Coğrafi ve tarihi kaynaklarda Derne

Derne, ABD bayrağının ‘yeni dünya’ dışında göndere çekildiği ilk şehir.

Müttefiklerin Derne’ye 1941 yılındaki girişi.
Müttefiklerin Derne’ye 1941 yılındaki girişi.
TT

Coğrafi ve tarihi kaynaklarda Derne

Müttefiklerin Derne’ye 1941 yılındaki girişi.
Müttefiklerin Derne’ye 1941 yılındaki girişi.

Teysir Halef

Libya’nın doğusundaki Derne şehri, son günlerde uluslararası basında yalnızca Afrika Kıtası’nda değil, belki de tüm dünyada son yılların en şiddetli sel felaketinin yaşandığı yer olarak karşımıza çıkıyor. Ancak kamuoyunun çoğunluğu tarafından bilinmeyen Derne, bir zamanlar küresel bir savaşa sahne olan ve ABD bayrağının ‘yeni dünya’ dışında göndere çekildiği ilk şehirdi.

Derne’nin adı milattan sonra 2’nci yüzyılda Klaudios Ptolemaios (Batlamyus) ‘Coğrafya’ adlı kitabında ‘Darnis’ olarak geçiyor. Mezhep çatışmalarının yaşandığı dönemdeki kilise belgelerinde, kilise konsillerine katılan piskoposların adları gizlendiğinden Aşağı Libya’nın dini başkenti ‘Marmarica’ haline geldikten kısa bir süre sonra adı sık sık anılmaya başladı.

İbn Abdulhakem’in (800-871) ‘Fethu’l Mısr ve’l-Mağrib’ (Mısır ve Mağrip’in [Fas] Fethi’ adlı eserinde Derne'den bahsediliyor. Kitapta, Züheyr bin Kays'ın Antipolis diyarından önce Tabarka’ya (Tunus’un kuzeyinde bir şehir) ardından Derne’ye ulaştığı ve yetmiş adamla Romalılarla karşı karşıya geldikten sonra diğerlerinin kendilerine yetişmesi için durduğu belirtiliyor. Kitapta aktarıldığına göre yanında bulunan bir genç Züheyr bin Kays'a, “Sen korkak mısın Züheyr?” diye sordu. Kays da bunun üzerine “Korkak değilim ey kardeşimin oğlu, ama hem beni ve kendini öldürdün” yanıtını verdi. Romalıların üzerine yürüyen Züheyr bin Kays ve tüm arkadaşları şehit oldu. Hicri 76 yılında ölen Züheyr bin Kays ve arkadaşlarının şehit düştükleri yerde bulunan mezarları halen duruyor. İbn Abdulhakem, kitabında ayrıca Atiye bin Yerbuu adlı Mezhic kabilesinden bir adamın Derne’de Romalıların üzerine yürüdüğünü ve onlarla savaştığını, onları mağlup ettiğini, gemilerine el koyduğunu ve diğerlerinin kaçtığını anlatıyor.

“Derne’nin adı MS 2’nci yüzyılda Batlamyus’un ‘Coğrafya’ adlı kitabında ‘Darnis’ olarak geçerken Aşağı Libya eyaletinin dini başkenti ‘Marmarica’ haline geldikten kısa bir süre sonra adından sık sık söz ettirmeye başladı.”

İlk Müslüman coğrafyacılardan Yakubi'nin (820-900) ‘Kitabu’l-Buldan’ (Ülkeler Kitabı) adlı kitabında Derne’den seyahat rotası üzerinde bir durak olarak Vadi Mihail'in Evi’ ismiyle bahsetmemesi oldukça ilginçtir. Şarku’l Avsat’ın Al-Majalla’dan aktardığına göre Yakubi, kitabında buranın ‘mescit, su havuzları, kurulu çarşılar ve müstahkem bir kale ile içinde çeşitli milletlerden insanların yaşadığı şehir gibi bir ev’ olduğunu söylüyor. Ancak ‘Mu’cem’ul-Buldan’ (Ülkeler Sözlüğü) adlı kitabın müellifi Yakut el-Hamavi (1178-1229) Derne’nin adını olduğu gibi ansa da şehirle ilgili olarak yalnızca Zuheyr bin Kays ve arkadaşlarının mezarından bahsediyor.

 Endülüslüler için bir sığınak

Faslı seyyah ve fıkıh alimi Abdullah bin Muhammed bin Ebi Bekir el-Ayyaşi (1627-1679), ‘Ma’el-Maide’ (Sofraların Suyu) adlı ünlü seyahatnamesinde, Mersa el-Kebir adıyla andığı Derne’nin 1630 yılında Endülüslüler tarafından yeniden doldurana kadar nüfusu olmayan bir yer olduğunu ve buraya gelen Endülüslülerin İspanya Kral 3. Felipe’nin 1609'daki ünlü sınır dışı etme kararı sonrasında ülkelerini terk edenler olduklarını aktarıyor.

Ayyaşi, Endülüslüler ile Trablus Emiri’nin karşı karşıya gelip çatıştıklarını ve tarafların birbirlerini katlettiklerini ve Endülüslülerden yüz soylu ismin öldürdüğünü ve Endülüslülerin aşağılanarak buradan sürdüklerini bildiriyor. Derne, 1711 yılına kadar Osmanlı’nın doğrudan hakimiyeti altında kalmış, ardından 1835 yılına kadar Osmanlı adına Karamanlı Hanedanı tarafından yönetilmiştir.

ABD bayrağı

Karamanlı Hanedanlığı’nın son yıllarında ABD ile Libya hükümdarı Karamanlı Yusuf Paşa arasında ‘Birinci Berberi Seferi’ olarak bilinen savaş yaşandı. Savaşın nedeni, 1803 yılının ekim ayında Trablus limanında devriye gezerken mercan resiflerinde karaya oturan Amerikan USS Philadelphia Gemisi’ne el koyulmasıydı.

“Derne’nin yeniden işgalinden 24 saat sonra şehrin girişindeki tabelanın yanından geçen Alman ordusunun takviye kuvvetleri, Derne, Nisan 1941 (Getty Images)”
“Derne’nin yeniden işgalinden 24 saat sonra şehrin girişindeki tabelanın yanından geçen Alman ordusunun takviye kuvvetleri, Derne, Nisan 1941 (Getty Images)”

Karamanlı Yusuf Paşa, Libya karasularından geçen Amerikan gemilerinin vergi ödemesi gerektiği gerekçesiyle Amerikan gemisini, başta kaptanı William Bainbridge başta olmak üzere tüm subay ve mürettebatıyla birlikte rehin aldı. Libya ile 1804 yılının şubat ayına kadar devam eden, ancak sonuçsuz kalan müzakerelerin ardından ABD, düşman tarafından kullanılmasını önlemek amacıyla Amerikan USS Philadelphia gemisinin batırılmasına karar verdi.

Gemiyi batırma operasyonu, Karamanlı Yusuf Paşa tarafından daha önce el konulan ve adı ‘USS Intrepid’ olarak değiştirilen bir gemide bulunan Amerikan deniz piyadelerinden küçük bir müfrezenin yardımıyla Yüzbaşı Stephen Decatur tarafından yönetildi. Müfreze, USS Philadelphia gemisine gizlice girip ateşe verdi.

Bununla yetinmeyen ABD, 14 Temmuz 1804 tarihinde Trablus'a çok sayıda saldırı düzenledi. Ancak sonuç alamadı. Bunların en önemlisi, Trablus Limanı’na yapılan ve Kaptan Richard Somers tarafından yönetilen saldırıydı. Başarısız olan saldırı sonucunda hem Kaptan Somers hem de tüm mürettebatı öldü.

ABD’nin intikamı

Tüm bunlardan sonra ABD, Karamanlı Yusuf Paşa’dan intikam alma ve rehineleri kurtarmaya ant içti. Karamanlı Yusuf Paşa’nın Ahmed adında bir kardeşine ulaşan ABD, Karamanlı Ahmed’in Libya'nın meşru hükümdarı olarak Trablus'a dönmesini destekledi.

Fotoğraf Altı: Derne’nin Asrun köyü, 2021 yılında geleneksel bir kültür festivaline ev sahipliği yaptı. (AFP)
Derne’nin Asrun köyü, 2021 yılında geleneksel bir kültür festivaline ev sahipliği yaptı. (AFP)

Karamanlı Yusuf Paşa’nın iktidardan düşürülüp yerine Karamanlı Ahmed’in getirilmesi görevi, eski bir ABD Ordusu subayı olan Tunus'taki eski Konsolos William Eaton (1764 –1811) ve Deniz Piyadeleri Birinci Teğmen Presley O’Bannon’a (1776-1850) verildi. ABD Deniz Piyadelerinden oluşan bir kuvvet ile Arap, Yunan ve Berberi paralı askerlerden oluşan beş yüz savaşçıdan oluşan bir ordu kuruldu. Eaton liderliğindeki misyon, Mısır’ın kuzeyindeki İskenderiye'den yola çıkıp çölde yaklaşık 800 kilometrelik bir mesafe kat ettikten sonra 27 Nisan 1805 tarihinde Derne’yi ele geçirdi.

“Derne yakınlarındaki bir tepeye mevzilendik. Karamanlı Yusuf Paşa ile görüşen önde gelen bazı isimlerden şehrin bölünmüş halde olduğunu, şehir sakinlerinin üçte ikisinin Karamanlı Yusuf Paşa’ya üçte birinin ise Karamanlı Ahmed’e biat ettiklerini öğrendim.”

Eaton, Derne’nin işgalini, şehrin valisine karşı kazandığı zaferden sadece iki gün sonra ABD Donanması'ndan Yüzbaşı Samuel Barron'a (1765–1810) yazdığı bir mektupta anlatırken ailelerinin ve sürülerinin eşlik ettiği paralı askerlerin yavaş hareket etmesi de dahil olmak üzere İskenderiye'den ayrılışlarından bu yana karşılaştıkları tüm zorluklardan bahsediyor. Eaton, mektubunda paralı askerleri kontrol etmeyi zorlaştıran moral bozukluğu, yetersiz gıda ve çelişkili bilgilerden de söz ediyor. USS Argos gemisinin ortaya çıkışından övgüyle bahseden Eaton, geminin kendilerine yiyecek ve lojistik destek sağladığını ve böylece morallerin düzeldiğini de ekliyor.

Saldırıyla ilgili detaylar                              

Eaton, Derne saldırısını mektupta şöyle anlatıyor:

“25 Nisan sabahı, Derne yakınlarındaki bir tepeye mevzilendik. Karamanlı Yusuf Paşa ile görüşen önde gelen bazı isimlerden şehrin bölünmüş halde olduğunu, şehir sakinlerinin üçte ikisinin Karamanlı Yusuf Paşa’ya üçte birinin ise Karamanlı Ahmed’e biat ettiklerini öğrendim. Karamanlı Ahmed’e biat edenler sayıca az olsalar da konum, erzak ve savunma açısından diğerlerinden daha üstündüler. 26 Nisan sabahı şehrin valisine görevde kalması karşılığında teslim olması teklifinde bulunduk. Ama o bu teklife ‘Ya benim kellem ya senin kellen’ karşılığını verdi.”

Fotoğraf Altı: İkinci Dünya Savaşı sırasında Derne'de yol tabelalarını okumaya çalışan Alman ve İtalyan müttefik kuvvetler, Libya, 1939-1945 (Getty Images)
İkinci Dünya Savaşı sırasında Derne'de yol tabelalarını okumaya çalışan Alman ve İtalyan müttefik kuvvetler, Libya, 1939-1945 (Getty Images)

Eaton, mektubunda şöyle devam ediyor:

“Öğleden sonra saat ikide USS Nautilus gemisini gördüm. Akşam saat altıda geminin kaptanıyla konuştum ve 27 Nisan sabahı USS Argos ve USS Hornet gemileri çıkagelip şehrin karşısında demirlediler. Bunun üzerine hemen orduyu harekete geçirip oldukça engebeli kayalık bir yokuştan şehre doğru ilerledim. Gemilerinin topçu desteğiyle şehrin güneybatısına hakim eski bir kaleyi ele geçirdik. Düşmanın son ve tek sığınağına saldırdık. Rasgele etrafa kaçışıyorlardı. Geri çekilirken bir yandan da ateş ediyorlardı. Bu esnada sol bileğime bir kurşun isabet etti. Aldığım yara tüfeğimi kullanmama engel oldu. Denizciler, Yunanlar ve diğer paralı askerler ilerleyerek kaleyi ele geçirip surlarının üstüne ABD bayrağını diktiler ve tüfeklerini şehrin dışına kaçan düşman askerlerine doğrulttular. Üçü ABD Deniz Kuvvetleri askeri ve çoğunluğu Yunan olmak üzere on dört unsuru kaybettik. Yaralılar da vardı.”

Fotoğraf Altı: Libya’nın doğusundaki Derne şehrini vuran sel büyük bir felakete neden oldu, 16 Eylül 2023 (AFP)
Libya’nın doğusundaki Derne şehrini vuran sel büyük bir felakete neden oldu, 16 Eylül 2023 (AFP)

Bu zafere rağmen Karamanlı Yusuf Paşa'nın askerleri işgalci güçleri kuşatmak için geri döndü. Bu yüzden ABD hükümeti, 10 Haziran 1805 tarihinde ‘Trablus Antlaşması’ olarak bilinen ve savaşı sona erdiren anlaşmayı imzalamak zorunda kaldı. Karamanlı Yusuf Paşa, ABD'den üç milyon dolara eş değer altın tutarında tazminat ve yıllık 20 bin dolar vergi talep etti. ABD, 1812 yılına kadar gemilerini korumak için bu vergiyi ödemeye devam etti. Osmanlı döneminde Libya’daki Amerikan konsolosu 62 bin dolara eş değer altın ile son vergiyi ödedi.

ABD’de bir köye Derne adı verildi

Savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, ABD Kongresi'nde toplanan senatörler ve Temsilciler Meclisi üyeleri, William Eaton ve Presley O’Bannon’ın onurlandırılması kararı aldılar. Cesaretleri ve Karamanlı Yusuf Paşa'ya ait bir kalenin surlarına ABD bayrağını dikerek Afrika'da ilk kez bayraklarını dalgalandırmaları nedeniyle Eaton, O’Bannon ve George Washington Mann’a madalya takıldı. Çünkü bu başarı, ABD’li 300 esirin serbest bırakılmasına katkıda bulunmuştu.

“Karamanlı Yusuf Paşa, ABD'den 3 milyon dolara eş değer altın tutarında tazminat ve yıllık 20 bin dolar vergi talep etti. ABD, 1812 yılına kadar gemilerini korumak için bu vergiyi ödemeye devam etti.”

ABD Kongresi, ülkelerinin kendilerine duyduğu minnettarlığın bir başka nişanesi olarak ABD Başkanı’ndan şu an satışa açık olan kamu arazilerinin sınırları içinde William Eaton’ın zaferinin sonsuza kadar yaşatılması için bir kasabaya Derne adını vermesini talep etme kararı aldı. Ayrıca kasabadan William Eaton, Presley O’Bannon ve George Washington Mann’a biner dönümlük arazi bağışlandı. Savaşa katılan ve gönüllü olarak görev yapan deniz piyadeleri Arthur Campbell, Bernard O'Brien, David Thomas ve James Owen'a ise sonsuza kadar mirasçılarında kalmak üzere 320’şer dönümlük arazi verildi.

Hazin son

Savaşın ardından Derne, Suriyeli eski bakan Muhammad Said ez-Zaim (1905-1963) tarafından 1957 yılında ziyaret edilip, modern dünyaya açılan bir kapı olarak tanımlayana kadar tarih kitaplarının tozlu sayfalarında bir kez daha kayboldu.

Suriyeli bakan ziyaretini şöyle anlatıyor:

“Tobruk'tan akşam 2,5 saat yürüyerek 170 kilometre yol kat ettikten sonra Derne'ye ulaştık, çölden dik bir şekilde inerek sahil şeridine vardık. Burada İtalyanlar tarafından inşa edilen ve adını Libya’nın güzel bahçesi Cebel-i Ahdar’dan alan bir otele yerleştik. O gün toplam 850 kilometre yol kat etmiştik. Sabah erkenden uyandık. Türkler, Berkaviler ve İtalyanlar arasındaki Trablus ve Sirenayka savaşlarında sıklıkla sözü edilen ve modern hayatın izlerini taşıyan şehrin simge yapılarından birini gördük. İçinde bir grup İtalyan vardı. Aynı zamanda Araplara ait dükkanlar, mağazalar ve kütüphaneler yer alıyordu. Derne, dağın yamacında, çölden gelen özgür Arap savunucularının saldırılarını engellemek için İtalyanlar tarafından inşa edilen modern bir surun kalıntılarıyla çevriliydi.”

Derne, Kaddafi'nin uzun süren iktidarı sırasında halkın bir kısmının iktidara karşı ayaklanması sonucunda savaş uçaklarıyla bombalandı ve onlarca kişi gözaltı merkezlerine götürüldü. Bu olanlar, Libya’da 2011 yılının şubat ayında başlayan devrimin fitilini ateşleyen kıvılcımlardan biriydi. Ancak geçtiğimiz günlerde yaşanan sel felaketine kadar tüm dünyadan izole halde olan ve sakinlerine türlü eziyetlerde bulunan radikal grupların eline geçen Derne, sel felaketi nedeniyle bir kez daha dünyanın gündemine oturdu.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Ahmed Şara’nın El Hol sınavı: DEAŞ kamplarının kontrolü nasıl sağlanacak?

El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
TT

Ahmed Şara’nın El Hol sınavı: DEAŞ kamplarının kontrolü nasıl sağlanacak?

El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)

Suriye yönetimi, DEAŞ mahkumlarının tutulduğu El-Hol kampını kapatmaya hazırlanıyor.

Suriye ordusuyla ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında ocak ayında yoğunlaşan çatışmaların ardından mutabakata varılmıştı. Anlaşma kapsamında SDG'nin kontrolündeki DEAŞ kampları, Şam yönetimine devredilmişti.

Diğer yandan çatışmalarda ve SDG'nin geri çekilme sürecinde birçok DEAŞ savaşçısının kamplardan kaçması da gündem olmuştu.

Ahmed Şara yönetimi, geçen hafta cezaevinde çıkan isyandan SDG'nin "düzensiz geri çekilişini" sorumlu tutmuş, kampın saatlerce korumasız bırakıldığını ve güvenliği tekrar sağlamanın güçleştiğini bildirmişti.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla Wall Street Journal'a (WSJ) konuşan Şam'daki bazı diplomatlarsa son haftalarda hükümet kontrolü altındayken kamptan birçok kişinin kaçtığını iddia ediyor.

Suriye hükümetinden 17 Şubat'ta yapılan açıklamada, durumun kontrol altına alınması ve kaçak DEAŞ savaşçılarının takibi için işlemlerin başlatıldığı duyuruldu.

Le Monde'un 15 Şubat'taki haberinde, yaklaşık 24 bin kişinin tutulduğu kampta çatışmaların çıktığı aktarılmıştı. Adının gizli tutulması şartıyla gazeteye konuşan bir insani yardım görevlisi, SDG'nin geri çekilmesinin ardından binlerce mahkumun kaçtığını söylemişti. Suriye ordusu mensupları kampın kontrolünü ele geçirdiğinde de bazı tutukluların geceleri kaçmayı sürdürdüğünü belirtmişti.

Kimliğinin paylaşılmamasını isteyen ABD'li bir yetkili, WSJ'ye açıklamasında kamptaki yerinden edilmiş sivillerin evlerine dönmesine veya ülke içinde başka yerlere gitmesine izin verileceğini savunuyor. Kalanların önemli kısmınınsa Halep yakınlarında kurulacak yeni bir kampa transfer edileceğini söylüyor.

İstikrarsızlık nedeniyle daha fazla DEAŞ'lının kaçmasından endişe eden ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), 21 Ocak'ta savaşçıları Irak'a göndermeye başlamıştı. Komutanlıktan 12 Şubat'ta yapılan açıklamada, Suriye'deki 5 bin 700'den fazla IŞİD mensubunun Irak'a naklinin tamamlandığı bildirilmişti.

Washington, onlarca yıldır kampların güvenliği içi SDG'yle işbirliği yaptı. Ancak Aralık 2024'te Beşar Esad'ın devrilmesiyle değişen dengelerde Beyaz Saray'la Şara yönetimi arasındaki ilişki güçlendi. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, 20 Ocak'taki mesajında SDG'nin "DEAŞ karşıtı başat güç rolünün büyük ölçüde miadını doldurduğunu" söylemişti.

WSJ'nin analizinde, Suriye Cumhurbaşkanı Şara'nın El Kaide bağlantılı geçmişi hatırlatılarak, kampların kapatılma süreci ve DEAŞ'la mücadelenin Şam yönetimi için "önemli bir sınav" olduğu belirtiliyor. Geçmişte DEAŞ'la mücadele etmesinin Şara'nın bu süreçte elini güçlendirebileceği, çeşitli istihbarat ağları ve bağlantılar aracılığıyla militanları yakından takip edebileceği vurgulanıyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Le Monde


Irak’ta Maliki'nin başbakanlık adaylığına abluka

Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
TT

Irak’ta Maliki'nin başbakanlık adaylığına abluka

Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)

Irak’ta Nuri el-Maliki'nin yeni hükümetin başbakanlığına adaylığı, artan iç baskı ve petrol gelirlerini de etkileyebilecek ABD yaptırımları tehdidi nedeniyle zorlu bir süreçten geçiyor.

Maliki, adaylığını kararlaştırmak üzere pazartesi gecesi yapılması planlanan Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasındaki önemli toplantıya katılmaktan son dakikada vazgeçti ve ‘sonuna kadar’ devam etmekte kararlı olduğunu vurguladı.

Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içinde, birliği korumak için ona gönüllü olarak çekilme şansı vermeyi tercih edenler ile onu görevden alabilecek bir iç oylama yoluyla sorunun çözülmesini isteyenler arasındaki bölünme de giderek artıyor.

Eski Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, ‘Şii partilerin’ Maliki'nin adaylığıyla ilgili olarak Beyaz Saray'dan iki yeni ret mektubu aldığını belirterek, ‘yeni cumhurbaşkanının ona hükümet kurma görevini vermeyeceğini’ açıkladı.


Arap dünyasının bölgesel güvenlik vizyonu: Bağımlılıktan stratejik etkinliğe

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
TT

Arap dünyasının bölgesel güvenlik vizyonu: Bağımlılıktan stratejik etkinliğe

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)

Remzi İzzettin Remzi

Ortadoğu, her zaman tekrarlanan savaş döngülerine tanık olan bir bölge, ancak şu anki durum tamamen farklı. Çünkü savaşlar kesişiyor, ittifaklar değişkenlik gösteriyor, dışarıdan koruma ve bölgesel düzenle ilgili uzun süredir var olan varsayımlar aşınıyor. Arap dünyası için bu artık geçici bir kargaşa dönemi değil, stratejik bir dönüm noktası. Arap ülkeleri bugün “Başkaları tarafından şekillendirilen bölgesel sistem içinde faaliyet göstermeye devam edecekler mi, yoksa kendi güvenlik ortamlarını şekillendirmeye başlayacaklar mı?” sorusuyla karşı karşıya.

Bu artık ertelenemez bir soru. Zira parçalanmanın maliyeti arttı ve bölgenin kırılganlığı, güç eksikliğinden çok kolektif vizyon eksikliğinden kaynaklanıyor. On yıllar süren dış müdahale, iç çatışmalar ve kurumsal aşınmanın ardından, Arap dünyası kendini ‘bölünme ve bağımlılık yolunda devam etmek mi, yoksa Arapların eylem ve etki kapasitesini geri kazandıracak tutarlı bir bölgesel güvenlik çerçevesi geliştirmek mi?’ şeklindeki belirleyici bir seçimle karşı karşıya buldu.

Gazze’ye yönelik savaş, İsrail'in bölgedeki varlığının genişlemesi ve bölgesel güvenliğin tarihsel garantörü olarak ABD'nin müdahalesinin azalması, mevcut düzenin kırılganlığını ortaya çıkardı ve temellerini sarstı. Batı politikaları, uluslararası hukukun uygulanmasında seçici ve sivillerin korunması ve egemenliğin muhafaza edilmesinde ikiyüzlü görünüyordu. Bu tutarlılık kaybı gözden kaçmadı. Batılı liderler, çifte standartların istikrarı koruması gereken sistemin güvenilirliğini zedelediğini kabul etmeye başladı. Arap dünyası için bu an, zor bir gerçeği pekiştirdi. O da dışarıdan gelen korumaya güvenmenin artık ne stratejik olarak uygulanabilir bir seçenek ne de siyasi olarak kabul edilebilir bir seçenek olduğu gerçeğiydi.

Arap Birliği, ülkeler dış güçlerle ikili güvenlik anlaşmalarına öncelik verme eğiliminde olduklarından etkinliğini giderek kaybetti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre Gazze'deki büyük can kaybına rağmen, bu trajedi, güvenlik, egemenlik ve sorumluluk kavramları üzerine Arap düşüncesini yeniden şekillendirecek derin bir stratejik gözden geçirme için itici güç olmuş olabilir.

Arap stratejik bağımsızlığının aşınması

Ortadoğu'nun güvenliği son otuz yılda, öncelikle dışardan bir bakış açısıyla değerlendirildi. Soğuk Savaş sonrası dönem, Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle damgasını vurdu. Bu olay, 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgal etmesinin ve ardından askeri üstünlüğün siyasi gerçekleri yeniden şekillendirebileceği inancına dayanan askeri müdahalelerin önünü açtı. Irak’ın 2003 yılında işgal edilmesi, devlet kurumlarını parçaladı ve bugün bile etkileri devam eden mezhepsel dinamikleri tetikledi. Halkların gerçek şikayetleri ile tetiklenen ve Arap olmayan bölgesel ve uluslararası güçler tarafından istismar edilen 2011 yılındaki Arap Baharı ayaklanmaları, çoğu durumda demokratik dönüşüme yol açmadı, aksine devletlerin çöküşüne, iç savaşlara ve aşırılıkçı gruplar ve rakip bölgesel aktörler tarafından sömürülen iktidar boşluklarına yol açtı.

vd v v
Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu yıllık toplantısında konuşurken, 20 Ocak 2026 (AFP)

Bu başarısızlıklar, Batı'nın söylemleri ile fiili uygulamaları arasındaki uçurumun genişlemesiyle daha da kötüleşti. Kural temelli bir uluslararası düzen çağrısına özellikle Ortadoğu'da seçici bir uygulama eşlik etti.

Kanada Başbakanı Mark Carney'nin Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda yaptığı konuşmada da belirttiği gibi, Batı'nın güvenilirliği, uluslararası hukukun uygulanması ve sivillerin korunması konusunda çifte standart uygulandığı algısı ve gerçeği ile zedelendi. Bu itirafın önemi sembolik anlamında değil, Batı'nın normatif otoritesinin aşınmasının tesadüfi değil, yapısal olduğu imasında yatmaktadır. Arap devletleri için bu durum, esas olarak dış meşruiyete dayanan güvenlik çerçevelerinin temelde kırılgan olduğu gerçeğinin daha da derinleştiğini gösterdi.

Bu gelişmeler, Arap ülkelerinin ortak eylemlerini büyük ölçüde zayıflattı. Devletler dış güçlerle ikili güvenlik anlaşmalarına öncelik verme eğiliminde olduklarından, Arap Birliği (AL) giderek etkinliğini büyük ölçüde yitirdi. Stratejik yaklaşımlar çeşitlilik gösterdi: Bazı devletler ABD'nin güvenlik garantilerine güvenirken, diğerleri bunu Rusya veya Çin ile ilişkiler yoluyla dengelemeye çalıştı ve birkaçı da kendilerini bölgesel arabulucu olarak konumlandırmaya çalıştı. Bunun sonucunda parçalanma ve stratejik tutarlılığın eksikliği oldu ve Arap dünyası krizlerin seyrini şekillendirmek yerine onlara tepki vermekle yetindi.

Gazze'deki savaş, İsrail'in daha geniş bir bölgesel hakimiyet arayışındaki niyetini ortaya çıkardı, ancak aynı zamanda bir dereceye kadar stratejik netlik de sağladı.

ABD'nin stratejik belgeleri bu eğilimi pekiştirdi. ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, hem 2022 yılında Biden yönetimi döneminde hem de 2025 yılında Trump yönetimi dönemindeki güncellemesiyle, Çin ve Rusya gibi büyük güçler arasındaki rekabete öncelik verme yönündeki değişime dikkati çekti. Ortadoğu hala önemli olsa da, artık ABD'nin stratejik hesaplarının merkezinde yer almıyor. Bu değişim, Arap ülkelerine teorik olarak daha fazla bağımsızlık sağlıyor, ancak aynı zamanda devam eden bağımlılığın risklerini de ortaya koyuyor. Birleştirici bir kolektif çerçeve olmadan, bölge, korumaya çalıştığı net çıkarları olan bir aktör olmaktan ziyade, dış rekabetin arenası haline gelebilir.

Halihazırda kusurlu olan güvenlik modelinin çöküşü

Bölgesel güvenlik onlarca yıldır, kusurlu bir modele dayanıyordu. Dışarından verilen güvenlik garantileri, siyasi çözümden kopuk askeri caydırıcılık ve Arap bölünmelerinin sonsuza kadar kontrol altında tutulabileceği varsayımı. Bu model çatışmaları çözmemiş, sadece patlamalarını ertelemişti. Batı’nın desteğiyle İsrail’in ezici askeri üstünlüğü, tek taraflılığı pekiştirdi ve gücün diplomasiyi kalıcı olarak ikame edebileceği inancını sağlamlaştırdı. Filistin sorunu marjinalleştirilmiş ve temel bir sorun olmaktan ziyade can sıkıcı bir siyasi yük olarak ele alındı. Bu durum, Arap devletlerini kolektif bir strateji oluşturmak yerine dar ulusal düzenlemeler yapmaya teşvik etti.

fbf
Gazze Şeridi'nin orta kesimlerindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’ndan Netzarim Koridoru’nu kullanarak Gazze şehrine doğru giden Filistinliler, 11 Ekim 2025 (AFP)

Bu yaklaşım, Arap etkisinin özünü boşaltmış ve Arap olmayan bölgesel ve uluslararası güçlerin gerginliğin seviyesini, sükunetin parametrelerini ve çatışma kurallarını belirlemesine olanak sağladı. Bu da hukukun üstünlüğünden çok güç dengesinin hâkim olduğu, uzlaşma yerine zorlamanın egemen olduğu bir bölgesel sistemle sonuçlandı. Bugün, bu model açıkça çöküyor.

Batı gücünün eşlik ettiği normatif boyutun gerilemesi, bu çöküşü hızlandırdı. Uluslararası hukuka sıkı bir bağlılık olmadan askeri hegemonyanın varlığı, caydırıcılığı zayıflattı. Carney'nin Davos'ta itiraf ettiği üzere, kurallar seçici bir şekilde uygulandığında, kural statüsünü yitirir ve etki aracı haline gelir. Ortadoğu bağlamında bu durum, ilkeler ve rıza yerine emsaller ve emirler tarafından yönetilen bir güvenlik ortamına yansıdı. Ancak bu koşullar, uzun vadeli istikrarla temelden tezat oluşturur.

Stratejik bir değerlendirme noktası olarak Gazze

İsrail’in Gazze'de yürüttüğü savaş, İsrail'in daha geniş bir bölgesel hegemonyaya ulaşma niyetini ortaya çıkardı. Fakat bununla birlikte stratejik açıdan da bir netlik sağladı. Filistin meselesinin sonsuza kadar hiçbir bedel ödemeden marjinalleştirilebileceği yanılsamasını ortadan kaldırdı. Sivillerin çektiği acının boyutu, Arap toplumlarında eşi görülmemiş bir halk baskısı yarattı ve hükümetleri, yetersiz olduğu kanıtlanmış önceki yaklaşımlarını gözden geçirmeye zorladı. Kriz, Filistinlilerin haklarını müzakere edilebilir olarak gören ve net bir siyasi ufuk olmadan normalleşmeye giden yolları kabul eden politikaların iflasını ortaya çıkardı. Aynı zamanda, Arap koordinasyonunun yenilenmesi için fırsatlar ortaya çıktı. Savaşa tepki olarak toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Birliği Olağanüstü Ortak Zirvesi sınırlı bir etkiye sahip olmasına rağmen, ortak ilkelere dayanan önemli bir diplomatik hamle oluşturdu. Bu ilkelerin başında, ciddi bir iki devletli çözümün yeniden canlandırılması geliyordu.

Bugün Ortadoğu'yu şekillendiren en önemli değişikliklerden biri, bölgenin Amerikan stratejik düşüncesindeki önceliğinin giderek azalmasıdır.

Arap diplomasisi, Gazze’deki insani kriz sırasında, Batı'nın tutumlarına pasif bir şekilde uyum sağlamak yerine, uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına dayalı olarak daha iddialı bir tavır sergiledi. Bu değişim, Batı başkentlerinde bile, bu standartlara seçici bir şekilde bağlı kalmanın bunların etkinliğini ve prestijini zayıflattığına dair artan bir farkındalıkla daha da güçlendi. Bu durum, Arap ülkelerinin önemli diplomatik, ekonomik ve yumuşak güç araçlarına sahip oldukları konusunda artan bir farkındalığı yansıttı. Söz konusu güç araçları, koordineli bir çerçeveye entegre edildiğinde, uluslararası söylemi etkileyebilir ve istikrarı bozan davranışları frenleyebilir. Geri çekilmenin artık istikrarı garanti etmediği, sadece çatışmayı ertelediği şeklindeki sonuç ise gayet aşikar.

İsrail'in stratejisi ve Arap dünyasının çıkmazı

Arap dünyasının perspektifinden bakıldığında, İsrail'in Gazze, Suriye, Lübnan ve işgal altındaki Filistin topraklarındaki davranışları, daha geniş bir bölgesel stratejiyi yansıtıyor. O da karşılıklı taahhütler olmaksızın askeri hareket özgürlüğü, siyasi çözüm olmaksızın normalleşme ve egemenlik veya eşitlik tanınmaksızın entegrasyon. Öte yandan İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırıları ve askeri operasyonları sıradan hale gelirken Lübnan'ın egemenliğine darbe vurmaya devam ediyor. İsrail’in yaşayabilir bir Filistin devleti kurulmasına olan karşı tutumu ise üstü kapalı bir tutumdan açık bir beyanata dönüştü. Suriye'de Beşşar Esed rejiminin çökmesinin ardından İsrail'in derin saldırılar, altyapının tahrip edilmesi ve Golan Tepeleri'nin ötesine ilerleme gibi operasyonları, hırslarının doğrudan meşru müdafaa bahanesinin ötesine geçtiğini gösteriyor.

vc v vf
Suriye ile İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri arasındaki ateşkes hattı yakınlarında konuşlu İsrail ordusuna ait askeri araçlar, 9 Aralık 2024 (Reuters)

Arap ülkeleri, İsrail ile nerede olursa olsun, bu genel davranış biçiminden kendilerini soyutlayamazlar. Arap dünyası, uluslararası hukukun seçici bir şekilde uygulandığı ve Arapların hayatlarının marjinal bir maliyet olarak değerlendirildiği bir bölgesel düzeni de kabul edemez. Sürdürülebilir bir güvenlik çerçevesi, net bir siyasi ufuk, karşılıklı itidal ve egemenliğe tutarlı bir saygı gerektirir.

Tek taraflılığa karşı çıkmak için askeri dengeye ihtiyaç yok. Diplomatik pozisyonları koordine eden, ekonomik ilişkileri kullanan ve uluslararası hukuki baskıyı sürdüren uyumlu bir Arap çerçevesi, saldırganlığın maliyetini artırabilir ve istikrarı bozan davranışları frenleyebilir.

İran, Türkiye ve bölgesel yeniden düzenleme

İran, Arap ülkelerinin bölgesel güvenliği için bir tehdit olmaya devam ediyor, ancak bu tehdidin niteliği değişti. Tahran'ın bölgedeki nüfuzu, kendi gücünden çok, Araplar arasındaki bölünme ve devam eden çatışmaların bir sonucu olarak daha da genişledi. İran’ın bölgede kurduğu vekil ağının zayıflaması, ileri savunma doktrininin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkardı.

Buradan çıkarılacak en önemli ders, çözülmemiş Arap çatışmalarının dış müdahaleye kapı açtığı gerçeğidir. Devleti yeniden kurmaya, çatışmaları çözmeye ve kolektif güvenlik oluşturmaya odaklanan tutarlı bir Arap stratejisi, doğrudan çatışmadan daha fazla İran'ın etkisini sınırlayacak.

Öte yandan Türkiye hem bir zorluk hem de bir fırsat teşkil ediyor. Askeri kapasitesi, savunma sanayisi ve jeopolitik konumu, egemenlik, şeffaflık ve karşılıklılık ilkelerine dayalı bir iş birliği çerçevesine entegre edildiğinde bölgesel istikrara katkıda bulunabilir. Dolayısıyla Arap dünyasının Arap olmayan bölgesel güçlerle ilişkisinin, reaktif diplomasi anlayışından, yönetim kurallarının oluşturulmasına katkıda bulunan bir etkileşim anlayışına geçmesi gerekiyor.

ABD’nin çekilmesi ve seçim yükü

Günümüz Ortadoğu'sunu şekillendiren en önemli değişikliklerden biri, bölgenin Amerikan stratejik düşüncesindeki önceliğinin giderek azalması oldu. Washington halen bölgede varlığını sürdürse de uzun vadeli bölgesel istikrarı sağlamak için gerekli siyasi sermayeyi yatırmaya daha az meyilli. Rusya'nın bu alandaki imkanları, Ukrayna'daki savaş nedeniyle kısıtlıyken, Çin güvenlik taahhütlerinden çok ekonomik ortaklıklara odaklanıyor.

Hem İran hem de Türkiye ile yapıcı ilişkiler kurmak, stratejik bir gereklilik olmaya devam ederken İran ile diyalog, tercihen çok taraflı bir çerçeve içinde, şartlı ve karşılıklı olmalı.

Arap ülkeleri için bu gerçekliğin ağır sonuçları söz konusu. Artık dışarıdan verilen garantilere güvenmek yeterli değil. Çok kutupluluk, kolektif hareket edenlere fırsatlar sunuyor. Ülke düzeyinde bireysellik, etki araçları sınırlı kalmaktadır, ancak birlikte hareket ettiklerinde Araplar önemli bir jeopolitik ve ekonomik güç oluşturuyor. Ya başkaları için rekabet arenası olarak kalmak ya da inisiyatif alan aktörlere dönüşmek arasında seçim yapılması gerektiği ortada.

Vizyondan Politikaya: Bölgesel güvenlik için geliştirilmiş Arap gündemi

Güvenilir bir Arap güvenlik çerçevesi oluşturmak için ilkelerden uygulamaya geçmek gerekir. Geçmişteki başarısızlıklar, hatalı teşhislerden çok, zayıf uygulama ve zorlu uzlaşmalardan kaçınmanın sonucuydu. Vizyonu uygulamaya geçirmek için, koordinasyonu sürdürebilecek ve koruyabilecek esnek koalisyonlar ve yenilenmiş bölgesel kurumlara ihtiyaç var. İlk olarak, Arap devletleri sorumluluk almaya hazır bir liderlik çekirdeği içinde stratejik koordinasyonu kurumsallaştırmalı. Tam bir uzlaşma arayışı defalarca kez çıkmaza neden oldu. Bundan dolayı, Körfez’deki kilit öneme sahip ülkeler, Mısır ve Ürdün'ün önderliğinde daha küçük bir koalisyon, kademeli genişlemeye açık yapılandırılmış bir iş birliği başlatabilir. İlk çabalar, deniz seyrüsefer güvenliği, kritik altyapının korunması, hava savunma sistemi çatışmalarının önlenmesi ve insansız hava araçlarına karşı önlemlerin güçlendirilmesi gibi çıkarların kesiştiği savunma alanlarına odaklanmalı. Bu alanlarda somut sonuçlar elde etmek, güveni artıracak ve bir iş birliği geleneği oluşturur.

dsvdf
Arap liderler, Bağdat'ta düzenlenen 34. Arap Birliği Zirvesi'nin açılış oturumu öncesinde aile fotoğrafı çektirirken, 17 Mayıs 2025 (AFP)

İkincisi, Arap diplomasisi dönemsel yahut duruma bağlı olmaktan ziyade, senkronize ve sürdürülebilir hale gelmeli. Uluslararası forumlarda tutumları uyumlaştırmak, büyük güçlerle ilişki kurmak ve bölgesel krizlere toplu olarak yanıt vermek için kalıcı bir koordinasyon mekanizmasına ihtiyaç var. Bu bağlamda, reformdan geçmiş Arap Birliği çok önemli bir rol oynuyor. Stratejik tartışmalar için kalıcı bir forum olmalı, ortak bir güvenlik vizyonunu uygulamak için üzerinde anlaşmaya varılmış mekanizmalar geliştirmeli ve uyumu izlemek ve taahhütleri uygulamak için araçlar bulundurmalı. Eğer Arap Birliği, uygun şekilde yeniden yapılandırılırsa, koordinasyon ve denetim işlevlerini birleştirebilir, üye devletler arasındaki girişimleri uyumlu hale getirebilir ve anlaşmalara saygı duyulmasını sağlayabilir. Böylece marjinalleşmesini ve kurumsal zayıflığını doğrudan ele alabilir ve Arap ülkeleri arasındaki iş birliğine meşruiyet ve pratik etki kazandırır. Hesaplı ekonomik ve siyasi sinyallerle desteklenen koordineli diplomasi de Arap dünyasının uluslararası sahnedeki etkisini katlayabilir.

Üçüncü olarak, Filistin sorunu sembolik bir slogan olarak değil, bölgesel güvenlik önceliği olarak yeniden konumlandırılmalıdır. Arap ülkelerin normalleşme, ekonomik iş birliği veya bölgesel entegrasyon gibi her türlü katılımı, yerleşim yerlerinin genişletilmesinin durdurulması ve bitişik topraklarda bir Filistin devletinin yaşayabilirliğinin korunması dahil olmak üzere, ölçülebilir siyasi taahhütlerle birlikte olmalıdır. Bu, çatışmacı bir yaklaşım değil, stratejik tutarlılıktır. Bu olmadan, hiçbir bölgesel güvenlik mimarisi meşruiyet veya sürdürülebilirlik kazanamaz.

Dördüncüsü, Arap ülkeleri Sudan, Libya, Yemen, Suriye ve Lübnan gibi kırılgan bölgelerde gerilimin azaltılmasına ve devletin yeniden kurulmasına yatırım yapmalı. Buralardaki krizler, dış müdahaleyi davet eden ve istikrarsızlığı sürdüren yapısal boşlukları temsil ediyor. Birleşik arabuluculuk, hedefli mali yardım ve yerel aktörler ile onların dış destekçileri üzerinde kolektif baskı, parçalanmanın azaltılmasına kademeli olarak katkıda bulunabilir.

Beşincisi, hem İran hem de Türkiye ile yapıcı ilişkiler sürdürmek stratejik bir gereklilik olmaya devam ediyor. İran ile diyalog, şartlı ve karşılıklı olmalı, tercihen çok taraflı bir çerçeve içinde yürütülmeli ve egemenlik, müdahale etmeme ve devlet kurumlarının üstünlüğüne saygı temeline dayanmalı. Parça parça ikili ilişkilerin aksine, çok taraflı çerçeveler güç dengesizliklerini sınırlayacak ve taraflar arasındaki bölünme dinamiklerini azaltırken, beklentileri ve kırmızı çizgileri netleştirecektir. Türkiye'ye gelince, Arap ülkelerinin karşı karşıya olduğu stratejik görev, Ankara'nın bölgesel iş birliği sistemine yönelik hedeflerini kanalize edecek teşvikler, kurallar ve kurumlar oluşturarak tepkisel tutumdan proaktif eyleme geçmek olacak. Bu yol egemenlik, karşılıklı saygı ve kapsayıcılığa dayalı olursa, Arap ülkeleri ile Türkiye arasındaki iş birliği Ortadoğu'da ortaya çıkan güvenlik mimarisini güçlendirebilir.

Arap dünyasının bir dönüm noktasında olduğu sık sık söylenir, ancak şu anki durum derhal bir kararın alınmasını gerektiriyor.

Son olarak ise, güvenlik iş birliği askeri alanın ötesine geçmeli. İklim baskısı, gıda güvensizliği, su kıtlığı ve enerji dönüşümleri istikrarsızlığın temel nedenleri haline geldi. Ortak dayanıklılık girişimleri, birbirine bağlı enerji ağları, ulaşım koridorları ve ticaretin kolaylaştırılması yoluyla daha derin ekonomik entegrasyon, çatışmanın maliyetini artırabilir ve aynı zamanda dış ortaklara karşı bölgesel pazarlık gücünü güçlendirebilir.

Uyumdan ziyade etkinliği tercih etmek

Arap dünyasının bir dönüm noktasında olduğu sık sık söylenir, ancak şu anki durum derhal bir karar alınmasını gerektiriyor. Araplar, başkaları tarafından yapılan düzenlemelere uyum sağlamaya devam edebilirler ya da kolektif sorumluluk ve siyasi çözümler temelinde bölgesel bir güvenlik sistemi kurmak gibi zorlu bir görevi üstlenebilirler.

Gazze'deki zulümler, bölgesel normların aşınması ve küresel güç dengesindeki değişim, eski düzenin stratejik ve normatif olarak çöktüğünü açıkça ortaya koydu. Bu düzenin yerini neyin alacağı, Arapların uzlaşma yerine etkinliği tercih edip etmeyeceklerine ve Batı'ya güvenmeye devam edip etmeyeceklerine bağlı. Arap ülkeleri güvenilirliği azalan dış çerçevelere güvenmeye devam edecekler mi, yoksa ortak sorumluluk ve siyasi çözümler temelinde bölgesel bir güvenlik sistemi kurmak için zorlu bir çalışmaya başlayacaklar mı? Yıllar sonra ilk kez, bu iki seçenek açıkça yeniden gündeme geldi. Ancak bunun bölgeye ve küresel istikrara maliyeti daha önce benzeri görülmemiş düzeylerde arttı.