Diktatörlüğün tahribatı ile demokrasinin kargaşası arasında…

Irak ekonomisi petrol gelirlerine dayanmasına rağmen halen işsiz pek çok gencine iş imkânı sağlayamıyor. (AFP)
Irak ekonomisi petrol gelirlerine dayanmasına rağmen halen işsiz pek çok gencine iş imkânı sağlayamıyor. (AFP)
TT

Diktatörlüğün tahribatı ile demokrasinin kargaşası arasında…

Irak ekonomisi petrol gelirlerine dayanmasına rağmen halen işsiz pek çok gencine iş imkânı sağlayamıyor. (AFP)
Irak ekonomisi petrol gelirlerine dayanmasına rağmen halen işsiz pek çok gencine iş imkânı sağlayamıyor. (AFP)

İyad el-Anber

Bu makalenin başlığını, tatilini Bağdat, Beyrut ve Şam arasında geçiren medya arkadaşım Reema Naisseh (Rima Naise) ile aramda geçen bir sohbet üzerine seçtim. Sohbetimiz, şairlerin şiirlerinde ve tarihçilerin hikâyelerinde okuduğumuz özelliklerini kaybetmeye başlayan bu başkentlerin uğradığı yıkım ve kargaşa hakkındaydı. Sonuç olarak mağdur olmuş ülkelerimizde diktatörlüğün tahribatı ile demokrasinin kargaşası arasında hiçbir fark yok.

Ülkelerimizin ardı ardına yaşadığı felaketleri, geçmişe duyulan özlemi ve geçmişin günümüzdeki bozuk durumla kıyaslanmasını gözlemleyen ve takip eden her kişi şu sonuca varabilir: Ülkeleri yok etme stratejilerinin en iyi uzmanları bir araya gelip de ülkelerimize karşı bir komplo planı geliştirseydi yıkım, hasar ve çöküş; mecazen ‘seçim’ diye tabir edilen kitlesel toplantılarla gelen ve bazıları da iktidarı askerî darbelerle ele geçirip orada kalan siyasetçilerimizin ve yöneticilerimizin ortaya koyduğu kadar olmazdı. Peki, yönetici sınıfın başarısızlığı ve yolsuzluğu olmasaydı bu hüzünlü yıkım ve kargaşa anlatımına varacağımız kimsenin aklına gelir miydi?!

Görünüşe bakılırsa geçen yüzyılda ülkelerimizi geri kalmış, Üçüncü Dünya ve Güney dünyası, sonra da başarısız veya kırılgan ülkeler olarak tarif etmekle meşgul uluslararası kuruluşlar ve araştırma merkezleri, gerçeklerden kaçınıyor ve ‘ülkelerimizdeki’ hâkim siyasi tabaka yüzünden gerçekleşen yıkımın, tahribatın ve felaketlerin boyutunu görmezden geliyordu. Bu yüzden, felakete uğramış ülkeler için kriterler belirlemekle başlamak doğru olacaktır. Ülkelerimizin bu ülkelerin başında yer alacağına kuşku yok.

Vatanların ve vatandaşların başına gelen saçma savaşlara ve bunların getirdiği yıkımlara rağmen siyasi liderlerimiz, ataerkil yönetimler rolünü oynamaktan vazgeçmediler. Bu yönetimler, toplumlarımızın geri kalmasının ve üreten değil de tüketen tembel toplumlara dönüşmesinin temel sebebiydi, halen de öyle. Alman filozof Immanuel Kant’ın tarifiyle siyasetçilerimiz şöyle:

“Bu vasiler, insanoğullarının büyük bir kısmının kendi özgürlükleri meselesini yalnızca zahmetli değil, aynı zamanda tehlikeli bir iş olarak gördüklerine dikkat ediyor. Bunu pekiştirmek için de sözlerini her zaman, bir rehber ve vasi olmadan tek başlarına bir işe kalkıştıklarında insanları kuşatan tehlikelere odaklıyorlar.”

Bunun için felaket liderleri, iktidar dönemlerine, insanın her türlü varlığını, özgürlüğünü ve şahsiyetini ortadan kaldıran totaliter ideolojilerin propagandasını yaparak başladılar ve böylece inanç ve düşüncenin koruyucuları ve toplumun çıkarlarını belirleyen kişiler oldular. Siyasetten yalnızca, başarısızlıklarını ve kötü yönetimlerini komplo teorisiyle gerekçelendirmeyi öğrendiler.   

Modern devletin dayandığı siyasi uygulamaların tüm başlıklarının içeriğini boşaltmaya çalıştılar. Nitekim ülkelerimizde vatandaşlar; eğer liderler ülkenin ve halkın kaderine hükmediyor ve devletin en yüksek mevkilerinde kimin olup olmayacağına onlar karar veriyorsa o zaman seçimin ne işe yaradığını sorguluyor! Liderlerin ve siyasi partilerin ülke yönetimindeki başarısını veya başarısızlığını ölçmek için değilse şayet, seçimlerin ne anlamı var? Yöneticilerin, görevlerini yerine getirmemeleri halinde sorgulanıp hesap verebilir olmalarının esası değilse seçimler ne işe yarar?!

Çağdaş siyasi tarihimize dair kitaplarda gurur duyduğumuz, sömürgecilikten kurtuluşun sembolü ve bağımsızlık yolunda dökülen kanın meyvesi olan ‘ulus devlet’ adlandırmasının bile bugün geçerliliği sorgulanır oldu! ‘Birbiri ardına gelen felaketler’ hariç herhangi bir başarı kaydedemeyen yöneticilerin başarısızlık biriktirdikleri onlarca yıl…

Halklarımızın, hayatta kalma uğrunda özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını feda eder hale gelmesine bakarak, yöneticilerimiz yüzünden yaşadığı felaketin boyutunu tahmin edebilirsiniz. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un 2020 yılındaki Beyrut Limanı felaketinden sonra Lübnan’a gerçekleştirdiği ziyaret esnasında bazı Lübnanlıların Fransız mandasının geri gelmesini talep ettiği sloganlar da bunun göstergesidir!

Lübnan’a dair haberleri takip edenler, Taif Anlaşması’nın yabancı ülkelerin himayesiyle getirdiği çözümlerin, devletle ilgili anlaşmazlık krizinin bir çözümü değil, durumun sakinleşmesi için bir garanti olduğundan emin olurlar. Zira anlaşmanın yabancı hami ülkelerinin hedefi; kendilerini grup liderleri olarak tanıtan, vatandaşların çoğunun yaşam standardını güvence altına alan bir devlet ve ekonomi inşa etmek yerine devleti ve ekonomisini yutup, kurumlarını paylaşan ve parti oligarşisiyle bağlantılı bir mafya ekonomisi kurmayı başaran taraflar arasında iktidar paylaşımını temin etmekti. Bu noktadaki acı verici gülünç gerçek ise pek çok Lübnanlının halen, çözümlerin dışarının himayesiyle geleceğine güvenmesidir.

Savaşlar, siyasi değişimler ve hükümet sisteminde geçiş gibi krizler yaşayan hiçbir ulus, devletin ve kurumlarının yeniden inşa edilmesi sorumluluğunu üstlenen ve siyasi meşruiyetin işlevsel rolünü derinleştirmeye çalışan yönetici bir siyasi tabaka olmadan başarılı olmamıştır.

Suriye’ye gelince… Kriz hattına giren bölgesel ülkeler ve büyük uluslararası güçler, ardında binlerce ölü, yakılıp yıkılmış şehirler ve yerinden edilmiş bir halk bırakan savaştan sonra artık Esed rejiminin iktidarda kalması ya da ortadan kalkmasıyla ilgilenmiyor! Konu, Suriye çatışması meselesinde iç içe geçmiş bölgesel ve uluslararası güçlerin etkinlik alanlarının ve kaosun nasıl idare edileceğine geldi. Bu yüzden rejimi değiştirmeye yönelik tüm bahisleri boşa çıkınca siyasi muhalefet güçleri, Suriye ikileminin çözüm denkleminin dışında kaldılar.

Savaşlar, siyasi değişim ve hükümet sisteminde geçiş gibi krizler yaşayan uluslardan hiçbiri, devletin ve kurumlarının yeniden inşa edilmesi sorumluluğunu üstlenen ve siyasi meşruiyetin işlevsel rolünü sağlamlaştırmaya çalışan yönetici bir siyasi sınıf olmadan başarılı olamamıştır. ABD’li siyaset bilimci Gabriel Almond bunu, toplum ile devlet arasında etkileşime dayalı iletişimin her uzvunda var olan, böylece siyasi sistemin eylem yeterliliğini ve zorluklar karşısında metanetini sağlayan bir ruha benzetir.

vfaeb
Lübnanlı protestocular, 22 Kasım 2019’da Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki Şehitler Meydanı’nda Arapça ‘Devrim/Vatan İçin’ yazan yumruk şeklindeki bir figürün etrafında toplandı. (AFP)

Ülkelerimizdeki yönetici siyasi güçlerin görevi, kamuoyunun zihninde devlet fikrini pekiştirmek iken onlar, işlevi iktidar ve nüfuz alanları ile ekonomik kaynakları siyasi liderler ile çevreleri arasında paylaştırmak olan bir yönetim sistemi kurmaya heves ettiler. Böylece bu liderler, siyasi kitleler arasındaki farklılıkları ve ayrılıkları derinleştirdiler ve siyasi lidere, iktidar partisine ya da siyasi akıma bağlılık vatana bağlılığın bir alternatifi haline geldi. Hâkim siyasi oligarşiler, devletle bağlantı kurma fikrini tamamen ortadan kaldırdı ve vatandaşları, görevi siyasi liderin ya da zorunlu liderin partisiyle zenginleşmek olan bir müşteri kitlesine dönüştürdü. Bunun sonucunda siyasi kamuoyu bölündü ve bu bölünme, ‘onlara’ karşı ‘biz’ başlığını taşımaya başladı. Bir vatandaş olarak haklarını ve özgürlüğünü talep eden herkes de dış gündemleri dile getirdiği gerekçesiyle hain ilan ediliyor. Siyasi sahne, siyasi sistemlerinin demokratik ve yönetimdeki meşruiyetlerinin de periyodik seçimlere dayalı olduğunu iddia eden ülkelerde bile birbirine karşıt (siyaset-silah) ikilikleri bir araya getiriyor.

Trajedimiz, artık gençlik içeremeyen vatanlarla ilgili. Belki de bu konu, devletin başarısızlığının ve kalkınma ve istikrar hedeflerine ulaşmadaki acizliğinin en tehlikeli göstergelerinden biri. En karmaşık çelişki ise bu başarısızlık ve acizlik göstergelerinin, siyasi tabaka bu konuda bir sorumluluk hissetmeksizin birikmeye başlamasıdır. Siyasi tabakası halen saçmalığı, kargaşayı, cumhurbaşkanı seçimlerini aksatmayı ve ‘işleyen hükümet’ unvanını bırakmayı tercih eden Lübnan’a bakın.

Ekonomisi petrol gelirlerine dayalı olmasına rağmen Irak halen işsiz pek çok gencine iş fırsatı sağlayamıyor. Hükümetin ve siyasi tabakanın görevi, işsizlik oranlarını azaltmak için bir strateji belirlemek yerine takipçilerinin ayrıcalıklarını pekiştirmek ve çevresini ve seçim kitlesini ödüllendirmek haline geldi. Sonuç olarak Irak’ta elimizde iki toplumsal tabaka peyda oldu. Birincisi; petrol gelirlerinden elde edilen maaşlarla yaşayan, sosyal gözetim hibesi kapsamındakiler ve memurlar. İkincisi de bu lidere veya şu partiye siyasi bağlılıkla yaşayan asalaklar.

Ekonomisi petrol gelirlerine dayalı olmasına rağmen Irak halen işsiz pek çok gencine iş fırsatı sağlayamıyor. Hükümetin ve siyasi tabakanın görevi, işsizlik oranlarını azaltmak için bir strateji belirlemek yerine takipçilerinin ayrıcalıklarını pekiştirmek ve çevresini ve seçim kitlesini ödüllendirmek haline geldi.

Ülkelerimiz artık yurtlarımız değil. Buralarda insanlar, vatandaşlık vasfı kazanmak yerine, siyasetçilerin hesaplarında bir sayıya dönüşüyor. İnsan; onu özgürleştirmek yerine köleleştiren sefil ideolojik çekişmelere ve projelere hizmet ederek bir şehitlik projesine dönüştü. Vatanlar, siyasi oligarşilerin liderinin konu başlıklarına indirgenip, vatandan ve onun menfaatinden bile daha kutsal başlıklara dönüştüğünde vatana bağlılığın ölçütü, liderin şahsiyetinde erimek ve onun fotoğraflarını yol kenarlarına ve evlerin girişine asmak olur.

Siyasilerin ahmaklıkları yüzünden savaşların çoğaldığı ülkelerimizde vatandaşlık haklarına ancak bir şehit olarak öldükten sonra erişebilirsiniz! Yaşayan vatandaşların haklarını savunmak bırakılır ve tüm sloganlar, ‘şehitlerin kanına vefa’ başlığına dönüşür.

Ülkelerimizi yönetenler, onlara tâbi ve itaatkâr olmamızı istiyorlar. Öyle ya, düşman pusuda bizi ve servetlerimizi gözetliyor ve ülkelerimizi yok etmek istiyor. Liderlerimiz her gün, düşmanlarımızın bize karşı kurduğu komplolardan bahsedip duruyor. Bununla birlikte bu komplolar, hedeflerine ulaşabiliyor. Görünen o ki bu komplo projelerinin hayata geçmesine katkı sağlayan da siyasi liderlerin siyasi ahmaklıkları.

İnsanın seçimi; varlığını ve insanlığını ortadan kaldıran totaliter rejimlere boyun eğmek ile milislerin ve siyasi mafyaların hüküm sürdüğü kaotik bir siyasi gerçeklikte yaşamak arasında sınırlı olunca, vatanların sembolizminden geriye ne kalır? Bu durumda kargaşa ile diktatörlük arasında tercih hakkı sunulanların dili, İmam Ali bin Ebu Talib’in söylediğini söyler:

Hiçbir ülke sana diğerinden daha uygun değildir,

Ülkelerin en hayırlısı seni taşıyandır.

Şairin, “Bana zulmetse de ülkem kıymetlimdir/Bana cimrilik etse de ailem değerlimdir” dizeleri de refah içinde yaşayanların ve sloganlar atarak dolaşanların dilinden düşmeyen romantik sözlere dönüştü. Bu noktada en doğru tarifi Ebu Hayyan et-Tevhidî yapıyor:

“Gariplerin en garibi öz yurdunda garip olandır.”

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



İsrail, Filistinli teknokratların Gazze’ye girişini engelliyor

Yahudi yerleşimciler, Batı Şeria'daki Filistinlilerin mülklerine sık sık saldırı düzenliyor (AFP)
Yahudi yerleşimciler, Batı Şeria'daki Filistinlilerin mülklerine sık sık saldırı düzenliyor (AFP)
TT

İsrail, Filistinli teknokratların Gazze’ye girişini engelliyor

Yahudi yerleşimciler, Batı Şeria'daki Filistinlilerin mülklerine sık sık saldırı düzenliyor (AFP)
Yahudi yerleşimciler, Batı Şeria'daki Filistinlilerin mülklerine sık sık saldırı düzenliyor (AFP)

İsrail yönetimi, ABD'nin barış planı kapsamında kurulan komitedeki Filistinli teknokratların Gazze'ye girişine izin vermiyor.

Adlarının paylaşılmaması koşuluyla Haaretz'e konuşan Filistinli yetkililer, İsrail yönetiminin Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi üyelerinin Gazze'ye girişini engellediğini söylüyor.

Komite üyelerinin, Gazze'nin Mısır sınırındaki Refah kapısından geçerek bölgeye girmek istediği ancak Tel Aviv yönetiminin buna izin vermediği aktarılıyor. İsrail, tüm taleplere rağmen sınır kapısını da henüz açmadı.

Kaynaklar, komite üyelerinin Mısır'ın başkenti Kahire'de bir araya gelip görüşmeleri sürdürdüğünü ifade ediyor.

Mısır yönetimi, ABD'yle ortak çalışarak Filistinli teknokratların ay sonuna kadar Gazze'ye girmesini sağlamak istiyor.  

Gazete, İsrail Başbakanlık Ofisi ve İsrail Savunma Bakanlığı'na bağlı Bölgelerdeki Hükümet Faaliyetleri Koordinatörlüğü'nün (COGAT) yorum taleplerine yanıt vermediğini aktarıyor.

ABD Başkanı Donald Trump'ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, 20 maddelik Gazze planının ikinci aşamasının başlatıldığını 14 Ocak'ta duyurmuştu.

Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi'nde Witkoff'un yanı sıra Trump'ın damadı ve eski başdanışmanı Jared Kushner, eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair, girişimci Marc Rowan, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Birleşik Arap Emirlikleri Uluslararası İşbirliği Bakanı Reem el-Haşimi, Katarlı diplomat Ali el-Havadi, Mısır Genel İstihbarat Servisi Direktörü Hasan Reşad, Birleşmiş Milletler (BM) Ortadoğu elçisi Nickolay Mladenov, İsrailli girişimci Yakir Gabay ve BM Ortadoğu Barış Süreci Özel Koordinatörü Sigrid Kaag var.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, 17 Ocak'ta sosyal medyada yaptığı paylaşımda Trump'ın resmi mektup göndererek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı Barış Kurulu'na kurucu üye olarak davet ettiğini de bildirmişti.

Trump, Witkoff, Kushner Blair ve Rowan'ın yanı sıra Dünya Bankası Başkanı Ajay Banga ve ABD Başkanı'nın ulusal güvenlik danışman yardımcısı Robert Gabriel'ın yer aldığı Barış Kurulu ise Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi'nin faaliyetlerini denetleyecek.

Diğer yandan Tel Aviv yönetimi, Türkiye ve Katar'ın bu oluşumlardan çıkarılmasını, bu ülkelerin Gazze'de güvenliği sağlamak üzere konuşlandırılacak Uluslararası İstikrar Gücü'ne (ISF) katılmasına yönelik planların da iptal edilmesini istiyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, dünkü açıklamasında "Gazze Şeridi'nde Türk ya da Katarlı askerlere yer yok” demişti.

New Arab'ın aktardığına göre Netanyahu yönetimi, Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi üyelerinin Gazze'ye girişini, bu gelişmelere karşı bir hamle olarak kullanıyor.

Yahudi yerleşimcilerin saldırıları artıyor

Öte yandan İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) ve İsrail iç güvenlik teşkilatı Şin Bet'in verilerine göre Yahudi yerleşimcilerin Batı Şeria'daki saldırıları 2025'te, bir önceki yıla göre yüzde 25 arttı.

Times of Israel'in derlediği verilere göre radikal sağcı Yahudi yerleşimciler geçen yıl 867 ırkçı suç işledi. Bu rakamın 2024'te 682 olduğu belirtiliyor. Hamas'ın 7 Ekim'de düzenlediği Aksa Tufanı operasyonuyla Gazze savaşını başlattığı 2023 yılındaysa 1045 saldırı kaydedilmişti.

2025'teki saldırılarda toplamda 300 ırkçı Yahudi yerleşimcinin yer aldığı aktarılıyor. Bu kişilerin çoğu Batı Şeria'daki 42 yasadışı yerleşim bölgesinde yaşıyor.

İşgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te konuşlandırılan askeri birimlerden sorumlu İsrail Merkez Komutanlığı'ndaki (Pikud Merkaz) yetkililerin, şiddet olaylarının azaltılamamasından rahatsızlık duyduğu savunuluyor.  

ndependent Türkçe, Haaretz, Times of Israel, New Arab


Suriye ordusu, SDG'nin çekilmesinin ardından el-Hol kampını güvence altına alacak

Suriye ordusu, SDG'nin çekilmesinin ardından el-Hol kampını güvence altına alacak
TT

Suriye ordusu, SDG'nin çekilmesinin ardından el-Hol kampını güvence altına alacak

Suriye ordusu, SDG'nin çekilmesinin ardından el-Hol kampını güvence altına alacak

Suriye ordusu bugün, Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) kampı korumaktan çekilmesinin ardından, iç güvenlik güçleriyle birlikte el-Hol kampına girerek kampın güvenliğini sağlayacağını duyurdu. SDG daha sonra kamptan "zorla" çekildiğini açıkladı.

Kürdistan İşçi Partisi (PKK) Suriye Kürtlerini terk etmeyeceğine dair söz verirken, Kürt özerk yönetiminden bir yetkili bugün Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasındaki müzakerelerin "tamamen çöktüğünü" doğruladı.

Bu arada, Suriye Savunma Bakanlığı Rakka'daki El-Aktan cezaevi civarında çatışmalar olduğuna dair haberleri yalanladı.


Sisi ve Trump, Davos Forumu'nun oturum aralarında bölgesel gelişmeleri görüşecekler

ABD Başkanı Donald Trump ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah el-Sisi (Arşiv- Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah el-Sisi (Arşiv- Reuters)
TT

Sisi ve Trump, Davos Forumu'nun oturum aralarında bölgesel gelişmeleri görüşecekler

ABD Başkanı Donald Trump ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah el-Sisi (Arşiv- Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah el-Sisi (Arşiv- Reuters)

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi, "Diyalog Ruhu" temasıyla 19-23 Ocak tarihleri ​​arasında düzenlenecek Dünya Ekonomik Forumu'na katılmak üzere bugün İsviçre'nin Davos kentine hareket ediyor.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Muhammed el-Şennavi bugün yaptığı basın açıklamasında, forumun gündeminde devlet başkanları, uluslararası ve bölgesel örgüt başkanları ve büyük özel sektör kuruluşlarının temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşecek bir dizi etkinlik bulunduğunu belirtti.

El-Şennavi, forum oturumlarında uluslararası iş birliğinin güçlendirilmesi, küresel refah yollarının desteklenmesi, büyümenin itici gücü olarak teknoloji ve inovasyona olan bağımlılığın artırılması ve insan sermayesine yatırım yapılması gibi konuların ele alınacağını ifade etti.

Sözcü, Mısır Cumhurbaşkanı'nın forumun oturum aralarında Amerikalı mevkidaşı Donald Trump ile bir araya gelerek, ortak ilgi alanlarına giren son bölgesel ve uluslararası gelişmeleri görüşeceğini belirtti. Liderler, her iki ülkenin çıkarlarına hizmet edecek ve bölgesel ve uluslararası istikrarı teşvik edecek şekilde Mısır ile Amerika Birleşik Devletleri arasında iş birliği ve koordinasyonu artırmanın yollarını ele alacaklar.