İsveç ürünlerine boykot, Kur’an-ı Kerim’in yakılmasına karşı etkili bir silah mı?

El-Ezher’den Arap ve İslam ülkelerine boykotu sürdürme çağrısı.

Kahire’deki El-Ezher Camii. (El-Ezher Medya Merkezi)
Kahire’deki El-Ezher Camii. (El-Ezher Medya Merkezi)
TT

İsveç ürünlerine boykot, Kur’an-ı Kerim’in yakılmasına karşı etkili bir silah mı?

Kahire’deki El-Ezher Camii. (El-Ezher Medya Merkezi)
Kahire’deki El-Ezher Camii. (El-Ezher Medya Merkezi)

Çok sayıda Arap ve İslam ülkesinde, İsveç makamlarının bazı radikallerin ‘Kur’an-ı Kerim’i yakmasına ve saygısızlık etmesine’ izin vermeye devam etmesine karşı protestolar sürüyor. Protestolar sosyal medyada yazılar yazmak ve İsveç ürünlerini boykot etme çağrısı şeklinde devam ederken, perşembe günü Iraklı göstericilerin Bağdat’taki İsveç Büyükelçiliği’ni ateşe vermesiyle daha şiddetli bir yöne kaydı.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre önde gelen İslami kurumların, İsveç makamlarına karşı bir protesto ve baskı aracı olarak Arap ve İslam ülkelerinde İsveç ürünlerinin boykot edilmesi seçeneğini desteklemesi dikkat çekici olarak nitelendi. El-Ezher perşembe akşamı yaptığı açıklamada, Arap ve Müslüman halkları İsveç ürünlerini boykot etmeye devam etmeye çağırarak ‘Stockholm’ün uydurma ifade özgürlüğü sloganı altında İslam’ın kutsallarına karşı yaptığı provokatif uygulamaları’ şiddetle kınadığını ifade etti.

El-Ezher, tüm Arap ve İslam halklarını ‘Allah’ın ​​ve kitabının yanında olarak tüm İsveç ürünlerini boykot etmeye devam etmeye ve dünyadaki bütün hür insanları bu çağrıya katılmaya’ davet etti. ‘İsveç’in dinlerin kutsallarına saygı göstermeyen ve sadece paranın ve maddi çıkarların dilinden anlayan, İslam’a ve Müslümanlara yönelik barbarca ve düşmanca politikalarına karşı hep birlikte ciddi tavırlar göstermeye devam edilmesinin’ önemine vurgu yaptı.

El-Ezher’in açıklaması, Arap ve Müslüman pazarlardaki İsveç şirketleri ve ürünlerine karşı boykot kampanyaları düzenlemek için sosyal medya platformlarında geniş çapta yayılan kampanyaları güçlendirdi. Sosyal medya üzerinden aktivistler, gıda ürünleri, ev ürünleri, giysiler ve arabaların yanı sıra web siteleri ve elektronik uygulamaların adlarını içeren listeler yayınladılar.

Bu kampanyalar benzer olayları akıllara getirdi. 2005 yılında, küçük bir Danimarka gazetesi, Hz. Muhammed’in konu edildiği hakaret içerikli bir karikatür yayınlamış, ardından Danimarka ürünlerine ve mallarına yönelik boykot çağrıları duyulmaya başlamış ve bu, kısa sürede birçok Müslüman ülkede yaygın bir kampanyaya dönüşmüştü.

Dönemin ekonomi tahminlerine göre, Danimarka mallarını boykot etme kampanyası, Danimarka için 134 milyon euroluk (170 milyon dolar) bir kayba mal olmuştu. 2006 tarihli bir raporunda Danimarka bankası Jyske Bank, boykotun Danimarka ekonomisine maliyetinin toplam 7,5 milyar Danimarka kronu olduğunu belirtmişti. Söz konusu dönem Danimarka’nın Ortadoğu’ya ihracatı yarı yarıya düşmüştü. Danimarka’nın, İslam dünyasında ürünlerinin baş ithalatçısı olan Suudi Arabistan’a ihracatı yüzde 40 azalırken, İslam dünyasında üçüncü sırada gelen ithalatçısı İran’a ihracatı yaklaşık yüzde 47 azalmıştı. Libya, Suriye, Sudan ve Yemen de aniden Danimarka mallarının ithalatını durdurmuştu.

Ancak o zamanlar Danimarka’nın İslam ülkelerine olan ihracatının değeri yılda yaklaşık 14 milyar Danimarka kronu civarındaydı ve bunun 8 milyar kronu Ortadoğu’ya gitmekteydi. Bu da Danimarka’nın toplam ihracatının sadece yüzde 3’ünü oluşturuyordu. Bu durum, o zamanki hükümeti ve Danimarka Merkez Bankası baş ekonomisti Steen Bocian da dahil olmak üzere ekonomi uzmanlarını ‘Danimarka ekonomisinin İslam ülkeleri tarafından yapılan tam bir boykota direnecek kadar güçlü olduğunu’ söylemeye yöneltti.

Diğer yandan, 2020 yılında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ülkesinin Hz. Muhammed’e yönelik hakaret içerikli karikatürler yayınlamaktan vazgeçmeyeceğini açıkladığı sırada, Arap ve İslam ülkelerinde Fransız mallarına yönelik boykot çağrıları, Fransız siyaseti üzerinde daha büyük bir etki yaratmıştı. Macron, o dönemde Twitter hesabından kısa bir paylaşım yaparak, ülkesinin ‘laiklik bayrağını yükseklere taşıyacağını ve karikatürden vazgeçmeyeceğini’ belirtmişti. Ayrıca hakaret içerikli karikatürler yayınlamaya devam etme ve ‘Fransa’da radikalizmi desteklediğini’ söylediği kurumlarla savaşma sözü vermişti.

Arap ve İslam ülkelerinde Fransız mallarını boykot etmeye yönelik yaygın çağrılar karşısında, Fransa Dışişleri Bakanlığı o dönem ‘Fransa ürünlerine yönelik boykotu derhal durdurma’ çağrısı yapan bir bildiri yayınlamış ve bu ürünlere yönelik boykot çağrılarının ‘radikal bir azınlıktan çıktığını’ ifade etmişti. Paris, ilgili ülkelerden ‘Fransa’ya yönelik herhangi bir boykot veya saldırı çağrısından kaçınmalarını, şirketlerini korumalarını ve yurt dışındaki vatandaşların güvenliğini sağlamalarını’ istemişti.

O dönemde Fransız makamları, Fransız ihracatının Arap ve İslam ülkelerinde uğradığı zararı açıklamayı reddederek o yıl Fransız ekonomisinde kaydedilen önemli düşüşleri yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının yansımalarına bağlamıştı. Ekonomi raporlarına göre Fransa’nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine ihracatı 2019’da yaklaşık 41 milyar euroydu. Bu Fransa’nın toplam ihracatının yüzde 7,4’üne tekabül ediyordu. Dolayısıyla buradan Fransa’nın boykot çağrılarından rahatsız olmasının sebebi anlaşılıyor.

Mısırlı ekonomi uzmanı ve Mısır Politik Ekonomi Derneği üyesi Dr. İslam Cemaleddin Şevki, ‘savaşların geleneksel silahların dışındaki araçlarla yürütüldüğü bir dönemde ekonomik boykotun etkili bir silah haline geldiğini’ söyledi. Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte Kur’an-ı Kerim’in yakılması sebebiyle İsveç ürünlerine yönelik boykot çağrısını ‘hiçbir şekilde haklı gösterilemez ve ifade ve düşünce özgürlüğü kisvesiyle müsaade edilemez bu aşağılayıcı ve kabul edilemez davranışların önünü kesmek için etkin bir önlem’ olarak nitelendirdi.

İsveç şirketlerine yönelik boykot çağrılarını ekonomik açıdan değerlendiren Şevki, bu çağrıların ‘iki ucu keskin bir kılıç’ olduğunu söyledi. Bir yandan, boykotun ‘göz ardı edilemeyecek güçlü bir baskı aracı’ olarak kullanılırken diğer yandan, şirketlerin boykot ülkelerindeki şubelerinde işçi istihdamına zarar verebileceğini, özellikle boykotun uzun süre devam etmesi durumunda ve boykot edilen ürünler ve hizmetler için alternatiflerin olmaması durumunda, bunun ekonomiyi dolaylı olarak etkileyebileceğini kaydetti. Ayrıca, boykot ülkelerinde vergi gelirlerinin de azalabileceğine işaret etti.

Ancak bu olası zararları ‘acı bir ilaç’ olarak düşünen ve ekonomik boykotun hızla istenilen etkisini göstereceğini tahmin eden Şevki, İsveç hükümeti ve halkı yapılan hatayı kabul ettiğinde, boykot edilen ürünlerin tekrar satın alınacağını, işçilerin işlerini kaybetmeyeceğini ve şirketlerin tekrar hızlıca işler hale geleceğini belirtti. 2022 yılındaki Birleşmiş Milletler (BM) veri tabanına göre, İsveç’in Arap ülkelerine ihracat hacmi yaklaşık 4 milyar doları buluyor. Suudi Arabistan, 1,3 milyar dolarlık ithalatla ilk sırada yer alırken, bunu 803 milyon dolarla Mısır takip ediyor.

İsveç ürünlerine yönelik ekonomik boykotun yararının bir başka nedenini de Kahire’deki El-Ezher Radikalizmle Mücadele Gözlemevi’nin denetçilerinden Dr. Hamada Şaban paylaştı. Şaban halk tabanındaki boykot kampanyalarının ve El-Ezher’in verdiği desteğin, ‘İslam dininin kutsallarına karşı İsveç makamlarının sürekli provokasyonlarına cevaben barışçıl ve kabul edilebilir bir protesto aracı’ olduğunu söyledi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Şaban, bu uygulamalar sonucunda öfke duygusunun ‘otomatik olarak’ gösterildiğine ve boykotun ‘şiddet içermeyen bir araç olarak gerekli baskıyı sağladığı’ için bu konuda ‘en etkili alternatif’ olabileceğine dikkat çekti.

Şaban konuya dair sözlerinin devamında ‘Hz. Muhammed’e yönelik hakaret içerikli karikatür krizinde Fransız makamlarına yapılan baskıya ve aynı şekilde Hollanda yetkililerinin Hollanda Parlamentosu’ndan bir milletvekilinin az kalsın düzenleyeceği benzer bir karikatür yarışmasını engellemek zorunda kalmasına’ dikkat çekerek boykot çağrılarının başarısını gösterdi. Şaban “Ekonomik boykot nedeniyle bazı zararların doğması muhtemel. Ancak nihai hedef göz önüne alındığında bu zararlar önemsiz kalıyor. Nihai hedef, protesto sesini medeni bir şekilde ve ekonomik kaygıları önceliklerinin başına koyan Batılı ülkelerin anlayacağı şekilde iletmektir” dedi.

Şaban değerlendirmesinin devamında Kur’an-ı Kerim’i yakarak kutsal kitaba saygısızlık etmek gibi provokatif uygulamaların ‘tamamen suç olduğunu ve ifade özgürlüğü ile hiçbir ilgisi olmadığını’ vurguladı. İsveç resmi makamlarının bu uygulamalara verdiği desteğin ‘bir hata olduğunu, buna uygun bir karşılık verilmesi gerektiğini ve boykotun da bu karşılıklar arasında yer aldığını’ kaydetti.



Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci,  Şarku’l Avsat’a konuştu: İsrail ile müzakere kararı devlete aittir

Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci  (Arşiv)
Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci (Arşiv)
TT

Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci,  Şarku’l Avsat’a konuştu: İsrail ile müzakere kararı devlete aittir

Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci  (Arşiv)
Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci (Arşiv)

Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci, Lübnan’ın “kendi kaderini belirleme hakkını başkalarının hesaplarından bağımsız olarak kademeli biçimde yeniden kazanmaya başladığını” belirtti. Recci, Lübnan devletinin “müzakere konusunda tek yetkili merci” olduğunu ifade ederek, ülkesinin “hiç kimseye bağlı olmadığını ve herhangi bir eksenin elinde bir koz olmadığını” söyledi.

Recci, devletin yeniden inşa için mali ve siyasi destek sağlama çabalarının, içeride Hizbullah tarafından engellendiğini savunarak, bu yapının “güneydeki köylerin ve sakinlerinin kaderiyle ulusal çıkarla ilgisi olmayan hedefler uğruna kumar oynadığını” dile getirdi.

“Egemenliğin yeniden tesis edilmesi öncelik”

Recci, bugün ulusal önceliğin tam egemenliğin yeniden tesis edilmesi olduğunu belirterek, savaşın sona erdirilmesi ve toprakların geri alınması amacıyla Lübnan devletinin İsrail ile müzakere etmesinde “utanılacak bir durum olmadığını” söyledi.

Aynı zamanda bazı Arap ülkelerinde ortaya çıkarılan ve Hizbullah ile bağlantılı olduğu belirtilen sabotaj hücrelerini kınayan Recci, Arap ülkelerinin güvenliğini hedef alan eylemleri de reddetti.

Müzakerelerin devlet tekelinde olması

Lübnan’ın Washington Büyükelçisi Nada Hamade Muavvad ile İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter arasında, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda ikinci doğrudan görüşme gerçekleştirildi. Görüşmede ateşkesin uzatılması ve müzakere takvimi ele alındı. Bu süreç, 1993’ten bu yana ilk doğrudan temas olma özelliği taşıyor.

Recci, İran’ın Lübnan’ı “devletin ve halkın tercihi olmayan bir savaşa sürüklediğini” savunarak, Cumhurbaşkanı Joseph Avn’ın doğrudan müzakere yolunu seçmesinin önemli bir adım olduğunu ifade etti. Bu adımın yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda ulusal karar alma mekanizmasının yeniden tesisi açısından kritik olduğunu söyledi.

sdvdfevf
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, geçtiğimiz Şubat ayında Dışişleri Bakanı Yusuf Recci ile yaptığı görüşmeden bir kare

Recci ayrıca Lübnan’ın artık İran’dan bağımsız bir siyasi çizgi izlediğini ve ulusal çıkarlarının İran ile ilgili müzakerelere bağlı olmadığını belirtti.

Lübnan artık çatışma sahası olmayacak

Recci, Lübnan’ın artık bölgesel hesaplaşmaların sahası olmasını kabul etmeyeceklerini belirterek, geçmişte bu durumun ülkeye “yıkım, izolasyon ve ekonomik çöküş” getirdiğini söyledi.

Müzakerelerin hedefleri

Recci, müzakerelerin temel hedefinin sınır, güvenlik ve insani meselelerin çözümü olduğunu ifade ederek, müzakerenin “teslimiyet değil, ulusal çıkarları savunmanın bir aracı” olduğunu vurguladı.

Güç dengesinin yalnızca askeri unsurlarla ölçülemeyeceğini belirten Recci, devletin meşruiyeti, ulusal birlik, uluslararası destek ve diplomasi kapasitesinin de belirleyici olduğunu söyledi.

“Silah yalnızca devlette olmalı”

Recci, Lübnan’ın devlet dışı silahlı yapılara karşı gerekli adımları geciktirdiğini belirterek, özellikle Hizbullah’ın silahlarının devlet kontrolüne alınması gerektiğini ifade etti.

“İki silah, iki egemenlik ya da iki savaş-karar merkeziyle bir devlet var olamaz” diyen Recci, devlet dışı silahların ülkeyi korumadığını, aksine kayıpları artırdığını savundu.

Savaşın bilançosu ağırlaştı

Recci, 7 Ekim 2023 sonrası İsrail’in Lübnan topraklarındaki varlığını genişlettiğini ve birçok köyün yıkıldığını belirterek, bu durumun “kontrolsüz silah politikasının başarısızlığını ortaya koyduğunu” söyledi.

Arap ülkelerine yönelik saldırılara tepki

Recci, Hizbullah ile bağlantılı sabotaj ağlarının ortaya çıkarılmasını sert şekilde kınayarak, Lübnan’ın ilgili ülkelerle güvenlik ve yargı alanında iş birliğine hazır olduğunu belirtti.

Hizbullah güney halkının kaderiyle oynuyor

İsrail’in güneydeki sınır köylerinde patlamalara devam ettiğini belirten Recci, hükümetin diplomatik yollarla İsrail’in tamamen çekilmesini ve yerinden edilenlerin geri dönüşünü sağlamaya çalıştığını söyledi.

Ancak bu çabalara rağmen Hizbullah’ın politikalarının süreci zorlaştırdığını savunan Recci, güneydeki yıkımın “ulusal bir muhasebe gerektirdiğini” ifade etti.

Recci, Lübnan’ın artık “başkalarının savaşlarını, projelerini ve yıkım getiren sahte zafer söylemlerini taşıyamayacağını” belirterek, geleceğin “devlet, egemenlik ve adil barış” temelinde kurulması gerektiğini sözlerine ekledi.


Gazze 2005’ten bu yana ilk kez sandık başına gidiyor

Salı günü Gazze'nin merkezindeki Deyr el-Belah’ta iki Filistinli kadın yerel seçimlerdeki oy kullanma talimatlarını okurken (AFP)
Salı günü Gazze'nin merkezindeki Deyr el-Belah’ta iki Filistinli kadın yerel seçimlerdeki oy kullanma talimatlarını okurken (AFP)
TT

Gazze 2005’ten bu yana ilk kez sandık başına gidiyor

Salı günü Gazze'nin merkezindeki Deyr el-Belah’ta iki Filistinli kadın yerel seçimlerdeki oy kullanma talimatlarını okurken (AFP)
Salı günü Gazze'nin merkezindeki Deyr el-Belah’ta iki Filistinli kadın yerel seçimlerdeki oy kullanma talimatlarını okurken (AFP)

Filistin Merkezi Seçim Komisyonu, 2005 yılından bu yana Gazze Şeridi'nde düzenlenecek ilk yerel seçimler için yoğun hazırlıklar yürütüyor. Önümüzdeki cumartesi günü Batı Şeria ile eş zamanlı olarak başlayacak seçimler için Filistin Yönetimi, İsrail savaşının ardından Gazze'nin en az hasar gören bölgesi olarak belirlenen Gazze'nin orta kesimlerindeki Deyr el-Belah şehrini seçimlerin yapılacağı tek bölge olarak seçti.

Gazze'de yerel seçimler son olarak 2005 yılında düzenlenmişti. O seçimlerde Hamas oyların çoğunluğunu kazanmıştı. O tarihten 2023 yılına kadar Hamas, yerel komite ve belediyelerin üyelerini bizzat atayıp onaylıyordu.

Seçimlerde şehrin aşiret ve koalisyonlarını temsil eden 4 liste yarışıyor. Hamas bu seçimlerde ne bir aday gösterdi ne de yarışanlardan herhangi birini desteklediğini açıkladı.

Gazze Yüksek Seçim Komisyonu'nun bölge direktörü Cemil el-Halidi, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, seçim sürecinin tamamının Filistin sivil polisi tarafından -ki bu fiilen Hamas hükümetine bağlı polis gücü oluyor- güvence altına alındığını söyledi.

Merkezi Seçim Komisyonu, nüfus kayıtlarına göre Deyr el-Belah'ta oy kullanma hakkına sahip olanların sayısının yaklaşık 70 bin 449’a ulaştığını ve bu seçmenlerin 12 sandık merkezinde oylarını kullanacaklarını açıkladı.


Kota mücadelesi Irak hükümetinin müzakerelerini aksatıyor

Irak Temsilciler Meclisi’nin cumhurbaşkanı seçimi oturumundan (AFP)
Irak Temsilciler Meclisi’nin cumhurbaşkanı seçimi oturumundan (AFP)
TT

Kota mücadelesi Irak hükümetinin müzakerelerini aksatıyor

Irak Temsilciler Meclisi’nin cumhurbaşkanı seçimi oturumundan (AFP)
Irak Temsilciler Meclisi’nin cumhurbaşkanı seçimi oturumundan (AFP)

Irak’taki Şii Koordinasyon Çerçevesi içinde, yeni başbakanın belirlenmesi sürecinde siyasi tıkanıklık yaşanıyor. Tıkanıklığın, koalisyon içindeki iki temel anlaşmazlık ekseninden kaynaklandığı belirtiliyor: ‘başbakan adayının seçilme yöntemi ve bakanlıkların taraflar arasında dağılımı’.

Kaynaklara göre, son günlerde birkaç kez ertelenen koalisyon liderleri toplantısında iki farklı yaklaşımı birleştirecek ‘orta yol’ arayışı öne çıkıyor. İlk yaklaşım, koalisyonu oluşturan blokların ‘seçim ağırlığına’ göre hareket edilmesini öngörürken, ikinci yaklaşım tüm tarafların kabul edebileceği bir adayın ‘siyasi uzlaşı’ ile belirlenmesini savunuyor.

Öte yandan, Koordinasyon Çerçevesi önceki iki toplantıda aday ismi üzerinde uzlaşma sağlayamadı. İki ana aday arasında oyların eşit dağılması, koalisyon içindeki bölünmeyi derinleştirirken, nihai karar kritik öneme sahip yeni bir toplantıya bırakıldı. Anlaşmazlıkların sürmesi halinde ise sürecin yeniden ertelenebileceği değerlendiriliyor.

Süre dolmadan

Bu bağlamda Iraklı bir siyasi kaynak, anayasal sürenin dolmasına kısa süre kala başbakanlık dosyasının önümüzdeki saatlerde sonuçlandırılabileceğini belirtti.

Kaynak yaptığı açıklamada, “Dosyanın bir şekilde sonuçlanmasını bekliyorum. Çünkü önümüzdeki cumartesi günü süre kesin olarak sona eriyor. Ayrıca gecikmenin devam etmesi, kendi tabanlarını bile olumsuz etkilemeye başladı” ifadelerini kullandı.

Kaynak, “Eğer ittifak içinde seçim ağırlığı kriteri benimsenirse, Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani’nin adayı İhsan el-Avadi daha avantajlı konumda olacak. Ancak karar Koordinasyon Çerçevesi liderleriyle sınırlı kalırsa, rekabet 12 oy üzerinden sürecek. Bu durumda denge Basim el-Bedri lehine kayabilir” değerlendirmesinde bulundu.

Öte yandan, anlaşmazlığın yalnızca başbakanın belirlenme yöntemiyle sınırlı kalmadığı, aynı zamanda bakanlıkların ve kilit görevlerin dağılımına ilişkin iç dengeleri de kapsadığı belirtiliyor. Bu durumun, bazı tarafların herhangi bir adaya verecekleri desteği, gelecekteki hükümette alacakları payla ilişkilendirmesine yol açtığı ve müzakere sürecini daha da karmaşık hale getirdiği ifade ediliyor.

Bu çerçevede, Koordinasyon Çerçevesi içinde öne çıkan iki aday arasında yakın düzeyde destek oluştuğu, bunun da oy dengelerinde fiili bir eşitliğe yol açtığı aktarılıyor. Uzlaşı sağlanamaması ya da çoğunlukla karar alınamaması halinde ise ‘uzlaşı adayı’ seçeneğinin yeniden gündeme gelebileceği belirtiliyor.

En büyük blok denklemi

Son seçimlerin ardından kurulan Koordinasyon Çerçevesi, eski başbakanlar Nuri el-Maliki ve Haydar el-İbadi liderliğindeki koalisyonların yanı sıra, mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani’nin başını çektiği ve geçici hükümeti yöneten ittifakı da kapsıyor. Cumhurbaşkanının yeni bir başbakan görevlendirmesi için belirlenen anayasal sürenin dolmasına yaklaşılırken, siyasi baskıların arttığı ifade ediliyor.

Yeni Cumhurbaşkanı Nizar Amidi’nin seçilmesi, hükümet kurma sürecinin önünü açarken, 26 Nisan’da sona erecek anayasal süre, siyasi aktörleri tıkanıklığın yeniden yaşanmaması için kritik bir sınavla karşı karşıya bırakıyor.

SDVD
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, Bağdat’ta düzenlenen bir toplantıda Nuri el-Maliki ile Kays el-Hazali’nin arasında oturuyor. (Arşiv – AFP)

Bu arada gözlemciler, Koordinasyon Çerçevesi içindeki anlaşmazlıkların daha derin bir ayrışmayı yansıttığını belirtiyor. Bir kesim, başbakanın belirlenmesinde parlamentodaki ‘en büyük blok’ ilkesinin esas alınmasını savunurken, diğer kesim tüm tarafları kapsayan bir siyasi uzlaşıyla tek aday üzerinde anlaşılmasını ve bakanlık dengelerinin yeniden düzenlenmesini destekliyor.

Sürecin karmaşıklığını koruduğu ortamda, geç de olsa bir anlaşmaya varılması, sürecin ertelenmesi ya da ‘uzlaşı adayı’ seçeneğine yönelinmesi gibi tüm senaryolar masada. Mevcut tablo, Şii siyasi blok içindeki uzlaşıların kırılganlığını ve seçim hesapları ile hükümet kurma gereklilikleri arasındaki açığın büyüdüğünü ortaya koyuyor.