Trump, Birleşik Krallık'ı "ağır gümrük vergileri" uygulamakla tehdit ettihttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5265935-trump-birle%C5%9Fik-krall%C4%B1k%C4%B1-a%C4%9F%C4%B1r-g%C3%BCmr%C3%BCk-vergileri-uygulamakla-tehdit-etti
Trump, Birleşik Krallık'ı "ağır gümrük vergileri" uygulamakla tehdit etti
Kral III. Charles ve Başkan Donald Trump, 17 Eylül 2025'te İngiltere'deki Windsor Kalesi'nin bahçesinde düzenlenen resmi karşılama töreninde (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, ABD’li sosyal medya şirketlerine uygulanan dijital hizmet vergisinin geri çekilmemesi halinde, Birleşik Krallık’a “yüksek gümrük tarifeleri” uygulamakla tehdit etti.
Şarku'l Avsat'ın İngiliz haber ajansı PA Media’dan aktardığına göre, 2020 yılında yürürlüğe giren dijital hizmet vergisi, birçok büyük ABD teknoloji şirketinin gelirleri üzerinden yüzde 2 oranında alınıyor.
Trump, dün Oval Ofis’te gazetecilere yaptığı açıklamada, “Bu konuyu inceliyoruz ve bunu Birleşik Krallık’a yüksek gümrük tarifeleri uygulayarak çok kolay bir şekilde çözebiliriz, bu yüzden dikkatli olmaları onların yararına” dedi.
Trump, “Vergiyi kaldırmazlarsa, büyük olasılıkla Birleşik Krallık’a yüksek gümrük tarifeleri uygulayacağız” ifadelerini kullandı.
Söz konusu vergi, dijital faaliyetlerden elde edilen küresel geliri 500 milyon sterlini (673 milyon dolar) aşan ve bu gelirin 25 milyon sterlinden fazlasını Birleşik Krallık’taki kullanıcılardan elde eden şirketleri hedef alıyor.
Trump, uzun süredir ABD ile Birleşik Krallık arasındaki ilişkilerde gerilim kaynağı olan bu düzenlemelerin “dünyanın en önemli şirketlerini” hedef aldığını söyledi.
Dijital hizmet vergisi, Mayıs 2025’te üzerinde uzlaşılan ABD-Birleşik Krallık ticaret anlaşması kapsamında tartışma konusu olmasına rağmen değiştirilmedi.
Bu gelişme, dijital vergiler veya ABD’li teknoloji devlerini etkileyen düzenlemelere sahip ülkelere yönelik benzer ABD tehditlerinin ve yeni gümrük tarifeleri ile ihracat kısıtlamaları uyarılarının ardından geldi.
Trump, İsrail ile Lübnan arasındaki ateşkesin üç hafta uzatılacağını duyurduhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5265987-trump-i%CC%87srail-ile-l%C3%BCbnan-aras%C4%B1ndaki-ate%C5%9Fkesin-%C3%BC%C3%A7-hafta-uzat%C4%B1laca%C4%9F%C4%B1n%C4%B1-duyurdu
Trump, İsrail ile Lübnan arasındaki ateşkesin üç hafta uzatılacağını duyurdu
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray'da düzenlenen sağlık hizmetleri konulu toplantıda konuşurken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, İsrail ile Lübnan arasındaki ateşkesin 3 hafta uzatılacağını açıkladı.
Trump, sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı paylaşımda “İsrail ile Lübnan arasındaki ateşkes 3 hafta süreyle uzatılacak. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ı en kısa zamanda ağırlamayı sabırsızlıkla bekliyorum” ifadelerini kullandı.
Kimliğinin gizli kalmasını isteyen ABD'li bir yetkili, başlangıçta Dışişleri Bakanlığı'nda gerçekleştirilmesi planlanan Lübnan ve İsrail büyükelçileri arasındaki görüşmelerin ‘artık Beyaz Saray'da yapılacağını’ belirterek “Başkan Trump, iki ülkenin temsilcilerini varışlarında karşılayacak” dedi.
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, toplantı sırasında Beyrut'un taleplerinin ateşkesin uzatılması, evlerin yıkımının durdurulması, sivillere, ibadethanelere, gazetecilere, sağlık ve eğitim çalışanlarına yönelik saldırıların sonlandırılması olacağını söyledi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşme ihtimalinin kesinlikle söz konusu olmadığını vurgulayan Avn, “Washington'u ziyaret edip Trump ile görüşerek ona Lübnan'daki durumun gerçeklerini ayrıntılı olarak anlatabilmeyi umuyorum” ifadelerini kullandı.
Hizbullah ile İsrail arasındaki son savaş, 28 Şubat'ta ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırının ilk gününde İran'ın dini lideri Ali Hamaney’in öldürülmesine misilleme olarak Hizbullah'ın İsrail'e roket saldırısı düzenlemesinin ardından 2 Mart'ta patlak verdi.
1948'den beri resmi olarak savaş halinde olan iki ülke, savaşı sona erdirmek amacıyla 14 Nisan'da Washington'da bir görüşme turu düzenledi. Bu, 1993'ten bu yana yapılan ilk görüşmeydi.
Bu görüşmelerden iki gün sonra ABD, Lübnan'da 2 bin 400'den fazla kişinin ölümüne ve 1 milyondan fazla kişinin yerinden edilmesine neden olan savaşta 10 günlük bir ateşkes ilan etti.
Lübnan'ın Washington Büyükelçisi Nada Hamade Muavvad, ABD Dışişleri Bakanlığı binasında düzenlenen bir toplantıda, 14 Nisan 2026 (AP)
Perşembe günü gerçekleşmesi planlanan görüşmelere, bir önceki turda olduğu gibi, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, İsrail'in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter ile Lübnan'ın Washington Büyükelçisi Nada Hamade Muavvad katılacak ve ABD'nin Lübnan Büyükelçisi Michel Issa da toplantıya eşlik edecek.
ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan bir yetkilinin Fransız Haber Ajansı AFP'ye yaptığı açıklamaya göre bu kez toplantıya ABD'nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee de katılacak.
Görüşme öncesi Hizbullah ile İsrail birbirlerini ateşkesi ihlal etmekle suçladılar.
Lübnan Sağlık Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre perşembe günü İsrail'in Güney Lübnan'a düzenlediği hava saldırısında üç kişi hayatını kaybetti.
İsrail, saldırıların yanı sıra sınır köylerinde patlatma ve yıkım operasyonlarını sürdürüyor ve onlarca köyün sakinlerinin köylerine dönmesini engelliyor.
Buna karşın Hizbullah dün yayınladığı üç açıklamada, Tayyibe kasabasında İsrail askerlerinin toplandığı yerlere yönelik iki saldırı düzenlendiğini ve Mecdel Zun beldesinde bir İsrail keşif uçağının düşürüldüğünü duyurdu. Hizbullah, bu eylemlerin, ‘düşman İsrail’in ateşkesi ve Lübnan hava sahasını ihlal etmesine misilleme’ olarak gerçekleştirildiğini belirtti.
ABD Dışişleri Bakanlığı'nın geçtiğimiz hafta yayınladığı ateşkes anlaşmasının metnine göre İsrail kendisine karşı yürütülen veya planlanan operasyonlara karşı meşru müdafaa hakkını saklı tutuyor.
Lübnanlı resmi bir kaynak çarşamba günü, bu hafta sonu sona erecek olan ‘ateşkesin bir ay süreyle uzatılmasını ve İsrail'in ordusunun bulunduğu bölgelerdeki bombalama ve yıkım operasyonlarını durdurmasını ve ateşkes anlaşmasına uymasını’ talep edeceklerini bildirdi.
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Tommy Pigott’un o sırada yaptığı açıklamaya göre iki ülke ilk toplantıda “kararlaştırılacak bir yer ve zamanda” doğrudan müzakerelere başlanılması konusunda anlaştı.
Lübnan, eski Washington Büyükelçisi Simon Karam'ı İsrail ile müzakere heyetinin başkanı olarak atadı.
İran ile savaşın dini olarak pazarlanması stratejisihttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5265986-i%CC%87ran-ile-sava%C5%9F%C4%B1n-dini-olarak-pazarlanmas%C4%B1-stratejisi
İran ile savaşın dini olarak pazarlanması stratejisi
Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ağlama Duvarı önünde (AFP)
Vazhi eş-Şehrani
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun geçtiğimiz hafta ABD merkezli Fox News kanalına verdiği röportajdaki açıklamalarına dayanarak, İsrail’in bugün siyasi söyleminde ve basın açıklamalarında yeni bir anlatı denemesi yaparak bölgedeki askeri yaklaşımını 40 yıldır beklenen manevi ve dini bir zafer olarak sunduğunu söyleyebiliriz.
Hamas’ın İsrail’e 7 Ekim 2023 tarihinde saldırmasından ve bunun üzerine İsrail’in Gazze Şeridi’ne savaş açmasından bu yana yaşanan gelişmeler ve geçtiğimiz 28 Şubat'ta patlak veren İran savaşına uzanan süreçte İsrail yönetimi, bu savaşı İran'a ve bölgedeki müttefiklerine karşı kazanılmış bir kurtuluş ve zafer savaşı olarak sunmaya çalışıyor. Siyasi ve manevi bir başarı olarak pazarlanan bu anlatı, İsrail'in söylemine ağırlık ve güvenilirlik katacak yeni bir müttefik kazanmasının ardından kendinden emin bir tonla dile getiriliyor. Bu gelişme, İsrail'in gelecekteki siyasi vizyonuna ve hedeflerine destek sağlamanın ötesinde, 2026 yılı sonunda yapılacak yasama seçimleri öncesinde Netanyahu'nun parlamentodaki imajını güçlendirmeye de hizmet ediyor.
Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin geçtiğimiz 25 Şubat'ta İsrail'e gerçekleştirdiği ziyaret ve Netanyahu'nun bu ziyaret sırasında yaptığı açıklamalar ele alındığında, söz konusu ittifakın başından bu yana ne denli uyumlu ve tutarlı bir zemine oturduğu açıkça anlaşılıyor. Netanyahu, Modi’nin ziyareti sırasında İsrail'in Hindistan ile kurduğu güçlü ittifak sayesinde yalnızlığından sıyrılarak Doğu medeniyetinin öncüsü konumuna yükseldiğini ve Ortadoğu'daki ‘radikal İslamcı terörizmle’ mücadele etme kararlılığında olduğunu söyledi.
Bu olağanüstü ziyaretin dini ve manevi bir boyut taşıdığı, Modi’nin İsrail parlamentosu Kneset’te yaptığı konuşmadan açıkça anlaşılıyordu. Modi bu konuşmada, Hindistan'ın, Yahudilerin İsrail'deki haklarına olan köklü inancıyla İsrail'in yanında kararlılıkla durduğunu vurguladı. Bu durum, ilişkilerin geçmişe kıyasla çok daha derin ve gelişmiş bir düzeye taşındığına işaret etti. Nitekim Hindistan'ın Filistin meselesindeki tutumunun değişmesi ve her iki tarafın son ziyarette Pakistan ile olan savaşları ve Çin ile yaşanan anlaşmazlıklar sürecinde İsrail'in Hindistan'a verdiği askeri desteğin köklü tarihini teyit etmesi, bugün gözlemlediğimiz derin stratejik iş birliği altyapısının temellerini oluşturuyor. Öyle ki, İsrail gazetesi Yisrael Hayom da Hindistan Başbakanı'nın ziyaretini ‘stratejik ve askeri bir ittifakın taçlanması’ olarak nitelendirdi.
Modi ile Netanyahu arasında 10 milyar doları aşan toplam değeriyle 16 yeni ikili anlaşma imzalandığını bildiren gazete, bu anlaşmaların 1990'larda diplomatik ilişkilerin kurulmasından beri iki ülke arasındaki en büyük mutabakatlardan birini oluşturduğunu aktardı.
Hindistan'ın bu anlaşmalardan, Pakistan ile yaşanan son çatışmada etkinliği kanıtlanmış İsrail silahlarının ithalatını artırmak ve geri kalmış sanayi ile teknoloji sektörünü modernize etmek gibi beklentileri olduğu aşikâr. İsrail’in ise bu süreçten kuşkusuz farklı bir çıkarı var. İsrail'deki bazı iç akımların sonuçlarını göz ardı ederek savunduğu bu savaşta Hindistan'ın geniş insan kaynağından yararlanmayı hedefliyor.
Kriketten ve ırkçılıktan yerleşimlerin hoş karşılanmasına
Yahudilerin Hintlere yönelik uyguladığı ayrımcılıktan bugün tanık olduğumuz yakınlaşmaya uzanan süreçte, dil bakımından birbirinden farklı ancak inanç bakımından uyumlu bu iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihi gelişimini ele almamız gerekiyor. Hindistan'daki Yahudiler, 1947 yılında Hindistan'ın bağımsızlığının ardından pek çoğunun İsrail, İngiltere ve diğer ülkelere göç etmesiyle bugün yalnızca birkaç binden oluşan bir azınlığa dönüştü. Bu topluluklar, Koşer Hintler, Kariler ve Menşeniler gibi kapalı kimliklerini korumaya devam ediyor. Söz konusu göçün temelinde, özellikle İsrail'e yönelik olanlarda inançsal, diğer ülkelere yönelik olanlarda ise her şeyden çok ekonomik gerekçeler yer alıyor. Bu göç dalgası, bağımsızlığın ardından Hindistan'ın eyaletlerini bir arada tutan yeni federal bir yapıya kavuşmasıyla eş zamanlı yaşandı.
Tarih ve medeniyet uzmanı Muhammed Nasır, ‘Eski Hindistan: Medeniyetleri ve Dinleri’ adlı eserinde en yoğun göç veren Yahudi topluluğunun Hindistan'ın kuzeydoğu ve batısından gelen Bney Menaşe Yahudileri olduğunu belirtiyor. Bu topluluğun göçü, onlar açısından vadedilmiş toprak olarak gördükleri İsrail'e yönelik dinî bir hicret niteliği taşıyor.
Hint kökenli birçok İsrailli, hükümet içinde önemli görevlerde bulunuyor (AFP)
Tevrat’taki katı geleneğe bağlı bu topluluğun, 1950'li ve 60'lı yıllarda diğer Hint Yahudi gruplarına kıyasla İsrail tarafından en sıcak karşılanan kesim olduğu dikkati çekiyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu durum, özellikle İsrail'in önde gelen hahamlarının onların Yahudiliğini tescil etmesiyle daha da belirgin hale geldi. Söz konusu tescil, bu topluluğun MÖ 722'de Asurlular'ın Şam ve Filistin'i istila etmesinin ardından dağılan kayıp on İsrail kabilesinin soyundan geldiğinin kabul edilmesine dayanıyor.
Ancak 1990'lı yıllarda Yahudi göçünün artması ve İsrail'deki yerleşim bölgelerinin genişlemesiyle birlikte, Hindistan-İsrail ilişkilerindeki gelişmeye karşın İsrail parlamentosu Kneset Yahudi Hintlerin ülkeye akınına temkinli yaklaşıyordu. İsrail Göç Bakanlığı da Hint Yahudilerin gerçek anlamda Yahudi olup olmadığına dair kuşkular nedeniyle kabullerinde sıkı bir tutum sergiledi. Dünya genelinde her Yahudi'ye göç ve ikamet hakkı tanıyan geri dönüş yasasına rağmen giriş vizesi koşulları oldukça ağırlaştırıldı. Göçün ilk dönemlerinde bu topluluğun İsrail toplumuna entegrasyonu da kolay olmadı. Yerleşim sürecinin başında ayrımcılığa maruz kalan Hint Yahudiler, aşırı dinci Yahudi aktivistlerin göçmenler ve kökenleri üzerine sıklıkla dile getirdiği ‘Gerçek Yahudi kimdir?’ sorusuyla yüzleşmek zorunda kaldı.
Gerçekte Hint Yahudiler, İsrail'deki diğer topluluklara kıyasla başından itibaren dayatılan ırkçı engelleri aşmayı daha başarılı bir şekilde becerdi. Bu engeller arasında seçkin eğitimin yalnızca Aşkenaz Yahudilerine tanınması, farklı tene sahip Hint Yahudilerin bu haktan yoksun bırakılması ve onlarla evliliği yasaklayan haham fetvası sayılabilir. Hint Yahudiler, Beerşeba'ya yerleşerek şehrin ticari kalkınmasına ve kültürel çeşitliliğine katkıda bulundular. Burada Hint restoranları açıp geleneklerini yaşattılar ve böylece İsrail toplumuna entegre olmayı başardılar. Bunun yanı sıra 1960'lı yıllarda Beerşeba'da ilk kriket kulübünü kurarak bu sporun gelişimine öncülük ettiler ve sonunda İsrail'i uluslararası arenada temsil eden bir federasyonun kurulmasını sağladılar.
Bugün iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesiyle birlikte Hint kökenli pek çok İsrailli, hükümet kademelerinde ve özel sektörde prestijli görevler üstleniyor. 2021'de nüfuslarının artmasının ardından yerel seçimlere de aday olmaya başladılar.
Aşırı sağcı Hindistan Halk Partisi ile Likud Partisi ittifakı
1992 yılında İsrail-Hindistan ilişkilerinin filizlenmeye başladığı bir dönüm noktası yaşandı. İlişkiler önce diplomatik düzeyde derinleşmiş ve üst düzey resmi ziyaretler gerçekleştirilmiş, ardından ticari alanda ve askeri anlaşmalar boyutunda da somut bir ivme kazandı. Bu gelişim sürecini kolaylaştıran en önemli etken ise söz konusu dönemde Bharatiya Janata Partisi’nin (Hindistan Halk Partisi/BJP) iktidarı ele geçirmesi oldu.
Hindutva kültürünün yaygınlaştırılmasını hedefleyen BJP, milliyetçilik ve ekonomik neoliberalizmi ideolojik temeline yerleştiren sağcı bir Hindu partisidir. Irk kutsallaştırması ile din eksenli bir ölçüt anlayışını barındıran Hindutva (Hindu milliyetçiliği) hareketi, birinci ve ikinci dünya savaşları sırasında Avrupa'ya damgasını vuran faşizm ve Nazizmden ilham alıyor.
BJP, Hindistan Ulusal Demokratik İttifakı'nı (NDA) yönetmeyi başarırken 2003 yılında İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un ziyaretine kapıları açarak ilişkileri daha da sağlamlaştırdı. İsrail gazetesi Haaretz, ilişkilerin tarımsal ve teknolojik alışverişin güçlendirilmesini ve iki ülke arasındaki bilimsel heyetlerin faaliyetlerinin kolaylaştırılmasını da kapsadığını belirtti.
Binyamin Netanyahu, Ariel Şaron'un 2014 yılında, ölümünün ardından Likud Partisi liderliği seçimini kazandı. Hindistan'ın Filistin meselesindeki tutumunun tam da bu dönemde değişmesi tesadüf olmadığı gibi Netanyahu'nun o yılki seçim zaferinin ardından Hindistan'a gerçekleştirdiği ziyaretin bir ürünü olarak önceden planlanmış ve üzerinde mutabık kalınmış bir adımdı. Bunun ardında birkaç faktör yatıyor. Her şeyden önce Hindistan'ın Rusya ve Çin dışında güçlü bir savunma ve ekonomi ortağına olan ihtiyacı, bazı siyasi tutumlardan vazgeçilerek iki ülke arasındaki anlaşmaların önünün açılmasını zorunlu kılıyordu. Öte yandan İsrail, Filistin meselesinden ve Arapların köklü düşmanlığından etkilenmeyen sadık bir insan kaynağına ihtiyaç duyuyordu. Bunun yanında ortak milliyetçi bir vizyona sahip iki uyumlu partinin eş zamanlı olarak iktidara yükselmesi de bu yakınlaşmayı hızlandıran önemli bir etken oldu.
Hindistan ile ilişkilerde İsrail'in lehine yeni bir gelişme
Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin İsrail’e yaptığı son ziyaret ve bu ziyarette bağımsız Hindistan tarihinde görülmemiş ölçüde Tel Aviv'i destekleyen açıklamalarla birlikte artık Hindistan’ın alışılagelmiş diplomatik mirası olan bağlantısızlık ilkesiyle taban tabana zıt yeni bir stratejik konumlanmaya yöneldiği açıkça ortaya çıkıyor. Öte yandan İsrail'in yalnızca Hindistan'la değil, başka ülkelerle de yeni ittifaklar arayışı içinde olduğu görülüyor. Bu arayışın önümüzdeki dönemde Tevrat'taki Falaşa Yahudilerinin yaşadığı Etiyopya başta olmak üzere Afrika ülkelerine açılacağı anlaşılıyor.
‘What Price Israel?’ (Bir İsrail ne kadar eder?) kitabının yazarı olan İsrail meseleleri uzmanı ve tarihçi Alfred Lilienthal de bunu vurguluyor. Lilienthal'e göre sıradan bir Hristiyan'ın Ortadoğu'daki köklü düşmanlığa karşı derin bir duygusu yoktu. Fakat İsrail'in ilerleme ve gelişimini duygusal ve sempati uyandıran hikâyelerle sunması yoluyla bu his İsrail lehine istismar edildi. Dolayısıyla İsrail'in istismar edebileceği yeni bir his arayışına girmesi kaçınılmaz ve bu durumun bugün Hint toplumu için de geçerli olduğu anlaşılıyor.
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.
İran'a ait tekneler Hürmüz Boğazı'ndaki seyir risklerini artırıyorhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5265977-i%CC%87rana-ait-tekneler-h%C3%BCrm%C3%BCz-bo%C4%9Faz%C4%B1ndaki-seyir-risklerini-art%C4%B1r%C4%B1yor
İran'a ait tekneler Hürmüz Boğazı'ndaki seyir risklerini artırıyor
Hürmüz Boğazı'ndaki tatbikatlar sırasında "Devrim Muhafızları"na ait hızlı botlar (Arşiv- Tesnim)
İran’ın, Hürmüz Boğazı yakınlarında iki konteyner gemisine el koymak için küçük ve hızlı hareket eden botlardan oluşan bir filo kullandığı bildirildi. Bu durum, ABD güçlerinin İran’ın deniz tehdidini etkisiz hale getirdiği yönündeki iddiaları zayıflatırken, dünyanın en önemli petrol ihracat güzergâhlarından birinin yeniden açılmasının önündeki zorlukları ortaya koyuyor.
ABD Başkanı Donald Trump, pazartesi günü yaptığı açıklamada, İran’ın geleneksel deniz gücünün büyük ölçüde yok edildiğini, ancak “hızlı saldırı botlarının” ciddi bir tehdit olarak değerlendirilmediğini kabul etti.
Trump, bu tür teknelerin boğaz dışındaki ABD ablukası bölgesine yaklaşması halinde, Karayipler ve Pasifik’te uygulanan “aynı imha sistemi” ile “derhal yok edileceğini” söyledi. Söz konusu bölgelerde ABD hava saldırılarının uyuşturucu taşıdığı şüphesi bulunan tekneleri hedef aldığı ve en az 181 kişinin hayatını kaybettiği belirtildi.
Bununla birlikte, bu botların büyük ve silahsız ticari gemilere saldırmak üzere ağır silahlarla donatılmadığı; İran Devrim Muhafızları’nın ise ağır makineli tüfekler, roketatarlar ve bazı durumlarda gemisavar füzeler kullandığı ifade ediliyor.
Yunanistan merkezli deniz güvenlik şirketi Diaplous, Reuters’a yaptığı değerlendirmede, hızlı bot saldırılarının artık “çok katmanlı tehdit sisteminin” bir parçası haline geldiğini belirtti. Buna kıyıdan fırlatılan füzeler, insansız hava araçları (İHA), mayınlar ve elektronik karıştırma unsurlarının da eklendiği; bu yöntemlerle belirsizlik yaratılarak karar alma süreçlerinin yavaşlatılmasının hedeflendiği kaydedildi.
Hürmüz Boğazı'nın kuzeyinde bulunan bir grup küçük teknenin uydu görüntüsü (Reuters)
Deniz güvenliği uzmanları, İran’ın savaş öncesinde yüzlerce, hatta binlerce bu tür bota sahip olduğunu; bunların çoğunun kıyı tünellerinde, deniz üslerinde veya sivil gemiler arasında gizlendiğini tahmin ediyor.
Deniz güvenliği şirketi Dryad Global’in CEO’su Corey Ranslem ise 28 Şubat’ta başlayan savaşın ardından yaklaşık 100 veya daha fazla botun imha edilmiş olabileceğini belirtti.
Strateji değişikliği
Bu haftadan önce İran, boğaz çevresindeki deniz trafiğini hedef almak için füze ve İHA saldırılarına ağırlık veriyordu. Dünya günlük petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz arzının yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği bu rota üzerindeki saldırılar, 8 Nisan’daki ateşkesle durmuştu.
İran’ın iki konteyner gemisine el koyması, Washington’un İran deniz ticaretini engellemeye yönelik ablukası ve İran bağlantılı petrol tankerlerini durdurma girişimlerinin ardından geldi.
İngiltere merkezli Ambrey şirketinde kıdemli analist olan Daniel Müller, “Sivil deniz taşımacılığı sektörünün, İran silahlı güçlerinin gemilere el koymasını engelleyecek şekilde donanımlı olmadığını” belirtti.
ABD Donanması tarafından yayınlanan görüntülerde, Hürmüz Boğazı'nda bir petrol tankerinin İran botları tarafından kuşatıldığı görülüyor (Arşiv- Reuters).
Müller, bu tür operasyonlarda genellikle yaklaşık 12 botun kullanıldığını ifade etti.
Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre üst düzey bir İranlı güvenlik yetkilisi, hızlı botların artık İran’ın deniz stratejisinin “omurgasını” oluşturduğunu ve “asimetrik savaş” kapsamında hızla konuşlandırılabildiğini söyledi. İsminin açıklanmasını istemeyen yetkili, “Bu botlar, çok yüksek hızları sayesinde fark edilmeden vur-kaç saldırıları gerçekleştirebiliyor” ifadelerini kullandı.
Hızlı botların sınırlılıkları
Ambrey’den Müller, İran’ın 2019’dan bu yana küçük ve hızlı botları en az yedi kez kullandığını, buna bu hafta gerçekleşen el koyma operasyonlarının da dahil olduğunu söyledi.
İranlı bir kaynak ise yaz aylarında İran kara sularında görülen şiddetli rüzgârlar ve yüksek dalgaların bu tür operasyonları zorlaştırdığını belirterek, “Deniz çok dalgalı olduğunda botlardaki güçler ateş açamaz” dedi.
Savunma istihbarat şirketi Janes’te Ortadoğu uzmanı Jeremy Binnie ise bu botların savaş gemilerine karşı etkili olmadığını ve doğrudan bir saldırı durumunda “ağır kayıplar verebileceğini” ifade etti. Binnie, “Bir geminin savunmasını farklı yönlerden saldırarak zorlamaya çalışsalar bile, çağrılacak hava desteğine karşı oldukça savunmasız kalırlar” değerlendirmesinde bulundu.
Binnie ayrıca güdümlü füze saldırılarının bu botları kolaylıkla imha edebileceğini, ancak omuzdan atılan roketlerin alçak irtifada uçan ABD uçakları için tehdit oluşturabileceğini söyledi.
Devrim Muhafızları'na ait hızlı botlar Deniz tatbikatında (Tesnim)
Uzmanlar, küçük bot tehdidini ortadan kaldırmanın, daha büyük İran savaş gemilerini hedef almaktan çok daha zor olacağına dikkat çekiyor. Büyük gemilerin tespit edilmesi ve izlenmesi görece kolayken, küçük botların daha dağınık ve hareketli yapısı operasyonları zorlaştırıyor.
Bu gelişmeler, küresel deniz taşımacılığı sektörü açısından artan belirsizlik ve sigorta maliyetlerinde yükseliş anlamına geliyor.
İngiltere merkezli danışmanlık şirketi Universal Defence and Security Solutions Direktörü ve eski Kraliyet Donanması Koramiralı Duncan Potts, 1980’lerdeki “Tanker Savaşı” sonrasında İran’ın, donanmasının büyük ölçüde tahrip edilmesine rağmen asimetrik taktiklere yöneldiğini hatırlattı.
Potts, “ABD Donanması ve başkan ‘donanmayı yok ettik’ dediğinde, bu daha önce de yapıldı. Ancak karşı tarafın alışılmışın dışında yöntemler benimsediği gerçeği göz ardı edilmemeli. İran bu yöntemlerde ustalaştı” değerlendirmesinde bulundu.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة