Libya eski Dışişleri Bakanı Abdurrahman Şalkam: Kaddafi’ye göre Saddam yaptıklarının bedelini ödedi

Libya'nın eski Dışişleri Bakanı Şalkam’a göre girdilen savaşların kararlarını başkaları değil, kendileri aldı.

Libya eski Dışişleri Bakanı Şalkam, BMGK oturumlarında birçok kez ülkesini temsil etmiş bir isim.
Libya eski Dışişleri Bakanı Şalkam, BMGK oturumlarında birçok kez ülkesini temsil etmiş bir isim.
TT

Libya eski Dışişleri Bakanı Abdurrahman Şalkam: Kaddafi’ye göre Saddam yaptıklarının bedelini ödedi

Libya eski Dışişleri Bakanı Şalkam, BMGK oturumlarında birçok kez ülkesini temsil etmiş bir isim.
Libya eski Dışişleri Bakanı Şalkam, BMGK oturumlarında birçok kez ülkesini temsil etmiş bir isim.

Eski Libya Dışişleri Bakanı, siyasetçi ve yazar Abdurrahman Şalkam, Muammer Kaddafi döneminde Devrimci Komuta Konseyi basın danışmanlığından uzun süre sürdürdüğü Libya’nın Roma Büyükelçiliği’ne ve ardından dışişleri bakanlığından, Kaddafi rejiminin devrilmesinden önceki dönemde Libya’nın Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilciliği’ne kadar birçok önemli görevde bulunmuş bir isim.

Libya’da rejim karşıtı protesto gösterileri başlayana kadar Muammer Kaddafi’ye en yakın isimlerden biri olmaya ve onu savunmaya devam eden Şalkam, protesto gösterilerinin güç kullanılarak bastırılmasına karşı olduğunu duyurduğu açıklamasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) Libya’ya yaptırım uygulanmasını öngören 1970 sayılı kararını destekleyerek, kararın Trablus'taki ‘faşist rejimi’ sona erdirmeye yardımcı olacağı değerlendirmesinde bulunmuştu. Abdurrahman Şalkam, Daru’l-Fercani Yayınevi tarafından ‘Senevati: Muzekkirat’ (Yıllarım: Anılar) adıyla çıkarılan, anılarını kaleme aldığı kitabından olan bu alıntılarla, Kaddafi'ye olan yakınlığının ve tanışıklığının başlangıcından itibaren geçtiği aşamaları okuyucusuyla paylaştı. Libya’nın eski liderine olan hayranlığını gizlemeyen Şalkam, anı kitabında Kaddafi'yi en çok etkilediğini söylediği iki olaya değindi. Şalkam’ın aktardığına göre bunlardan birincisi, 1988 yılında ABD merkezli Pan Am Havayolları'na ait bir yolcu uçağının içindeki bombanın patlatılması sonucunda İskoçya'nın güneyindeki Lockerbie kasabasına düşmesiydi. ABD, bu olayın ardından misilleme olarak başkent Trablus ve ülkenin en büyük şehirlerinden biri olan Bingazi’ye hava saldırıları düzenledi. İkincisi ise ABD’nin Irak’ı işgaliydi. Şalkam, Kaddafi’nin ABD’nin Irak’ı işgalinin diğer Arap ülkelerindeki rejimleri etkileyecek ve onları değiştirecek sonuçlar doğurmasından duyduğu korkuyu dile getirdiğini anılarında aktardı. Şalkam’ın, Kaddafi hakkındaki anekdotları arasında Kaddafi’nin Irak'ın değil, kendi kişisel şanıyla ilgilendiğini söylediği Irak’ın eski lideri Saddam Hüseyin hakkındaki görüşlerine de yer verdi.

Fotoğraf Altı: Abdurrahman Şalkam’ın anılarını kaleme aldığı ‘Senevati: Muzekkirat’ (Yıllarım: Anılar) adlı kitabın kapak fotoğrafı.
Abdurrahman Şalkam’ın anılarını kaleme aldığı ‘Senevati: Muzekkirat’ (Yıllarım: Anılar) adlı kitabın kapak fotoğrafı.

İşte Şarku’l Avsat olarak Şalkam’ın anılarını kaleme aldığı kitabından seçtiğimiz bazı bölümler:

“Muammer Kaddafi’nin karakterini siyasi ya da ideolojik bir dille eleştirebilirsiniz ama onun birinci sınıf bir okuyucu olduğunu kimse inkâr edemez. Okuduğunu araştıran ve kitaplarını özenle seçen bilgin biriydi. Genç yaşlarında, dikkatli bir şekilde Machiavelli'nin ‘Prens’i, Hitler'in ‘Kavgam’ı, Çin'in eski lideri Mao Zedung'un ‘Küçük Kırmızı Kitap’ı ve İbni Haldun’un ‘Mukaddime’si gibi eserlerin yanı sıra eski ve modern tarih üzerine kitaplar her zaman başucundaydı. Ancak kaleme aldığı ‘Yeşil Kitap’ta bu kitaplardan doğrudan alıntı yapmamış ve yazılı olarak kimseden yardım istememiş olması dikkat çekici. Fikirlerinin yer aldığı bir kitap yazma düşüncesiyle yola çıkan Kaddafi, yaşadığı olayların ortasında Yeşil Kitap adlı, ‘Demokrasi’, ‘Ekonomi’ ve ‘Evrensel Üçüncü Teorinin Sosyal Temeli’ başlıklı üç bölümden oluşan bir kitap kaleme aldı. Mühendis İbrahim Ali, 1982 yılında Albay’ın (Muammer Kaddafi) çok büyük ve kaliteli bir kütüphane kurmak istediği haberini iletti ve kitap seçiminde onlara yardım etmemi istedi. Bunun üzerine Mühendis İbrahim Ali ile görüştüm ve Albay’ın tam olarak görmek istediği konularla ilgili ondan bilgi aldım. İbrahim Ali’ye ‘Tüm kitapları okumaya vakti olduğunu sanmıyorum. Özellikle sosyal, politik, dini, felsefi ve ekonomik olmak üzere modern konuları işleyen kitapları seçmek iyi olur. Tarihi ne kadar sevdiğini biliyoruz bu yüzden tarih kitaplarını ihmal etmemeliyiz’ dedim. Ardından modern Arapçayla kaleme alınan yayınların indekslerini toplamaya başladım. Bu indekslerden çeşitli konularda çok sayıda başlık seçerek onları Mühendis İbrahim'e gönderim. Bana teşekkür etti ve gerekli kitapları getirmeleri için ilgili makamlarla iletişime geçti.

Kütüphane, Albay'ın uzun zamanlar geçirdiği, en sevdiği yerlerden biri oldu. Burada misafirlerini kabul ediyor, toplantılar yapıyor ve bazı kitapları okumak için zaman ayırıyordu. Birkaç kez Arapça kitaplardan ve Arap yazarlardan konuştuğumuzu hatırlıyorum. Özellikle ‘Kavramlar’ başlıklı kitap serisinin yazarı Faslı profesör Abdallah el-Aravi, Tunuslu düşünür Abdulmecid eş-Şerifi, Iraklı düşünür Ali el-Werdi ve diğer birçok isim hakkında konuştuk. Sanırım Albay’ın kültürel kaygıları vardı. Modern Arapça ve yabancı dillerde kaleme alınan entelektüel yayınları okumaya ve incelemeye meraklıydı. Ancak, siyasetin sancıları ve yurt içindeki ve yurt dışındaki krizler, çoğu zaman okumaya zaman ayırmasına mâni oldu. Entelektüel Muammer Kaddafi, öyle çok fazla devrimci ve siyasetçi bir karakter değildi. Konuşmalarında ve entelektüel tartışmalarda son derece demokratik ve fikirlere açık, daha önce duymadığı bir bilgiden bahsedildiğinde bunları dinlemeye hevesliydi ve günlüklerinde bunlara yer verirdi. Ne zaman beni siyasi bir mesele için çağırsa çoğunda onun öfkeli ve tedirgin olduğunu görürdüm ama entelektüel ya da edebi bir konuda konuştuğumuzda özellikle şiir ve felsefeden bahis açıldığında sakin, hoş sohbet, iyi bir dinleyici ve hatta birçok durumda sorgulayan bir insana dönüşürdü.”

libya

Kaddafi, Saddam ve Irak'ın işgali

“ABD’nin Irak’ı işgalinden ve Saddam’ın ve onun Baas rejiminin düşmesinden sonra, Albay'ın karmaşık duygulara ve endişeye kapıldı. Saddam ve rejimi için üzülmüyordu. Daha çok aklına “Tüm bunlar ABD’nin Irak’ı işgali olarak mı kalacak yoksa sıçrayıp silah zoruyla diğer ülkelerde de rejim değişikliği politikasına mı kapıyı aralayacak?” sorusu takılıyordu. Albay, 2008 yılında Şam'da düzenlenen Arap Liderleri Zirvesi’nde yaptığı konuşmada şunları söyledi: ABD’liler Irak'ı işgal edip Saddam'ı astılar. Hiçbirimiz sesimizi çıkarmadık. Sıra bize geliyor. Hepinizi, hepimizi sırayla indirecekler.

Irak'taki olaylar sırasında Albay'la bir araya geldiğimde elini yanağına koyarak, Arap olan ve olmayan ülkelerde olanlar ve neler yapabileceğimizle ilgili birçok soru sordu ve şunları söyledi:

‘Saddam Irak için çalışmaktansa ülkesinin zenginliklerini kendi şanı için kullandı. Kürtlerle ve İran'la amaçsızca savaştı. Kuveyt'i işgali yüzlerce Iraklının hayatına mal oldu. Irak'ın zenginliklerini boşa harcadı. Yaşananlardan dolayı kimseyle siyasi çatışmaya girmemize gerek yok. Saddam kendi pervasızca davranışlarının bedelini ödedi.’

Bu olay onu çok etkilemişti. Bu yüzden politikalarını ve direktiflerini gözden geçirmeye başladı. Bir gün ‘Bizi ABD ile uzun yıllar böyle şiddetli bir çatışmaya girmeye iten şeyin ne olduğunu bilmiyorum’ dedi. İlk kez, geçmişin duvarlarına çarparak yankılanan ve ABD ile uzun yıllar süren düşmanlığın yanı sıra sözlü, siyasi ve askeri gerginliklerin sonucunda oluşan bir göle kocaman bir taş atan böyle bir cümlenin ağzından çıktığını duydum. Elbette bildiğim yanıtı söylemedim. ABD’de gerek Cumhuriyetçilerden gerek Demokratlardan farklı farklı başkanların göreve gelmesine rağmen onu ABD ile düşman olmaya iten nedeni herkesten daha iyi biliyordu.

Kitle imha silahları mücadelesi

Takvimler 19 Aralık 2003 tarihini gösterdiğinde hayatımın en uzun günlerinden birini yaşıyordum. Sürprizlerle ve şiddetli gerginliklerle dolu bir savaşın ya da bir yolculuğun son günüydü. Libya ile ABD ve İngiltere arasındaki ilişkilerin tamamen normalleşmesi konusunda bu iki ülke arasında uzun süredir devam eden bir tartışma vardı. Başta Lockerbie Faciası dosyası olmak üzere çeşitli dosyalarda ilerlemeler kaydedilmesinden sonra ABD’lilerin ve İngilizlerin her toplantıda ve her temasta birinci gündem maddesi olduğunu söyledikleri Libya'nın kitle imha silahları meselesi ortaya çıktı. Libyalı yetkililer olarak aramızda nasıl bir tutum sergileyeceğimize dair uzun toplantılar yaptıktan sonra eski Dışişleri Bakanı Abdulati El-Ubeydi ve Muhammed Bilkasim ez-Zevi ile birlikte Albay’la görüştük. Kendisine ABD’li ve İngiliz taraflarla olan son gelişmeleri aktardık. Ona Albay'ın Libya devlet televizyonunda canlı yayına çıkması ve Libya'nın tüm nükleer ve kimyasal programlarının yanı sıra uzun menzilli füzelerinden vazgeçtiğini duyurması, bunun ardından dönemin ABD Başkanı George Bush Jr. ve İngiltere Başbakanı Tony Blair'in çıkıp bu açıklamadan duydukları memnuniyeti dile getireceklerine ilişkin öneriyi bildirdik. Fakat bunu yapmayı şiddetle reddederek, bunun bir komplo olduğunu ve amaçlarının, bize karşı doğrudan askeri harekat başlatabilmeleri için kitle imha silahlarına sahip olduğumuzu resmen kabul etmemizi sağlamak olduğunu söyledi. Albay, kabul etmemekte ABD’liler ve İngilizler önerilerinde ısrar ettiler. Bizden bir yanıt alma beklentisiyle bizimle iletişimi kesmediler, fakat Albay geri adım atmadı.

18 Aralık'ta Albay’ın yanına gittiğimde Bab el-Aziziye'daki evindeydi. Her iki tarafla yaptığımız görüşmelere ilişkin son gelişmeleri kendisine aktardım. Bana öfke dolu bir tonda ‘Dışarı çıkmayacağım, konuşmayacağım ve ne olursa olsun’ yanıtını verdi. Beni bırakıp yemek salonuna geçti. Ben de peşinden gittim. Merasim Müdürü Nuri el-Mismari'ye ‘Onu benden uzak tut, onunla konuşmayacağım’ dedi. Fakat geriye dönüp bana, ‘Benle birlikte iki başkan da video kaydı yapsın. Anlaştığımız şekilde sırayla televizyonda yayınlansın’ ifadelerini kullandı.

19 Aralık'ta Ubeydi ve Zevi ile ofisimde bir araya geldim. Görüşmeye dönemin Dış Güvenlik Teşkilatı Başkanı Musa Kusa da katıldı. ABD’li ve İngiliz taraflarla temas kurduk. Onlara Albay'ın önerisini bildirdik, fakat bu kez onlar bu öneriyi şiddetle reddettiler. Ubeydi ve Zevi, Albay'ın bulunduğu el-Murabat bölgesine hareket ettiler. Ben de Musa Kusa ile Dışişleri Bakanlığı'ndaki ofisimde ABD’liler ve İngilizlerle iletişim halinde kalmaya devam ettim. Saatler hızla geçiyordu. Yorgun ve stresliydik. Sanki kapalı bir kapının önünde bekliyormuşuz gibi geliyordu. Albay, sık sık beni arayıp ABD’lilerle ve İngilizlerle yaptığımız son konuşmaları soruyordu. Akşam saat 19.00 sularında ABD’liler haberin medyaya sızmaya başladığını ve bu durumun tüm planı mahvedeceğini söylediler. Uzun bir tartışmadan sonra Albay ‘Onlara un, su ve ateşimiz olduğunu, ama bunlardan ekmek yapmadığımızı söyle’ dedi. Onar Şair Ebu Nevvas’ın şarap yapmaya hazırlanırken tutuklandığında söylediklerini tekrarlayarak şaka yollu bir cevap verdim. Şair Ebu Nevvas’a ‘İçki içtiğin için seni cezalandıracağız’ dediler. Şairse onlara, ‘İçki yapımında kullanılan malzemeleri taşıyorum, ama içki yapmadım. Hepiniz sahip olduklarınızla zina yapabilirsiniz, ama zina yapmadınız. O zaman size de zina cezası uygulansın’ yanıtını verdi. Albay gülerek, ‘Bu konuşmayı İngilizceye çevir ve onlara gönder’ dedi. O sırada Musa Kusa utanarak ofisten çıktı. Bir açıklama taslağı hazırladık. Ancak Albay’ın taslakla ilgili bazı mülahazaları oldu. Yapılan düzeltmelerin ardından basın toplantısı düzenleyerek açıklamayı yaptım. Albay tarafından takdir edildim. Açıklamanın hemen ardından önce İngiltere Başbakanı Tony Blair, sonra ABD Başkanı George Bush, bekledikleri açıklamadan duydukları memnuniyeti dile getirdiler.

Açıklamayı yaptıktan sonra Albay, Cemahiriye Haber Ajansı'na (Jana) basın toplantısında yaptığım açıklamayı onayladığını açıkça ifade ettiği bir demeç verdi. İngiltere Başbakanı Blair, Albay'ın demecine ilişkin memnuniyetini ifade etti. Ardından ABD Başkanı Bush da aynı şeyi yaptı. Bunun üzerine Albay beni arayarak büyük bir sevinçle ‘Tebrikler, başardınız. Vallahi Blair'in ve Bush'un hemen çıkıp açıklamamızdan memnuniyet duyduklarını ifade edeceklerini düşünmemiştim’ dedi.

Libya’nın nükleer bomba projesi

Albay Muammer Kaddafi, iki olayla sarsıldı. Bu olayların her biri diğerinden farklı bir yöne itti. Bunlardan biri ABD’nin 1986 yılında Trablus’a ve Bingazi'ye düzenlediği ve bizzat Albay’ı hedef alan hava saldırılarıydı. Diğeri ise ABD’nin Irak'ı işgaliydi. İlk olay sırasında Libya’nın Roma Büyükelçisi’ydim. O sarsıntının yansımalarına yakından şahit olmasam da ABD’nin hava saldırılarına karşı dizginleyemediğim duygu kasırgalarıyla gelişmeleri takip ettim. Elbette ABD’nin düşmana karşılık verebileceğinin bir göstergesi olarak bunun olması için bekleniyordu. Hava saldırılarının düzenlendiği günün sabahı Libya sokaklarında, bazı Devrim Muhafızları unsurlarının rejimin düşeceği beklentisiyle kayıtları yaktıkları, bazılarının da Trablus’u terk edip köylerine geri döndükleri haberleri yayıldı. Albay, kontrolü yeniden sağladıktan sonra, ülkenin savunma sistemini yenilemek için yapılacakları düşünmeye başladı.

Albay, yakın çevresindeki birkaç kişiyle, caydırıcı bir silah olan nükleer bombayı üretmek için pratik olarak harekete geçilmesi gerektiğinden söz etti. Mühendisliği ve bilimi bir araya getiren ve Albay ile yıllarca yakın iş birliği içinde çalışan önemli isimler, bu yaklaşımla ilgili haklı çekincelerini dile getirdiler. Çünkü bir yandan bu işlemler yapılırken diğer yandan silahlı bir saldırıyı tetikleyebileceğine inanıyorlardı. Diğerleri ise bu konuda oldukça hevesliydiler ve nükleer silah edinme fikrini desteklediler.

Bu konu üzerinde yıllarca düşünülmeye devam edildi. Ardından 1990’lı yılların ikinci yarısında projenin uygulanmasına pratik olarak devam edilmesine karar verildi. Önce, başta Pakistan'ın nükleer programının kilit ismi olarak bilinen Pakistanlı Abdulkadir Han olmak üzere, bu alanda parayla çalıştıkları bilinen bilim insanlarının yanı sıra Avrupa ve Asya'dan diğer bilim insanlarıyla temasa geçildi. Küresel pazarlar bu alanda hizmet veren bilim insanlarıyla dolup taşıyordu.

Proje, Libya’nın ilk tarımsal kalkınma projelerinde rol oynayan, Albay’a ülke genelinde yaptığı birçok gezide eşlik eden ve başbakanlık görevini üstlenen Mühendis Abdulmecid el-Kud tarafından üstlenildi. Projenin Mühendis Abdulmecid el-Kud’a verilmesinin birçok nedeni vardı. Bunların başında Albay’ın nükleer bomba yapma konusunda niyetinin ciddi oluşu geliyordu. Kud ise zor görevlerin altından kalkan biriydi. İkinci neden, nükleer silah yapma projesinin Albay'ın şahsi projesi olması ve Kud’a bu konuda tamamen güvenmesiydi. Peki Albay, bir endüstri mühendisi olan ve iki kez sanayi bakanlığı, bir kez de başbakanlık görevini üstlenen aynı zamanda şahsi ofisini yöneten Mühendis Cadallah Azzuz et-Talhi'ye neden projeyi emanet etmedi?

Bir gün Talhi ile ofisinde otururken Albay, onu telefonla aradı ve ondan bir tank fabrikası kurmaya başlamasını istedi. İzin alıp ofisten çıkmanın daha iyi olacağını düşündüm. Tam çıkmak üzereydim ki bana kalmamı işaret etti. Talhi, projenin bilimsel ve endüstriyel gereklilikleri ile kalite ve pazarlamanın önemi hakkında Albay ile uzun uzadıya konuştu. Konuşmaları bittikten sonra genel olarak sanayinin özelde ise ordunun yerlileşmesinin temel şartlarına değinen Talhi, birçok ülkenin bu alandaki deneyimlerinden ve yapılanlar arasında başarılı ve başarısız olunanlardan bahsetti.

Nükleer silah edinmeye çalışmamızın sebebi neydi? Hiç kimse topraklarımızı işgal etmeye teşebbüse kalkışmamış ve güvenliğimizi tehdit etmemişti. Bize saldırıp ülkemizi işgal etmeyi planlayan hiçbir düşmanımız da yoktu. İsrail'in Mısır’la barış anlaşması imzalamasından sonra Arap-İsrail anlaşmazlığının çözümü için askeri seçenek ihtimali sona ermişti. Filistinlilerle İsrailliler arasında imzalanan Oslo Anlaşmasıyla bu bir kez daha teyit edildi. Libya, İsrail'e tek başına ya da Mısır olmadan diğer Arap ülkeleriyle birlikte kafa tutabilir miydi? Libya'nın nükleer bomba elde etme amacı, Filistin’in nehirden denize tamamının özgürleştirilmesi için bir silah olarak kullanmak mıydı?”



Berri, İsrail ile ateşkes anlaşmasına ilişkin tutumunu netleştirdi: ‘Karşılıklı geri çekilme’

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
TT

Berri, İsrail ile ateşkes anlaşmasına ilişkin tutumunu netleştirdi: ‘Karşılıklı geri çekilme’

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)

Lübnan ile İsrail arasında çarşamba günü Washington’da ABD arabuluculuğunda gerçekleştirilen görüşmelerin ardından duyurulan ateşkes anlaşmasının yol açtığı tartışmalar sürerken, Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri bugün anlaşmaya ilişkin tutumunu netleştirdi. Berri, İsrail güçlerinin işgal ettiği bölgelerden çekilmesine paralel olarak Hizbullah’ın Litani Nehri’nin güneyindeki bölgeden çekilmesini kabul ettiğini açıklarken, anlaşmanın diğer maddelerini ise ‘adaletsiz’ olarak nitelendirdi.

Berri, Lübnan Ordu Komutanı Rudolf Heykel ile yaptığı görüşmede, “Bu karma nitelikteki anlaşma yerine, metnin başında kara, deniz ve havada hiçbir ön koşula bağlı olmaksızın ilan edilmiş bir ateşkes yer alsaydı bunu olumlu karşılayabilirdik. Ancak metne, Hizbullah tarafından tam ateşkes ve Litani’nin güneyindeki tüm unsurlarının tahliyesi gibi ek şartlar konuldu” dedi.

Berri, açıklamasında şu maddeleri kabul ettiğini belirtti:

1- Ateşkesin, kara, deniz ve hava sahasını kapsayan, hiçbir ön koşula bağlı olmayan tam ve kapsamlı bir ateşkes olarak anlaşılması ve mevcut yapıların yıkımına son verilmesi.

2- Hizbullah’ın Litani Nehri’nin güneyinden çekilmesinin, İsrail’in işgal ettiği bölgelerden çekilmesiyle eş zamanlı olarak gerçekleşmesi.

Berri, “Metnin geri kalan kısmı adaletsizdir ve üzerinde durmaya değmez” ifadesini kullandı.

Öte yandan Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn dün yaptığı açıklamada, “Nihai onayın verilmesinin ardından ateşkesin uygulanmasına 24 saat içinde başlanabileceğini” söyledi. Avn, özellikle Hizbullah başta olmak üzere ilgili tüm iç tarafların yanıtlarının alınmasının ardından Lübnan’ın tutumunun ABD tarafına iletileceğini ve sonraki adımların buna göre şekilleneceğini belirtti.

Avn ayrıca, “Varılan anlaşma son fırsattır; aksi takdirde her taraf kendi sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalacaktır” diyerek sürecin önemine dikkat çekti.


Tahran'a Saddam, Bin Ladin ve George W. Bush'tan üç değerli hediye

Humeyni, 15 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979'da kendisini Tahran'a getiren Air France uçağından inerken (Getty)
Humeyni, 15 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979'da kendisini Tahran'a getiren Air France uçağından inerken (Getty)
TT

Tahran'a Saddam, Bin Ladin ve George W. Bush'tan üç değerli hediye

Humeyni, 15 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979'da kendisini Tahran'a getiren Air France uçağından inerken (Getty)
Humeyni, 15 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979'da kendisini Tahran'a getiren Air France uçağından inerken (Getty)

Ortadoğu halklarının büyük bölümü o tarihten sonra doğdu. Bu nedenle söz konusu tarihin ülkelerinin istikrarı, günlük yaşamları ve kaderleri üzerindeki derin etkileri çoğu zaman gözden kaçıyor. O yıl, haritaların sınırlarını aşan savaşlar, fırtınalar ve liderlikler doğurdu. Hatta bazılarına göre bugün ABD-İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşın ardından Hürmüz Boğazı'nda yaşanan gelişmelerin kökeni de o tarihe uzanıyor.

Sözünü ettiğimiz yıl 1979'dur. Sonrasında gelen yıllar arasında önem ve tehlike bakımından onunla yarışabilecek başka bir yıl bulmak zordur. O yıl, Paris'ten havalanan uçakla Ayetullah Humeyni Tahran'a döndü. İran Devrimi'nin reaktörü kısa sürede etkilerini yaymaya başladı; özellikle de "Velayet-i Fakih" ilkesinin benimsenmesinin ardından.

Aynı yıl Irak'ta Cumhurbaşkanlığı Sarayı güçlü adam Saddam Hüseyin'in eline geçti. Cumhurbaşkanı Ahmed Hasan el-Bekir yaşlılığın ve muhtemelen pişmanlığın yükü altında siyasetten çekilmeye zorlandı.

Yine aynı yıl Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, ABD Başkanı Jimmy Carter'ın himayesinde Washington'da İsrail Başbakanı Menahem Begin ile Camp David Anlaşması'nı imzaladı.

Bu gelişmeler kısa süre sonra önemli bir uluslararası olayla iç içe geçti. Sovyet lideri Leonid Brejnev Afganistan'ı işgal ederek tarihi bir hata yaptı. Sovyetler bu bataklığa saplanırken, Afganistan'daki savaşçıların arasından ileride yeni yüzyılı New York ve Washington saldırılarıyla açacak olan Usame bin Ladin çıkacaktı. Böylece farkında olmadan Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesine giden yolu da hazırlamış olacaktı.

16 Ocak 1979'da sahne oldukça çarpıcıydı. Protestolar ve gösteriler sürerken Şah Muhammed Rıza Pehlevi ülkesini terk ederek yönetimi Şahpur Bahtiyar hükümetine bıraktı. Yakın çevresi bu ayrılığı "tatil" olarak göstermeye çalıştıysa da gerçekte bu, dönüşü olmayan bir yolculuktu; çünkü ABD artık müttefikini terk etmişti.

cds
Humeyni, 1978'de Pontchartrain'deki (Paris'in batısında) konutunda İran muhalefetinin liderleriyle birlikte (AFP)

Dönüm noktası niteliğindeki gelişme fazla gecikmedi. 1 Şubat 1979'da Paris'ten gelen uçak, 14 yıllık sürgünün ardından Ayetullah Ruhullah Humeyni'yi Mehrabad Havalimanı'na getirdi. Onu karşılayan devasa kalabalık mesajı açık biçimde veriyordu: Şah rejimi düşmüş, devrim kazanmıştı.

Bölgedeki ve dünyadaki karar vericiler bu tabloyu dikkatle izliyordu. En fazla kaygı duyanlardan biri ise Baas yönetimindeki Irak'ın fiili lideri Saddam Hüseyin'di. Tahran'da gelişmeler hızla ilerledi; İslam Cumhuriyeti ilan edildi, Velayet-i Fakih ilkesi devletin temeline yerleştirildi ve anayasa "mazlumları destekleme" gerekçesiyle devrimin ihraç edilmesini öngören hükümler içerdi.

Saddam, Humeyni'nin öldürülmesini reddediyor

Olaylar farklı gelişebilirdi. Humeyni, Necef'te yaşadığı dönemde Irak makamlarının koyduğu sınırları zorlayan bir misafirdi. 6 Mart 1975'te Şah Muhammed Rıza Pehlevi ile Saddam Hüseyin, Cezayir Anlaşması'nı imzaladı. Anlaşma gereği iki taraf da birbirlerinin muhaliflerini desteklemeyecekti.

Irak güvenlik kurumları Humeyni'yi uyardı ancak o, Şah rejimine karşı faaliyetlerini fiilen sürdürdü. Bir gün Iraklı güvenlik görevlileri Saddam'a Humeyni'ye suikast düzenleyip suçu İran istihbaratına atmayı teklif etti. Ancak Saddam bu öneriyi şaşkınlıkla karşıladı ve şu yanıtı verdi:

"Bu öneriyi yapanlar Irak'ın misafirlerine ihanet etmediğini bilmiyor mu?"

Böylece Humeyni hayatta kaldı.

Yastıktaki Bomba ve Rehberi Öldürme Girişimi

İran-Irak Savaşı'nın başlamasıyla birlikte dengeler değişti. Humeyni'yi ortadan kaldırma fikri, Irak İstihbarat Başkanı Berzan et-Tikriti'nin sürekli gündeminde yer almaya başladı. Humeyni'ye ulaşmak kolay değildi ancak 1981 yılında İran henüz güvenlik kurumlarını tam anlamıyla oturtamamıştı.

Irak istihbaratı, İran Kürdistan Demokrat Partisi ve Halkın Mücahitleri Örgütü ile ilişkiler kurdu. Bu çerçevede İran Şura Meclisi'ne yönelik büyük bir bombalı saldırı düzenlendi ve çok sayıda üst düzey isim öldürüldü. Ardından Ali Hamaney, bir teyp cihazına yerleştirilen patlayıcıyla hedef alındı. Saldırı sonucunda Hamaney'in eli yaralandı.

Berzan, Humeyni'nin doğrudan hedef alınması konusunda ısrarcıydı. Iraklı istihbaratçılar Humeyni'ye yakın bir din adamına ulaşmayı başardı ve Humeyni'nin kullandığı yün yastığa küçük bir patlayıcı yerleştirdi. Ancak bomba, Humeyni yastıktan uzaktayken infilak etti.

Yazar, bu hikâyeyi Saddam döneminde Irak İstihbaratı'nın Amerika Dairesi Başkanı olan Salim el-Cumeyli'den dinlediğini aktarıyor.

Humeyni'nin yükselişinde tesadüflerin de payı vardı. Irak yönetimi onu ülkeden ayrılmaya zorlayınca yeni bir sığınak arayışı başladı. Daha sonra Paris'te sürgünde bulunan eski Suriye Devlet Başkan Yardımcısı Abdülhalim Haddam'ın anlattığına göre, Humeyni'nin çevresindekiler bir dönem onun Suriye'ye yerleşip yerleşemeyeceğini araştırmıştı.

Ancak Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad, Humeyni gibi bir ismin ülkesine gelmesinin Irak-Suriye ilişkilerini ağır bir krize hatta savaşa sürükleyebileceğini düşünüyordu. Bunun üzerine Humeyni'nin Cezayir'e gitmesi önerildi fakat yakın çevresi bu seçeneğe sıcak bakmadı. Sonunda Fransa Humeyni'yi kabul etti ve ona uluslararası bir platform sağladı.

Paris'in Neauphle-le-Château kasabasında kaldığı dönemde Humeyni'yi çok sayıda kişi ziyaret etti.

Irak yönetimi de Humeyni'nin gerçek niyetlerini anlamaya çalışıyordu. Bu amaçla, Necef'teki sürgün yıllarında Humeyni ile ilişkilerden sorumlu olan Iraklı istihbarat görevlisi Ali Bave Paris'e gönderildi.

Saddam döneminin istihbarat görevlilerine göre Ali Bave yanında konuşmaları gizlice kaydedebilen saat taşıyan bir kişiyi de götürdü. Görüşmede Humeyni son derece net konuştu.

Şah'ın devrilmesinden sonra hedefinin ne olacağı sorulduğunda şu cevabı verdi:

"Bir sonraki hedef, kâfir Baas rejimini devirmek olacak."

Bu sözler Bağdat'ta alarm zillerinin çalmasına yol açtı.

Saddam'ın "Velayet-i Fakih" Korkusu

Humeyni'nin Tahran'a dönüşüyle birlikte Saddam Hüseyin yaklaşan fırtınayı gördüğüne inanıyordu.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda çalışan isimlerden biri, Saddam'ı en çok endişelendiren konunun Velayet-i Fakih doktrini olduğunu anlatıyor.

Saddam'a göre bu doktrin, Iraklı Şiilerin Iraklı olmayan bir din adamına siyasi sadakat göstermesini meşrulaştırıyordu. Bu durumun Irak'ın birliğini tehdit ettiğine inanıyordu.

sdgth
Saddam Hüseyin, 1980'de İran'la savaş sırasında Kuzey Irak'ta askerleri denetliyor (Getty)

Humeyni'nin Velayet-i Fakih anlayışını anlatan küçük bir kitapçığı masasından eksik etmezdi.

Eylül 1980'de Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Hamid el-Cuburi ile İran hakkında konuşurken ona bu kitapçığı gösterdi.

Saddam, savaşın kaçınılmaz olduğuna inanıyordu. Ona göre Humeyni'nin amacı Irak'ı yıkmak ve buradan Arap dünyasına yayılmaktı.

Beklerse İran'la Bağdat sokaklarında savaşmak zorunda kalacağını düşünüyor, bu nedenle savaşın sınırda başlamasının daha doğru olacağına inanıyordu.

Bazı gözlemcilere göre bu kaygılar, Saddam'ın Ahmed Hasan el-Bekir'i tamamen tasfiye ederek devletin tek karar vericisi haline gelme isteğini de güçlendirdi.

16 Temmuz 1979'da Bekir görevden ayrıldı ve Saddam dönemi resmen başladı.

Eski Dışişleri Bakanı Hamid el-Cuburi'nin anlattığı bir olay Saddam'ın sistem içindeki gerçek gücünü gösteriyordu.

Cuburi, 1974 yılında yaşadığı bir anlaşmazlık nedeniyle istifa etmek üzere Cumhurbaşkanı Bekir'in yanına gittiğinde, Bekir koltuğunu göstererek şu sözleri söylemişti:

"Cumhurbaşkanlığı koltuğuna işiyorum. Kendi onurunu bile koruyamayan bir makamın ne değeri var?"

Ardından gözleri dolmuş ve şu ifadeyi kullanmıştı:

"İstifayı aklından çıkar. Ben bile istifa edemiyorum. Benim istifamı kim kabul edecek? Biz esiriz."

"İranlıların kafasını kıracağız"

Saddam Hüseyin aslında İran'a savaş açma kararını cumhurbaşkanı olmadan önce vermişti.

Eski Iraklı siyasetçi Salah Ömer el-Ali, Eylül 1979'da Havana'da düzenlenen Bağlantısızlar Zirvesi sırasında Saddam ile yaptığı konuşmayı aktarıyor.

Saddam, Humeyni hükümetinin Dışişleri Bakanı İbrahim Yezdi ile olumlu bir görüşme gerçekleştirmişti. El-Ali, bu olumlu atmosferin değerlendirilmesini ve sorunların barışçıl yollarla çözülmesini önerdi.

cdfvgh
1987'deki İran-Irak Savaşı sırasında Ramadi'deki bir esir kampında İranlı savaş esirleri yemek sırasını bekliyor (Getty)

Saddam dikkatle dinledikten sonra şöyle dedi:

"Ey Salah, dikkat et. Böyle bir fırsat belki yüz yılda bir gelir. Fırsat bugün önümüzde. İranlıların kafasını kıracağız. İşgal ettikleri her karışı geri alacağız. Şattülarap'ı geri alacağız."

Daha sonra sert bir ifadeyle ekledi:

"Barışçıl çözüm, insani çözüm ve İran'la sorunların giderilmesi gibi sözleri bir daha ağzından duymak istemiyorum."

Bir yıl sonra savaş başladı.

Saddam, Humeyni Devrimi'nin ABD'yi düşman ilan ettiğini, Sovyetler Birliği'nin İran'ın etkisinin Müslüman cumhuriyetlerine sıçramasından korktuğunu ve Körfez ülkelerinin de İran'ın hedefinde olduğunu düşünüyordu.

Bu nedenle İran'a karşı savaşın Arap ve uluslararası destek göreceğine inanıyordu.

Ancak İran toplumunun milliyetçi reflekslerini ve Irak işgaline göstereceği direnci yanlış hesapladı.

Savaşın başlarında Irak ordusunun işgal ettiği İran topraklarını gezen yazar, Mehran'da iki Irak askerinin korkudan titreyen İranlı bir sivili güvenli bir yere götürdüğünü gördüğünü anlatıyor.

O anda aklından şu düşünce geçmişti:

"İran bir gün intikam alma fırsatı bulduğunda Irak'ın başına ne gelecek?"

Nitekim yıllar sonra İran bu fırsatı elde etti.

Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı'nın Haberi Bile Yoktu

İlerleyen yıllarda İran'a bir dizi beklenmedik hediye verildi. Bazen anlatılanlar bir gazetecinin inanmakta zorlanacağı türdendi.

sdfgh
Irak güçlerinin Şubat 1991'de Kuveyt'ten çekilmesi sırasında ateşe verdiği bir petrol kuyusu (Getty)

Irak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Nizar el-Hazreci, 1990 yazında Kuveyt'in işgali sırasında yaşananları şöyle anlatıyor:

"Operasyonun gerçekleştiği gece evimde uyuyordum. Sabah erken saatlerde Genel Komutanlık Genel Sekreteri Korgeneral Ala el-Cenabi beni arayarak karargâha gelmemi istedi. Odasına girdiğimde bana, 'Kuveyt'i işgal etmeyi tamamladık' dedi. Nasıl olduğunu sordum. Cumhuriyet Muhafızları, Hava Kuvvetleri ve Kara Havacılık birliklerinin operasyonu tamamladığını söyledi.

Yaklaşık on beş dakika sonra Savunma Bakanı Abdülcebbar Şanşal geldi ve aynı şekilde bilgilendirildi. Düşünün; böylesine büyük bir operasyona Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı'nın haberi olmadan girişilmişti."

Üç-dört gün sonra Saddam, Şanşal ve Hazreci'yi çağırdı. Operasyonu kendilerine bildirmediğini, sürpriz etkisi yaratmak istediğini söyledi ve ekledi:

"Kuveyt'i sizin birliklerinizle değil, doğrudan bana bağlı birliklerle kurtardım."

Hazreci'ye göre bu karar, Saddam'ın İran savaşından galip çıktığına inanmasının yarattığı aşırı özgüvenin sonucuydu.

Büyük bir orduya sahipti. Kendisini zafer kazanmış bir lider olarak görüyordu. Ancak ülke ağır borç yükü altındaydı ve Saddam uluslararası güç dengelerini yanlış okuyordu.

Batı'nın, bölge petrolünün önemli bir bölümünün istikrar sağlayabileceğine inandığı güçlü bir liderin kontrolüne geçmesine karşı çıkmayacağını düşündü. Ayrıca hayranlık duyduğu Selahaddin Eyyubi ve Stalin gibi tarihi figürlerden etkilenerek, ABD'nin kendisini Ortadoğu'nun yönetiminde bir ortak olarak kabul edebileceğini varsaydı.

Oysa Kuveyt'in işgali, Humeyni'nin mirasçılarına büyük bir stratejik fırsat sundu.

Dünya ve bölge ülkeleri dikkatlerini "İran tehdidinden" çok "Irak tehdidine" çevirdi.

Çöl Fırtınası Operasyonu Saddam'ı Kuveyt'ten çıkardı. Irak ağır yaptırımlar altında zayıflarken İran nefes alma ve bölgesel projesini yeniden canlandırma fırsatı buldu.

Usame Bin Ladin ve George W. Bush'un Hediyesi

1979 yılında başlayan hikâyeler birbirine bağlanarak ilerledi.

Sovyet ordusunun Afganistan'ı işgali, Batı başkentlerinde alarm zillerinin çalmasına yol açtı. ABD, Sovyetler Birliği'ni Afganistan'da yıpratmaya karar verdi.

Arap ve İslam dünyasının çeşitli bölgelerinden gelen gönüllüler Afganistan'a akın etti. ABD'nin teşvik ettiği ve bir kısmını desteklediği bu savaşçıların arasında Suudi Arabistan'ın zengin ailelerinden birine mensup genç bir isim de vardı: Usame bin Ladin.

El-Kaide'nin temelleri Afganistan'da atıldı.

11 Eylül 2001'de dünya sarsıldı.

Bin Ladin, savaşı doğrudan Amerikan topraklarına taşıdı. Kaçırılan yolcu uçakları New York'taki Dünya Ticaret Merkezi kulelerine ve Washington'a yönelik saldırılarda kullanıldı. Binlerce kişi hayatını kaybetti.

Yazar, bu saldırıların etkisinin Yahya Sinvar'ın 7 Ekim saldırısından çok daha büyük olduğunu vurguluyor.

cd
ABD Başkanı George W. Bush ve Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 11 Eylül 2001 saldırılarından bir gün sonra Pentagon binasındaki hasarı inceliyor (Getty)

ABD, gücünün ve prestijinin simgelerine yönelik bu saldırıya sert karşılık verdi.

Başkan George W. Bush, askeri ve güvenlik kurumlarının tavsiyeleri ile yeni muhafazakâr çevrelerin etkisi altında önce Taliban rejimini devirdi, ardından Irak'ı işgal ederek Saddam Hüseyin rejimini ortadan kaldırdı.

Bu gelişme İran açısından olağanüstü bir fırsat yarattı.

İran Devrim Muhafızları komutanları şaşkınlık içindeydi.

İran'ın düşmanı olan Taliban rejimi Amerikalılar tarafından yıkılmıştı.

İran'ın sekiz yıl savaşmasına rağmen deviremediği Saddam rejimi de yine Amerikalılar tarafından ortadan kaldırılmıştı.

Tahran yönetimi bu iki rejimin devrilmesini kolaylaştırdı ya da en azından engellemedi.

İran, çevresindeki düşmanların ortadan kalkmasından memnundu. Ancak aynı zamanda Amerikan askerlerinin hem doğu hem de batı sınırlarına yerleştiğini de görüyordu.

Böylece İran-Amerikan ilişkilerinde yeni bir dönem başladı.

Kudüs Gücü komutanları, özellikle de Kasım Süleymani, ABD ile doğrudan çatışmaya girmeden Amerikan askeri varlığını yıpratma stratejisi geliştirdi.

Usame bin Ladin, farkında olmadan İran'a ikinci büyük hediyeyi vermişti.

11 Eylül'den sonra dünya El-Kaide tehdidine odaklandı. Ardından dikkatler Saddam Hüseyin'e çevrildi. Batı medyası Irak tehdidini büyüttü ve küresel gündemin merkezine taşıdı.

Bu süreç İran üzerindeki baskının azalmasına yardımcı oldu.

Saddam ile Bin Ladin Arasında Gerçekten İttifak Var mıydı?

Bush yönetimi Irak'a karşı savaş açabilmek için Saddam Hüseyin rejimine çok sayıda suçlama yöneltti.

Kitle imha silahları geliştirmeye devam etmekle suçlandı.

Uluslararası denetçilerin çalışmalarını engellediği ileri sürüldü.

Nükleer silah programından vazgeçmediği iddia edildi.

Ancak en önemli suçlama Saddam ile El-Kaide arasında ilişki bulunduğu yönündeydi.

Yazarın görüştüğü eski Iraklı istihbarat yetkililerine göre böyle bir iş birliği hiçbir zaman gerçekleşmedi.

Ancak Saddam yönetimi olası bir iş birliğinin araştırılması hatasını yaptı.

Bin Ladin Sudan'da bulunduğu dönemde, İslamcı lider Hasan Turabi'nin aracılığıyla Irak istihbaratından Faruk Hicazi onunla görüştü.

Görüşme uzun sürdü ancak sonuçsuz kaldı.

Iraklı yetkili dönüşünde Saddam'a bu dosyanın kapatılmasını tavsiye etti ve temaslar sona erdi.

Endişeli Esad'ın Tahran ziyareti

Amerikan işgalinden birkaç gün önce Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad Tahran'a gitti.

Gündemde yaklaşan savaş vardı.

Esad, İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi ve İran lideri Ali Hamaney ile görüştü.

Taraflar, Amerikan kuvvetlerinin Irak'ta kalıcı hale gelmesinin ileride Suriye ve İran'a karşı da kullanılabileceğinden endişe ediyordu.

Bu nedenle ABD varlığının direniş yoluyla yıpratılması konusunda görüş birliğine vardılar.

Görüşmelerin bazılarına Kasım Süleymani de katıldı.

Anlaşmanın ardından Suriye, Irak'a gitmek isteyen silahlı grupların geçişini kolaylaştırdı. Süleymani ise Irak içinde etkili direniş ağları kurmaya başladı.

İran coğrafyanın avantajını kullandı ve kazandı.

Irak'taki müttefiklerini yönetim mekanizmalarına yerleştirdi.

asferg
Beşşar Esad, Kasım Süleymani'yi kabulünden bir kare

Özellikle başbakanlık makamının fiilen Şii siyasi blokların kontrolüne geçmesi İran'ın etkisini artırdı.

Aralık 2011'de son Amerikan askeri Irak'tan ayrıldığında İran, Irak siyasetinin vazgeçilmez ortaklarından biri haline gelmişti.

Irak hükümetleri önce Kasım Süleymani'nin, ardından da İsmail Kaani'nin etkisini taşımaya başladı.

Bağdadi, Fetva ve Haşdi Şabi

İran'ın Irak üzerindeki etkisini daha da pekiştiren yeni bir gelişme yaşandı.

Temmuz 2014'te Ebu Bekir el-Bağdadi Musul'da ortaya çıktı.

Kısa süre önce Irak ordusu Musul'da çökmüş ve şehir DEAŞ'ın eline geçmişti.

Kasım Süleymani bu gelişmeyi hızla değerlendirdi.

Bir silah sevkiyatını Bağdat'a, diğerini Erbil'e gönderdi.

Ardından Irak'ın en etkili Şii dini otoritesi olan Ali es-Sistani "cihad-ı kifai" fetvasını yayımladı.

rgtrb
Süleymani, Musul'daki operasyonları denetlerken

İran daha sonra bu fetvayı kullanarak Haşdi Şabi'nin ortaya çıkmasını kolaylaştırdı.

Haşdi Şabi zamanla Irak Başbakanı'na bağlı resmi bir güvenlik kurumu haline geldi.

Böylece İran'ın etkisi parlamentoya, hükümete, orduya ve Haşdi Şabi'ye kadar uzandı.

Yakın dönemde İran yanlısı bazı gruplar, İran'ın ABD ve İsrail saldırılarına maruz kaldığını gerekçe göstererek Körfez ülkelerine füze ve İHA saldırıları düzenledi.

Bu gelişmeler İran'ın bölgesel nüfuzunun boyutunu gösteriyordu.

Sonuç: İran'ın Bölgesel yükselişi

İran, Suriye'de Beşşar Esad rejiminin çökmesiyle önemli bir köprüyü kaybetmiş olsa da Irak'a daha sıkı sarıldı.

Aynı zamanda Hizbullah aracılığıyla İsrail sınırında ve Akdeniz kıyısında etkisini sürdürmeye çalıştı.

İran yalnızca Irak'ın görünümünü değiştirmedi.

Lübnan'ın siyasi yapısını da dönüştürdü.

Ayrıca Filistin ve Yemen dosyalarında da belirleyici aktörlerden biri haline geldi.

1979'da başlayan süreçte Saddam Hüseyin'in İran'a karşı açtığı savaş, Kuveyt'i işgali, Usame bin Ladin'in 11 Eylül saldırıları ve George W. Bush'un Irak'ı işgal kararı; niyetleri ne olursa olsun, İran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmesine hizmet eden üç büyük stratejik "hediye" olarak tarihe geçti.


Sadr silahlı grubunu kendi eliyle lağvediyor: Necefli lider Irak'ın haritasını yeniden mi çiziyor?

Muktada es-Sadr, Irak'ın güneyindeki Necef kentinde bir konuşma yaparken, 1 Mayıs 2025 (AFP)
Muktada es-Sadr, Irak'ın güneyindeki Necef kentinde bir konuşma yaparken, 1 Mayıs 2025 (AFP)
TT

Sadr silahlı grubunu kendi eliyle lağvediyor: Necefli lider Irak'ın haritasını yeniden mi çiziyor?

Muktada es-Sadr, Irak'ın güneyindeki Necef kentinde bir konuşma yaparken, 1 Mayıs 2025 (AFP)
Muktada es-Sadr, Irak'ın güneyindeki Necef kentinde bir konuşma yaparken, 1 Mayıs 2025 (AFP)

Hayreddin Mahzumi

Iraklı Şii din adamı Mukteda es-Sadr, on yıldan kısa bir sürede üçüncü kez bizzat kurduğu bir silahlı oluşumu lağvedeceğini duyurdu. Bu karar her seferinde Sadr Hareketi tarihinde tam bir dönemin kapanışı gibi görünmüş, ardından yeni siyasi ya da askeri nüfuz biçiminin doğumuna zemin hazırlayan bir geçiş noktasına dönüşmüştür. Bu kez söz konusu olan ise Irak iç savaşı yıllarının ardından dağıtılan ‘Mehdi Ordusu’ değil, Sadr akımıyla bağlantılı son ve en önemli silahlı kanat olan ‘Barış Tugayları’.

Sadr, 27 Mayıs 2026 tarihinde Barış Tugayları’nın (Seraya es-Selam) ‘Ulusal Şii Akım’dan ayrılarak Irak devletine tam bağlılığını ilan ettiğini duyururken, silahlı oluşumu Irak Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı’na teslim etmeye hazır olduğunu vurguladı. Barış Tugayları ile bağlantılı sivil kurumların ise silahsız, karargâhsız ve askeri kıyafetsiz biçimde tamamen sivil bir hizmet kurumuna dönüştürülmek üzere ‘birleştirilmiş yapı’ projesine devredileceğini açıkladı.

Kararın önemi yalnızca duyurunun kendisinde değil, zamanlamasında yatıyor. Karar, ABD'nin Bağdat üzerindeki silahların devletle sınırlandırılması ve resmî kurumların dışında kalan silahlı grupların nüfuzunun kırılması yönündeki baskılarının yoğunlaştığı hassas bir bölgesel konjonktürde açıklandı. Bölgedeki güç dengelerini yeniden şekillendiren hızlı dönüşümlerle eş zamanlı yaşandı. Devletin otoritesini yeniden tesis etmeye ve resmî kurumlarla silahlı gruplar arasındaki ilişkiyi yeniden düzenlemeye çalışan yeni Irak hükümetinin kurulmasıyla eş zamanlı geldi.

Sadr'ın açıklamasının ardından yalnızca birkaç gün içinde İmam Ali Tugayları ve Asaib Ehli’l Hak dahil olmak üzere diğer silahlı gruplar, Halk Seferberlik Güçleri’nden (Haşdi Şabi) ayrılma ve silahı devlet tekeline bırakma prosedürlerini başlattıklarını duyurdu. Bu adım, Şii Koordinasyon Çerçevesi güçlerinin söz konusu yönelimi destekleyerek Başbakan ve Başkomutan Ali Zeydi'yi gerekli tedbirleri almak üzere yetkilendirmesinin ardından gündeme geldi.

İlandan birkaç hafta önce Sadr, yeni siyasi tabloya sert koşullar öne sürmüştü. Silahlı bir kanada sahip her örgütün hükümetten dışlanmasını ve silahın bütünüyle devlet tekeline alınmasını talep etmişti. Sadr sanki kendini silahlı grup lideri değil Şii devlet adamı, gündem belirleyicisi değil siyasi sürecin aktörü olarak yeniden konumlandırmaya çalışır gibiydi.

Sadr'ın açıklamasından yalnızca birkaç gün sonra İmam Ali Tugayları ve Asaib Ehl'il Hak dahil diğer silahlı gruplar, Halk Haşdi Şabi oluşumlarından ayrılma prosedürlerini başlattıklarını ilan etti.

Ne var ki bu adımını, Sadr'ın geçmişinin arka planından bağımsız okumak eksik bir değerlendirme olur. Mehdi Ordusu, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin çöküşünün ardından yeni Irak'ın en önemli silahlı aktörlerinden biri olarak sahneye çıktı. Örgüt, yalnızca birkaç yılda Amerikan kuvvetleriyle çatışmalar yaşayan ve ardından Irak'ın iç çatışmalarına dahil olan büyük bir askeri ve halk gücüne dönüştü. Silahlı çatışmaların artması ve siyasi baskılar Sadr'ı 2007'de ateşkes ilan etmeye iterken, Ağustos 2008'de en ünlü kararı olan; Mehdi Ordusu’nun süresiz dondurulması kararını aldı.

O dönem bu karar yenilginin kabulü değil, Sadr projesini askeri ve siyasi yıpranmadan kurtarma girişimiydi. Sadr, milis grubunu eski yapısıyla sürdürmenin siyasi geleceğini tehdit ettiğini ve yeni Irak sistemi içinde manevra kabiliyetini daralttığını fark etmişti. Bu nedenle yeniden yapılanmaya yöneldi; dini ve toplumsal nitelikte yeni kanatlar oluşturdu; daha disiplinli ve daha az görünür bir çekirdek yapıyı ise korudu.

Ancak Sadr'ın dondurma deneyimi ne istisnai bir olaydı ne de nihai bir karardı. O günden bu yana dondurma ve yeniden harekete geçirme, onun siyasi araç kutusunun ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Sadr, silahlı kanadın siyasi projesine ya da Irak kamuoyundaki imajına yük oluşturduğunu hissettiği her an bu mekanizmaya başvurmayı alışkanlık edindi.

defrty65
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, başkent Bağdat’ta başbakan olarak göreve başladıktan hemen sonra konuşma yaparken, 16 Mayıs 2026 (AFP)

Ancak dondurma hikâyenin sonu olmadı. 2014'te DEAŞ’ın yükselişi ve Irak'ın geniş güvenlik yapılarının çöküşüyle birlikte Sadr, askeri alana yeni bir kapıdan geri döndü.

Barış Tugayları o dönemde dini türbeleri korumak ve örgütle mücadeleye katılmak amacıyla kuruldu. Mehdi Ordusu, Yüksek Dini Merci Seyyid Ali Sistani'nin tarihi ‘Kifai Cihad’ fetvasına yanıt olarak kurulmuştu. Ad ve koşullar farklı olsa da yeni yapı özünde Sadr'ın askeri kapasitesinin farklı bir siyasi ve güvenlik bağlamında geri dönüşünü temsil ediyordu.

Mehdi Ordusu ismen tarihe karışsa da işlev olarak geri döndü. Bu nedenle pek çok araştırmacıya göre 2014 yılında yaşananlar, önceki deneyimden bir kopuş değil, DEAŞ’ın yayılmasının dayattığı yeni koşullarla daha uyumlu bir biçimde yeniden üretimiydi.

Mesele burada da bitmiyor. Son yıllarda Sadr, örgüt faaliyetlerini dondurma politikasına bir kez daha başvurdu. 2026 yılı başlarında ‘örgütsel ve davranışsal ihlaller’ olarak nitelendirdiği gerekçelerle Basra ve Vasit illerinde Barış Tugayları’nın faaliyetlerini askıya aldığını açıkladı. Ancak bu karar uzun sürmedi ve Sadr daha sonra bizzat geri adım atarak kararı geri çekti.

Bu olay önemli. Zira Sadr'ın silahlı örgütleriyle ilişkisini bağımsız kurumlar olarak değil, siyasi anın gereklerine göre yeniden ayarlanıp yönlendirilebilecek araçlar olarak kurduğunu gözler önüne seriyor.

İşte tam da burada ‘Sadr neden milislerini dağıtıp sonra farklı biçimlerle yeniden üretiyor?’ şeklindeki başlıca soru ortaya çıkıyor.

Yanıt belki de silahta değil, Sadr liderliğinin doğasında yatıyordur. Mukteda es-Sadr nüfuzunu geleneksel parti yapısı ya da sabit bir askeri oluşum üzerine değil, din, siyaset ve sokak arasında geniş bir kitleyi seferber edip harekete geçirmedeki olağanüstü kapasitesi üzerine inşa etti.

Sadr'ı tek bir role ya da tutuma sığdırmak güç. Çünkü görünürde çelişkili yollar arasında hareket etmeye alışmış, belirsizliği ve siyasi manevrası ile tanınan bir siyasi figür. 2003 yılından bu yana milis grup komutanı, halk hareketleri lideri, iktidar ortağı, siyasi süreçten çekilen ve ardından dışarıdan reforma çağıran biri olarak pek çok farklı rolü üstlendi. Dolayısıyla silahlara ilişkin kararları, nüfuzu yönetmeye yönelik daha geniş stratejisinden bağımsız okunamaz. Silah onun için gücün özü değil, güç araçlarından biri olarak kaldı. Silahlı yapı, siyasi bir yüke dönüştüğünde onu dondurdu, güvenlik ya da siyasi koşullar yeniden seferberliği dayattığında ise farklı bir biçimde yeniden üretti.

Böylece Sadr Hareketi, son yirmi yılda siyasi eylem, halk protestosu ve askeri örgütlenmeyi bir arada barındıran, ancak bunlardan hiçbirinde kalıcı olarak karar kılmayan özgün bir modele dönüştü. Bu durum pek çok kesimin 2026 ilanına ihtiyatla yaklaşmasına yol açıyor.

Ne var ki Sadr ile diğer Irak grup liderleri arasında önemli bir fark var. Sadr, gerçek gücünün yalnızca silaha dayanmadığının farkında. Sadr akımının yirmi yılı aşkın bir süre boyunca tabanıyla kurduğu toplumsal sözleşme, diğer grupların kendi kitleleriyle ilişkisinden köklü biçimde ayrışıyor. Sadr hareketi; askeri boyutun çok ötesine geçen geniş bir dini, toplumsal, hizmet ve halk tabanına sahip.

dfergthyu
Bağdat'ta, bir İHA saldırısında hayatını kaybeden Hizbullah Tugayları üyesinin cenaze töreni sırasında, 21 Kasım 2023 (AFP)

Dolayısıyla Sadr’ın silahlı oluşumdan vazgeçmesi onun nüfuzdan vazgeçmesi anlamına gelmezken, harekete geçirme kapasitesini ya da siyasi tabloya etkisini de otomatik olarak zayıflatmaz. Dahası Sadr, bu evrede silahlı grup lideri imajını korumaktan çok devlet adamı imajını sürdürmenin kendisi için daha işlevsel olduğunu düşünüyor olabilir.

Bununla birlikte geçmiş ile bugün arasındaki farkları görmezden gelmek de hata olur. Irak bugün 2008'in ya da 2014'ün Irak'ı değil ve İran’ın nüfuzunun arttığı bölgesel baskılarla karşı karşıya. Irak devleti silahlı güç üzerindeki tekeli pekiştirme çabasında. Sadr'ın kendisi de dar mezhepsel hesapların ötesine geçen ulusal bir referans noktası olarak konumlanmaya önceki dönemlerden çok daha fazla yatkın görünüyor.

Asıl büyük engel ise Tahran'la daha sıkı bağları olan gruplarda düğümleniyor. Sadr, Barış Tugayları’nın devlete katılımını ilan etmeyi tercih ederken, öne çıkan bazı gruplar bağımsız askeri kapasitelerini korumakta ısrar ediyor. Silahlarından tümüyle vazgeçmeyi, askeri güçlerini devlet kurumlarıyla bütünleştirmeyi ya da silahın devlet tekeline bırakılmasını kabul etmeyi reddediyor.

Bu gruplar silahlarının yalnızca Irak'ın iç denklemine değil, Irak sınırlarını aşan ve son yirmi yılda şekillenen ‘direniş ekseni’ kavramı ile bölgesel nüfuz ağlarıyla bağlantılı daha geniş bir stratejik ve bölgesel işleve bağlı olduğunu savunuyor.

Soru açık kalmaya devam ediyor: Sadr hareketinin seyrinde gerçek anlamda stratejik bir dönüşüme mi tanıklık ediyoruz, yoksa Mukteda Sadr'ın son yirmi yıllık deneyimini damgalayan çekilme ve geri dönüş döngüsünün yeni bir halkasıyla mı karşı karşıyayız?

Tam da bu noktada Sadr modeli ile İran eksenine bağlı grupların modeli arasındaki temel fark belirginleşiyor. Sadr silahlı kanadın yokluğunda bile geniş bir toplumsal ve siyasi tabana yaslanabilirken, söz konusu gruplar nüfuz ve meşruiyetlerinin başlıca kaynağı olarak silahlı güce çok daha bağımlı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu nedenle Sadr'ın adımı, motivasyonu ne olursa olsun, diğer grupların aynı yolu izleyeceği anlamına gelmiyor. Aksine Irak Şii sahnesinde birbirinden farklılaşan iki projenin arasındaki açılımın boyutunu gözler önüne seriyor olabilir. Biri devlet içinde yeniden konumlanmayı hedefleyen, diğeri ise silahı, güç dengesinin vazgeçilmez bir direği olarak görmeyi sürdüren iki proje.

Devletin gerçek sınavı, Sadr’ın adımının sona erdiği yerde başlıyor. Barış Tugayları merkezi bir siyasi karara doğrudan bağlı olduğundan devlet kurumlarına entegre edilebilir. Asıl büyük zorluk ise rolünü Irak sınırlarını aşan bölgesel denklemlerin parçası olarak gören silahlı güçlerle baş etmektir. Bu yüzden silahın devlet tekeline alınması projesinin akıbeti tek bir grubun kararıyla değil, devletin bütün silahlı aktörlere ulusal ve kapsayıcı bir vizyonu dayatma kapasitesiyle belirlenecek.

Geçtiğimiz mayıs ayında yaşananlar, Irak devlet tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı ya da hem hasımlarını hem de müttefiklerini şaşırtmayı alışkanlık edinmiş bir adamın zekice yeniden konumlanması olabilir. Irak ise her zamanki gibi tek bir bölümden okunamaz ve denklemleri tek bir bildiriyle çözüme kavuşturulamaz.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.