Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Irak ziyareti: Önce PKK ile mücadele sonra su

PKK ile mücadele iki ülke arasındaki ilişkilerde hassas bir konu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 22 Nisan'da Bağdat'ta iki ülke arasında ikili anlaşmaların imzalandığı bir toplantıya katılımları sırasında (AP)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 22 Nisan'da Bağdat'ta iki ülke arasında ikili anlaşmaların imzalandığı bir toplantıya katılımları sırasında (AP)
TT

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Irak ziyareti: Önce PKK ile mücadele sonra su

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 22 Nisan'da Bağdat'ta iki ülke arasında ikili anlaşmaların imzalandığı bir toplantıya katılımları sırasında (AP)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 22 Nisan'da Bağdat'ta iki ülke arasında ikili anlaşmaların imzalandığı bir toplantıya katılımları sırasında (AP)

İyad el-Anber

Irak-Türkiye ilişkileri, Osmanlı İmparatorluğu döneminde İslam medeniyetinin sembolik bir işareti olarak Türk sultanlarının kahramanlıklarına ve maceralarına ilişkin tarihi anlatılardan esinlenen uzun bir Türk pembe dizisine benziyor. Bu dizilerde büyüleyici manzaralar, lüks kostümler ve yakışıklı oyuncular ekranı doldurur. Söz konusu dizilerin ortak temaları romantizm ve intikamdır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani’nin davetlisi olarak Bağdat'a yaptığı ziyaretin teması da böyleydi. Cumhurbaşkanı'nın Bağdat’ta yaptığı konuşma, Irak-Türkiye ilişkilerini şekillendirebilecek romantizm ve defalarca kez terörist olarak nitelendirdiği Kuzey Irak'ta faaliyet gösteren PKK gruplarından intikam alma konusunda ipuçları verdi.

Irak'ı ‘Türkiye'nin ortak tarihi, beşeri ve kültürel bağları olan önemli bir komşusu’ olarak tanımlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Irak ile ilişkilerimizi, karşılıklı saygı ve iyi komşuluk ilkesi temelinde, ortak çıkarlarımızı gözeterek ilerletme yönünde güçlü siyasi iradeye sahibiz” ifadelerini kullandı.

Erdoğan'ın Irak’ı ilk ziyaretinden 13 yıl sonra gerçekleştirdiği en son ziyareti arasındaki tek fark siyasi pozisyonu oldu. Erdoğan, 2011 yılında Irak’a gerçekleştirdiği ilk ziyaretinde Başbakandı.  Ardından 2017 yılındaki anayasa değişikliğinden sonra tüm yürütme yetkilerini elinde bulunduran cumhurbaşkanı olarak iktidarda kalmaya devam etti. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iki ziyaretini tarihi olarak birbirinden ayıran en önemli nokta Erdoğan'ın siyasi pozisyonundaki değişiklikten ziyade, adımlarının yavaşlamasına ve yüzündeki ifadeye rağmen, iki ülke arasındaki aynı meseleler hakkında konuşmaya devam etmesiydi. Erdoğan, Türkiye'nin ne istediğini ve ulusal güvenliği için neyi gerekli gördüğünü dile getirmeyi sürdürdü.

Yeni başlangıçlar

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Irak Başbakanı Sudani ile düzenlenen ortak basın toplantısındaki konuşmasını “Bölgesel gelişmeler açısından kritik bir dönemde gerçekleşen ziyaretimin inşallah yeni başlangıçlara vesile olacağına inanıyorum” diyerek sonlandırdı.

Öte yandan ‘Kalkınma Yolu Projesi’ belki de ilk kez üst düzey siyasi bir görüşmede tartışılan yeni başlangıçlardan biri olarak ele alındı. Kalkınma Yolu Projesi, Başbakan Sudani’nin, Irak ile bölgesel komşuları arasındaki ilişkilerin ekonomik ortaklığa dönüşmesinde bir dönüm noktası olacağına inandığı en önemli stratejik proje. Bu yüzden Katar Ulaştırma Bakanı ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Enerji ve Altyapı Bakanı'nın Irak’ı ziyareti ve Irak, Türkiye, Katar ve BAE arasında dörtlü bir mutabakat zaptının imzalanması, bu proje üzerinde anlaşmaya varılması açısından önemli bir adım oldu.

“Ziyarette, iki ülke arasındaki ticareti artırabilecek Kalkınma Yolu Projesi’nin hayati önemine değinildi.

Erdoğan-Sudani görüşmesinde Irak ve Türkiye arasında, tamamı Stratejik Çerçeve Anlaşması başlığı altında olmak üzere enerji, tarım, su, sağlık, eğitim ve güvenlik alanlarında 26 mutabakat zaptı ve anlaşma imzalandı.

Başbakan Sudani anlaşmayı ‘güvenlik, enerji ve ekonomi için sürdürülebilir stratejik bir yol haritası’ olarak tanımlarken Cumhurbaşkan Erdoğan, bunu onaylayarak Başbakan ile imzaladıkları Ortak İşbirliği için Stratejik Çerçeve Anlaşması’nı ‘kendileri için güçlü bir yol haritası’ olarak nitelendirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz yıl yaklaşık 20 milyar dolara ulaşan ticaret hacminin daha yüksek seviyelere çıkarılması için atılması gereken adımları vurguladı. Ziyarette bu hedefe ulaşmak için Kalkınma Yolu Projesi’nin hayati önemine değinilirken projenin iki ülke arasındaki ticaret hacmini arttırmak için yapay engellerin aşılmasına yardımcı olabileceği belirtildi.

Önce terörle mücadele sonra su

Irak ve Türkiye arasında, iki ülkenin ortak yüksek çıkarlarına ilişkin tartışma konularını belirleyen önceliklerde açıkça bir fark vardı. Irak, su dosyasının görüşülmesine öncelik verilmesini isterken Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmasını, Irak ve Türkiye arasındaki Stratejik Çerçeve Anlaşması'nın dosyalarının takibinden sorumlu ortak komitelerin kurulması kararı aldıklarını söyleyerek tamamladı, ancak iki ülke arasındaki su meselesine değinmedi. Bunun yerine Erdoğan, güvenlikten ticarete, ulaşımdan tarıma kadar pek çok başlıkta akdedilen metinlerin, ilişkilerinin ahdi zeminini güçlendirirken yeni iş birliği imkânlarını da beraberinde getireceğini kaydetti.

Buna karşılık Başbakan Sudani, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ortak basın toplantısında su konusunda iki ülke arasında bir çerçeve anlaşma imzalandığından söz ettiyse de Irak Başbakanlığı Basın Ofisi'nin internet sitesinde söz konusu anlaşma ‘Irak Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Su Alanında İşbirliği Çerçeve Anlaşması Muhtırası’ olarak tanımladı. Anlaşmanın eşitlik, iyi niyet ve iyi komşuluk ilkeleri temelinde su alanında anlayış ve iş birliğinin geliştirilmesini içerecek şekilde detaylandırıldığı bir parafın olduğu açıklamada bu dosya ile ilgili konulara açıklama getirilmekten ziyade çeşitli vizyonlara atıf yapıldı.

“Irak Başbakanlığı Basın Ofisi'nden yapılan açıklamaya göre anlaşmada, Irak'ta su kaynaklarına yönelik altyapı ve yatırım projelerinin uygulanmasına yönelik bir vizyonun geliştirilmesi yer alıyor.

Öte yandan Irak Başbakanlığı Basın Ofisi'nden yapılan açıklamaya göre anlaşmada, Irak'ta su kaynaklarına yönelik altyapı ve yatırım projelerinin uygulanmasına yönelik bir vizyonun geliştirilmesi yer alıyor. Sınırları aşan su kaynaklarının adil ve hakkaniyetli bir şekilde paylaşılmasıyla ilgili olan bu vizyon, suyun akıllıca ve verimli şekilde kullanılmasını öngörüyor. Dicle ve Fırat havzalarında su yönetiminin iyileştirilmesi için ortak projelerle iş birliğine değinilen diğer paraflarda ayrıca Türk şirketlere sulama projeleri için su toplama sistemleri ve barajlar, kanalların kaplanması, filtrasyon ve tuzdan arındırma tesislerinin kurulması ve su arıtma tesisleri gibi altyapının ve uzmanlık ve deneyim alışverişinin yanı sıra modern sulama sistemleri ve teknolojilerini kullanıldığı projelerin hayata geçirilmesi için iş birliği çağrısı yapıldı.

Görsel kaldırıldı.
IKBY Başbakanı Mesrur Barzani (solda) Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (ortada) ve IKBY Başkanı Neçirvan Barzani (sağda) Erbil'de bir araya geldiler (AFP)

Irak hükümetinin 10 yıl sürecek ve her iki tarafın da kabul etmesiyle otomatik olarak birer yıl uzatılacak bir anlaşmadan bahsetmesine rağmen yukarıdaki paragrafları bir anlaşma olarak tanımlaması yanlış. Çünkü böyle bir anlaşmanın açık olması, Irak Temsilciler Meclisi’ne sunulması ve egemen bir anlaşma olarak milletvekillerinin üçte ikisi tarafından oylanması gerekiyor.

Teknik açıdan bakıldığında da Türkiye ve Irak arasındaki su krizinin tekrarlanması durumunda başvurulabilecek, şartları açık bir anlaşma olarak değerlendirilemez. Çünkü metinde açık ve spesifik detaylar ve paragraflar yer almıyor.

“Sudani hükümeti PKK'nın Irak'taki varlığını ele alma konusunda halen açık bir vizyona sahip değil.

Irak Cumhurbaşkanı ve Başbakanı ile yaptığı görüşmenin ana gündem maddesinin güvenlik dosyası olduğunu vurgulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘güvenlik ve terörle mücadelede iş birliğinin en önemli gündem maddeleri arasında yer aldığını’ ifade etti. PKK'nın bir ‘terörist örgütü’ olduğunu bir kez daha ifade eden Erdoğan, ‘Irak'ta yasaklı örgüt’ olarak ilan edilmesinden duyduğu memnuniyeti ifade etti. Irak topraklarından Türkiye'yi hedef alan PKK ve uzantılarına karşı atılabilecek ortak adımların ele alındığı görüşmenin ardından Erdoğan, bu vesileyle, PKK’nın Irak’ta ‘terör örgütü’ olarak ilan edilmesinin, Irak topraklarındaki varlığının bir an önce sona ermesine katkıda bulunacağına dair güçlü inancını muhataplarıyla paylaştığını belirterek “Bu aynı zamanda iyi komşuluğumuzun ve kardeşliğimizin de bir gereğidir” dedi.

Irak ve Türkiye arasındaki kuzey sınır bölgelerindeki PKK meselesinin karmaşıklığı, Türkiye’nin IKBY topraklarına askeri müdahalede bulunması, Irak sınırı içinde 22 askeri üs kurması ve Türkiye sınırındaki köylere ve kırsal alanlara füzeli saldırılar gerçekleştirmesi için bir bahane oluşturuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bağdat ve IKBY’ye yaptığı ziyarette bu meseleler ele alınmazken iki ülke arasındaki ticaret hacminin artırılmasından bahsedilerek Kalkınma Yolu Projesi’ne öncelik verildi.

Öte yandan Sudani hükümetinin PKK'nın Irak'taki varlığını ele alma konusunda halen açık bir vizyona sahip olmaması, Irak ile Türkiye arasındaki Stratejik Çerçeve Anlaşması'nın uygulanmasında ilerleme kaydedilmesi noktasında sorun teşkil edebilir. Türkiye, PKK'nın ‘terör örgütü’ olarak tanımlanmasında ısrar ederken, Irak sadece ‘yasaklı örgüt’ olarak tanımlamakla yetinmek istiyor.

PKK'nın Irak'taki faaliyetlerinin engellenmesi meselesi, özellikle PKK dahil tüm silahlı örgütlerin Sincar bölgesinin tamamından çıkarılmasını ve güvenlik dosyasının Irak polisine ve ordusuna devredilmesini öngören Sincar Anlaşması'nın uygulanması konusunda anlaşmazlık yaşanmasından sonra artık Türkiye ile Irak arasındaki ilişkilerle sınırlı kalmayıp Iraklı taraflar arasında da bir anlaşmazlığa dönüştüğünden iyice karmaşık bir hal aldı.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Hamaney'den sonra İran'ı kim yönetecek?

Cumhurbaşkanı, geniş halk desteğine sahip olsa bile, Dini Liderin iradesine aykırı bir dış politika izleyemez (AFP)
Cumhurbaşkanı, geniş halk desteğine sahip olsa bile, Dini Liderin iradesine aykırı bir dış politika izleyemez (AFP)
TT

Hamaney'den sonra İran'ı kim yönetecek?

Cumhurbaşkanı, geniş halk desteğine sahip olsa bile, Dini Liderin iradesine aykırı bir dış politika izleyemez (AFP)
Cumhurbaşkanı, geniş halk desteğine sahip olsa bile, Dini Liderin iradesine aykırı bir dış politika izleyemez (AFP)

Hüda Rauf

Ali Hamaney'in artık İran sahnesinde olmaması, Şah'a karşı gerçekleşen 1979 devriminden sonra kurulan Velayet-i Fakih sisteminin çöküşünü mü işaret ediyor? Şimdi İran'ı kim yönetiyor ve İran dış politikası değişecek mi?

 

İran Dini Lideri Ali Hamaney, 28 Şubat'ta ABD-İsrail ortak hava saldırısında öldürüldü. Ölümünün ardından, özellikle İsrail'in mevcut İran rejiminin siyasi, askeri ve güvenlik liderlerini öldürmeyi amaçlayan hedefli suikast politikası göz önüne alındığında, İran'ı kimin yöneteceği birçok kişi tarafından sorgulanmaya başlandı. İran'ın Velayet-i Fakih doktrinine bağlı din adamları tarafından yönetilen teokratik bir devlet olması, Dini Liderin konumunun önemini ortaya koyuyor.

Dış politika

Öncelikle, İran’ın dış politika karar alma elitleri, hem Dini Liderin kendisini hem de İran Devrim Muhafızları’nı içeren Dini Lider çevresinden oluşmaktadır. Dini Liderlik makamı, İslam Cumhuriyeti'nin kurucusu Ruhullah Humeyni'nin İslam hükümeti teorisine ve İmam'ın gaybet (gizlenmesi) döneminde ümmetin Veliyyi Fakih’e duyduğu ihtiyaca dayanarak ortaya çıkmıştır. Veliyyi Fakih hem siyasi hem de dini otoriteye sahip olmalıdır. Ruhullah Humeyni bu görevi 1979'dan 1989'daki ölümüne kadar sürdürdü, ardından Ayetullah Hamaney geçen ayın sonlarında suikasta uğrayana kadar bu görevi üstlendi.

Anayasaya göre, Dini Liderin yetkisi çok geniş kapsamlı olup, karar alma sürecinin ve kurumlarının neredeyse her seviyesine uzanmaktadır. Selefi Humeyni'nin karizmatik kişiliğine ve popülaritesine sahip olmadığı ve üst düzey din adamları arasında rütbesi nispeten düşük olduğu için de Ali Hamaney, kişisel ilişkiler ağı kurarak ülkenin lideri olarak konumunu ve otoritesini sağlamlaştırdı. Hükümetin her biriminde sadık takipçilerden ve temsilcilerden oluşan bir ağ kurmayı başardı. Kendisi ile ilişkili güç çevrelerini daha etkili hale getirdi ve bu da müdahale ettiği her konuda kontrol sahibi olmasını sağladı. Böylece, dini kurumlar ve ordu da dahil olmak üzere her önemli bakanlık ve hükümet kurumunda binlerce stratejik pozisyonda yerleşik bağımsız bir destek tabanı ve kişisel bir temsilci ağı oluşturdu. Bugün, Hamaney'in otoritesini uygulamaya adanmış bu çıkar ağı, neredeyse her konuda müdahale etme gücüne sahip olduğu için diğer hükümet yetkililerinden daha güçlüdür.

Hamaney ayrıca, İran'daki kutsal yerler için ofisine yapılan hayırsever bağışlar ile gelen milyonlarca dolara ek olarak, milyarlarca dolar değerindeki varlıklara sahip hayır kurumları üzerinde de güç sahibiydi. Bu durum, Hamaney ile Devrim Muhafızları'nın ekonomik olarak etkili liderleri ve radikal din adamları arasındaki yakın ilişkiye ışık tutuyor ve bunun aşırılıkçılar ile ılımlılar arasındaki hizipsel rekabete etkisini ortaya koyuyor.

Yönetici elitler

Bu ilişkinin sonuçları, Hamaney'in ölümünden sonra İran İslam Cumhuriyeti'nin üçüncü Dini Lideri'nin seçimi sürecinde açıkça ortaya çıkıyor. Zira yönetici elitin ilk halkası, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İslam Devrim Muhafızları komutanından oluşuyor. İran anayasası Devrim Muhafızları’nın görevlerini devrimi ve kazanımlarını korumak olarak tanımlıyor. Bu madde, Devrim Muhafızları’nın yetkilerinin sınırlarını tanımlamadığı için belirsiz. Nitekim Devrim Muhafızları düzenli ordudan daha fazla siyasi etkiye sahip. Artan siyasi gücü, rejimin siyasi sistemin tesis edildiği ilk günlerden beri muhalefeti bastırmak için ona güvenmesinden kaynaklanıyor. Rolü, devrimci rejimin ideolojik koruyucusu olarak orijinal işlevinin ötesine geçerek evrildi. Nitekim Devrim Muhafızları genellikle sertlik yanlısı kanadı destekler ve bu kanadın birçok önemli ismi onun saflarından gelmektedir. Etkisi, bölge genelinde nüfuz sahibi olan Kudüs Gücü aracılığıyla dış politikaya kadar uzanmaktadır.

İkinci elit kesim ise cumhurbaşkanı ve dışişleri bakanı ile Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'ni içeren yürütme organıdır. Bu organ, güvenlik ve dış politika konularında karar alma süreçlerini koordine etmek ve kolaylaştırmaktan sorumludur. Anayasaya göre, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'nin yetkileri arasında, Dini Lider tarafından belirlenen genel politikalar çerçevesinde ülkenin savunma ve güvenlik politikalarını belirlemek, politika ile ilgili alanlarda devlet programlarını koordine etmek ve istihbarat raporları toplamak, genel savunma ve güvenlik planlarıyla ilgili sosyal, kültürel ve ekonomik faaliyetler geliştirmek, tehditlere karşı koymak için İran'ın maddi ve fikri kaynaklarını kullanmak yer almaktadır.

Cumhurbaşkanı, üyeleri hükümetin üç kolunun başkanı, Genelkurmay Başkanı, Planlama ve Bütçe Bakanı, Dini Liderin iki temsilcisi, Dışişleri, Güvenlik ve İçişleri Bakanları, görüşülen konuda uzman bakan, ordu ile Devrim Muhafızlarının en üst düzey komutanlarından oluşan Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'ne başkanlık eder.

Cumhurbaşkanı, geniş halk desteğine sahip olsa bile, Dini Liderin iradesine aykırı bir dış politika izleyemez. Liderin veya rejim içindeki diğer etkili unsurların karşı çıktığı politikaları benimseyemez. Cumhurbaşkanının yetkileri, başta Devrim Muhafızları olmak üzere rejimin güçlü unsurlarının desteğini almadığı sürece, bir yürütme sekreterinin yetkilerine indirgenmiştir. Otoriter rejimleri karakterize eden yönetici elit dinamiklerine gelince, iki tür kapalı elit çemberi vardır. Birincisi, aynı elitin sürekli olarak bir pozisyondan diğerine geçmesini içerir. İkincisi ise, aynı elit kesimin üyelerinin aynı pozisyonlarda tutulmasını, böylece önemli dış politika kararlarının Lider veya baskın kurum tarafından alınmasını içerir. İslam Devrimi'nin zaferinden bu yana siyasi pozisyonların bir dizi etkili figür arasında yoğunlaştığı İran rejimi de bu iki çemberi içermektedir ve aynı elit kesim, yürütme, yasama ve yargı görevlerinde dönüşümlü olarak yer almıştır.

Yukarıdakiler göz önüne alındığında ve İran rejiminin siyasi ve anayasal gerçekleri dikkate alındığında, Dini Lider artık sahnede olmasa da, rejim hâlâ Genel Sekreteri Ali Laricani başkanlığındaki Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’ne sahip. Ayrıca, İran Devrim Muhafızları Ordusu, Washington ve İsrail ile olan çatışmayı yöneterek askeri ve ekonomik etkisini sürdürüyor. Ek olarak, anayasaya göre, yeni bir Dini Lider seçilene kadar ülkeyi yönetmek üzere Cumhurbaşkanı, Yargı Erki Başkanı ve Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’nden bir din adamından oluşan Geçici Liderlik Konseyi kurulmuştur. İran rejiminin çöktüğü söylenemez, çünkü Dini Lider tarafından kurulan ve havzalar ile dini okullardaki din adamlarına ve Tahran'daki Cuma imamlarına dayanan kişisel çıkarlar ağı devam ediyor. Ayrıca, ideolojik sisteme inanan sertlik yanlılarından oluşan bir halk tabanı da mevcut.

Aday isimler

İran ve İsrail arasındaki 12 günlük savaştan bu yana ve ABD Başkanı Donald Trump'ın o dönemde Hamaney'in nerede olduğunu bildiklerine dair imaları göz önüne alındığında, Hamaney'in üçüncü Dini Lideri seçmeye çalıştığı dikkate alınmalıdır. O dönemde üç ismin adı geçtiği ancak kimliklerinin İsrail tarafından hedef alınmamaları için açıklanmadığı söylenmişti. Nitekim İsrail şu anda rejimin ve liderlerini seçen kurumların tüm sembollerini ortadan kaldırmaya çalışıyor, tıpkı Uzmanlar Meclisi'nin 88 üyesini suikast ile hedef alması gibi. Bu nedenle, bir sonraki Dini Lider büyük olasılıkla zaten biliniyor ve Devrim Muhafızları ile güçlü bağları ve ekonomik, siyasi ve askeri nüfuz ağı olan Hamaney'in oğlu Mücteba Hamaney gibi adı medyada paylaşılanlardan biri. Medyada bahsedilen diğer isimler arasında eski cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Ali Rıza Arafi, Muhsin Kumi, Muhsin Raki, Sadık Laricani, Golam Ejei ve Haşim Buşehri yer alıyor.

Olası senaryolar

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Hameney, geçen yılki 12 günlük savaşın sona ermesinden sonra, sahneden çekilmesi durumunda kendisine üç olası halef belirledi. Bu nedenle, yeni liderliğin, siyasi, ekonomik ve askeri kontrolü elinde bulunduran Devrim Muhafızları, ailesiyle birlikte rejimin tüm hayati kurumlarında önemli bir etkiye sahip olan Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani, Parlamento Başkanı Muhammed Bakır Galibaf arasında bir uzlaşı yoluyla seçilmesi bekleniyor. Yeni liderliğin yapısı, İran dış politikasının hatlarını belirleyecek.

Süresi uzayan ve ABD’nin hedef listesinin büyümesiyle devam eden savaşın gölgesinde, bir sonraki Dini Liderin kim olacağı sorusunu ele alıyoruz. Bu soru, özellikle Hamaney'in daha önce rejimin sürekliliğini sağlamak için devrimci bir figürün seçilmesinin gerekliliğini vurguladığı göz önüne alındığında önemli. Amerikan saldırıları ve İsrail'in rejimi istikrarsızlaştırma ve devirme girişimleri gölgesinde, özellikle Hamaney'in dünya görüşünü ve kendi öz algısını paylaşan devrimci bir figür seçmek artık mümkün mü? İsrail devlet kontrolünü zayıflatmak ve böylece vatandaşların sokağa çıkmasını teşvik etmek için güvenlik kurumlarını ortadan kaldırma veya bazı iddialara göre İran sınırlarındaki silahlı ayrılıkçı gruplar yoluyla rejimi devirmeyi amaçlıyor. Bu nedenle saldırılar İran'ın batısına odaklanıyor.

İkinci senaryo, Washington'un, gerilimi tırmandırmama şartıyla rejimin hayatta kalma olasılığını görüşmek üzere İran'da halihazırda iktidarda olanlar ile temasa geçmesini içeriyor. Washington, Hasan Ruhani gibi rejim içinden reformist bir figürü desteklemeye bile çalışabilir. Ancak, savaş devam ederse ve hem İran hem de Washington birbirini yıpratmaya çalışırsa, bu senaryo zayıf olmayı sürdürüyor. Böyle bir senaryoda, İran'ın devrimci rejimin direncini göstermek için daha sert bir figüre ihtiyacı olabilir.

Üçüncü senaryo, Washington'un, Amerikan taleplerine uyulması karşılığında, Devrim Muhafızları'nın ekonomik çıkarlarını (ki bu çıkarlar İran ekonomisinin yüzde 40'ını oluşturmaktadır) koruması konusunda bir Devrim Muhafızları komutanıyla anlaşmaya varmaya çalışmasıdır. Son olasılık ise, 40 yılı aşkın süredir marjinalleştirilmiş olan İran ordusunun, Devrim Muhafızları'nın politikalarının devletin ve rejimin varlığını tehdit ettiğini öne sürerek, iktidarı yeniden ele geçirmek için askeri bir darbe düzenlemesidir. Bu noktada, mevcut aktörlerin, devam eden savaşın arka planında bir sonraki Dini Lider ve başkanının seçimini koordine edecek taraflar olacağının altını çizmek gerekir. Dahası İran liderliği, savaşın değişkenlerine ve rejimin Amerikan ve İsrail saldırılarına dayanma gücüne bağlıdır. Yine İran'ın bölgesel politikasının siyasi gidişatı, hem bölgeyle hem de vekil güçler ağı ve 40 yıldır yatırım yaptığı ve kaderi şu anda belirsiz olan bölgesel rolüyle ilişkisine de bağlıdır. Buna ek olarak, sertlik yanlıları ve reformistler arasındaki bilinen siyasi rekabet azalacak ve rejimin tek odak noktasının hayatta kalmak olduğu bir dönemde artık mevcut olmayacaktır. Dolayısıyla hayatta kalmak için en önemli şey uzlaşmadır.

Yeni liderliğin özellikleri

Hamaney ile aynı güce sahip, böylece dış politikayı şekillendirmede birincil aktör olacak bir Dini Lider mi göreve gelecek? Yoksa atama, Devrim Muhafızları'nın baskın rol oynadığı ve Velayet-i Fakih sistemini korumak için yapılmış bir formaliteden ibaret mi olacak?

Şüphesiz, yeni liderliğin özellikleri, İran'ın Hamaney'in nükleer silaha sahip olmayı yasaklayan fetvasına uymaya devam mı edeceğini yoksa nükleer doktrini değiştiren ve gelecekte caydırıcılığa sahip olmak için nükleer silah geliştirme sürecini hızlandırmaya yönelen daha sert bir liderliğe mi tanık olacağımızı belirleyecektir.


İran savaşı ‘yeni bir aşamaya’ giriyor... Uzmanlar Meclisi Hamaney’in halefini seçiyor

İran savaşı ‘yeni bir aşamaya’ giriyor... Uzmanlar Meclisi Hamaney’in halefini seçiyor
TT

İran savaşı ‘yeni bir aşamaya’ giriyor... Uzmanlar Meclisi Hamaney’in halefini seçiyor

İran savaşı ‘yeni bir aşamaya’ giriyor... Uzmanlar Meclisi Hamaney’in halefini seçiyor

İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, savaşın yeni bir aşamaya girdiğini duyurdu. Zamir, “Sürpriz saldırı aşamasını başarıyla tamamladık. Bu süreçte hava üstünlüğünü sağladık ve balistik füze ağını etkisiz hale getirdik. Şimdi operasyonun yeni aşamasına geçiyoruz” ifadelerini kullandı.

İran devlet televizyonunun bugün aktardığı bilgilere göre söz konusu açıklama, ülkedeki Liderlik Konseyi’nin yeni Dini Lider’in seçimini yapacak Uzmanlar Meclisi toplantısının nasıl gerçekleştirileceğini tartışmak üzere bir araya geldiğini bildirmesiyle aynı zamana denk geldi. Liderlik Konseyi tarafından yapılan açıklamada, Dini Lider seçim takvimi veya Uzmanlar Meclisi’nin oylamayı yüz yüze mi yoksa uzaktan mı yapacağına dair bir bilgi verilmedi.

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump dün akşam telefonla katıldığı NBC News mülakatında, İran’a kara kuvveti gönderilmesini ‘zaman kaybı’ olarak nitelendirdi. Trump, “Her şeyi kaybettiler. Deniz filolarını kaybettiler. Kaybedebilecekleri her şeyi kaybettiler” şeklinde konuştu.


İran savaşının dumanı Gazze Şeridi’nin yolunu kaplıyor

İran’dan fırlatılan bir füze, Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki el-Bureyc Mülteci Kampı’nın üzerinden geçerken görüldü. (AFP)
İran’dan fırlatılan bir füze, Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki el-Bureyc Mülteci Kampı’nın üzerinden geçerken görüldü. (AFP)
TT

İran savaşının dumanı Gazze Şeridi’nin yolunu kaplıyor

İran’dan fırlatılan bir füze, Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki el-Bureyc Mülteci Kampı’nın üzerinden geçerken görüldü. (AFP)
İran’dan fırlatılan bir füze, Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki el-Bureyc Mülteci Kampı’nın üzerinden geçerken görüldü. (AFP)

ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş gündemdeyken, Gazze Şeridi karmaşık bir süreçle karşı karşıya. Ekim ayında varılan ateşkes anlaşmasının uygulanmasına yönelik siyasi adımlar şu ana kadar duraklamış durumda.

Hamas ve diğer Filistinli gruplar, Donald Trump’ın planının ikinci aşamasına daha hızlı geçmeyi hedefliyordu. Ancak İran’a yönelik savaş, bu süreci belirsizliğe sürükledi.

Ateşkes anlaşmasının ardından İsrail, Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi’nin bölgeye girerek hükümet görevlerini devralmasını engelledi. Ayrıca, grupların silahsızlandırılmasına yönelik baskıyı sürdürdü. İran’a karşı yürütülen savaş, tüm bu sürecin daha da aksamasına yol açtı.

Arabulucularla sınırlı iletişim

Hamas’ın yetkililerine dayandırılan haberlere göre, Gazze Şeridi’ndeki durumla ilgili arabulucularla sınırlı ve kısmi bir iletişim sürüyor. Yetkililerden biri, özellikle Katar ve Türkiye’nin savaş krizine yoğunlaştığını ve bu nedenle sürece daha fazla dahil olduklarını, Mısır aracılığıyla iletişimin ise hâlâ takip edildiğini, ancak Mısır’ın da bölgesel durumla ilgilenmekte olduğunu belirtti.

sxcdfgt
Gazze şehrinde yerinden edilmiş Filistinlilerin çadırları (Reuters)

Hamas kaynakları, İran’a yönelik savaşın başlamasından bu yana hareketin liderliği ile ABD yönetimi arasında doğrudan veya arabulucular üzerinden herhangi bir yeni iletişim kurulmadığını ifade etti. Ayrıca, silah meselesiyle ilgili olarak da harekete resmi bir öneri sunulmadığı vurgulandı.

Kaynaklar, mevcut savaşın Gazze Şeridi’ndeki durumu etkileyebileceğine dair endişelerini gizlemiyor. İsrail, arabulucuların müdahalesiyle ABD talebi üzerine yeniden açılan sınır kapılarını kapatarak durumu kendi lehine kullanmaya çalıştı. Uzun sürecek bir savaşın Gazze dosyasını daha da olumsuz etkileyebileceği, özellikle de İran’la yapılacak müzakereler sırasında Filistin meselesinin daha uzun süre göz ardı edilebileceği kaydedildi.

Tek taraflı kınama

İran’a yönelik savaşın başlamasından bu yana, Hamas ve diğer Filistinli gruplar, Tahran’a düzenlenen saldırıları ve Ali Hamaney suikastını kınadı. Ancak Körfez ülkelerine yönelik saldırılar konusunda hareket, ne resmi açıklama ne de bireysel yorumlar aracılığıyla bir tutum sergilemedi.

Hamas liderlerinin, bazı gazetecilerin bu saldırılara ilişkin sorularına yanıt vermekten kaçındığı gözlendi.

Hamas kaynakları, hem Gazze içinden hem de dışından, hareketin şu anda ‘yaşananlara karşı sessiz kalmayı’ tercih ettiğini belirtiyor. Liderler, herhangi bir pozisyon almanın ileride kendileri aleyhine yorumlanabileceğini düşündükleri için, yalnızca İran’a yönelik saldırıları kınamayı uygun gördü.

Bir kaynak, Hamas liderliğinin Körfez ülkelerine karşı İran’ın saldırılarını kınayamayacağını kabul ediyor. Bunun nedeni, İran’ın bu saldırıların yalnızca bölgedeki ABD üslerini hedef aldığını öne sürmesi ve Körfez ülkelerinin de bu saldırıları kendi güvenlikleri açısından değerlendirmesi.

Kaynak, Hamas’ın ‘tüm taraflarla ilişkilerini korumaya önem verdiğini’ ve bölgedeki devam eden askeri savaş ortamında kendini siyasi çatışmaların içine çekmek istemediğini belirtti.

Bu tutum, Hamas içinde sahadaki ve tabandaki kesimlerde farklı yansımalar oluşturdu; saldırılara ilişkin görüşler bölünmüş durumda.

Ancak Filistinli grupların medya alanında, ‘yönlendirmeler sürekli olarak İran’ın savaş anlatısına güçlü destek verilmesini’ öngörüyor.

Hamas’ın çeşitli platformlarında, merhum Yahya Sinvar’ın konuşmaları düzenli olarak paylaşılıyor. Sinvar, 7 Ekim 2023 öncesi yaptığı bir konuşmada ‘bölgesel bir savaşın olacağını’ belirtmişti.

Gazze Şeridi’nde Hamas ve diğer Filistinli grupların kontrolünde bulunan bölgelerdeki camilerde, İran’a destek için duaların yoğunlaştığı gözlemleniyor.

Hamas liderliğinin, bölgedeki saldırılar nedeniyle güvenlik önlemlerini sıkılaştırdığı öğrenildi. İsrail’in liderliğe yönelik ani bir saldırı yapabileceği korkusu hâkim. Bu endişe, dün sabah, Lübnan’daki Kassam Tugayları üyelerinden biri olan Vesim el-Ali’nin el-Bedavi Mülteci Kampı’ndaki bir konut saldırısında öldürülmesiyle pekişti. El-Ali’nin kardeşi de yaklaşık bir yıl önce benzer bir saldırıda hayatını kaybetmişti.