Diktatörlüğün tahribatı ile demokrasinin kargaşası arasında…

Irak ekonomisi petrol gelirlerine dayanmasına rağmen halen işsiz pek çok gencine iş imkânı sağlayamıyor. (AFP)
Irak ekonomisi petrol gelirlerine dayanmasına rağmen halen işsiz pek çok gencine iş imkânı sağlayamıyor. (AFP)
TT

Diktatörlüğün tahribatı ile demokrasinin kargaşası arasında…

Irak ekonomisi petrol gelirlerine dayanmasına rağmen halen işsiz pek çok gencine iş imkânı sağlayamıyor. (AFP)
Irak ekonomisi petrol gelirlerine dayanmasına rağmen halen işsiz pek çok gencine iş imkânı sağlayamıyor. (AFP)

İyad el-Anber

Bu makalenin başlığını, tatilini Bağdat, Beyrut ve Şam arasında geçiren medya arkadaşım Reema Naisseh (Rima Naise) ile aramda geçen bir sohbet üzerine seçtim. Sohbetimiz, şairlerin şiirlerinde ve tarihçilerin hikâyelerinde okuduğumuz özelliklerini kaybetmeye başlayan bu başkentlerin uğradığı yıkım ve kargaşa hakkındaydı. Sonuç olarak mağdur olmuş ülkelerimizde diktatörlüğün tahribatı ile demokrasinin kargaşası arasında hiçbir fark yok.

Ülkelerimizin ardı ardına yaşadığı felaketleri, geçmişe duyulan özlemi ve geçmişin günümüzdeki bozuk durumla kıyaslanmasını gözlemleyen ve takip eden her kişi şu sonuca varabilir: Ülkeleri yok etme stratejilerinin en iyi uzmanları bir araya gelip de ülkelerimize karşı bir komplo planı geliştirseydi yıkım, hasar ve çöküş; mecazen ‘seçim’ diye tabir edilen kitlesel toplantılarla gelen ve bazıları da iktidarı askerî darbelerle ele geçirip orada kalan siyasetçilerimizin ve yöneticilerimizin ortaya koyduğu kadar olmazdı. Peki, yönetici sınıfın başarısızlığı ve yolsuzluğu olmasaydı bu hüzünlü yıkım ve kargaşa anlatımına varacağımız kimsenin aklına gelir miydi?!

Görünüşe bakılırsa geçen yüzyılda ülkelerimizi geri kalmış, Üçüncü Dünya ve Güney dünyası, sonra da başarısız veya kırılgan ülkeler olarak tarif etmekle meşgul uluslararası kuruluşlar ve araştırma merkezleri, gerçeklerden kaçınıyor ve ‘ülkelerimizdeki’ hâkim siyasi tabaka yüzünden gerçekleşen yıkımın, tahribatın ve felaketlerin boyutunu görmezden geliyordu. Bu yüzden, felakete uğramış ülkeler için kriterler belirlemekle başlamak doğru olacaktır. Ülkelerimizin bu ülkelerin başında yer alacağına kuşku yok.

Vatanların ve vatandaşların başına gelen saçma savaşlara ve bunların getirdiği yıkımlara rağmen siyasi liderlerimiz, ataerkil yönetimler rolünü oynamaktan vazgeçmediler. Bu yönetimler, toplumlarımızın geri kalmasının ve üreten değil de tüketen tembel toplumlara dönüşmesinin temel sebebiydi, halen de öyle. Alman filozof Immanuel Kant’ın tarifiyle siyasetçilerimiz şöyle:

“Bu vasiler, insanoğullarının büyük bir kısmının kendi özgürlükleri meselesini yalnızca zahmetli değil, aynı zamanda tehlikeli bir iş olarak gördüklerine dikkat ediyor. Bunu pekiştirmek için de sözlerini her zaman, bir rehber ve vasi olmadan tek başlarına bir işe kalkıştıklarında insanları kuşatan tehlikelere odaklıyorlar.”

Bunun için felaket liderleri, iktidar dönemlerine, insanın her türlü varlığını, özgürlüğünü ve şahsiyetini ortadan kaldıran totaliter ideolojilerin propagandasını yaparak başladılar ve böylece inanç ve düşüncenin koruyucuları ve toplumun çıkarlarını belirleyen kişiler oldular. Siyasetten yalnızca, başarısızlıklarını ve kötü yönetimlerini komplo teorisiyle gerekçelendirmeyi öğrendiler.   

Modern devletin dayandığı siyasi uygulamaların tüm başlıklarının içeriğini boşaltmaya çalıştılar. Nitekim ülkelerimizde vatandaşlar; eğer liderler ülkenin ve halkın kaderine hükmediyor ve devletin en yüksek mevkilerinde kimin olup olmayacağına onlar karar veriyorsa o zaman seçimin ne işe yaradığını sorguluyor! Liderlerin ve siyasi partilerin ülke yönetimindeki başarısını veya başarısızlığını ölçmek için değilse şayet, seçimlerin ne anlamı var? Yöneticilerin, görevlerini yerine getirmemeleri halinde sorgulanıp hesap verebilir olmalarının esası değilse seçimler ne işe yarar?!

Çağdaş siyasi tarihimize dair kitaplarda gurur duyduğumuz, sömürgecilikten kurtuluşun sembolü ve bağımsızlık yolunda dökülen kanın meyvesi olan ‘ulus devlet’ adlandırmasının bile bugün geçerliliği sorgulanır oldu! ‘Birbiri ardına gelen felaketler’ hariç herhangi bir başarı kaydedemeyen yöneticilerin başarısızlık biriktirdikleri onlarca yıl…

Halklarımızın, hayatta kalma uğrunda özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını feda eder hale gelmesine bakarak, yöneticilerimiz yüzünden yaşadığı felaketin boyutunu tahmin edebilirsiniz. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un 2020 yılındaki Beyrut Limanı felaketinden sonra Lübnan’a gerçekleştirdiği ziyaret esnasında bazı Lübnanlıların Fransız mandasının geri gelmesini talep ettiği sloganlar da bunun göstergesidir!

Lübnan’a dair haberleri takip edenler, Taif Anlaşması’nın yabancı ülkelerin himayesiyle getirdiği çözümlerin, devletle ilgili anlaşmazlık krizinin bir çözümü değil, durumun sakinleşmesi için bir garanti olduğundan emin olurlar. Zira anlaşmanın yabancı hami ülkelerinin hedefi; kendilerini grup liderleri olarak tanıtan, vatandaşların çoğunun yaşam standardını güvence altına alan bir devlet ve ekonomi inşa etmek yerine devleti ve ekonomisini yutup, kurumlarını paylaşan ve parti oligarşisiyle bağlantılı bir mafya ekonomisi kurmayı başaran taraflar arasında iktidar paylaşımını temin etmekti. Bu noktadaki acı verici gülünç gerçek ise pek çok Lübnanlının halen, çözümlerin dışarının himayesiyle geleceğine güvenmesidir.

Savaşlar, siyasi değişimler ve hükümet sisteminde geçiş gibi krizler yaşayan hiçbir ulus, devletin ve kurumlarının yeniden inşa edilmesi sorumluluğunu üstlenen ve siyasi meşruiyetin işlevsel rolünü derinleştirmeye çalışan yönetici bir siyasi tabaka olmadan başarılı olmamıştır.

Suriye’ye gelince… Kriz hattına giren bölgesel ülkeler ve büyük uluslararası güçler, ardında binlerce ölü, yakılıp yıkılmış şehirler ve yerinden edilmiş bir halk bırakan savaştan sonra artık Esed rejiminin iktidarda kalması ya da ortadan kalkmasıyla ilgilenmiyor! Konu, Suriye çatışması meselesinde iç içe geçmiş bölgesel ve uluslararası güçlerin etkinlik alanlarının ve kaosun nasıl idare edileceğine geldi. Bu yüzden rejimi değiştirmeye yönelik tüm bahisleri boşa çıkınca siyasi muhalefet güçleri, Suriye ikileminin çözüm denkleminin dışında kaldılar.

Savaşlar, siyasi değişim ve hükümet sisteminde geçiş gibi krizler yaşayan uluslardan hiçbiri, devletin ve kurumlarının yeniden inşa edilmesi sorumluluğunu üstlenen ve siyasi meşruiyetin işlevsel rolünü sağlamlaştırmaya çalışan yönetici bir siyasi sınıf olmadan başarılı olamamıştır. ABD’li siyaset bilimci Gabriel Almond bunu, toplum ile devlet arasında etkileşime dayalı iletişimin her uzvunda var olan, böylece siyasi sistemin eylem yeterliliğini ve zorluklar karşısında metanetini sağlayan bir ruha benzetir.

vfaeb
Lübnanlı protestocular, 22 Kasım 2019’da Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki Şehitler Meydanı’nda Arapça ‘Devrim/Vatan İçin’ yazan yumruk şeklindeki bir figürün etrafında toplandı. (AFP)

Ülkelerimizdeki yönetici siyasi güçlerin görevi, kamuoyunun zihninde devlet fikrini pekiştirmek iken onlar, işlevi iktidar ve nüfuz alanları ile ekonomik kaynakları siyasi liderler ile çevreleri arasında paylaştırmak olan bir yönetim sistemi kurmaya heves ettiler. Böylece bu liderler, siyasi kitleler arasındaki farklılıkları ve ayrılıkları derinleştirdiler ve siyasi lidere, iktidar partisine ya da siyasi akıma bağlılık vatana bağlılığın bir alternatifi haline geldi. Hâkim siyasi oligarşiler, devletle bağlantı kurma fikrini tamamen ortadan kaldırdı ve vatandaşları, görevi siyasi liderin ya da zorunlu liderin partisiyle zenginleşmek olan bir müşteri kitlesine dönüştürdü. Bunun sonucunda siyasi kamuoyu bölündü ve bu bölünme, ‘onlara’ karşı ‘biz’ başlığını taşımaya başladı. Bir vatandaş olarak haklarını ve özgürlüğünü talep eden herkes de dış gündemleri dile getirdiği gerekçesiyle hain ilan ediliyor. Siyasi sahne, siyasi sistemlerinin demokratik ve yönetimdeki meşruiyetlerinin de periyodik seçimlere dayalı olduğunu iddia eden ülkelerde bile birbirine karşıt (siyaset-silah) ikilikleri bir araya getiriyor.

Trajedimiz, artık gençlik içeremeyen vatanlarla ilgili. Belki de bu konu, devletin başarısızlığının ve kalkınma ve istikrar hedeflerine ulaşmadaki acizliğinin en tehlikeli göstergelerinden biri. En karmaşık çelişki ise bu başarısızlık ve acizlik göstergelerinin, siyasi tabaka bu konuda bir sorumluluk hissetmeksizin birikmeye başlamasıdır. Siyasi tabakası halen saçmalığı, kargaşayı, cumhurbaşkanı seçimlerini aksatmayı ve ‘işleyen hükümet’ unvanını bırakmayı tercih eden Lübnan’a bakın.

Ekonomisi petrol gelirlerine dayalı olmasına rağmen Irak halen işsiz pek çok gencine iş fırsatı sağlayamıyor. Hükümetin ve siyasi tabakanın görevi, işsizlik oranlarını azaltmak için bir strateji belirlemek yerine takipçilerinin ayrıcalıklarını pekiştirmek ve çevresini ve seçim kitlesini ödüllendirmek haline geldi. Sonuç olarak Irak’ta elimizde iki toplumsal tabaka peyda oldu. Birincisi; petrol gelirlerinden elde edilen maaşlarla yaşayan, sosyal gözetim hibesi kapsamındakiler ve memurlar. İkincisi de bu lidere veya şu partiye siyasi bağlılıkla yaşayan asalaklar.

Ekonomisi petrol gelirlerine dayalı olmasına rağmen Irak halen işsiz pek çok gencine iş fırsatı sağlayamıyor. Hükümetin ve siyasi tabakanın görevi, işsizlik oranlarını azaltmak için bir strateji belirlemek yerine takipçilerinin ayrıcalıklarını pekiştirmek ve çevresini ve seçim kitlesini ödüllendirmek haline geldi.

Ülkelerimiz artık yurtlarımız değil. Buralarda insanlar, vatandaşlık vasfı kazanmak yerine, siyasetçilerin hesaplarında bir sayıya dönüşüyor. İnsan; onu özgürleştirmek yerine köleleştiren sefil ideolojik çekişmelere ve projelere hizmet ederek bir şehitlik projesine dönüştü. Vatanlar, siyasi oligarşilerin liderinin konu başlıklarına indirgenip, vatandan ve onun menfaatinden bile daha kutsal başlıklara dönüştüğünde vatana bağlılığın ölçütü, liderin şahsiyetinde erimek ve onun fotoğraflarını yol kenarlarına ve evlerin girişine asmak olur.

Siyasilerin ahmaklıkları yüzünden savaşların çoğaldığı ülkelerimizde vatandaşlık haklarına ancak bir şehit olarak öldükten sonra erişebilirsiniz! Yaşayan vatandaşların haklarını savunmak bırakılır ve tüm sloganlar, ‘şehitlerin kanına vefa’ başlığına dönüşür.

Ülkelerimizi yönetenler, onlara tâbi ve itaatkâr olmamızı istiyorlar. Öyle ya, düşman pusuda bizi ve servetlerimizi gözetliyor ve ülkelerimizi yok etmek istiyor. Liderlerimiz her gün, düşmanlarımızın bize karşı kurduğu komplolardan bahsedip duruyor. Bununla birlikte bu komplolar, hedeflerine ulaşabiliyor. Görünen o ki bu komplo projelerinin hayata geçmesine katkı sağlayan da siyasi liderlerin siyasi ahmaklıkları.

İnsanın seçimi; varlığını ve insanlığını ortadan kaldıran totaliter rejimlere boyun eğmek ile milislerin ve siyasi mafyaların hüküm sürdüğü kaotik bir siyasi gerçeklikte yaşamak arasında sınırlı olunca, vatanların sembolizminden geriye ne kalır? Bu durumda kargaşa ile diktatörlük arasında tercih hakkı sunulanların dili, İmam Ali bin Ebu Talib’in söylediğini söyler:

Hiçbir ülke sana diğerinden daha uygun değildir,

Ülkelerin en hayırlısı seni taşıyandır.

Şairin, “Bana zulmetse de ülkem kıymetlimdir/Bana cimrilik etse de ailem değerlimdir” dizeleri de refah içinde yaşayanların ve sloganlar atarak dolaşanların dilinden düşmeyen romantik sözlere dönüştü. Bu noktada en doğru tarifi Ebu Hayyan et-Tevhidî yapıyor:

“Gariplerin en garibi öz yurdunda garip olandır.”

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Mısır Dışişleri Bakanı: ABD-İran savaşında herhangi bir tırmanışın daha yıkıcı olmasından endişe duyuyoruz

Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdülati, 5 Eylül 2025'te Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'da düzenlenen basın toplantısında konuşurken. (Arşiv – Reuters)
Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdülati, 5 Eylül 2025'te Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'da düzenlenen basın toplantısında konuşurken. (Arşiv – Reuters)
TT

Mısır Dışişleri Bakanı: ABD-İran savaşında herhangi bir tırmanışın daha yıkıcı olmasından endişe duyuyoruz

Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdülati, 5 Eylül 2025'te Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'da düzenlenen basın toplantısında konuşurken. (Arşiv – Reuters)
Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdülati, 5 Eylül 2025'te Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'da düzenlenen basın toplantısında konuşurken. (Arşiv – Reuters)

Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdülati, ABD ile İran arasındaki savaşta yaşanabilecek yeni bir tırmanışın daha büyük yıkıma ve ciddi sonuçlara yol açmasından “son derece endişeli” olduğunu belirtti.

Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre bugün Bahreyn'in başkenti Manama'da Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü tarafından düzenlenen Güvenlik Diyaloğu Zirvesi'nde konuşan Abdülati, “Bir sonraki çatışma turu daha tehlikeli ve daha yıkıcı olacak, hiçbir sonuç getirmeyecek. Geçmişten ders çıkarmalıyız” ifadelerini kullandı.

Haziran ayında varılan geçici anlaşma, İran'la yaşanan savaşta kalıcı bir ateşkesin sağlanmasını veya Hürmüz Boğazı üzerinden deniz taşımacılığının normale dönmesini mümkün kılmadı. O tarihten bu yana İran, Washington'un İran limanlarına uyguladığı ablukayı kaldırması karşılığında Tahran'ın yedi gün içinde aksayan deniz geçişini yeniden açmasını önerdi.

Yeni bir anlaşmaya varılması amacıyla Katar arabuluculuk heyeti dün yeniden Tahran'a döndü. Ancak taraflar, önce nükleer müzakerelerin mi yoksa ablukanın ve petrol yaptırımlarının hafifletilmesinin mi gündeme alınması gerektiği konusunda hâlâ anlaşmazlık yaşıyor.


Irak İstihbaratı siyasi rekabet sınavıyla karşı karşıya

Irak İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri. (WAA)
Irak İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri. (WAA)
TT

Irak İstihbaratı siyasi rekabet sınavıyla karşı karşıya

Irak İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri. (WAA)
Irak İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri. (WAA)

Irak İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri’nin görevden alınması ve Başbakan Ali ez-Zeydi’nin kurumun yönetimini bizzat üstlenmesi, ülkenin en önemli güvenlik kurumlarından birindeki görev değişikliğinin ötesinde anlamlar taşıyor. Bu gelişme, hassas makamların siyasi güçler arasında nasıl paylaştırıldığı ve bu güçlerin güvenlik kurumları üzerindeki nüfuzunun sınırları konusunda yeni soru işaretlerini beraberinde getiriyor.

Ez-Zeydi, eş-Şatri’yi görevden alma kararından üç gün sonra, perşembe akşamı ülkenin en hassas makamlarından birinin yönetimini devraldı. Aralık 2024’te dönemin Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani tarafından Raid Cuhî’nin yerine atanan eş-Şatri, yaklaşık bir buçuk yıl görevde kaldı.

Hükümet, görevden alma kararını egemenliğin pekiştirilmesi ve bölgesel tehditlerle mücadele kapsamında atılmış bir adım olarak nitelendirdi. Ancak söz konusu tehditlerin niteliği veya ez-Zeydi’nin teşkilatın yönetimini ne kadar süreyle üstleneceği konusunda ayrıntı vermedi.

Bu adım, güvenlik kurumunun yönetiminde istisnai bir uygulama olarak değerlendirilirken, aynı zamanda kurum başkanının değiştirilmesinin ötesine geçen siyasi boyutlar taşıyor.

Ez-Zeydi, istihbarat teşkilatının “bütün Iraklılara ait” olduğunu ve partizan, mezhepsel ya da hizipsel paylaşımın dışında tutulması gerektiğini belirtti. Ancak yeni bir başkan atamak yerine görevi bizzat üstlenmesi, makamı iktidar ortakları arasında yürürlükte olduğu varsayılan yazılı olmayan siyasi paylaşım düzeninin dışında bırakıyor.

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 14 Mayıs 2026'da Bağdat'taki parlamento binasında hükümetine güvenoyu verilmesi için yapılan oylama sırasında. (Reuters)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 14 Mayıs 2026'da Bağdat'taki parlamento binasında hükümetine güvenoyu verilmesi için yapılan oylama sırasında. (Reuters)

Güvenlik yapılanması

Siyasi kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, makamların paylaşımına ilişkin mutabakatlar çerçevesinde istihbarat teşkilatı başkanlığının Sünni Arapların kontenjanına ayrıldığını, ancak bu düzenlemenin henüz Sünni bir ismin göreve getirilmesiyle sonuçlanmadığını belirtti.

Kaynaklara göre ez-Zeydi’nin teşkilatın başına geçmesi, bölgesel gerilimin arttığı bir dönemde yeni istihbarat başkanlığını siyasi çekişmelerden korumayı amaçlıyor olabilir. Kaynaklar, başbakanın güvenlik yapılanmasını yeniden düzenleme planlarının teşkilatın belirli siyasi güçlerin kontrolüne geçmesini zorlaştırdığını ifade etti.

2003'ten bu yana teşkilatın yönetiminde, eski subay Muhammed Abdullah eş-Şevvani'nin kısa süreli görev dönemi dışında, Şii partilerle bağlantılı isimler yer aldı. Buna karşılık Sünni yetkililer, operasyonlardan sorumlu başkan yardımcılığı gibi teşkilatın önemli kademelerinde görev yaptı. Söz konusu makam, İran yanlısı silahlı grupların kışkırtma kampanyalarına da hedef olmuştu.

Bağdat'ın Mansur bölgesindeki teşkilat merkezinin çevresi, Mart 2026'da insansız hava aracıyla (İHA) düzenlenen hava saldırısına maruz kaldı. Saldırıda bir istihbarat subayı hayatını kaybederken, merkezde maddi hasar meydana geldi.

Resmî olmayan güvenlik raporlarında, saldırının İran ile ABD arasındaki bölgesel gerilim nedeniyle yasa dışı faaliyet gösteren silahlı gruplar tarafından gerçekleştirildiği öne sürüldü.

Adının açıklanmasını istemeyen Sünni bir siyasetçi, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, Irak'taki mevcut mezhepsel ve etnik güç paylaşımı düzenine göre istihbarat teşkilatının Sünni Arapların kontenjanında bulunduğunu söyledi.

Söz konusu siyasetçi, bu kesimin özellikle hassas ve güvenlikle ilgili makamlarda güç paylaşımı sistemi nedeniyle sık sık haksızlığa uğradığını belirterek, Sünnilerin bu tür görevlerde temsil edilmemesinin, vatandaşlık ve geçmişin mirasını aşma söylemiyle siyasi uygulamalar arasındaki uçurumu ortaya koyduğunu ifade etti.

Ancak aynı siyasetçi, eş-Şatri'nin görevden alınmasıyla ez-Zeydi'nin teşkilatın yönetimini üstlenmesini birbirinden ayrı değerlendirdi. Başbakanın mevcut aşamada teşkilatı yönetmesinin, makam üzerindeki anlaşmazlığın siyasi güçler arasında yeni bir rekabet alanına dönüşmesini önleyebileceğini belirtti. Görev için adaylık sürecinin başlatılmasının, siyasi çekişmelerin yoğunluğu nedeniyle uzlaşmayı zorlaştırabileceği değerlendirmesinde bulundu.

Irak'ın eski Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 21 Mart 2026'da Bağdat'ta eski İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri ile görüşürken. (AFP)
Irak'ın eski Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 21 Mart 2026'da Bağdat'ta eski İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri ile görüşürken. (AFP)

İstihbarat teşkilatı: Merkezî yönetim ile siyasi paylaşım arasında

2003'ten bu yana Irak İstihbarat Teşkilatı, devlet kurumlarının inşasına damgasını vuran mesleki ve siyasi çıkarların iç içe geçmesinden bağımsız kalamadı. Güvenlik kurumları, sivil kurumlardan farklı bir yapıya sahip olmalarına rağmen, üst düzey görevler çoğu zaman siyasi güçler arasında pazarlık ve rekabet konusu oldu.

Siyaset araştırmacısı Abbas Abbud, 2003 sonrasında Irak devletinin kurumsal yapısında idari ve siyasi alanların iç içe geçtiğini, bunun da kurumların rolünü sınırlandırarak bağımsızlıklarını zayıflattığını ifade etti.

Abbud, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, bu iç içe geçişin idari görevlerden hassas güvenlik kurumlarına kadar uzanan bir siyasi nüfuz mücadelesine yol açtığını söyledi. Başbakanın teşkilatı siyasi paylaşım düzeninin dışında tutma yönündeki açıklamalarına rağmen, istihbarat kurumunun da bu rekabetin bir parçası hâline geldiğini vurguladı.

Burada öne çıkan soru, ez-Zeydi'nin teşkilatın yönetimini üstlenmesini siyasi liderlikle güvenlik kurumları arasındaki ilişkiyi yeniden düzenlemeye yönelik bir adıma dönüştürüp dönüştüremeyeceği.

Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı Ofisi'nin kurulması ve yönetiminin eski İçişleri Bakanı Korgeneral Abdülemir eş-Şemmari'ye verilmesi, güvenlik yapılanmasının denetimini başbakanın liderliğinde merkezileştirmeye yönelik açıklanmış bir eğilimi yansıtıyor.

Ancak denetimin merkezîleştirilmesi, atama ve hesap verebilirlik konusunda açık kurallar oluşturulmadığı ve yetki sınırları belirlenmediği sürece kurumların mesleki bağımsızlığını güçlendireceği anlamına gelmiyor.

Müstansıriye Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Talib Muhammed Kerim, Irak'ın bölgesel ve uluslararası çatışmalardan korunabilmesi için stratejik gelişmeleri okuyabilen, çatışmaların yönünü ve bunların güvenlik, egemenlik ve ekonomik çıkarlar üzerindeki etkilerini öngörebilen bir istihbarat teşkilatına ihtiyaç duyduğunu söyledi.

Kerim, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, bu hedefin gerçekleştirilmesi için teşkilatın siyasi çekişmelerden bağımsız bir mesleki yapıya kavuşması, güvenlik, diplomasi ve ekonomi kurumlarıyla koordinasyon içinde çalışması ve kurumu siyasi güçlerin hesaplarına göre değil, ulusal çıkarlar doğrultusunda yönetecek yetki ve vizyona sahip bir liderlik tarafından yönetilmesi gerektiğini vurguladı.


Putin, savaşı sona erdirmek için Burhan’a yardım teklif etti

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan’ı dün Moskova’da karşılarken. (AP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan’ı dün Moskova’da karşılarken. (AP)
TT

Putin, savaşı sona erdirmek için Burhan’a yardım teklif etti

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan’ı dün Moskova’da karşılarken. (AP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan’ı dün Moskova’da karşılarken. (AP)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sudan’daki savaşın sona erdirilmesi ve dışarıdan dayatmalar olmaksızın barışın tesis edilmesi için ülkesinin yardıma hazır olduğunu açıkladı. Putin, Moskova’da düzenlenen 3. Rusya-Afrika Zirvesi kapsamında Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan ile gerçekleştirdiği görüşmede, iki ülke arasındaki ekonomik ve teknik iş birliğini geliştirmeye yönelik bir yol haritası sundu.

Putin, ülkesinin çatışmaların durdurulmasını ve siyasi bir çözüme ulaşılmasını desteklediğini vurgulayarak, savaşın insani ve ekonomik sonuçlarına dikkat çekti. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre önerilen yol haritası, ticaret, sanayi, teknoloji ve lojistik alanlarında iş birliğini kapsıyor.

Burhan ise Rusya ile stratejik ortaklık kurulması çağrısında bulunarak Kızıldeniz kıyısında, Rusya’ya ait akaryakıt ve buğday depolarının da yer alacağı serbest ekonomik bölge oluşturulmasını önerdi. Sudan hükümetinin, demokratik bir sivil geçiş sürecinin ve özgür seçimlerin önünü açacak, “tamamen Sudan’a özgü” bir barış sürecine bağlı olduğunu vurguladı.

Öte yandan Sudan Dışişleri Bakanı Muhyiddin Salim, Ukraynalı askerlerin Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) saflarında savaştığını ve birliklerine insansız hava araçlarının (İHA) kullanımı konusunda eğitim verdiğini öne sürdü. Hartum yönetiminin Ukraynalı, Kolombiyalı ve diğer yabancı uyruklu kişilerin savaşa katılımına ilişkin kanıtlara sahip olduğunu belirten Salim, geçen yıl ABD yönetimine Ukrayna üzerinden Sudan’a Amerikan silahlarının ulaştırıldığını gösteren belgeler sunduğunu açıkladı.