Bu, birkaç kez oldu. Örneğin, geçen ağustos ayının 11'inde, Akkar'ın Suriye sınırına yakın olan Şeyh Zanad kasabasının sahilinden iki tekne aynı anda harekete geçti. Her birinde 110 kişi vardı, çoğunluğu Suriyeli ve birkaç Lübnanlı aile. Ordu, bir tekneyi durdurdu, diğeri ise yoluna devam etti. Bu iki tekneyi, henüz kaçakçılığı profesyonel olarak yapmayan Akkar'daki bir aile ağı organize etti. Ancak, bu kadar çok Suriyeliyi kaçırmak, onların profesyonel kaçakçı ağlarıyla bağlantılı oldukları anlamına geliyor.

Ordunun elinden kurtulan tekne, Kıbrıs veya Yunanistan sahil güvenliklerinin eline düşmemek için Tunus sahili açıklarından Kuzey Afrika'ya doğru bir rota izledi. Ardından, İtalya'nın Sicilya adasına doğru yöneldi. Ancak, bu kez de Libyalı General Halife Hafter'in güçlerine bağlı ve Libya sahil güvenliğinden sorumlu olan Tarık bin Ziyad birliği tarafından yakalandı. Tarık bin Ziyad birliğinin yaptığı faaliyetler, Avrupa Birliği tarafından finanse edilen Abdulhamid Dibeybe hükümetine bağlı güçlerin yaptığı faaliyetlerle uyumlu. Bu faaliyetler, yasadışı deniz göçünü önlemeyi amaçlıyor.

Teknede bulunan kadınlardan biri, Al-Majalla'ya verdiği röportajda, Akkar'ın sahil kasabası Bebnin'de yaşayan Lübnanlı ailelerin, evlerini ve eşyalarını sattıktan sonra tekneyi ortaklaşa satın aldıklarını söyledi. Çocukları ve akrabalarıyla birlikte göç ettiğini ve asker olan eşini Lübnan'da bıraktığını ifade etti. Libya'da General Hafter'in nüfuzu altındaki bölgede bir ev kiraladılar. Adamlar iş aramaya başladı. 110 kişiden hiçbirinin Lübnan'a dönme fikrinin gündemde olmadığını ve arzularının İtalya'ya ulaşmak olduğunu belirtti. Ancak teknelerinin motorlarından biri Sahil Güvenlik kurşunuyla vurulmuştu ve artık kullanılamaz durumdaydı. İtalya'ya gitmek için paraları ve araçları yoktu.

Çölden denize

Tunus'un bir şehrinin otobüs durağında, son sevdiklerini uğurluyor ve bilinmeze (Libya sınırına) doğru ilerliyor. Bu macera, Şam'da Filistinlilerin yaşadığı Yermuk Mülteci Kampı’ndan Beyrut'a, oradan da Tunus'a giden zorlu yollardan önce gerçekleşti. Ben Gardane'ye (Tunus'un en güneydoğusunda, Libya sınırına yakın bir şehir) giden yol geniş. Burası kaçakçıların son durağı. Buradan kurbanlarını Libya'nın Zuvara şehrine götürüyorlar.

Tunus'un güneyinde bulunan Ben Gardane şehrinde dört tekerlekli bir aracın arka koltuğunda, Mahmud hiçbir şey olmadan oturuyor (kimlik belgeleri, biriktirebildiği paralar ve birkaç başka şey). Tüm bunlara, Tunuslu kaçakçı tarafından, sınır kapısına varıldığında Libyalı meslektaşına teslim edilmek üzere el konuldu. Libyalı, Mahmud'u ve eşyalarını kabul ederek, onları zorla veya isteyerek sürgünlerin toplandığı deniz kıyısına götürdü. Orada bazılarını kuzey kıyılarına, bazılarını da denizin dibine taşıyan tekneyi/tabutu bekleyen yabancılarla tanıştı.

Avrupa'ya ulaşmak için iki yol var: ortak deniz ve ülkeler, sınırlar, dağlar, ormanlar ve onlarca tuzakla dolu kara. Hayatta kalanlar, kabuslara daha yakın anılarla yaşamaya devam ediyor.

Kaçakçılar, yeni bir yöntem benimsemeye başladılar. Bu yönteme göre iki tekne aynı anda ve farklı deniz yollarında hareket ediyor. Eğer bir tekne Lübnan ordusu tarafından yakalanırsa, diğeri kurtuluyor ve yoluna devam ediyor.

En ölümcül yol

Libya'dan İtalya'nın Sicilya'sına kadar uzanan deniz yoluyla kaçakçılık, Avrupa'ya ulaşmanın en tehlikeli yollarından biridir. Avrupa Birliği'ne bağlı Frontex Ajansı tarafından işletilen uçaklar, Libya ile İtalya arasındaki bu deniz yolunu izliyor. 2014 yılından bu yana, Akdeniz'in orta kesimi, dünyadaki en ölümcül göç yollarından biri haline geldi: Middle East Eye Yazarı Katherine Hearst tarafından hazırlanan rapora göre yaklaşık 24 bin ölüm gerçekleşti.

evrv
Fotoğraf: Eduardo Ramon

Tunus ve Mısır'dan Libya kıyılarına giden yollar da daha az tehlikeli değil. Mısır'ı Libya'dan ayıran geniş sert çöl alanları var. Libya topraklarına girmek için tek bir geçiş noktası var: ‘Musaed-Sallum’, başka seçenek yok.

Bu geçiş noktası, gizli göç yolculuğunun ilk adımıdır. Libya topraklarına girmeyi başardıktan sonra, göçmenler genellikle sınırın her iki tarafında yayılmış olan kaçakçılık ağlarının tuzağına düşerler.

İsmail, Sudan'ın kuzeyindeki Darfur kentinden İtalya'ya uzanan transit yolculuğu, Libya topraklarından geçerek, yolculuğu güney Fransa'da sona erdikten sonra Fransa'ya varmayı başaran bir genç. Libya sınırını başarıyla geçtikten sonra, bir Libya milis grubu tarafından yakalandı ve bir gözaltı kampına götürüldü. İsmail, "Orada bir köle oldum! Bu bir mecaz ya da köleliği anlatan bir tarih filminden sahne değil. Kampta tutuklu bir köleye dönüştüm. Milisler tarafından savaşçı veya işçi olarak takas edilebilecek bir meta. Bu durum yaklaşık iki yıl sürdü. Daha sonra sahile doğru kaçtım ve yüzlerce başka insan gibi bir tekneye bindim ve Akdeniz üzerinden İtalya'ya, oradan da Fransa'ya gittim” dedi.

Tekne – tabut

Ölümden kaçanlar, Libya sahilinde tek başlarına veya gruplar halinde, İtalya kıyılarına giden kaçak göçmen teknelerine alınmak için bekliyorlar. Şarku'l Avsat'ın Majalla'dan aktardığı habere göre Suriyeli Mahmut, akşam saatlerinde Zuvara'ya geldi. Kaçakçı onu, kıyıya yakın bir yerde toplanan çeşitli milletlerden oluşan bir topluluğa götürdü. Mahmut şöyle diyor: "Farklı milletlerden göçmenler vardı, Suriyeliler, Faslılar, Sudanlılar ve Mısırlılar... Hepimiz yolculuğun tamamlanmasını bekliyorduk. Sabahın ilk saatlerinde, Zuvara'ya vardıktan birkaç gün sonra, yolculuk liderliği yapan kaçakçı, bizi ahşap tekneye götürecek olan lastik bota binmemiz için çağırdı ve yolda ihtiyaç duyacağımız kişisel belgelerimiz ve bir şişe su dışında tüm eşyalarımızı atmamızı söyledi."

dvrv
Bekçi hükümetteki Lübnan Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Ali Hamiyah tarafından yayınlanan bir fotoğraf, Lübnan ordusu tarafından kurtarılan kaçak göçmenlerin kuzeydeki Trablus şehrinin limanında oturduğunu gösteriyor. (DPA)

Kadın, çocuk, erkek farklı milletlerden onlarca göçmen lastik bota binerek oradan da yaklaşık 25 metre uzunluğundaki ahşap tekneye geçti. Teknenin tahtası çürüktü ve teknede iki alan vardı: alt ve üst. Mahmut şöyle anlatıyor: "Sardalya gibi birbirimize yapıştık ve havasızlıktan neredeyse boğulduk. Etrafımız mutlak bir karanlıkla kaplıydı ve zaman yavaşça geçti. İtalyan bir mavna bizi kurtardıktan sonra nasıl geldiğimizi bilmiyordum. İtalyan görevlinin bana sorduğu soruyla uyandım: “O teknede ölen 46 kişi nasıl öldü?” Kayıkta/tabutta çevremdekilerin yarısından fazlasının boğularak öldüğünü öğrenene kadar meseleyi anlamadım.

Türkiye’deki iki rota ve Yunanistan ‘hilesi’

İkinci gizli göç rotası Türkiye'den iki yoldan ayrılıyor: Biri Akdeniz'i geçerek Yunan adalarına doğru, diğeri ise Kuzey Makedonya, Kosova, Sırbistan, Bosna, Hırvatistan ve Macaristan vb. üzerinden Türkiye'den Batı Balkanlara doğru karadan geçiyor. Hayatta kalmayı başaranlar için yolculuğun oradan Almanya'da sona ermesi gerekiyor.

Türkiye'nin batı Akdeniz kıyısında, ülkelerindeki savaş ve zulümden kaçan insanlar, ‘bulm’ denilen lastik botlara binmek için sahilde toplanıyor. Bu botlar, en yakın Yunan adalarına doğru hareket ediyor. Tek bir yolcunun maliyeti bin ila bin 500 Euro arasında değişiyor. Ücret, İstanbul'daki sigorta ofisinde gizli bir kodla yatırılıyor ve işlem başarılı olduğunda kaçakçıya veriliyor.

Göçmenler Yunanistan'a ulaşmayı başardıktan sonra özel bir göçmen kampına yerleştiriliyorlar. Parmak izleri alınıyor ve kendilerine Yunanistan'dan sınır dışı edilme belgesi veriliyor. Serbest bırakılırlar ve kendilerini Batı Avrupa'ya götürecek kaçakçıları aramaya başlarlar. Bu, Yunan makamlarının kasıtlı olarak onların Yunanistan'dan Batı Avrupa'ya gizlice göç etmelerine izin verdiği anlamına geliyor.

Iraklı genç bir Kürt olan Eymen, Türkiye'ye gitmek üzere Irak'tan ayrıldı. Türkiye'de ikamet eden ve Suriye'den Almanya'ya kadar uzanan kaçakçılık ağında çalışan Suriyeli bir kaçakçıyla teması var.

Eymen’in anlattığına göre Libya kıyılarında da göçmenler Türkiye'nin batı sahilinde, deniz kıyısında bir noktada toplanıyorlar. Eymen, bir kaçakçının onu Antalya yakınlarında olduğunu söylediği bir yere götürdüğünü söylüyor. Yanında ona benzer, farklı yaş ve milletlerden yaklaşık yirmi kişi vardı. Kaçakçı onlara, işe yaramayan, sadece şekli olan can yelekleri dağıttı. Bota bindikten sonra kaçakçı, kimlerin tekneyi kullanabileceğini sordu. Sonra ona baktı ve şöyle dedi: "Sen! Tekneyi sen süreceksin. Yolculuk ücretinden bir miktar düşeceğim." Sonra ona bir bıçak verdi ve ondan, Yunan sahillerine yaklaştığı anda botu delmesini istedi. Botun iyi durumda yakalanması durumunda, onları Türkiye'ye geri gönderecekleri konusunda uyarıda bulundu.

Yunanistan'dan Almanya'ya giden kara yoluyla kaçakçılık ise  Alman sınırına ulaşmak için yaklaşık 150 saatlik bir yürüyüşü içeriyor. Yolculuk, kaçakçıya ödenen yaklaşık 3 bin euroya mal oluyor. Bu yolculukta, göçmenler, ormanlar ve nehirler boyunca uzanan çok zorlu yollardan geçiyorlar. Bu arada, yerleşim yerlerine girmemeye çalışıyorlar. Yol boyunca, göçmenleri bekleyen birçok tehlike var.

Eymen, bu kara yolunu kullanmaktan kaçınmaya çalıştı. Sahte bir pasaport veya Avrupa'ya ulaşmak için daha güvenli yollar aradı. Ancak başarılı olamadı ve Yunanistan'daki kampta tanıştığı bir grup göçmenle birlikte kara yolunu kullanmak zorunda kaldı.

Eymen’in anlattığı başarısız yolculuk, üç gün sürdü. Yolculukta kadınlar ve çocuklar da vardı ve bu ilerlemeyi yavaşlattı. Eymen, yolculuğu şöyle anlatıyor:

Sabah erkenden yola çıktık. Yanımda bir şişe su, birkaç konserve ve ilk yardım malzemeleri vardı. Tabii ki, bu tür bir yolculuğa çıkan arkadaşlarımız bizi soğuk ve geçeceğimiz bölgelerin sakinlerinden uyarmıştı. Ancak, yaklaşık üç gün sonra, kendimizi açıkta bulduk ve daha önce hiç yaşamadığım bir soğuğa maruz kaldık. Bir kadının ayağı kırıldı ve bu da kaçakçıyı, yani rehberimizi, Kızılhaç ile iletişime geçmeye zorladı. Gerçekten de Sırp Kızılhaç'ından bir ekip polis eşliğinde geldi. Polis bize saldırdı, bizi tutukladı ve Yunanistan'a geri gönderdi. Kaçakçı ise kaçmayı başardı.

Eymen, daha sonra tekrar denedi. İlk denemesinden bazı tecrübeler kazanmıştı. Almanya'ya ulaşmayı başardı ve oradan Fransa'ya gitti.

Avrupa'ya ulaşmanın iki yolu var: Ortak deniz ve ülkelerle, sınırlarla, dağlarla, ormanlarla ve onlarca tuzakla dolu kara. Hayatta kalan kişi daha çok kabusa benzeyen anılarla yaşamaya devam eder

Kaçakçılık şebekeleri nasıl çalışıyor?

Batı Balkan rotasını kullanan veya Avrupa'ya ulaşmak için denizi geçmeyi tercih eden düzensiz göçmenlerin çoğu, zor koşullar altında yaşayan ülkelerden geliyor. Gençleri, kurtuluşunun tek yolunu bilinmezliğe göç etmekte buluyor.

Fransa'dan bu soruşturmaya katkıda bulunan Sabr Derviş, Avrupa'da, ülkelerinde savaş suçu işlemekle suçlanan kişilerin soruşturmasını yakından takip etme fırsatı buldu. Ancak soruşturmalar, bu kişilerin insan kaçakçılığı ağlarına ve buna bağlı olarak gasp, hırsızlık ve hatta bazı durumlarda cinayet gibi suçlara karıştığını ortaya çıkardı.

Derviş, bu ağlardan birinin çalışma mekanizmalarından bazılarını gözlemleme fırsatı buldu. Bu ağ, Suriye'nin iç kesimlerinden Avrupa'nın orta kesimlerine kadar uzanıyor. Ağın çoğu elemanı, Suriye'deki muhalifleri bastırma ve öldürme deneyimini paylaşan rejime bağlı genç kaçakçılardan oluşuyor. Bu kişilere Suriyeliler ‘Şebbiha’ adını veriyor.

Kaçakçılık yolculuğu, çalışma mekanizmalarına ışık tuttuğumuz, Suriye'nin içinden başlıyor. Gençlerden biri bize bu ağ ile olan deneyimini anlattı ve onu Avrupa'ya nasıl getirdiğini anlattı. Tanıklığına göre, bu ağ, hükümetin kontrolündeki Suriye içlerinden, farklı askeri güçler ve milisler tarafından kontrol edilen Suriye'nin kuzey bölgelerinden geçerek Türkiye'ye kadar uzanıyor. Oradan Yunanistan'a, oradan da Avrupa'ya gidiyorlar. Varış noktalarına ulaştıklarında, onları son varış yerlerine götürmekle görevli bir kaçakçı onları karşılıyor.

Şehrinden ayrılan genç adamın bulunduğu şehirden Türkiye sınırına kadar, hem Suriye ordusu hem de savaşan milisler tarafından kontrol edilen onlarca askeri kontrol noktası var. Kaçakçı ağı, Suriye ordusundaki subay ve askerlerin yanı sıra koordineli çalışma yürüttükleri çeşitli çetelerin de dahil olduğu, tüm Suriye topraklarına yayılan bir mafya ilişkileri ağı kuruyor.

Genç adam ifadesinde şunları söyledi: “Suriye'nin merkezindeki şehrimden, Suriye'nin kuzeyinde çeşitli askeri güçlerin kontrolündeki sınır bölgesine doğru yola çıktım. Başlangıçta Suriye ordusunun kontrol noktalarından geçtik. O noktaların unsurlarının bizi taşıyan aracı ve içindekileri tanıdıkları açıktı. Bu nedenle geçişimiz sorunsuz geçti. Yanımızdaki kaçakçı bize endişelenmememizi söyledi; çünkü o, o noktaların sorumlusu olan subaya önceden para ödemişti.”

Konvoy, hükümetin kontrolünde olan son kontrol noktasını geçtikten sonra, başka bir genç onu teslim aldı ve onunla birlikte Türkiye sınırına doğru onlarca kontrol noktasından geçti. Görevi orada sona erdi, çünkü o, mültecileri Türkiye topraklarındaki başka bir kaçakçıya teslim etti. Türkiye'de birkaç gün kaldıktan sonra, onlarla yeni bir kaçakçı iletişime geçti. Bu kaçakçılar, daha önce ‘Şebbiha’ unsurları olan tüm Suriyelilerdi.

defe
Kuzey Lübnan'daki Nahr el-Bared mülteci kampında, Suriye açıklarında bir göçmen teknesinde boğulan kurbanlardan birinin cenazesi sırasında. (AFP)

Türkiye'den Yunanistan'a kadar lastik botla yolculuk yaptıktan sonra, mültecileri karşılayacak ve Avrupa'ya giden yollarını güvence altına alacak başka bir kaçakçı onları bekliyor. Batı Balkanlar yoluna doğru ilerlerken, konvoyun tamamı genç erkeklerden oluşuyordu. Yaklaşık bir hafta sonra Almanya'ya ulaştılar ve Suriyeli kaçakçıların onları teslim etmesini sağlayanların, birkaç ülkede geniş bir ilişki ağına sahip oldukları açıktı.

Bu ifadenin sahibi olan genç adam, Almanya'ya ulaştı ve ağın son kaçakçıyla iletişime geçti. O da bir gün boyunca onu ağırladı ve bunun karşılığında 400 Euro aldı. Daha sonra, özel arabasıyla onu son varış noktasına götürdü ve ondan 500 Euro daha aldı. Bu duruma rağmen, genç adam, kaçakçılık ağı ile anlaştığı tüm masrafları karşılamak için yaklaşık 5 bin Euro ödemişti.

Bu deneyim, kaçakçılık ağlarının işleyiş mekanizmalarından ve kaçakçıların sosyal ve psikolojik arka planlarından bir yanını aydınlatıyor. Hepsi, istisnasız olarak, Suriye savaş suçluları ve bu nedenle Avrupa'da soruşturuluyor. Bu, kaçırma, şantaj ve hatta cinayet gibi suçları da içeriyor. Çoğu, 2011'den önce şüpheli faaliyetler yürütüyordu ve Suriye istihbarat servisleriyle güçlü ilişkileri vardı. Hepsi, Suriye'deki çatışmanın yarattığı kargaşaya yatırım yaptı ve zamanla insan kaçakçılığı ve insan ticareti ağlarına dönüşen milisler haline geldiler. Bu ağlar, Suriye'nin derinliklerinden Avrupa'nın derinliklerine kadar uzanıyor.

Zulüm ve kaos ülkesi

Kaçakçılık ağları, yüz binlerce erkek, kadın ve çocuğun yasadışı veya gizli göç deneyimine girmesinden sorumlu olan vahşet makinesinin küçük bir parçasından ibaret değildir. Bu mesele, kaçakçılık ağlarının bu alanda büyük bir sorumluluk üstlenmesine rağmen, onlardan çok daha öteye uzanır. Bu ağlar, çatışmalar tarafından yutulmuş ve ekonomik krizler tarafından kemirilmiş ülkelerdeki kargaşa ve sosyal sistemlerin çöküşüne yatırım yapmaktan başka bir şey yapmaz.

Yasadışı göçmenleri en çok ihraç eden ülkelerin gerçekliğine hızlı bir bakış, bu göçmenlerin hayatta kalmaya çalıştıkları korkunç gerçeği açıkça ortaya koyuyor. Hatta bu, hayatlarına mal olsa bile. Yukarıda bahsedilen ‘Middle East Eye’ raporuna göre, Akdeniz'i İtalya'ya ulaşmak için geçenlerin yaklaşık yüzde 20'si Mısırlıydı. Buna göre her üç göçmenin birinden biri Mısırlı. Rapora göre, Mısır'daki yoksulluk, umutsuzluk ve sosyal güvenlik ağlarının çöküşü, Mısırlıları bu zor ve bazen ölümcül seçeneğe iten en önemli nedenlerden bazılarını oluşturuyor.

Türkiye topraklarından göçün durumu da farklı değil. Buradaki göçmenlerin çoğunluğunu savaşla ülkesi yerle bir edilen Suriyeliler oluşturuyor. Amerikan işgalinden bu yana henüz toparlanamayan Irak'tan da. Afganistan, göçmen sayısında Suriye'den sonra geliyor. Bütün bu ülkelerde ıssızlıktan, ufuk eksikliğinden, yoksulluktan, baskıdan ve hayatın anlamının çürümesinden başka bir şey yok.

Avrupa'ya doğru ilerleyen bu güçlü akın, göç yollarındaki ölüm risklerine rağmen durdurulamayacak gibi görünüyor. Macaristan'daki onlarca kilometrelik dikenli teller, çok sayıda göçmeni ısıran polis köpekleri, baskı, şiddet, gözaltı kampları ve hatta açık denizlerde göçmen teknelerinin batırılması bile bu suçları durdurmaya yetmiyor.

Bu akını durduracak tek şey, küresel politikalarda ve kolektif bilinç düzeyinde köklü değişikliklerdir. Bu değişiklikler, insanların tek bir dünyada yaşadığını ve herkesin insanca bir yaşam sürme hakkına sahip olduğunu vurgulamalıdır. Bu yaşam, daha az acı ve ıstırap ve daha fazla istikrara sahip olmalıdır. Bu yaşam, insanların enerjilerinin canlandığı ve herkesin eşitlik temelinde kendi tarihini, yabancılaşma tarihini değil, şekillendirdiği bir yaşam olmalıdır.

* Bu haber dosyası Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Sudan'ın siyasi güçleri ve savaş döneminde alt üst olan öncelikler

Çad'ın Vadi Fira eyaletindeki Tin Geçiş Kampı’na doğru yola çıkmadan önce Çad-Sudan sınırında bekleyen mülteciler, 4 Mayıs 2025 (AP)
Çad'ın Vadi Fira eyaletindeki Tin Geçiş Kampı’na doğru yola çıkmadan önce Çad-Sudan sınırında bekleyen mülteciler, 4 Mayıs 2025 (AP)
TT

Sudan'ın siyasi güçleri ve savaş döneminde alt üst olan öncelikler

Çad'ın Vadi Fira eyaletindeki Tin Geçiş Kampı’na doğru yola çıkmadan önce Çad-Sudan sınırında bekleyen mülteciler, 4 Mayıs 2025 (AP)
Çad'ın Vadi Fira eyaletindeki Tin Geçiş Kampı’na doğru yola çıkmadan önce Çad-Sudan sınırında bekleyen mülteciler, 4 Mayıs 2025 (AP)

Emced Ferid et-Tayyib

Sudan'da 2023 yılının nisan ayında ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında savaşın patlak vermesinden bu yana bazı siyasi güçlerin, ülkede yaşananları tanımlama ve buna yaklaşmada belirgin bir kararsızlık sergilediği göze çarpıyor. Bu güçler savaşın ilk günlerinden itibaren yaşananları, Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin), siyasal İslam ve devrim karşıtı güçlere karşı yürütülen ideolojik nitelikli bir iktidar mücadelesi olarak sınıflandırmaya çalıştı. Bu anlatı aslında HDK’nın savaşını meşrulaştırmak için benimsediği söylemin ta kendisiydi. Bu çerçevede sergilenen siyasi tutumlar, söz konusu güçleri HDK ve onu destekleyen bölgesel güçlerle örtüşür hale getirdi. Bu güçlerin milislere destek, ağırlama ve siyasi araçsallaştırma aracılığıyla kurdukları ilişkiyi zaten gizlemedikleri biliniyordu.

Bu güçler daha da ileri giderek HDK ile ilk andan itibaren aynı çizgide olduğunu açıkça ortaya koyan kişilerle ve gruplarla açıkça siyasi ittifaklar kurdu. Bu kişilerin arasında HDK’nın savaşına siyasi bir vizyon üretmek amacıyla 2023 yılının temmuz ayında Togo’da düzenlenen toplantıya katılan Muhammed Hasan el-Teayişi yer alıyor. Süleyman Sandal ise toplantıdan kısa bir süre önce Genelkurmay Başkanlığı’na yapılan ilk saldırı anından itibaren HDK ile koordinasyon içinde olduğunu açıkladı. Taha İshak ve diğerlerinin de HDK liderliğinden isimler tarafından (İzzet Yusuf) HDK'nın komutan yardımcısının ofisinde görev yaptıkları teyit edildi. Tüm bunlara karşın bu güçler söz konusu isimleri saflarına katmakta ısrar etti ve onları dünyaya tarafsız taraflar olarak sunarak ‘Takaddum İttifakı’ bünyesinde onlarla bir araya geldi. Bir süre sonra bir kısmı ayrılarak Sudan Kurucu İttifakı (Tesis) koalisyonunu oluşturdu. Geri kalanlar ise Sumud İttifakı içinde bir nevi cezalandırılmış halde yer aldı. Ancak sorun yalnızca söylem ve ittifaklarla sınırlı değildi; daha da derininde, gerçeklerin kendisiyle yüzleşme biçiminde düğümleniyor.

HDK yalnızca orduya ya da hükümete karşı savaşmadı. Genelkurmay Başkanlığı'nı kuşatmasının hemen ardından vatandaşların evlerini işgal etmeye, özel mülkleri yağmalamaya ve sivilleri sindirmeye yöneldi. Bunu yaparken de ‘bunlar siyasal İslamcı akımı destekleyenlerin evleri’ ya da ‘Hartum’daki ordu ve Sudan dokusunun Arap unsuru’ gibi sığ ideolojik gerekçelere sarıldı. Sanki bu sınıflandırma, özel mülklere el koymaya ve insanları aşağılamaya meşruiyet zemini oluşturuyormuş gibi. Daha da tehlikeli olanı, bazı siyasi ve medya figürlerinin bu uygulamaları kınamak yerine çerçevelemeye ve sürdürülmesini meşrulaştırmaya soyunmasıydı. Öyle ki Sudanlıların evlerinin boşaltılması meselesi, Cidde Anlaşması görüşmelerinde bir müzakere ve pazarlık konusuna dönüştü.

Ardından mesele iç savaşın sınırlarını da aştı. HDK, Afrika'dan Kolombiya'ya kadar dünyanın dört bir yanından paralı asker devşirdi. Bunu sağlayan dış finansman ve destek, gizlenme ihtiyacı duymadan alenen sürdürüldü. Bu noktada konu, hükümetle yaşanan silahlı siyasi bir çatışmanın çok ötesine geçerek Sudan devletinin bütün temel unsurlarına, halkına, topraklarına ve yönetimine yönelik doğrudan bir saldırıya dönüştü.

HDK yalnızca orduya ya da hükümete karşı savaşmadı. Genelkurmay Başkanlığı’nı kuşatmasının hemen ardından vatandaşların evlerini işgal etmeye, özel mülkleri yağmalamaya ve sivilleri sindirmeye yöneldi ve bunu yaparken de sığ ideolojik gerekçelere sarıldı.

Buna karşın bazı siyasi güçler bu gerçekleri, yeniden iktidara erişimlerini düzenleyecek siyasi bir denklem uğruna göz ardı edilebilecek ayrıntılar olarak değerlendirmekte ısrar etti.

Bu süreç, Abdullah Hamduk ve bir kısım siyasi liderin HDK'nın El Cezire'yi işgal ettiği ve bölge halkına en ağır ihlalleri uyguladığı sırada HDK lideri Muhammed Hamdan Dagalu (Hâmidetî) ile ‘Addis Ababa Anlaşması’nı imzalamalarıyla zirveye ulaştı. Bu güçler söz konusu adımı Sudan hükümetiyle koordinasyon içinde attıklarını öne sürerek meşrulaştırmaya çalıştı. Ancak gerçekler bu iddiayı desteklemedi. Anlaşmanın maddeleri hükümet tarafıyla önceden koordinasyon yapıldığı fikri ile mantıksal olarak örtüşmüyor. Zamanlaması ise görmezden gelinemeyecek sorular doğuruyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre anlaşma, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi’nin (IGAD), Cibuti'de açıkladığı olası bir ateşkesi görüşmek amacıyla planlanan Sudan Ordusu Komutanı ve Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah eş-Burhan ile Hâmidetî arasında doğrudan bir görüşme yapılmasının önünü kesmek gibi bir işlev gördü. Hâmidetî, görüşmeden yalnızca bir gün önce teknik gerekçeler öne sürerek toplantıya katılamayacağını bildirdi. Ertesi gün ise Addis Ababa'da Hamduk ve grubuyla birlikte görüntülendi. Bu gelişme, siyasi açıdan görmezden gelinmesi güç bir kanıt niteliği taşıyordu.

dfvfr
Sudan ordusu askerleri, HDK’dan geri alındıktan iki gün sonra, Hartum'un güneyindeki Omdurman şehri Saliha ilçesinde devriye gezerken görülüyor, 22 Mayıs 2025 (AFP)

Tüm bunlarda bazı siyasi güçlerin, Sudanlıların ödeyeceği bedeli yeterince gözetmeksizin yüksek maliyetli bir iktidar serüvenine göz kırptığına tanık olundu. Savaş patlak vermeden önce, hatta çok daha öncesinde, HDK ne varsayımsal ne de mahiyeti belirsiz bir tehlikeydi. Geçmişi, yapısı ve pratikleriyle HDK, Sudanlıların güvenliğine, geçimine, onuruna ve canına yönelik en büyük tehdidi temsil ediyordu. Milli görev bu tehlikeye direnmekti. Onunla bir arada yaşama formülleri aramak, onu meşru bir aktör olarak tutmaya siyasi gerekçeler üretmek ya da açık ya da örtük biçimde onunla ittifak kurmak değil.

Bu yüzden savaşın niteliğini çarpıtmaya, tarafları eşitlemeye ya da gerçeği örtmek amacıyla ‘ilk kurşunu kim attı’ gibi tartışmaların içinde hakikati boğmaya çalışmak salt bir siyasi yanılgı değil, meselenin özünden sapma. Savaş silahların patladığı anda başlamadı; milis birlikleri, günler öncesinden bir askeri üssü kuşatmak için harekete geçerek zorla askeri ve siyasi olgular dayatmaya başladığında fiilen başladı. Üstelik ne kadar tartışmalı olursa olsun içeride bir Sudan meselesine bölgesel ülkelerin müdahalesini savunmak ulusal egemenliğin sırtına saplanmış bir hançer oldu. Tıpkı Sudan devriminin sloganlarını silahlı bir milis projesinin hizmetine koşulması gibi.

Sapla samanın bir birine girdiği bir diğer tehlikeli karıştırma ise mantıksal sonucu yalnızca HDK’nın askeri varlığının barışçıl yollarla tasfiyesi olabilecek askeri müzakere ile hukukun üstünlüğüne dayalı sivil demokratik bir yönetim inşasını hedefleyen siyasi süreç birbirine karıştırılmasıydı. Bu karıştırma ne barış üretti ne demokratik geçişi sağladı. Aksine demokratik dönüşüm söyleminin savaşı meşrulaştırmak için araçsallaştırıldığı koşullarda her iki süreci de içinden çıkılmaz hale getirdi.

Yukarıdakiler soyut teorik okumalar değil, bilakis açıkça yaşanmış ve Sudanlıların ile dünyanın gözü önünde gelişmeye devam eden gerçeklerin aktarımıdır. Bu siyasi güçlere yakışan, ulusal önceliklerini yeniden düzenlemek ve dar iktidar hesapların bedelini ödemeye devam eden bir halkın canını, yurdunu ve geleceğini ortaya koyduğu bu süreçte milislerin ihlalleri karşısında Sudanlıların yanında açıkça yer almaktır.

sdvfr
Hartum yakınlarında yer alan Omdurman'da kurşun ve şarapnel izleri görülen ve Sudan bayrağı tutan kişilerin resmedil bir duvar, Sudan, 23 Nisan 2026 (AP)

Bu çıkmazdan kurtuluş imkânsız değil ve hâlâ mümkün. Ancak başlangıç noktası, günaha sarılmaktan vazgeçmek ve geçmiş tutumların açık bir muhasebesini yapıyor. Devletle ve kurumlarıyla ilişkinin yeniden ele alınması, devletin kimin yönettiği konusundaki anlaşmazlık gerekçesiyle yıkılmaması gereken ulusal bir çerçeve olarak görülmesi, Sudanlıların kendi toprakları üzerindeki egemenliğinin her türlü dış saldırıya karşı tanınması, yönetim biçimi, devleti kimin ve nasıl yöneteceği konusundaki görüş ayrılıklarının ise tamamen meşru olduğunun kabul edilmesi.

Bunlar aşırı talepler değil. Siyasi kampın kendisini içine sürüklediği sapkınlık girdabından uyanışı temsil ediyor. Ancak bu, kaybolmuş elitlerin mutlak hakikate sahip olduklarını iddia etme kibrinden vazgeçmesini ve gerçekleri kendi tercih ettikleri anlatıya uydurmak için bükmekten vazgeçmesini gerektiriyor. Devrimin sloganlarını gerçekle çelişen biçimde savaşı meşrulaştırmak için araçsallaştırarak etrafında sahte bir uzlaşı yanılsaması yaratma girişimleri ne gerçekler ne de zaman karşısında ayakta durabilir.


“Batı'nın baskıları” Afrika ülkelerini neden Kremlin'e doğru itiyor?

Tanzanya Cumhurbaşkanı'nın Rusya ziyareti, Batı'nın baskısı arttıkça Afrikalıların Rusya'ya yönelme eğilimini gözler önüne serdi (Reuters)
Tanzanya Cumhurbaşkanı'nın Rusya ziyareti, Batı'nın baskısı arttıkça Afrikalıların Rusya'ya yönelme eğilimini gözler önüne serdi (Reuters)
TT

“Batı'nın baskıları” Afrika ülkelerini neden Kremlin'e doğru itiyor?

Tanzanya Cumhurbaşkanı'nın Rusya ziyareti, Batı'nın baskısı arttıkça Afrikalıların Rusya'ya yönelme eğilimini gözler önüne serdi (Reuters)
Tanzanya Cumhurbaşkanı'nın Rusya ziyareti, Batı'nın baskısı arttıkça Afrikalıların Rusya'ya yönelme eğilimini gözler önüne serdi (Reuters)

Sagir el-Hidri

Tanzanya Cumhurbaşkanı Samia Suluhu Hassan'ın Moskova ile Darusselam arasındaki ilişkileri güçlendirmek amacıyla Rusya'ya yaptığı ziyaret, Batı’nın baskısından kurtulmak için Kremlin'e yaklaşma yolunu seçen Afrikalı liderlerin benimsediği yeni bir eğilimi gözler önüne serdi.

Hassan'ın ziyareti, ABD'nin tanınmış bir Tanzanyalı güvenlik yetkilisine insan hakları ihlalleri gerekçesiyle yaptırım uygulamasından ve Hassan'ın birkaç ay önceki seçimlerde yeniden cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından yaşanan baskı ortamı nedeniyle ilişkileri gözden geçirebileceğini ima etmesinden yalnızca birkaç gün sonra gerçekleşti. Bu ziyaret, eski Cumhurbaşkanı Julius Nyerere'nin 1969 yılında Sovyetler Birliği'ni ziyaretinin ardından bir Tanzanyalı cumhurbaşkanının Rusya'ya yaptığı ilk resmi ziyaret olma özelliği taşıyor. Ziyaret, Batılı güçlerin ülkedeki insan hakları durumu ve siyasi çoğulculuk gerekçesiyle Darusselam üzerindeki baskısıyla ilişkisi ve taşıdığı sembolik anlam bakımından tartışmalara yol açtı.

İç meşruiyet krizi

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Tanzanya, Batı’nın demokrasi ve insan hakları baskısından kaçmak için Rusya'ya yönelen tek Afrika ülkesi değil. Son darbenin ardından kurulan askeri konseyin yönetimindeki Madagaskar da Rusya ile nükleer enerji alanında anlaşmalar imzaladı. Öte yandan Batılı güçlerle ilişkileri askeri darbeler nedeniyle ciddi biçimde sarsılan Mali, Nijer ve Burkina Faso, darbe dalgasına öncülük eden Afrikalı liderlere yaptırım uygulayan Batılı başkentlere meydan okuyarak Rusya'dan güvenlik alanında ve askeri olarak destek aldı.

dvrgth
Mali, Nijer, Burkina Faso, Madagaskar ve Ekvator Ginesi gibi ülkeler geleneksel Batı ittifakı yerine Rusya desteğine yöneldi (Reuters)

Afrika meselelerinde uzman siyaset araştırmacısı Sultan Alban, Rusya ile ilişkilerini en ileri düzeye taşıyan rejimlerin genellikle kronik bir iç meşruiyet kriziyle boğuşan yapılar olduğu değerlendirmesinde bulundu. Alban, bu yapıların askeri darbelerden doğan, Tanzanya’da olduğu gibi iktidarda kalma süresini uzatan ya da muhalefeti bastıran rejimler olduğunu ve bu rejimlerin daima ekonomik yaptırımlar, kınama kararları ya da koşullu yatırımlar biçiminde tezahür eden Batı’nın baskılarından kendilerini koruyacak alternatif bir uluslararası şemsiye arayışında olduklarını belirtti.

Alban sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu noktada demokrasi hem iç hem dış bir koz haline gelir; yani Batı zaten bunalımdaki bir rejim üzerinde baskı uygular, bu rejim de Rusya kartını oynayarak zaman satın alır.”

Moskova'nın Afrika başkentlerine daha az siyasi şart öne sürerek karma bir güvenlik ve askeri destek paketi sunduğuna işaret eden Alban, ayrıca bu rejimlerin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde (BMGK) kınama kararlarını engelleyerek söz konusu ülkelere uluslararası alanda destek verdiğine dikkati çekti. Bununla birlikte Rusya'nın kıtadaki ticaret hacmi ve yatırımlarının Çin, Avrupa Birliği (AB) ve ABD gibi diğer güçlerle kıyaslandığında oldukça sınırlı kaldığını ifade eden Alban, bu yüzden Rusya'nın ekonomik alanda Batı'nın yerini alamayacağını vurguladı.

Alban, "Bu yüzden Rusya bazı Afrika rejimleri için bir manevra sığınağı işlevi görür; Batılı güçlerle bağları koparmanın alternatifi olamaz" diye ekledi.

Emsalsiz bir çöküş

ABD ve AB, Mali, Nijer ve Burkina Faso gibi askeri darbe yaşayan ülkelere verdikleri yardımları askıya almak ve darbelere katılan yetkililere yaptırım uygulamak zorunda kaldı. Bu durum taraflar arasındaki diplomatik gerginliği hızla tırmandırdı.

Afrika ülkeleri ise bunun karşılığında siyasi ya da insan hakları şartları öne sürmeyen ‘eşit ortaklıklar’ arayışında olduklarını ve yabancı güçlerle işbirliğini bu tür şartlara bağlamanın kabul edilemez olduğunu savunuyor.

Nijerli siyaset analisti Muhammed Evvel, Afrika'da Batı nüfuzuna karşı halk ve siyaset çevrelerinde giderek büyüyen bir düşmanlık dalgasının yükseldiğini belirtti. Evvel, ‘bu dalganın, Afrika Saheli gibi bölgelerde görmezden gelinemeyecek güvenlik ve askeri başarısızlıkların ortasında filizlendiğini’ vurguladı.

Evvel, yaptığı özel açıklamaları şöyle sürdürdü:

“Fransa, ‘Barkhane’ gibi pek çok askeri operasyon başlatmasına karşın Sahel bölgesi ülkelerinin güvenliklerini yeniden tesis etmelerine yardımcı olamadı. Bu durum iki taraf arasında emsalsiz bir ilişki çöküşüne yol açtı. Peki çözüm Rusya'ya yaklaşmak mı? Bence hayır; çünkü Rus kuvvetlerinin Mali, Nijer ve Burkina Faso gibi ülkeler için mali ve askeri maliyeti son derece ağır, üstelik bu ülkeler silahlı gruplara karşı somut sonuçlar alamıyor."

Siyasi bağımlılık

Demokrasi dosyası nedeniyle Batı’nın baskısıyla karşı karşıya kalan Afrika ülkelerinin Rusya ile ittifak kurmakla tehdit etmesi, güvenlik kaosunun ve ekonomik ile siyasi krizlerin pençesindeki kıtada nüfuzunu giderek pekiştirmeye çalışan Moskova'ya yeni bir bağımlılık biçiminin doğabileceğine ilişkin kaygıları artırıyor.

Alban, Rusya ile ilişki kurmanın genellikle siyasi çatışma ve silahlı isyanların sert güvenlik yaklaşımıyla yönetilmesiyle birlikte yürüdüğünü ve Batı’nın yardımlarına son yirmi yılda eşlik eden seçimsel ve kurumsal reformlara dönük teşvikleri zayıflattığını vurguladı.

Alban, sözlerine şöyle devam etti:

“Rusya'nın enerji ve madencilik gibi alanlardaki sözleşmeleri ülkelere hızlı kazanımlar sağlıyor; ancak bu sözleşmeler seçici nitelikte ve ekonomik çeşitlendirme yerine stratejik sektörlere odaklı.”

Rusya'nın sınırlı kalkınma kapasitesi nedeniyle bu projelerin Çin ve Batılı yatırımlarla kıyaslandığında ölçek bakımından küçük kaldığına dikkati çeken Alban, diplomatik boyutta ise Afrika liderlerinin uluslararası platformlarda belirli bir saflaşmaya gidebileceklerini ima ederek daha az bağımlı bir konumdan Batı ile müzakere etme ve yaptırımlar ile finansman koşullarında taviz koparmalarını sağlayacak daha büyük bir manevra alanı kazandığına işaret etti.

Alban, değerlendirmesinin sonunda Afrikalı liderlerin Rusya gibi tek bir BMGK üyesine bağımlı hale gelmesinin yeni bir siyasi esaret kalıbı oluşturduğunu belirtti.


İdlib yeni Kardaha mı oldu?

Fotoğraf: Şarku'l Avsat
Fotoğraf: Şarku'l Avsat
TT

İdlib yeni Kardaha mı oldu?

Fotoğraf: Şarku'l Avsat
Fotoğraf: Şarku'l Avsat

İbrahim Hamidi

İdliblilerin “yeni Suriye”de karar alıcı pozisyonlara yükselmesiyle ilgili konuşmalar, rejimin devrilmesinden sonra ortaya çıkan yönetim biçiminin doğası hakkında bir tartışmayı tetikledi. Bazıları, yaşananları Esed dönemindeki Kardaha modelinin yeni isimler ve farklı bir mezhep ile yeniden üretilmesi olarak görüyor. Ancak bu yorum, içerdiği unsurlara rağmen, yeni sahneyi anlamak için yetersizdir.

Zira Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın kendisi İdlibli değil, Suriye'nin güneyinden tanınmış bir aileye mensuptur. Riyad'da doğdu ve Şam'da yaşadı. Şam'a dönmeden önce de on yıldan fazla bir süre İdlib'i yönetti. Ayrıca, kilit üst düzey pozisyonların dağılımı sadece İdlib şehrinden insanlarla sınırlı değil, çeşitli bölgeleri, sosyal ve sınıf gruplarını da içeriyor. Nitekim İçişleri, Maliye, İletişim, Enformasyon ve Sosyal İşler bakanlarının tamamı Şam ve kırsal kesiminden. Ekonomi Bakanı ve Suriye Merkez Bankası Başkanı Halep'ten. Savunma Bakanı Hama'dan, Adalet Bakanı ve İstihbarat Direktörü Deyrizor'dan, Dışişleri Bakanı ise Haseke'den. Hükümette ayrıca Beşşar Esed döneminde bakanlıklarda görev yapmış kıyı bölgelerinden bakanlar ve yetkililer de bulunuyor.

Bu durum, bürokraside, güvenlik aygıtlarında ve askeri kurumda 8 Aralık 2024'ten sonra İdlib'den Şam'a gelen bakanların, üst düzey yetkililerin ve personelin var olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor, ancak farklı bir soruyu gündeme getiriyor: İdlib “yeni Kardaha” mı? “İdlibcilik” coğrafi kökeni mi yoksa siyasi bağlılığı ve ortak deneyimi mi ifade ediyor?

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Kardaha ve İdlib deneyimleri arasında temel bir fark var. Hafız Esed ve ailesinin iktidara gelmesiyle birlikte, yönetici aile Kardaha’dan Şam'a geldi. Esed, kendi mezhebi içinde bir sınıf ve aşiret darbesi düzenleyerek, üyelerini, akrabalarını ve ağlarını başkente, iktidar merkezine ve rejimin kurumlarına, orduya ve güvenlik güçlerine taşıdı. Yönelim ya Kardaha'dan Şam ve çevresine taşınma ya da kıyı şeridinde kalma yönündeydi; burada gölge ağlar ve kaçakçılık faaliyetleri kıyı ile iç kesimler ve Suriye ile Lübnan arasında gelişti.

Esed rejimi yönetimi altında ihmal edilen İdlib ve kırsalı ise, ülkenin şahit olduğu geniş çaplı yerinden etme faaliyetlerinin ardından 2015 yılında muhalefetin ana merkezi haline geldi. İdlib, Şam ve kırsalından, Hums, Hama, Halep, Deyrizor, Dera, Kuneytra ve diğer bölgelerden yerinden edilmiş savaşçıları, aktivistleri ve sivilleri ağırladı. Evleri aynı zamanda mültecilere de kucak açtı ve çeşitli şehirlerden gelen yaklaşık 2 milyon yerinden edilmiş insan, yıllarca bombardıman ve cezalandırma altında, şehrin eteklerindeki kamplarda yaşadı. Bu kişiler, Şara liderliğindeki Heyet Tahrir eş-Şam tarafından organize edilen sivil, askeri, güvenlik, yardım, eğitim ve yapısal kurumlarda, gerek orduda, gerek güvenlik güçlerinde, gerekse de “Kurtuluş Hükümeti”nde görev yaptılar. On yılı aşkın süren çatışmalar, baskınlar ve uzlaşılar boyunca, mevcut güç yapılarını oluşturan ilişki ağları kuruldu ve uzmanlar yetişti. Bu kişiler, rejimin devrilmesinden sonra kurumların önemli bir bölümünü yönetmek üzere hemen Şam'a geldiler.

İdlib elitleri” olarak sınıflandırılanların çoğu, İdlibli değil, savaş nedeniyle bu şehre göç etmiş çeşitli bölgelerin evlatlarıdır

Bu anlamda İdlib, sadece yerel bir kimliğe sahip bir şehir olmaktan çıkıp, tüm Suriye muhalefeti için siyasi, sosyal ve askeri bir laboratuvar haline geldi. Bu nedenle, bugün görevde bulunan birçok figür, yalnızca coğrafi olarak değil, örgütsel, siyasi veya mecazi anlamda da “İdlibli” olarak tanımlanabilir.

“İdlib elitleri” olarak sınıflandırılanların çoğu, İdlibli değil, savaş nedeniyle bu şehre göç etmek zorunda kalan çeşitli bölgelerin evlatlarıdır. Kardaha, hırslı evlatlarını iktidara taşırken, İdlib ezilenlere kucak açtıktan sonra, şimdi onları yeniden hükümet kurumlarına taşıyor. Lazkiye kırsalındaki bu kasaba-şehir, tek bir aileye ve belirli bir nüfuz ağına bağlı, kapalı bir güç merkeziydi. Türkiye sınırındaki şehre (İdlib) gelince, savaş yıllarında Suriye'yi birleştiren bir alan ve ülke içindekilerle Türkiye ve diğer ülkelerdeki mülteciler arasında bir bağlantı noktasıydı. “İdlib, küçük Suriye'dir” denildiğinde, bu daha büyük resmin bir özeti olduğu anlamına gelir; “Suriye, büyük İdlib'dir” denildiğinde ise ülkenin dört bir köşesinin içinde temsil edildiği anlamına gelir.

Ölçü, coğrafyayı ve dar bağlantıları aşan bir hukuk, Şam’a gelmeden ve kurumlarına ulaşmadan önce İdlib'in mağaralarında ve kamplarında çok acı çekenlerin hayalini kurdukları devletin inşasıdır

Bu perspektiften bakıldığında, iki kale arasındaki karşılaştırma, sayılar ve isimlerin gösterdiğinden daha karmaşık görünmektedir. Bu, Şam'daki atama, yetki ve temsil kriterleri hakkındaki meşru soruları ortadan kaldırmıyor. Bu nedenle, soru bir kimlik kartının ayrıntılarıyla ilgili olmaktan ziyade yeni devletin devrim ve savaşın sağladığı meşruiyetten kurumların, hukukun ve yetkinin sağladığı meşruiyete geçişiyle ilgili olabilir. Bugün Suriye'nin karşı karşıya olduğu meydan okuma, pozisyonlardaki çeşitlilik veya yoğunlaşma ya da İdlib-Hama-Deyrizor üçgeni değil. Daha ziyade, tüm Suriyelileri kapsayan ve yetkinlik, hesap sorma ve hukukun üstünlüğüyle yönetilen istikrarlı kurumlar üreten bir yönetim sistemi oluşturmak için coğrafi sınırları aşabilen bir devlet inşa etmektir.

Bu nedenle, “İdlibcilik” etrafındaki tartışma coğrafyayla sınırlı kalırsa yanıltıcı olabilir. Gerçek ölçüt, kelimenin tam anlamıyla veya mecazi olarak İdlib'den veya başka bir yerden gelen yetkililerin sayısı olmayacaktır. Coğrafyayı ve dar bağlantıları aşan bir hukuk, Şam’a gelmeden ve kurumlarına ulaşmadan önce İdlib'in mağaralarında ve kamplarında çok acı çekenlerin hayalini kurdukları devletin inşasıdır.