Cibuti Cumhurbaşkanı Şarku’l Avsat’a konuştu: Zorluklar büyük ve Cidde zirvesi Arap eylemini güçlendiriyor

Sudan konusunu endişeyle takip ediyoruz. Suriye’deki krizi sona erdirecek bir ilerlemeyi memnuniyetle karşılıyoruz.

Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Omar Guelleh (Getty)
Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Omar Guelleh (Getty)
TT

Cibuti Cumhurbaşkanı Şarku’l Avsat’a konuştu: Zorluklar büyük ve Cidde zirvesi Arap eylemini güçlendiriyor

Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Omar Guelleh (Getty)
Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Omar Guelleh (Getty)

Cuma günü tüm gözler Suudi Arabistan’ın batısındaki Cidde’ye çevrilecek. Zira o gün Cidde, Sudan’daki silahlı çatışmanın önderlik ettiği karmaşık jeopolitik koşullar ve çok sayıda Arap krizi ortasında Arap Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak. Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Omar Guelleh de yaptığı açıklamada, “Arap halkları, bölgedeki kriz durumlarını içeren ve ortak Arap eylemini teşvik eden kararlar almak için zirveye güveniyor” diyerek, Yemen’de güvenlik ve istikrarı yeniden sağlamak için Suudi Arabistan’ın sürekli çabalarına dikkati çekti.

Guelleh, Şarku’ Avsat’a verdiği röportajda, Arap dünyasının ortak eylem ve uluslararası toplumun değişmezleriyle çelişmeyecek şekilde yeni küresel blokların ortaya çıkışından izole olmadığını söyledi. Arap kararını güçlendirmede ve safları birleştirmede Suudi Arabistan’ın merkezi önemine dikkati çeken Omar Guelleh, ülkesi ile Krallık arasında deniz ve hava taşımacılığı ve serbest bölge kurulması alanlarında ortak projeler oluşturmak için çalışmaların devam ettiğini açıkladı.

Guelleh, “Suudi Arabistan- ABD inisiyatifi, Sudan krizini Cidde Bildirgesi’ne dahil etmek için muazzam bir çaba harcıyor. Sudan krizini kontrol altına almak için etkili bir arabuluculuk başlatmaya hazırız. İGAD girişiminin derinleşen krize çözüm bulunmasına katkı sağlamasını temenni ediyoruz” diyerek, Suudi Arabistan- İran yakınlaşmasının bölgede istikrar ve kalkınmanın temellerini attığına ve ortak İslami eylemi teşvik ettiğine vurgu yaptı.

Guelleh, Suriye krizini sona erdirmek ve güvenlik, istikrar ve kalkınmayı yeniden sağlamak için siyasi izolasyonu kaldırmak amacıyla kaydedilen ilerlemeye de değinirken, radikalizm, terörizm ve yasa dışı göçün, deniz trafiğinin ve Kızıldeniz’in güvenliğinin önündeki en önemli zorluklar olduğunu belirtti. Ayrıca Nahda (Rönesans) Barajı krizinin çözülmesi ve ilgili tarafları tatmin edecek bir anlaşmaya varılması konusundaki iyimserliğini dile getirdi.

Cibuti Cumhurbaşkanı ayrıca, ülkesinin Rusya- Ukrayna krizini sona erdirme çabalarını desteklediğini belirterek, nükleer savaşa doğru kayma uyarısında bulundu.

İşte Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Omar Guelleh’in Şarku’l Avsat’a verdiği röportajın tamamı;

Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Omar Guelleh
Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Omar Guelleh

-Arap Zirvesi cuma günü Cidde’de yapılacak. Beklenen en önemli gündemi nedir?

Zirve bazı kardeş Arap ülkelerinin tanık olduğu çok sayıda ve karmaşık jeopolitik değişimler ve kritik koşullar ışığında düzenleniyor. Onu farklı kılan ve ona özel bir önem veren de budur. Büyük kardeş, Arapların başı ve Müslümanlığın kubbesi olan Suudi Arabistan’da düzenlenmesi de önemli. Arap dünyasındaki en önemli çetrefilli ve sıcak konuların yanı sıra bölgedeki çeşitli jeopolitik gelişmelerin zirvenin gündeminde yer alması bekleniyor.

-Bu zirvenin karşılaşacağı başlıca zorluklar nelerdir?

Arap dünyasındaki zorluklar, şu an çok ve karmaşıktır. Çok kötü ve tehlikeli bir duruma tanık olan Sudan ve Yemen gibi birçok kardeş ülkenin kritik koşullardan geçtiği de bilinmektedir. Bununla birlikte Suudi Arabistan’ın krizi çözme, insanların acılarına son verme ve ‘mutlu’ Yemen’de güvenlik ve istikrarı yeniden tesis etme çabalarına yönelik büyük bir iyimserliğe sahibiz. Bunlar takdire şayan.

Filistin’de İsrail işgal polisinin mübarek Mescid-i Aksa’nın ayrılmaz bir parçası olan Babu’r Rahme mescidine baskın yapması ve oraya saygısızlık etmesi gibi İsrail’in işgal altındaki Kudüs’teki İslam ve Hristiyanlık dini kutsallarına yönelik saldırıları son dönemlerde de devam ediyor. Aynı şekilde El-Halil kentindeki İbrahim Camii’nin çatı ve duvarlarında işgalci İsrail’in bayrağı dalgalanıyor. Bu, uluslararası hukukun, Cenevre sözleşmelerinin ve uluslararası meşruiyet kararlarının açık bir ihlali ve İslam ulusunun duygularına yönelik bir provokasyondur. Statülerini geri kazanmak için çeşitli zorluklarla karşılaşan birçok kardeş ülke var. Ayrıca Libya, Suriye ve Somali gibi ülkeler de birçok karışıklığa, huzursuzluğa ve savaşa tanık oluyor.

Mevcut Arap zirvesinin, Arap dünyasının tanık olduğu kriz durumlarının ve kritik durumların kardeşler arasında birlik ve beraberliğin korunmasını garanti edecek şekilde çözülmesine katkı sağlayacak tavsiye ve kararlarla sonuçlanmasını, Arap dünyası için huzursuzluktan, güvenlik sıkıntılarından ve savaşlardan uzakta refah sağlamasını ve ortak Arap eyleminin güçlendirilmesine katkıda bulunmasını temenni ediyoruz.

Hartum’da paramiliter Hızlı Destek Kuvvetleri ile ordu arasındaki çatışmalar sırasında hava bombardımanından sonra binaların üzerinde dumanlar yükseliyor (Reuters)
Hartum’da paramiliter Hızlı Destek Kuvvetleri ile ordu arasındaki çatışmalar sırasında hava bombardımanından sonra binaların üzerinde dumanlar yükseliyor (Reuters)

-Cibuti’nin İGAD ülkelerinin bir parçacı olması çerçevesinde Sudan konusu nasıl ele alınacak?

Kardeş Sudan’daki kanlı olayları büyük bir endişeyle takip ediyoruz. İGAD grubu mevcut krizin çözümü için arabuluculuk girişimini proaktif olarak ortaya koydu. Cibuti Cumhuriyeti, Kenya Cumhuriyeti ve Güney Sudan Cumhuriyeti cumhurbaşkanları Sudan’a gitmek üzere tayin edildi ve arabuluculuk başlatmak için istişareler devam ediyor. Ancak üç cumhurbaşkanının Hartum’a yönelik hareketi, ateşkese ve ‘ihlallere sahne olan’ ateşkesin kararlılığına bağlı olmaya devam ediyor. Etkili arabuluculuk başlatmaya hazırız ve İGAD girişiminin Nisan ortasından bu yana kötüleşen krize acil bir çözüm bulunmasına katkıda bulunacağını umuyoruz. Ayrıca Suudi Arabistan Krallığı ve ABD’nin ateşkes için Cidde diyaloğundaki mevcut arabuluculuğunu da takdir ediyoruz.

Özellikle Cibuti Cumhuriyeti’nin rolüne ilişkin olarak, bizi onunla bağlayan ilişkilerin derinliği ve gücüne dayanarak, tarih boyunca kardeş Sudan ile dayanışma içinde olduk ve olmaya devam ediyoruz. Cibuti Cumhuriyeti, Afrika Boynuzu’nda barış ve uzlaşmaya katkı sağlamadaki onurlu rolleriyle tanınıyor. Önceki aşamalarda Sudan taraflarını yakınlaştırmaya yönelik uzlaştırma çabalarına katkıda bulunmuştur. Bunların arasında, Sudan Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanı Ömer Hasan el-Beşir ve Ümmet Partisi lideri eski Başbakan Sadık el-Mehdi’nin katılımıyla, 1999 sonlarında Sudan hükümeti ile muhalefetteki Ümmet Partisi arasında arabuluculuk yaptığımız Kapsamlı Barış Anlaşması da var. Bu anlaşma, o dönemde var olan pek çok sorunun ve çatışmanın çözülmesine katkıda bulunmuştur. Aynı zamanda tarafları barış içinde bir arada yaşama yoluna ve yüksek çıkarların önceliğine sokmuştur.

Unutmayın ki Cibuti Cumhuriyeti, İGAD örgütünün mevcut başkanlığını kardeş Sudan’a devretti. Bu durum, Cibuti’nin kardeş Sudan halkına bir hediyesidir ve mevcut yolculuklarında onlara destek sağlama amaçlıdır. Bu durum, Cibuti Cumhuriyeti’nin Sudan’ı desteklemeye ve karşı karşıya olduğu tüm zorlukların üstesinden gelmede yanında olmaya ve onu uluslararası forumlar aracılığıyla desteklemeye kararlı olduğunu gösterir. Cibuti Cumhuriyeti, kardeş Sudan Cumhuriyeti’ndeki gelişmeleri büyük bir dikkatle ve endişeyle takip ediyor. Birçok kıtasal ve bölgesel kuruluşa üyeliği aracılığıyla, sevgili Sudan’ın istikrarını ve birliğini korumak ve kardeş halkının çıkarlarını elde etmek için her şeyi yapmaya hazır olduğunu ifade ediyor.

Suriye Dışişleri Bakanı Faysal el-Mikdad, Cidde’deki Arap dışişleri bakanları toplantısında (AFP)
Suriye Dışişleri Bakanı Faysal el-Mikdad, Cidde’deki Arap dışişleri bakanları toplantısında (AFP)

-Şam, Cidde Zirvesi aracılığıyla Arap Birliği’ne dönüyor. Arap ülkeleri, Suriye meselesini nasıl ele alacak?

Teorisyenler, her zamankinden daha güçlü hale gelen yeni bir dünya düzenine göre yeni bir jeopolitik haritadan bahsediyorlar. Ancak bu, ülkelerin konumlarında ve coğrafi sınırlarında ani ve köklü bir değişiklik olacağı anlamına gelmiyor. Bu, Vestfalya Antlaşması ve müteakip uluslararası anlaşmalardan bu yana bir dereceye kadar kanıtlanmıştır. Ancak aynı zamanda yeni küresel blokların ortaya çıkması doğaldır ve Arap dünyası, dünyanın bu konuda tanık olduğu gelişmelerden izole değildir. Herhangi bir Arap ülkesinin, ortak Arap eylemi ve uluslararası toplumun değişmezleriyle çelişmeyecek şekilde, çıkarlarını gördüğü ekonomik, askeri ve benzeri herhangi bir blokla işbirliği yapması doğaldır.

-ABD ve Çin’in Afrika kıtasına yönelik yarışı ne durumda?

Afrika’daki ABD- Çin rekabeti kalkınmanın çıkarınaysa, bu bizim memnuniyetle karşıladığımız olumlu bir konudur.

- Rusya- Ukrayna krizini, Rusya- Çin yakınlaşmasını ve bunların bölgeye etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ukrayna- Rusya savaşı ikinci yılına girdi ve maalesef yakın bir son görünmüyor. Olumsuz etkilerinin belirli bir coğrafi alanla sınırlı olmadığı, tüm dünyayı gölgeleyen, ekonomik büyümeyi engelleyen küresel bir kriz olduğu kesin. Dünyadaki ihracat ve ithalat hareketlerini etkilemesi sonucu enflasyon oranı artmakta. Durumun daha da kötüye gitmemesini ve bir nükleer savaşa kaymamasını umuyoruz. Bunun yerine, krizi siyasi olarak sona erdirmeye yönelik uluslararası çabalara desteğimizi tazeliyoruz. Ayrıca çatışma taraflarının müzakereleri kabul edeceğini umut ediyoruz.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Farhan, İranlı mevkidaşı Hüseyin Emir Abdullahiyan ve Çinli mevkidaşı Chen Gang, 6 Nisan’da Pekin’de iki ülke arasındaki anlaşmanın imzalanması sırasında (AP)
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Farhan, İranlı mevkidaşı Hüseyin Emir Abdullahiyan ve Çinli mevkidaşı Chen Gang, 6 Nisan’da Pekin’de iki ülke arasındaki anlaşmanın imzalanması sırasında (AP)

-Bölge, son dönemde Riyad ve Tahran anlaşması başta olmak üzere hızlı değişimlere sahne oluyor. Bu anlaşma bölgeye nasıl yansıyacak?

Riyad ve Tahran arasında 2016’dan bu yana kesintisiz bir kopuştan sonra ikili ilişkilerin yeniden kurulmasına yönelik son anlaşmanın olumlu sonuçları, kuşkusuz en başta hem Suudi Arabistan’ın hem de İran’ın gelişimine yansıyacaktır. Uyum ve işbirliği her zaman ilgili tüm tarafların yararınadır. Suudi Arabistan Krallığı ve İran ağırlığı ve büyüklüğündeki iki ülke arasındaki herhangi bir yakınlaşma ve işbirliği, şüphesiz tüm bölgede istikrar ve kalkınmanın temellerinin atılmasına katkıda bulunacak ve ortak İslami eylemi güçlendirecektir.

-Cibuti’nin Suudi Arabistan ile apayrı bir ilişkisi var ve iki ülke arasındaki işbirliğinin artmasından bahsediliyor.

Suudi Arabistan ile ilişkilerin güçlü ve köklü olduğu doğru. Bu ilişkiler çok eskidir. Kıyıları aşan iki kardeş halk arasındaki iletişim çok eskidir. Aralarında birçok gelenek ve görenek açısından güçlü benzerlikler vardır. Resmi düzeyde Suudi Arabistan’ın Cibuti’ye verdiği destek bağımsızlık öncesine kadar uzanıyor. Suudi Arabistan, Cibuti mücadelesinin yanında yer aldı ve onu çeşitli uluslararası ve bölgesel forumlar aracılığıyla destekledi. Suudi Arabistan, kardeşi Cibuti’yi çeşitli siyasi, ekonomik, eğitimsel ve diğer alanlarda desteklemeye devam etti ve etmeye devam ediyor. İki kardeş ülke arasındaki ilişkiler her geçen gün daha da güçleniyor ve çeşitli dosyalara yönelik siyasi vizyonlarda uyum vardır. Sürekli işbirliği ve koordinasyon açısından ise güvenlik ve askeri olanlar da dahil olmak üzere birkaç komite mevcut. İki ülke arasındaki çeşitli alanlarda ikili işbirliğinin altında genel bir çerçeveyi temsil eden ortak Cibuti- Suudi Arabistan komitesi vardır. Cibuti ve Suudi iş adamlarından oluşan ortak bir konsey de mevcut.

Son yirmi yılda limanlar alanında nicelik ve nitelik olarak kaydettiğimiz muazzam gelişmeye dayanarak, iki kardeş ülke arasındaki deniz taşımacılığı, lojistik hizmetler ve limanlar alanındaki işbirliğini güçlendirmek için sabırsızlanıyoruz. Cibuti’de doğrudan deniz ve hava taşımacılığı alanında ortak projeler oluşturulması ve Suudi ihracat ve ürünleri için uluslararası serbest ticaret bölgesi içerisinde serbest bölge ve depoların kurulması için çalışmalar devam etmektedir.

Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ne kıyısı olan ülkelerin dışişleri bakanları toplantısına ait bir arşiv fotoğrafı (Şarku’l Avsat)
Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ne kıyısı olan ülkelerin dışişleri bakanları toplantısına ait bir arşiv fotoğrafı (Şarku’l Avsat)

-Peki tüzüğü 2020’de Suudi Arabistan’da imzalanan Kızıldeniz’e kıyısı olan Devlet Konseyi hakkında değerlendirmeniz nedir?

Kızıldeniz’in stratejik önemi, siyasi ve ekonomik avantajları binlerce yıl öncesinden biliniyordu. Doğu ve batı denizlerinin ortasında veya daha özel olarak Akdeniz ile Hint Okyanusu arasındaki konumu ile ayırt edilir. Uzun bir deniz kıyısı olmasının yanı sıra kuzey ile güney, doğu ile batı arasında yüzen bir köprü gibidir. Jeopolitik olarak, uzun kıyıların deniz suyunu ve oradaki seyrüseferi kontrol etme konusunda ezici bir yeteneğe sahip olduğu söylenebilir. Sonuç olarak, bu denize kıyısı olan ve kıyılarını kontrol eden ülkeler, etrafındaki herhangi bir çatışmada kilit rol oynamaktadır. Böylece Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan bu siyasi, askeri ve ekonomik arteri en kısa deniz yolu ile kontrol etmektedir.

Bu denizin aşırı öneminden hareketle, ona komşu olan ülkelerin omuzlarına yüklenen sorumluluk çok büyüktür. Suudi Arabistan bu konuda ilk adım atan ülkeler arasında yer aldı. Kızıldeniz güvenliği fikri, Suudi Arabistan Krallığı, Mısır ve Yemen Mütevekkilî Krallığı arasında 21 Nisan 1956’da imzalanan Cidde Paktı’na kadar uzanmaktadır. Bu tüzük, Kızıldeniz’de ‘ortak güvenlik sistemi’ kurulması için yapılan ilk çağrıdır.

Ülkemiz (Cibuti Cumhuriyeti), büyük stratejik ekonomik ve siyasi öneme sahip Babülmendep Boğazı’na bakan, Kızıldeniz’deki eşsiz coğrafi konumu ile karakterize ediliyor. Bu çerçevede deniz seyrüseferini korumak, terörizmle mücadele etmek ve bölgeyi ve bir bütün olarak dünyayı saran güvenlik sorunlarıyla mücadele etmek için büyük güçlerle koordinasyon ve işbirliği yoluyla uluslararası güvenlik ve istikrarı sağlamaya yönelik çabalarda çok önemli bir rol oynuyoruz.

Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ne kıyısı olan Arap ve Afrika Devletleri Konseyi’nin tüzüğü ise üye ülkeler tarafından Ocak 2020’de imzalandı. Tüzüğünü onaylayan ilk ülkeler arasındaydık. Ayrıca daha önce konseyin merkezinin Suudi Arabistan’ın Riyad şehrinde olmasını önerdik. Daha sonra bu konu üzerinde uzlaşıya varıldı. Konseyin üye devletler arasında koordinasyon ve işbirliği konusunda üzerine düşen rolü oynamaya başlaması beklenmektedir. Üye devletler olan Cibuti, Suudi Arabistan, Mısır, Sudan, Ürdün, Somali, Yemen ve Eritre siyasi, ekonomik, güvenlik ve çevresel alanlarda bunu başarmanın yollarını araştırıyorlar. Deniz seyrüseferinin ekonomik ve siyasi olarak güvence altına alınması için bu konseyin çok önemli olduğunu vurgulamak isterim. Bölge, radikalizm, terörizm ve yasa dışı göç gibi ‘küresel ve bölgesel dayanışma’ ile üstesinden gelinebilecek birçok zorlukla çevrilidir.



Fukuyama: Saddam Hüseyin'in devrilmesi beni değiştirdi ve muhafazakar akımdan uzaklaştırdı

Fukuyama, Trump'ı 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarının bir uzantısı olarak görüyor (Independent Arabia)
Fukuyama, Trump'ı 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarının bir uzantısı olarak görüyor (Independent Arabia)
TT

Fukuyama: Saddam Hüseyin'in devrilmesi beni değiştirdi ve muhafazakar akımdan uzaklaştırdı

Fukuyama, Trump'ı 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarının bir uzantısı olarak görüyor (Independent Arabia)
Fukuyama, Trump'ı 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarının bir uzantısı olarak görüyor (Independent Arabia)

Mustafa Ensari

Amerikalı düşünür Francis Fukuyama, Irak'ın ABD tarafından işgal edilmesinden 23 yıl sonra, entelektüel kariyerinin en tartışmalı noktalarından birine, Saddam Hüseyin'in devrilmesi ve ardından gelen savaşa ilişkin duruşuna geri dönüyor. 1990'ların sonlarında neo-muhafazakar akıma yakın olan ve Irak'ta rejim değişikliği çağrısında bulunan mektupları imzalayan Fukuyama, şimdi Irak deneyiminin kendisinin bu akımdan uzaklaşmasının nedeni olduğunu söylüyor.

New York Times'a verdiği röportajda Fukuyama, İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya ve Japonya deneyimlerini örnek göstererek, itirazının prensipte bir diktatörü devirmek için güç kullanılmasına yönelik olmadığını, asıl itirazının Amerika Birleşik Devletleri'nin kendi toplumundan kültürel ve politik olarak çok farklı bir toplumda radikal ve kalıcı bir değişim gerçekleştirme kabiliyetine yönelik olduğunu açıklıyor.

“Bir diktatörü devirmek için güç kullanılmasıyla ilgili bir sorunum yok” diyor, ancak 1990'larda “Amerika Birleşik Devletleri'nin tamamen farklı bir toplumda radikal bir değişim gerçekleştirmeyi sürdürme kudretinden oldukça şüphe duyduğunu” da belirtiyor.

Irak'ta yaşananlar “beklediğimden daha kötüydü”

 Ona göre, Irak savaşı, bu şüphelerin neo-muhafazakârlarla siyasi ve entelektüel bir kopuşa dönüştüğü an oldu. George W. Bush yönetiminin ilk görevinde -Saddam Hüseyin'i devirmekte- başarılı olacağından, ancak eski rejimin kalıntılarından istikrarlı bir devlet kurma gibi daha zor olan görevde başarısız olacağından korkuyordu. Olanlar için “beklediğimden daha kötüydü” diyen Fukuyama, Amerikan yönetiminin “işgal sırasında bu uzun vadeli çabaya daha az hazırlıklı olduğunu” da ekliyor.

ghyju
2003 işgalinden sonra Bağdat'taki Firdevs Meydanı'nda Saddam Hüseyin heykelinin yıkıldığı an (Wikipedia)

O pozisyonunu, artık Saddam'ın iktidarda kalmaya devam etmesini savunmaya başladığı için değil, Irak ona otoriter bir rejimi devirmenin bir şey, yerine istikrarlı bir rejim kurmanın ise bambaşka bir şey olduğunu gösterdiği için değiştirdi. Bu yeniden değerlendirme, günümüzde de devam eden, Amerikan gücünü rejimleri ve toplumları yeniden şekillendirmenin bir aracı olarak gören neo-muhafazakarların temel fikirlerinden birine değiniyor. Bölgedeki ülkelerin aynı nedenlerle öfkesini uyandıran İran ile mevcut savaş da buna dahil.

İşgalden sonraki yıllarda Fukuyama, New York Times’a verdiği uzun röportaj ile diğer yayın organlarına verdiği röportajlarda belirttiği gibi, Saddam'ın devrilmesinin ve sonrasına dair yeterli bir planın yokluğunun, başta İran olmak üzere diğer güçlerin istismar edeceği bir boşluk yaratacağı konusunda uyarıda bulundu. Ve zamanla Tahran Irak'ta önemli bir nüfuz kazandı, ona bağlı silahlı fraksiyonlar yükselerek, güç ve güvenlik denkleminin bir parçası haline geldi. Bu, Saddam'dan sonra istikrarlı, demokratik bir Irak'a dair Amerikan vizyonundan tamamen farklı bir senaryoydu. Bu milis gruplar, Washington'un farkında olmadan kendisi ve bölgedeki ana müttefikleri için yarattığı bir düşman haline geldi.

Radikal İslam, yaygın olarak inanıldığından daha az tehlikelidir

Fukuyama'nın eleştirisi Irak deneyimiyle sınırlı kalmıyor. Ona göre, daha geniş dönüm noktası, bazı çatışmaların yalnızca ekonomi ve maddi çıkarlarla açıklanamayacağını ortaya koyan 11 Eylül 2001 saldırılarıydı. Söylediğine göre saldırılar, tanınma, aşağılanma ve fedakarlıkla bağlantılı dini ve siyasi güdülerle hareket eden bireyler tarafından gerçekleştirildi. Bunu şöyle açıklıyor: “Eğer intihar bombacısı olmaya razıysanız, açıkça tamamen maddi olmayan bir amaca hizmet ettiğinizi hissediyorsunuzdur.”

Bununla birlikte, Fukuyama radikal İslam'ı Marksizm ve Leninizm gibi liberalizmin küresel bir ideolojik rakibi olarak görmüyor ve şöyle diyor: “Radikal İslam'ın asla dünyayı fethedecek bir ideoloji olduğunu düşünmüyorum.” Çünkü, onun değerlendirmesine göre, sınırları ve kültürleri aşan evrensel bir çekiciliğe sahip entelektüel bir proje olmaktan ziyade, nispeten yoksul ve düzensiz Müslüman toplumlarda kök salması daha olası bir ideoloji olmayı sürdürüyor.

Ancak Fukuyama, 11 Eylül’ün etkisinin önemli bir yönünü başka bir yere yerleştiriyor; Batı'nın şoka verdiği tepkiye. Fukuyama, saldırıların tehdidin doğasının kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirilmesini sağlamak yerine, özellikle Afganistan ve ardından Irak'taki Amerikan ve Batı tepkisinin, terörizmle mücadeleden öteye geçerek, Amerikan gücünün yurtdışındaki kullanımının geniş bir yeniden tanımlanmasına neden olduğunu savunuyor.

Dış politikanın militarizasyonu, 11 Eylül'den daha acımasızdır

Bunu “Batı'nın hem Afganistan'a hem de Irak'a verdiği tepki, daha doğrusu aşırı tepkisi” olarak özetleyen Fukuyama, bunun sonucunun “terörizm korkusu nedeniyle dış politikanın militarizasyonu ve Amerika Birleşik Devletleri'nde gözetleme devletinin başlangıcı” olduğunu düşünüyor. Savaşlar uzadıkça ve sonuçları başarısız oldukça, ABD'nin sınırları dışındaki siyasi geçişleri yönetme kabiliyetine olan güven azaldı ve müdahalelerinin etkinliği konusunda şüpheler arttı. Fukuyama, bu ortamın Donald Trump gibi figürlerin yükselişine ve Amerikan politikasının geleneksel kurumları, ittifakları ve dış müdahaleleri sorgulama yönünde yeniden yönlendirilmesine katkıda bulunduğunu savunuyor.

Eleştirileri daha sonra devletin işleyiş biçimine kadar uzanıyor ve sorunun artık sadece büyük kararlarla ilgili olmadığını, profesyonel devletin yerini kişisel ilişkilerin ve siyasi sadakatlerin almasıyla ilgili olduğunu belirtiyor. Bu değişimi “babacı yönetim sisteminin yeniden kurulması” olarak tanımlıyor ve özellikle Ortadoğu'da Amerikan dış politikasının yönetiminde liyakat ilkesinin gerilemesini eleştiriyor.

Bu bağlamda, “Ortadoğu'daki politikalarımızın profesyonel diplomatlar yerine, Donald Trump'ın arkadaşları ve ailesi olan Jared Kushner ve Steve Witkoff tarafından yönetildiğini görüyoruz. Ve bunun bedelini ödüyoruz, çünkü modern devletin gerçekten de devlet aygıtını yönetmek için teknokratlara ve tarafsız insanlara ihtiyacı vardır” diyor.

Fukuyama için mesele sadece etkili pozisyonlara getirilen isimlerle değil, modern devletin daha derin bir kavramıyla ilgili. Kişisel ilişkiler kurumların ve profesyonel uzmanlığın yerini aldığında, dış politika daha istikrarsız ve değişken hale gelir ve uzun vadeli bir strateji oluşturma yeteneği azalır. Bu, Irak'tan itibaren Amerikan gücünün sınırlarını yeniden düşünmeye iten sorunun aynısıdır.

Gelişmekte olan ülkelerde güç kullanımı

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Fukuyama, İran ve bölgedeki vekilleriyle devam eden savaş hakkında hiçbir şey söylemiyor. Ancak bu bağlamda, bunun ilk savaşın sonuçlarından biri olduğunu belirtiyor. ABD'nin Japonya ve Almanya'da gerçekleştirdiği değişim gibi daha derin bir değişim ile sonuçlanabileceği gerekçesiyle daha önce bu savaşı desteklemeyi haklı gördüğünü söylüyor.

Şöyle ekliyor: “Bir diktatörü devirmek için güç kullanmakta bir sorun görmüyorum. Yani, bunu İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya ve Japonya ile yaptık ve sonuç çok olumlu oldu.”

Ancak sonraki deneyimlerin farklı olduğunu da kabul ediyor ve bunun onu “Doksanlı yılların çoğunu Orta Amerika, Güneydoğu Asya ve başka yerlerde kültürel olarak çok farklı olan gelişmekte olan ülkelerde güç kullanımını inceleyerek” geçirmeye yönelttiğini ifade ediyor.

Röportaj sırasında, Washington'un bunu Filipinler, Nikaragua, Vietnam ve birçok başka yerde denediğini de kabul ediyor. Ancak Amerikan kamuoyu, dediğine göre, “yaklaşık dört veya beş yıl sonra sıkılıyor, sonra bundan vazgeçiyor ve sonunda toplum daha kötü bir duruma düşüyor.”

Görünüşe göre bölgenin bu dönemdeki kaderi, Amerikan müdahalesinin tehlikeleri ile müdahale etmemesinin tehlikeleri arasında yaşamaktır. Bu döngü Kuveyt'in kurtuluşundan bu yana devam ediyor. Nitekim bugün, Washington İran ile gereksiz bir savaşa girmesine rağmen, Babu’l Mendeb Boğazı'ndaki en önemli sonuçlarından birini kararlılıkla çözmekte hâlâ tereddüt ediyor.


Fransa ve Irak, ‘stratejik ortaklığı’ güçlendirme konusunda mutabık kaldı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi imza töreninin ardından el sıkıştı. (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi imza töreninin ardından el sıkıştı. (AFP)
TT

Fransa ve Irak, ‘stratejik ortaklığı’ güçlendirme konusunda mutabık kaldı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi imza töreninin ardından el sıkıştı. (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi imza töreninin ardından el sıkıştı. (AFP)

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, beraberindeki heyetle birlikte, başbakanlık görevini üstlenmesinden bu yana Avrupa’daki ilk durağı olan Paris’e kısa ancak yoğun temaslarla geçen bir ziyaret gerçekleştirdi. Zeydi’nin Avrupa turundaki ikinci durağı ise Berlin olacak. Elysee Sarayı tarafından dün öğleden sonra yayımlanan ortak bildiri, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Başbakan Ali ez-Zeydi düzeyinde olduğu kadar, iki ülke arasındaki bakanlıklar ve Fransız şirketleri nezdinde de ele alınan konuların geniş yelpazesini ortaya koydu. Görüşmelerde, Irak’taki faaliyetlerini genişletmek isteyen TotalEnergies de yer aldı.

Zeydi, Le Figaro gazetesinde yayımlanan makalesinde, ülkesinin 145 milyar varil olarak tahmin edilen kanıtlanmış petrol rezervleriyle dünyada dördüncü sırada bulunduğunu belirtti. Zeydi aynı makalesinde, Irak’ın Fransa ile kurmasını istediği yeni ilişkiler konusundaki vizyonunu da ortaya koyarak, bu ilişkilerde ‘Irak’ın talepler listesiyle gelen veya siyasi şemsiye arayan bir ülke değil, etkin bir ortak’ olmasını istediğini ifade etti. Zeydi’ye göre ziyaret, ‘zamanlaması açısından’ ayrı bir önem taşıyor. Zeydi, ziyaretin, Ortadoğu’da büyük ölçüde belirsizliğin hâkim olduğu, gerilimlerin kontrol altına alınması ve bölgeye yeniden sükûnetin getirilmesi için bölgesel ve uluslararası düzeyde çabalara acil ihtiyaç duyulan bir döneme denk geldiğini belirtti.

Zeydi, ziyaretin öneminin ‘Irak ile Fransa arasındaki ikili ilişkilerin sınırlarını aştığını’ belirterek, bunun Irak’a Avrupa’daki ortaklıklarının ve angajmanının kapsamını genişletme, ayrıca bölgede istikrarın tesis edilmesine yönelik ortak çabalardaki rolünü güçlendirme imkânı sunduğunu kaydetti.

Ortak bildiriye göre ziyaretin temel amacı, ‘Fransa ile Irak arasındaki stratejik ortaklığı ve dostane ilişkileri güçlendirmek’ olarak belirlendi.

gtrhy
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, dün öğleden sonra Elysee Sarayı’nda bir dizi mutabakat zaptı ve anlaşmanın imzalanmasına şahitlik etti. (AFP)

Bildiri, ziyaret sırasında yaşanan tüm gelişmeleri ele alan 20 paragraftan oluşuyor. Anlaşmalar, niyet beyanları ve mutabakatların da yer aldığı bu unsurlar, Fransız Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan ayrı bir açıklamada ayrıntılı şekilde sıralandı. Bunlar arasında Macron ve Zeydi’nin huzurunda imzalanan altı anlaşma da bulunuyor. Bildiride, tarafların Ortadoğu’daki krizlerle nasıl başa çıkılacağı ve bölgede güvenlik ile istikrarın nasıl güçlendirileceği konusunda sahip oldukları ‘ortak vizyona’ yapılan vurgu dikkat çekti. Bu vizyonun ‘ulusal egemenliğe, müdahale etmeme ilkesine, iyi komşuluk ilişkilerine ve toprak bütünlüğüne saygı, uluslararası hukuka riayet ve bölgenin karşı karşıya olduğu ortak kriz ve tehditlerle mücadelede diplomatik çözümlere başvurma’ temelinde şekillendiği belirtildi. Bu ifadeler, ABD ile İran arasında devam eden savaşa ve tarafların bu savaşın sona erdirilmesinin diplomatik çözümlerden geçmesi gerektiğine yönelik görüşlerine işaret ediyor.

Ortak bildiride Macron’un ‘Irak’ın izlediği dengeli dış politikayı’ ve ‘ülkenin bağlar kurma, diyaloğu geliştirme ve bölgesel iş birliğini teşvik etme konusunda üstlendiği rolü’ övmesine yer verilirken, Zeydi de makalesinde Irak’ı bir ‘diyalog platformu’ olarak öne çıkarmaya özen gösterdi. Zeydi, Irak’ın ‘topraklarının komşu ülkelere yönelik tehditlerin düzenleneceği bir üsse veya bölgesel ve uluslararası güçler arasındaki bir çatışma alanına dönüşmesine izin vermeyeceğini’ belirtti. Zeydi’nin ifadesine göre Irak, ‘gerekli siyasi iradenin ortaya çıkması halinde çatışmanın tarafları arasında doğrudan görüşmelere ev sahipliği yapmaya hazır.’

Güvenlik dosyası, Elysee Sarayı’ndaki görüşmelerde ele alınan en önemli başlıklardan birini oluşturdu. Ortak bildiride, “Fransa’nın Uluslararası Koalisyon bünyesinde oynadığı olumlu rol göz önünde bulundurularak, Fransa Cumhurbaşkanı ile Irak Başbakanı askeri iş birliğini sürdürme ve derinleştirme konusunda mutabık kaldı” denildi. Bu kapsamda, Irak’ın sınırlarını koruma kapasitesinin güçlendirilmesi ve toprakları üzerindeki egemenliğinin desteklenmesi hedefleniyor. Bildiride, söz konusu iş birliğinin iki ülkenin egemenliğine saygı gösteren ikili bir çerçevede yürütüleceği ve Uluslararası Koalisyon’un görevinin sona ermesinin ardından bu çerçevenin ayrıca kararlaştırılacağı ifade edildi.

cvfghcdf
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’yi Elysee Sarayı’nda karşıladı. (AP)

Bu mutabakat, iki ülkenin ilişkilerini 2023 yılında imzalanan ve ‘ikili stratejik ortaklık anlaşması’ temelinde geliştirme arzusunun bir parçasını oluşturuyor. Fransa anlaşmayı halihazırda onaylarken, Irak da ‘yakında onaylama konusunda kararlı’ olduğunu bildirdi. Güvenlik alanının önemi, Irak’ın askeri kapasitesini yeniden inşa etme ve modernize etme çabaları kapsamında Fransız askeri teçhizatı tedarik etmesine yönelik ‘stratejik bir yol haritası’ üzerinde iki tarafın anlaşmaya varmasıyla da ortaya çıktı. Ayrıca Irak Savunma Bakanlığı ile Fransız şirketi Harmattan AI arasında ‘otonom hava savunma sistemleri’ konusunda bir niyet mektubu imzalandı. Paris, bu iki adımı, ‘iki tarafın askeri kapasitenin güçlendirilmesi alanındaki iş birliğini sürdürme ve Irak’a egemenlik görevlerini yerine getirmesi konusunda destek sağlama yönündeki iradesinin teyidi’ olarak değerlendiriyor. Ortak bildirinin bir bölümünde Zeydi’nin, ‘hava hareketliliği, topçu sistemleri, insansız hava araçlarına karşı sistemler (C-UAS) ile hava savunma ve gözetleme sistemleri’ alanlarında Fransız şirketleri ile Irak Savunma Bakanlığı arasındaki görüşmeleri teşvik etme niyetinde olduğu belirtildi.

Tüm bunlar, Irak’ın silah tedarik kaynaklarını çeşitlendirme eğilimine işaret ediyor ve Paris bu amaç doğrultusunda uygun bir kapı olarak öne çıkıyor. Fransa’nın Irak’taki siyasi, diplomatik, kültürel ve sağlık alanlarında çok yönlü varlığını güçlendirmeye çalıştığı doğru olmakla birlikte, ülke özellikle iki ana sektöre önem veriyor: savunma ve enerji.

Savunma sektöründe olduğu gibi enerji alanında da Irak Elektrik Bakanlığı ile TotalEnergies arasında Irak’a sıvılaştırılmış doğal gaz tedarik edilmesine yönelik bir mutabakat zaptı imzalandı. Bu kapsamda Zeydi, Fransız petrol şirketinin Başkanı Patrick Pouyanne’yi kabul etti. Taraflar ayrıca Irak’ın enerji sektöründeki kapasitesinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesine yönelik bir program konusunda mutabakat zaptı imzaladı. Ancak Fransa’nın Irak’taki petrol ve doğal gaz alanındaki hedefleri bununla sınırlı değil. Ortak bildiride, Irak’ın TotalEnergies ile ‘Irak’ın petrol üretimini artırmayı, enerji verimliliğinin yükseltilmesine katkı sunmayı, enerji alanındaki egemenliğini güçlendirmeyi ve ülkedeki enerji dönüşümünü desteklemeyi’ amaçlayan, ‘geniş ölçekli yatırımlara dayalı’ bir dizi enerji projesi konusunda görüşmelere başlamayı kabul ettiği belirtildi. Dünyanın ciddi bir enerji krizi yaşadığı bir dönemde, büyük petrol rezervlerine sahip bir ülkeyle böyle bir anlaşmaya varılması Fransa açısından son derece önemli bir kazanım olarak değerlendiriliyor.


Yemen’den Hürmüz’e… Salalah toplantısını engelleyen ne oldu?

Hürmüz Boğazı’na ilişkin düzenlemelerin görüşüleceği Salalah toplantısı, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını yoğunlaştırması nedeniyle ertelendi. (Independent Arabia)
Hürmüz Boğazı’na ilişkin düzenlemelerin görüşüleceği Salalah toplantısı, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını yoğunlaştırması nedeniyle ertelendi. (Independent Arabia)
TT

Yemen’den Hürmüz’e… Salalah toplantısını engelleyen ne oldu?

Hürmüz Boğazı’na ilişkin düzenlemelerin görüşüleceği Salalah toplantısı, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını yoğunlaştırması nedeniyle ertelendi. (Independent Arabia)
Hürmüz Boğazı’na ilişkin düzenlemelerin görüşüleceği Salalah toplantısı, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını yoğunlaştırması nedeniyle ertelendi. (Independent Arabia)

Muhammed Garsan

Hürmüz Boğazı’na ilişkin düzenlemelerin görüşüleceği Salalah toplantısı, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını yoğunlaştırması ve Körfez ülkelerinin tansiyonu düşürme odaklı istişareleriyle eş zamanlı olarak ertelendi. Önerilen mutabakat metinleri ise seyrüsefer yönetimi ve güvenlik garantilerine dair görüş ayrılıklarıyla karşı karşıya bulunuyor.

Dün yapılması öngörülen görüşmenin henüz başlamadan ertelenmesi, Hürmüz Boğazı’nın yeniden seyrüsefere açılması ve dünyanın en hassas bölgelerinden birinde deniz güvenliğinin sağlanmasına yönelik girişimlerin önündeki karmaşıklığı gözler önüne serdi.

Umman tarafından pazar akşamı yapılan açıklamada toplantının ertelendiği duyuruldu. Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, bölgesel uzlaşıyı sağlama kararlılığı doğrultusunda Salalah görüşmelerinin tehir edildiğini belirterek, Maskat’ın bölgede istikrar ve sürdürülebilir iş birliğini hedefleyen diyalog süreçlerini desteklemeye devam edeceğini vurguladı.

Umman Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan müteakip açıklamada ise kararın ‘yapıcı bir diyalog ortamı oluşturma’ amacı taşıdığı ifade edildi; ancak erteleme talebinde bulunan ülke veya anlaşmazlık konularına ilişkin detay verilmedi.

İran resmi haber ajansı IRNA’ya konuşan Dışişleri Bakanlığı Körfez İşleri Genel Müdürü, ertelemenin bölge ülkelerinden gelen talep üzerine Tahran ve Maskat arasındaki koordine ile alındığını bildirdi. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü ise Reuters’a yaptığı açıklamada, erteleme talebinin Suudi Arabistan’dan geldiğini öne sürdü. Riyad yönetiminden konuya ilişkin henüz resmi bir açıklama yapılmadı.

Salalah’tan önce başlayan yol

Salalah toplantısı müstakil bir girişim olmayıp, Maskat ile Tahran arasında Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüseferin geleceğine ilişkin aylardır yürütülen müzakere sürecinin bir halkasını oluşturuyordu.

Umman ve İran, geçtiğimiz 25 Ağustos’ta Boğaz üzerinden geçici ve ortak bir seyrüsefer koridoru oluşturulmasını ve ortak bir mayın tarama projesini içeren aşamalı bir çerçeveyi ele aldıklarını duyurmuştu. Plana göre; Körfez’e kıyısı olan bölgesel aktörlerin de katılımıyla, kalıcı bir koridor, seyrüsefer trafiğinin yönetimi, bilgi paylaşımı ile güvenlik ve seyrüsefer hizmetlerinin sunulmasına yönelik nihai düzenlemeler için teknik müzakerelerin sürdürülmesi öngörülüyordu. Bu adımdan önce ise iki taraf arasındaki ikili mutabakatları kademeli olarak daha geniş bir bölgesel ölçeğe taşımak amacıyla, Boğaz’ın yönetimi ve ilgili seyrüsefer hizmetlerini ele alan ortak bir Umman-İran komitesi kurulmuştu.

Ancak Salalah’a giden süreç görüş ayrılıklarına sahne oldu. İranlı bir yetkili, belirlenen tarihten önce yaptığı açıklamada toplantıdan imzalanmış bir anlaşma çıkmasının beklenmediğini ifade ederken; gemi trafiğinin yönetimi, olası harçlar ve seyrüsefer özgürlüğüne ilişkin garantiler konusunda görüş ayrılıkları öne çıktı.

Öte yandan Bahreyn, toplantıya katılmayacağını resmi olarak açıklayan tek Körfez ülkesi oldu. İki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler yeniden tesis edilmeden İran ile ortak bir toplantıya girmeyeceğini belirten Manama yönetimi; Hürmüz Boğazı’na ilişkin her türlü düzenlemenin Birleşmiş Milletler (BM) Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne dayanması, ayrımcılık, harç veya izin şartı olmaksızın gemilerin transit geçişini güvence altına alması ve tüm Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin katılımıyla gerçekleştirilmesi gerektiğini vurguladı.

Böylece Salalah toplantısı, son bölgesel gelişmelerin yarattığı karmaşıklıktan önce de önerilen düzenlemelere ilişkin siyasi ve hukuki görüş ayrılıklarıyla karşı karşıya bulunuyordu.

Körfez hesapları

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre  Siyaset uzmanı Ali el-Anezi, yaptığı değerlendirmede erteleme kararının Suudi Arabistan ile Umman arasındaki istişareler ışığında alındığını belirtti. El-Anezi, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasından doğrudan etkilenmeleri sebebiyle Riyad yönetiminin buradaki düzenlemeleri tüm KİK ülkelerinin ortak çıkarını ilgilendiren bir mesele olarak gördüğünü ifade etti.

El-Anezi, Suudi Arabistan ve KİK ülkelerinin boğazın uluslararası statüsüne ve Deniz Hukuku Sözleşmesi kurallarına tabi olmasına bağlı kaldığını, Hürmüz Boğazı’nın tek bir devletin yönetimi altına girmesini kabul etmediğini kaydetti.

Bu değerlendirmeler, erteleme kararından önce Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan tarafından yapılan açıklamayla paralellik gösteriyor. Körfez güvenliğinin bölge ülkelerinin egemenliğine ve bağımsızlığına saygı duyulması ile içişlerine karışılmaması ilkesine bağlı olduğunu vurgulayan Faysal bin Ferhan, KİK ülkelerinin topraklarının hedef alınmasını veya güvenliklerinin tehdit edilmesini kabul etmeyeceğini ifade etmişti. Faysal bin Ferhan ayrıca, Hürmüz Boğazı ve diğer stratejik su yollarında seyrüsefer özgürlüğü ile ticari gemilerin güvenliğinin sağlanmasının önemine dikkat çekmişti.

Yemen, Hürmüz hattına giriyor

Körfez sularının ötesinden gelen bir diğer etken ise Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını artırması ve Yemen’de birbiri ardına yaşanan askeri gelişmeler oldu.

El-Anezi, Husi geriliminin krize yeni bir boyut kazandırdığını, özellikle Babu’l Mendeb Boğazı üzerinden uluslararası ticaret trafiğini hedef alan tehditlerin endişe alanını Hürmüz’den bir diğer stratejik su yoluna doğru genişlettiğini belirtti.

Toplantı öncesinde var olan görüş ayrılıkları dikkate alındığında, Yemen’deki gerilimin ertelemenin tek sebebi olduğu söylenemez; ancak İran Dışişleri Bakanlığı’nın erteleme talebinin Riyad’dan geldiği yönündeki açıklaması, gerilimin tırmandığı zamanlamayı kararın okunmasında önemli bir unsur haline getiriyor.

Yemen’deki çatışmaların Kızıldeniz’in batı kıyısı ve Babu’l Mendeb yakınlarında hareketlenmesiyle birlikte, bölgenin en kritik iki deniz geçidi eş zamanlı olarak gündeme geldi. Enerji ticareti ve uluslararası seyrüsefer için hayati iki kapı konumunda bulunan bu boğazlarda eş zamanlı yaşanabilecek herhangi bir aksama, etkileri yerel askeri hesapların ötesine geçerek küresel ticareti, yatırımları ve arz güvenliğini doğrudan tehdit ediyor.

Mağdur ülkelerin endişeleri

Omman gazetesinde yayımlanan başyazı, arabuluculuk sürecinin içinde bulunduğu atmosfere dair dikkat çekici bir analiz sunuyor. Yazıda, enerji tesislerine veya ticari gemilere yönelik herhangi bir saldırının yansımalarının yaşandığı bölgeyle sınırlı kalmayarak ticaret, yatırım ve arz güvenliği hesaplarına hızla dahil olduğuna işaret edildi.

Ülkelerin müzakere masasına farklı endişelerle oturduğu, bu kaygıların bir kısmının mevcut savaştan kaynaklandığı, bir kısmının ise yıllar içinde biriktiği belirtilen değerlendirmede, “Sürdürülmesi hedeflenen her mutabakatın, zarar gören ülkelerin endişelerini ciddiyetle ele alması; bu ülkelerin toprak bütünlüğü ve çıkarları bakımından içlerini rahatlatacak taahhütler sunması gerektiği” vurgulandı.

Omman’ın bu analizi, son gelişmeler ışığında ayrı bir anlam taşıyor. Nitekim başyazıda Umman’ın Suudi Arabistan, diğer Körfez ülkeleri, Ürdün ve Irak’taki sivil ve ekonomik tesislere düzenlenen saldırıları kınadığına da dikkat çekildi.

Yazıda ayrıca, müzakerelerin zaman zaman ‘şartlar ve güç dengeleri değiştiğinde taahhütlerin boşa çıkması korkusuyla’ ağırlaştığı kaydedildi. Bu durum, Maskat yönetiminin inşa etmeye çalıştığı düzenlemelerin merkezine güven ve garanti meselelerini yerleştiriyor.

Dosya ayırma testi

Umman’ın yürüttüğü diplomasi, bölgedeki tüm siyasi ve güvenlik krizlerinin çözümünü beklemeden, başta seyrüsefer güvenliği olmak üzere tarafların ortak çıkarları doğrultusunda adımlarla başlama yaklaşımını gözler önüne seriyor.

Buna karşın el-Anezi, ABD ile İran arasındaki gerilimin ve ardından yaşanan gelişmelerin bölgedeki dosyaları birbirine daha bağımlı hale getirdiğini belirtti. El-Anezi; Hürmüz Boğazı’nda yaşananları, Babu’l Mendeb’teki gelişmelerden ve Irak topraklarından Suudi Arabistan’ı hedef alan saldırılardan bağımsız değerlendirmenin güçleştiğini vurguladı.

Körfez-İran diyaloğunun başarısı için daha geniş kapsamlı bir yaklaşım gerektiğini savunan el-Anezi; İran’ın nükleer programından silahlı gruplara verilen desteğe, ticaret yollarının güvenliğinden Körfez ülkelerinin egemenliğine saygı duyulması ve içişlerine karışılmamasına kadar bölgesel endişe kaynaklarının bir bütün olarak ele alınması gerektiğini ifade etti.

Bu durum, Umman’ın arabuluculuk misyonunun karşı karşıya kaldığı temel ikilemi ortaya koyuyor. Maskat yönetimi yalnızca deniz seyrüsefer güvenliği üzerine bir mutabakat zemini ararken, bölgesel gelişmeler Hürmüz Boğazı’nı Körfez’in genel güvenlik dosyalarıyla bağlamaya zorluyor. Bu tablo ise boğaza ilişkin düzenlemeler üzerinde uzlaşı sağlanmasını daha karmaşık hale getiriyor.