Irak’ın eski Başbakanı İyad Allavi, Şarku'l Avsat'a konuştu: Saddam rejiminin ‘baltasıyla’ suikast girişimine uğradım

Allavi, Şarku'l Avsat'a Baas Partisi ile olan yolculuğunu, Saddam’ı ve işgal sonrası Irak’ı anlattı. (2)

TT

Irak’ın eski Başbakanı İyad Allavi, Şarku'l Avsat'a konuştu: Saddam rejiminin ‘baltasıyla’ suikast girişimine uğradım

Irak’ın eski Başbakanı İyad Allavi.
Irak’ın eski Başbakanı İyad Allavi.

Iraklı iki genç, 1970’li yıllarda Saddam Hüseyin’den ve onun ölüm güvenlik servisinden kaçmak için Irak'ı terk etti. Bu iki gençten biri, Saddam Hüseyin’in, kökünü kazımaya ant içtiği Dava Partisi’nin üyesi olan Nuri el-Maliki’ydi. İkinci isim ise Saddam'ın Cumhurbaşkanı Ahmed Hasan el-Bekir'in himayesinde Baas Partisi’nin tüm eklemlerini zorla kontrol altına almaya devam etmesi karşısında dehşete düşen Baas Partisi üyesi İyad Allavi idi. Maliki ve Allavi, daha sonra ABD’nin Irak’ı işgalinin ardından ülkelerinde karşı karşıya gelecekti.

Nuri el-Maliki’nin başbakan olduğu 2010 yılında Başbakanlık Ofisi’nde kendisiyle faydalı bir görüşme gerçekleştirdim. Başbakanlık ofisinden ayrıldıktan sonra, Saddam sonrası Irak'ın, bulunduğu konumu öylece bırakıp gitmeyecek, hatta sadece silah zoruyla ayrılacak güçlü bir adam yetiştirdiği hissine kapıldım. Beni etkileyen ise Saddam’ın idam kararını imzalayan bu adamın, cellatların evinin yakınlarına taşıdığı Saddam’ın cenazesinin önünde durmasıydı. Maliki, kendisiyle gerçekleştirdiğim bir röportajda şunları söyledi:

​Ben Saddam'ın idam edilmesini istemiyordum. Çünkü bu onun kurtuluşu olacaktı.İşlediği suçlardan dolayı idama mahkum edilmesi onun için az bile.

der
Saddam ve rejiminde görev yapan üyelerin yargılandığı mahkemeden bir kare (Getty Images)

Diktatörlere örnek olacak şekilde aşağılanmış ve hakarete uğramış bir tutsak olarak kalması gerekirdi. Ama halk ve şehit aileleri onun idam edilmesini istedi. İdam edildikten sonra cenazesini bazı kardeşlerimin zorlayıcı ısrarıyla gördüm. Yarım dakika kadar naaşının önünde durdum ve ona ‘Seni idam etmenin ne faydası var? Bu, şehitleri ve yok ettiğin vatanı geri getirebilecek mi?’ dedim.”

O yıl Irak, yeni hükümetin kurulmasıyla ilgili uzun süren bir kriz yaşadı. Maliki ikinci kez başbakan olmak istiyor ve eski başbakan Allavi, genel seçimlerin sonuçları çerçevesinde kendisinin bu yetkiye sahip olduğunu söylüyordu. Tam sekiz ay süren düelloyu İran'ın Maliki'ye verdiği açık destek ve ABD yönetiminin İran'ı yatıştırma konusundaki kararlılığı gibi birkaç nedenden ötürü Maliki kazandı. Bunun yanında Allavi, İran Devrim Muhafızları Örgütü’nün (DMO) yurtdışı kolu Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani'nin kendisine verdiği tavsiyelere uymadı. Ayrıca Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ve Kuveyt Emiri Sabah el-Ahmed el-Cabir es-Sabah’ın İran'a gitmesi tavsiyelerini de dinlemedi. Allavi, başbakanlık görevini almak için dış güçlere el açmayı reddetti.

Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, bahsi geçen liderlerle yaptığı görüşmelerde neler olduğunu anlatan Allavi, dönemin ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden hakkında kullandığı sert ifadelerle Maliki'yi başbakanlık koltuğunda tutmak için yaptıklarını aktardı.

Laik Arap çizgisi

Irak’ın işgalinde İran’ın ABD ile birlikte rol oynadığını düşünen Allavi, İran’ın Irak’ın siyasetine yön verme hakkını tanımayı reddederek ‘Iraklı laik Arap’ çizgisini bozmadı. Aradan yıllar geçti ve Allavi, başbakanlık ve cumhurbaşkanı yardımcılığı görevlerini üstlenmesine, Temsilciler Meclisi’ndeki büyük bir parti bloğunun liderliğini yapmasına rağmen, İran'ı bir kez bile ziyaret etmedi. ABD ve İran dahil olmak üzere diğer ülkelerin Irak'ın iç işlerine müdahalelerini açıkça eleştirmekten çekinmedi.

xscd
Allavi, Saddam rejimi tarafından Londra'da suikast girişimine uğradı, ancak ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra ülkesine döndü ve önemli siyasi roller oynadı (Getty Images)

Eğer işler 4 Şubat 1978 tarihinde Londra'da sabaha karşı Bağdat’ın efendisinin istediği gibi gitseydi, bu röportajı yapıp tüm bu soruları soramayacaktım. O gece Irak istihbaratı, Saddam’ın Baas Partisi’nden istifa ederek Irak'taki değişimi dışarıda aramaya başlayan İyad Allavi'nin öldürülmesi emrini yerine getirdi.

Suikast girişimi

Allavi'ye, halen vücudunda izlerini taşıdığı o suikast girişimini sordum. Buradan sonrasını onun ağzından dinleyelim:

Suikast girişiminden önce çok sayıda tehdit aldım.1974 yılında tüm görevlerimi devrettim ve 1975 yılında Baas Partisi'nden tamamen ayrıldım. 1975 yılında gerek Araplar düzeyinde gerek Irak düzeyinde gerekse ulusal düzeyde işlerin rayından sapmaya başladığını görenler olarak adını bile koymadan, gizlice Ulusal Mutabakat Partisi'nin temellerini attık. Tehditler ve provokasyonlar, bir çok kirli oyunlar 1975'ten 1978'e yılına kadar devam etti.

Bana Londra'ya adının Cihad el-Duleymi olduğu söyleyen bir kişiyi gönderdiler. Bu kişi beni aradı ve acilen görüşmek istediğini söyledi. Arkadaşlarımız ve kardeşlerimiz aracılığıyla 13 kişiye suikast düzenleneceği bilgisini aldık. Listede benimle birlikte Talib Şebib, (1963 yılında Baasçıların iktidarı ele geçirmesine öncülük eden) Hazım Cevad, Tahsin Mualla, Hamid es-Sayig ve birkaç kişi daha yer alıyordu. Cihad ed-Duleymi, bana ‘Yanına geliyorum’ dedi. Ancak kendisini tanımıyordum ve bulunduğu yere gitmemeye dikkat ettim. Oteldeydi ama çok ısrarcı davrandı. Bu yüzden önemli bir meselesi olduğunu düşündüm. Suikast girişiminden bir ay önce bana (Londra'nın batısındaki) Earl's Court'ta kaldığı otelin adını verdi. Onu otelin karşısındaki ankesörlü telefondan aradım, içeride olduğunu söyledi. Ona ‘Yarım saat sonra yanında olacağım. Ama toplantıya geç kalamam’ dedim.

Tuhaf konu

Oteli inceledim, herhangi bir şüpheli hareketliliğe rastlamadım. Sonra onunla bir araya geldim. Tuhaf bir konu açtı. Tanımadığım biri bana darbeden bahsediyordu. Bana, ‘Ben seni önemseyen, seni tanıyan ve sana saygı duyan insanlar tarafından gönderildim. İçlerinden biri (rahmetli) Said Sabit adında büyük bir misyonerdi’ dedi. Ona benden ne istediklerini sordum. Partiyle ilişkisi olan ve kendileriyle iş birliği yapmak isteyen Baasçılar aradıklarını söyledi. Ona, ‘Bu benim gibi yabancıya söyleyeceğin bir şey mi? Git ve parti içinden işleri ayarla!’ dedim. Konuyu dağıtmak için böyle söylemiştim. Ona son söz olarak ‘Size verebilecek bir şeyim yok ve kimseye komplo kurmaya hazır değilim. Artık sadece tıp alanında çalışıyorum’ dedim.

xfrg
Saddam, rejiminin üst düzey yetkilileriyle düzenlenen toplantı. (Getty Images)

Talib Şebib'i aradım, Hazım Cevad da yanındaydı. Hazım (Cevad) bana, ‘Aynısı benim de başıma geldi. Konuyu Irak büyükelçisine veya Baas Partisi yetkilisine bildirmek gerekiyor’ dedi. Bunun üzerine ‘O masum biri, onu nasıl ihbar edebilirim? Milyonda bir ihtimalle bile masum olsa, onu nasıl ihbar edebilirim? Hiç tanımadığım biri bana darbeyi anlatmaya geldi’ dedim.

Baas Partisi’nde görevliyken Emniyet ve İstihbarat Teşkilatı'na getirdiğim bir arkadaşımızı aradım. Adı Nizar ve kendisi şu an Kanada'da siyasi mülteci olarak yaşıyor. Nizar’a, istihbarat servisinin bana birini gönderip göndermediğini teyit edip edemeyeceğini sordum. ‘Bunun benim için öğrenir misin?’ dedim. Malum büyük bir gizlilik içinde çalışıyorduk.

Cihad ed-Duleymi

10 gün sonra beni aradı ve istihbarat servisinin kendisini bana ‘Cihad ed-Duleymi’ olarak tanıtan ve gerçek adını unuttuğunu belirttiği bir kişiyi gönderdiğini söyledi. Bana misilleme yapılmasını beklesem de bu açıklama karşısında şaşırmıştım. Yakın dostlarımdan biriyle konuştum ve Baas Partisi’nin organizasyon görevlisiyle bir otelin kafesinde buluşmasını istedim. Bunun için Gloucester Oteli'ni seçtim. Buluştuk ve ona darbeden söz öden bir kişinin yanıma geldiğini, adını ve özellikleri ile ilgi bilgi vermek istediğimi söyledim. Adının Cihad olduğunu söylediğini ve esmer biri olduğunu belirttim. Görevli gülümsedi ve bana ‘Doktor, bize haber vermekte geç kaldınız’ dedi. Ben de ona ‘Ben partiden ayrıldım, devlet memuru değilim, doktor olarak çalışıyorum’ dedim. Bundan tam bir ay sonra suikast girişimi gerçekleşti.

 

1978 yılının 3 Şubat’ı 4 Şubat’a bağlayan gecesi, (Londra'nın güneybatısındaki) Surrey'de Epsom denilen bölgede, rahmetli olan ilk eşimin yanında kalıyordum. Eşim suikast girişimi sırasında ağır yaralandı. Gece hastanede çalışıyordum, sonra Kürt arkadaşlarımın daveti üzerine siyaset konuşmaya başladık. Gece yarısı eve geldim, yorgundum. Sokağın ışıklarının içeri girmesi için perdeleri biraz yüksek tutuyordum. Sabaha karşı 03:00 civarı bir ses duydum, gözlerimi açtım ve yatağımın yanında bir hayalet gördüm. Önce rüya gördüğümü sandım. Ama bana doğru gelen bir şeyin parladığını gördüğümde kendi kendime bunun bir rüya olmadığını söyledim. Hayalet bir anda bacağıma vurdu. Bacağımın içine sanki ateş girmiş gibi hissettim. Sağ dizim artık hareket edemiyordu. Ellerime darbeler aldım, göğsüme çiviler batıyordu. Başımdan ılık bir su aktığını hissettim. Ne oluyordu? Bu olay yaklaşık iki üç dakika kadar devam etti. Sonra eşim ışığı açtı ve karşısında gördüğü bu uzun boylu ve işinde uzman olduğu anlaşılan kişiye panik ve o anki refleksle saldırdı. (Allavi saldırganın tam adını söylese de biz adının baş harfleri olan M.A.C. kısaltmasını kullanmakla yetineceğiz) Saldırgan eliyle eşimin iki dişini kırdı. Ben de saldırganın elindeki tabarı (Irak’ta baltaya verilen isim) tutarak kullanmasını engellemeye çalıştım. Boğuşmaya devam ettik.

Ilık su

Ancak hissettiğim ılık suyun başıma aldığım darbeden dolayı kan olduğunu anladım. Ben bu (sol) dizimin üzerindeyken, sağ bacağımın kemikleri dışarıya çıkmıştı. Bunun sayesinde hayatta kaldım. Eşim için korktum. Tabarı geri almayı başardıktan sonra eşimin koluna vurdu. Kolu, sadece derisi tutuyordu. Saldırgan uzun boylu olduğu için eşime zıplamasını ve sağlam olan koluyla boynuna yapışmasını söyledim. Ben dizimin üzerinde oturduğum için tabar başıma yakın duruyordu. Eşim dediğimi yaptı, ben de tabarı tutup elinden almayı başardım ve bacağına vurdum. Bu şekilde 10-12 dakika mücadele ettik. Sonra kaçmak için odanın kapısına yöneldi. Ben de arkasından sürünerek gittim. Karıma geride kalmasını söyledim. Banyoya ulaştım, oradan aldığım bir şişe parfümü ona fırlattım. Ölüp ölmediğimi görmek için bana baktı. Odanın zemini ve duvarları kanla kaplıydı. Bana döner dönmez meselenin siyasi olduğunu anladım. Ona lanetler okuyarak, ‘Seni İbnu’l Keza (hakaret ifadesi) bunu korkak olduğun için yaptın. Eğer Allah yaşamama izin verirse, senin ve Saddam'ın gözlerini oyacağım ama eğer ölürsem, birileri intikamımı alacaktır’ dedim. Sonra öleceğimi düşündüğünden başını çevirdi ve gitti. Belinde silah olan başka bir kişinin daha olduğunu fark ettim.

Allavi ve eşinin hastaneye götürülmeleri ve tedavi süreci

Saldırgan gittikten sonra, sürünerek telefona gittim ve hastaneyi aradım. Onlara eşimle birlikte ciddi şekilde yaralandığımızı, sağ kalıp kalmayacağımızı bilmediğimi ve bize yapılan saldırıyı polise ihbar etmeleri gerektiğini söyledim. Bize ambulans gönderdiler. Evimiz eşimin çalıştığı hastaneye yakındı. Beş dakikadan az bir sürede hem polis hem de ambulans geldi. Bizi hemen hastaneye götürdüler, iki ayrı odaya aldılar. Bana, misafir bir cerrahın gelip ameliyatımı gerçekleştireceğini, ancak o gelinceye kadar ilk müdahaleyi yapacaklarını söylediler. Onlara, kuzenim gelene kadar hiçbir şey yapmamalarını söyledim. Onu aramaları için numarasını verdim. Kuzenimin evi hastaneye yakındı. Bana, ‘Şimdi kuzeninin sırası mı?’ dediler. Ben de ‘Evet, onu çağırın’ dedim. Daha sonra Irak'ta Sağlık Bakanlığı da yapan kuzenim Cafer Allavi’yi çağırdılar, karısı ve kız kardeşiyle birlikte geldi. Ona ey Cafer, Salah Şebib'i, Tahsin Maala'yı ve Hamid es-Sayig’i ara ve onlara saldırıya uğradığımı ve isimlerinin suikast listesinde olduğunu söyle. ‘İyad’ın yaşayıp yaşamayacağımı bilmiyoruz ama siz dikkatli olun’ de dedim. Bana ‘Şimdi bunun sırası mı? Hemen ameliyathaneye git’ dedi. Ben de ‘Git, onları ara ve sonra bana geri dön’ dedim.

Üzgün yüzler

Ameliyattan sonra beni yoğun bakım odasına aldılar ve benimle kimseyi görüştürmediler. Hatta ailemin bile beni ziyaret etmesini engellediler. Beyin kanamasından korktukları için beni üç gün gözlem altında tuttular. Allah'a şükür beyin kanaması olmadı. Daha sonra beni normal bir odaya aldılar. Herkesin yüzünde hüzün gördüm. Ailem ve arkadaşlarım endişeliydiler ve korkuyorlardı. Eşimin öldüğünü sandım. Onlara, Hayırdır inşallah? Bizim yürüdüğümüz yol bu. Saddam da bizimle bu şekilde uğraşmaya karar verdi, ne yapabiliriz?’ dedim.

Bu arada bir polis gelip bana davanın siyasi olduğunu ve Scotland Yard'ın Terörle Mücadele Bölümü Başkanı Jim Neville ve asistanı Warnock'un olayla ilgili soruşturma için geleceğini söyledi. Polise ne olduğunu sordum, o da bana ‘Sana söylemediler mi?’ diye sordu. Kimsenin bana bir şey söylemediğini söyledim. Polis, ‘Öldürüldüğünden emin olmak için gizlice hastanenin morguna sızdılar ve oradaki cesetleri incelediler. Çalışanlar sabaha karşı morga bir ceset getirirken, kendilerine doğru gelen ayak seslerini duyup kaçmışlar’ dedi. Ölüp ölmediğimi kontrol etmek için gizlice hastane morguna girmişler. Terörle Mücadele Bölümü polislerinin silahlı koruması altında bir ay boyunca hastanede tedavi gördüm. Birkaç ameliyat daha oldum. Bir ay sonra polis birkaç siville birlikte yanıma gelip bana Irak'ta iktidarı ele geçirmek için komplo kurup kurmadığımı sordu. Polis yoğun soruşturmalar yürüttü. Saldırganı bacağından vurduğum için kan izlerini ve düşürdüğü saati buldular. Bu saate Irak’ta rastlansa da İngiltere’de yoktu. Saat, Irak Cumhuriyet Sarayı için özel olarak Japonya'da yaptırılmıştı. Polis çalışmalarını titizlikle yürütüyordu, parmak izleri aldılar.

Polisler bana, beni burada koruyamayacaklarını, başka bir hastaneye gitmem gerektiğini söylediler. Gerçek kimliğimizi yalnızca başhekimin ve tedavimizi yapan doktorun bilmesi gerektiğini, başkalarına Lübnanlı olduğumuzu ve Lübnan'daki iç savaşta yaralandığımızı söylememizi istediler. Güvendiğim bir arkadaşım vardı. Bana Londra dışında başka bir hastane bulmasını istedim. Beni Gloucestershire'daki bir hastaneye götürdüler ve orada üç ameliyat geçirdim. Sadece tedavimi yapan doktor ve başhekim kim olduğumu biliyordu. Diğer herkese Lübnanlı olduğumu ve savaşta yaralandığımı söyledim.

Üst üste ameliyatlar geçirdim. Tedavim bir buçuk yıl sürdü. Birkaç ameliyatın ardından fizik tedavi gördüm. Eşim başlarda sinir krizi geçirdi. Daha sonra kansere yakalanıp vefat etti, Allah rahmet eylesin.

Barzan, Paris’ten arayıp alay etti

Failler Fransa'ya kaçmayı başarmış, oradan da Irak'a dönmüşlerdi. Elbette sahte pasaportlarla, bazen de diplomatik pasaportlarla seyahat ediyorlardı. En dikkat çekici olansa Barzan İbrahim et-Tikriti’nin (Saddam'ın üvey kardeşi) operasyonu yönetmek üzere Paris'e gelmiş olmasıydı.

fht
Barzan İbrahim et-Tikriti.

Irak meselelerini yakından takip eden bir İngiliz gazeteci, Scotland Yard'a Barzan'ın bu amaçla Paris'te olduğunu bildirdi. Barzan, saldırı gecesi Bağdat'taki kardeşim İmad'ı sabaha karşı saat iki sularında arayarak ‘Doktor ne durumda?’ diye sormuş. Kardeşim de iyi olduğumu söyleyince Barzan histerik bir şekilde gülmeye başlayıp ‘Selam söyle’ diyerek telefonu kapatmış. Bu telefon görüşmesi kardeşimi endişelendirince ertesi gün benimle konuşmaya çalışmış ama başaramamış. Daha sonra kuzenim ona düşüp bacağımı kırdığımı ve onunla iki gün sonra konuşabileceğimi söylemiş.

Can sıkıcı ve yorucu bir dönem

Bir yılımı hastanede geçirdim, eve gidemedim. Hastanede çalışamadım. Yakınlarımın evine gittim. Boş evlerde kaldım. Aslında sıkıcı ve yorucu bir dönemdi.”

Allavi'ye ikinci saldırganın onu neden vurmadığını sordum. Bu sorunun üzerine şöyle devam etti:

Kan kaybından öleceğimi sandılar. Oda tamamen kan içindeydi. İngiltere’deki bir televizyon kanalı suçlarla ilgili bir program yapıyordu. Televizyonda bana yapılan suikast girişimiyle ilgili bir bölüm yayınlandı. Baltanın ve kanlı duvarların resimlerini gösterdiler. Saldırı şubat ayında gerçekleşti. Hava çok soğuktu. Polis evin tüm ısıtma sistemlerini kapatmıştı, fakat havalar ısınınca borular patladı ve evdeki her şey sular altında kaldı. Tek bir kağıt parçası bile kalmadı. Bütün bunlar televizyon ekranlarında gösterildi. Bu ciddi bir cinayet girişimiydi ve sonradan öğrendiğime göre onlara çok pahalıya mal oldu.

Tuzak kuran tuzağa düştü

Saddam rejiminin düşmesi ve Bağdat'a dönmemizin ardından M.A.C’nin Türkiye'de olduğu haberini aldım. Iraklı bir istihbaratçı yanıma gelip ‘Size resmi gösterilse onu tanıyabilir misiniz?’ dedi. Ben de ‘Evet, tanırım’ dedim. Bana resmini gösterdi ve onu hemen tanıdım. Onun nerede olduğunu sordum. Türkiye’de olduğunu ve başta ben olmak üzere Kuzey Irak’tan gelip giden Iraklı muhalifleri takip etmek ve onlara suikast düzenlemek üzere Irak istihbaratı tarafından görevlendirildiğini söyledi.

Türkiye ile temasa geçtik. Bize ‘Siz idam ediyorsunuz, öldürüyorsunuz, onu size teslim etmeyeceğiz’ dediler. Daha sonra ABD’liler gelip bana ‘Sana suikast girişiminde bulunan kişinin resmini göstersek onu tanır mısın?’ dediler. ‘Evet’ dedim. Bana fotoğrafını gösterdiler ve onu tanıdım. Sonra Türkiye'de olduğunu söylediler. Türk hükümetiyle iletişime geçip onu bize teslim etmelerini istediler. Sonra Türk hükümetinden M.A.C’den başka bir vize alması için geri dönmesini istemesini talep ettiler. M.A.C’nin bu vize için Irak’a girmesi ve Duhok'un Zaho ilçesindeki İbrahim Halil Sınır Kapısı’ndan çıkış yapması yeterliydi. Sadece sınırı geçip Türkiye'ye döndüğünde beş yıllık vize verileceği söylendi. Mesut Barzani liderliğindeki Peşmerge'ye bağlı Asayiş (istihbarat teşkilatı) unsurları da sınır kapısında konuşluydu.

ABD’liler benden M.A.C’yi görmemi istediler ama öfkeme yenik düşüp ona bir şey yapmamak için bu öneriyi reddettim. Şahsi şikayetimden vazgeçtiğimi söyledim ama kamu davası açıldı.”

Saddam Hüseyin'in boynuna ilmeğin geçirildiği 30 Aralık 2006 tarihinden bugüne uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen Saddam Hüseyin meselesine yaklaşmak hala oldukça zor. Saddam’ın ister sarayda otursun ister mezarda yatsın bir provokatör olduğu gerçeği değişmiyor. Kurbanları ve düşmanları çok olsa da destekçilerinin sayısı da az değil. Irak'ta zaman, yaralara merhem olmak bir yana bir de üstüne tuz basıyor. Saddam'ın adaletsiz uygulamalarının bedelini ödeyenlerin, Saddam’ın ABD’nin Irak’ı işgaline karşı direnişe liderlik ettiğini ve kamu parasıyla ilişkilerinde dürüst olduğunu okumaları kolay olmasa gerek. Saddam’ın destekçileri, onun çizdiği imajın, ülkesini ve bölgesini kana bulayan zalim hükümdar el-Battaş'tan farklı olmadığını kabul etmekte zorlanıyor olmalılar. Ama gazeteciliğin en keyifli anı, bazı bölgelere ve bu bölgelerin sakinlerinin kaderine damgasını vuran zalimlerin geriye bıraktığı korlara ve bazı dönemlerin közlerine yaklaşmaktır.

Bundan birkaç ay önce bir Arap ülkesinin başkentinde bir Iraklıyla tanıştım. Irak’ın eski Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’le ‘iş ilişkisi ve sevgi bağı’ olduğunu ve bu sebeple yüzlerce kez görüştüklerini söyledi. Can güvenliği nedeniyle kimliğini açıklamak istemediğinden dolayı özür diledi. Ancak benim dikkatimi en çok çekense rejimin düşmesinden sonra da Saddam Hüseyin ile iki kez görüştüğünü söylemesiydi. Bu görüşmelerden ilkini, rejimin düşmesinden iki gün sonra 11 Nisan 2003'te Felluce eteklerinde, ikincisi ise 19 Temmuz 2003’te ABD ordusunun kontrolündeki Bağdat'ta gerçekleştiğini açıkladı.



Altıncı ABD-İsrail zirvesi Ortadoğu'yu değerlendirmek için düzenlendi

Florida'daki Mar-a-Lago tatil yerinde Binyamin Netanyahu ve Donald Trump arasındaki altıncı zirve (AFP)
Florida'daki Mar-a-Lago tatil yerinde Binyamin Netanyahu ve Donald Trump arasındaki altıncı zirve (AFP)
TT

Altıncı ABD-İsrail zirvesi Ortadoğu'yu değerlendirmek için düzenlendi

Florida'daki Mar-a-Lago tatil yerinde Binyamin Netanyahu ve Donald Trump arasındaki altıncı zirve (AFP)
Florida'daki Mar-a-Lago tatil yerinde Binyamin Netanyahu ve Donald Trump arasındaki altıncı zirve (AFP)

Nebil Fehmi

İsrail'in Somaliland'ı bağımsız bir devlet olarak tanımasından sadece birkaç gün sonra, Trump'ın ikinci döneminde Binyamin Netanyahu ile Trump arasında Mar-a-Lago tatil yerinde altıncı zirve düzenlendi. Zirve sonrasında basın toplantısındaki aşırı övgülere ve karşılıklı iltifatlara rağmen, zirve, ABD-İsrail ilişkilerindeki anlaşmazlıkların yanı sıra mevcut uyum derecesini de açıkça yansıttı.

ABD-İsrail görüşmeleri, Gazze'deki kırılgan ateşkesin güçlendirilmesi, İran ile mücadele, Suriye'nin istikrara kavuşturulması, Yemen ile Somali'deki Husi isyancılardan kaynaklanan tehditlerin ele alınması konularına odaklandı. Bu sorunlar, Kızıldeniz'den Afrika Boynuzu'na uzanan süregelen gerilimler arasında Netanyahu'nun Ortadoğu'yu yeniden şekillendirme vizyonuyla iç içe geçmiş. Zirve, cesur diplomatik ve askeri hamlelere dair olasılıkları yansıtırken, aynı zamanda daha geniş bir geriliim ve bölgesel istikrarsızlık riskini de beraberinde getiriyor.

Çalkantılı bir bölgesel bağlam

Bölgesel bağlam krizlerle dolu olmayı sürdürüyor. Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki saldırısı ve İsrail'in yanıtı sonrasında patlak veren Gazze'deki çatışma, Ekim 2025'ten beri kırılgan bir ateşkes altında devam ediyor. Rehinelerin çoğunun serbest bırakılmasına rağmen, Hamas'ın silahsızlandırılmasını, uluslararası denetimi, İsrail'in çekilmesini ve insani yardımın garanti altına alınmasını gerektiren ikinci aşama hâlâ tıkalı durumda.

Trump'ın ekibi, eleştirmenlerin anlaşmayı baltaladığını savunduğu yerleşim yerlerinin genişlemesi ve askeri operasyonlar da dahil olmak üzere İsrail'in oyalama taktikleri olarak saydığı şeyden duyduğu hayal kırıklığını dile getirdi. Buna rağmen Trump kamuoyu önünde, İsrail'e olan güçlü desteğini yineledi, Hamas'a uyarılarda bulundu ve Netanyahu ile caydırıcılık mantığı konusunda hemfikir olduğunu vurguladı.

İran da temaslara damgasını vurdu; Trump, ABD saldırılarının ardından İran’ın herhangi bir nükleer veya füze geliştirme girişimine karşı uyarıda bulundu. Netanyahu, bölgesel güvenlik için gerekli olduğunu savunarak, olası herhangi bir İsrail eylemi için ABD desteği aradı. Sınırların  istikrarı ve azınlıkların korunmasıyla ilgili uzlaşılarla birlikte, Esed sonrası Suriye konusu da gündeme getirildi. Trump, İsrail'in çekincelerine rağmen, Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni Suriye yönetimiyle ilişkilere olan güvenini dile getirdi.

Yeni bir Ortadoğu vizyonu

Zirvede daha geniş bir tema da öne çıktı; Netanyahu'nun analistler tarafından “Büyük İsrail” vizyonunun unsurlarını içerdiği yorumları yapılan “Yeni bir Ortadoğu” kurma hedefi. Netanyahu, caydırıcılık, barış, rakiplerin marjinalleştirilmesi yoluyla bölgeyi dönüştürme söylemini yineledi. 2025 boyunca yaptığı konuşmalarda ve röportajlarında, komşu devletlerin çöküşü ortasında İsrail’in hegemonyasını vurgulayarak, jeopolitik sahneyi yeniden şekillendirmeye yönelik “tarihi bir misyon”dan bahsetmişti. Geçmişte katıldığı BM etkinliklerinde sunduğu ve Filistin devletinin kurulmasını göz ardı eden haritalar da bu söylemi yansıtıyordu. Bu durum, İsrail'i yayılmacılıkla suçlayan Arap devletleri ve İran destekli gruplar arasında endişelere yol açmıştı.

Somaliland ve Maşrık ötesine uzanma

Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'deki son gelişmeler, bu vizyonun Maşrık (Levant) ötesine uzandığını gösteriyor. 26 Aralık 2025'te, Netanyahu'nun ABD ziyaretinden hemen önce, İsrail, Somaliland'ın Somali'den bağımsızlığını resmen tanıyan ilk ülke oldu. Karar, diplomatik ilişkilerin kurulması ve teknoloji, tarım ve güvenlik alanlarında iş birliğinin sağlanmasıyla birlikte “İbrahim Anlaşmaları ruhuna uygun” olarak sunuldu.

Stratejik olarak Somaliland'ın Aden Körfezi'ndeki kıyı şeridi, Yemen'in karşısında ileri bir karakol sağlayarak istihbarat toplama, lojistik destek ve Husiler ile İranlı müttefiklerine karşı olası operasyonlar için olanak tanıyor. İsrailli analistler, Kızıldeniz’in güvenliğini ve İran etkisine karşı koymayı temel gerekçeler olarak göstererek bunu açıkça savundular.

Ancak karar, öfkeli tepkilere yol açtı. Somali, bu adımı egemenliğine bir saldırı olarak kınadı ve Afrika Birliği, Mısır, Türkiye ve İslam İşbirliği Teşkilatı'ndan destek topladı; bu ülkeler, kararın Netanyahu'nun hayati önem taşıyan deniz ticaret yolları üzerindeki kontrolünü artırma planının bir parçası olduğundan endişe duyuyorlar. Suudi Arabistan, Ürdün ve Mısır da dahil olmak üzere 21 Arap, İslam ve Afrika ülkesi, ortak bir bildiri yayınlayarak bu tanımayı reddetti ve Afrika Boynuzu'ndaki güvenlik ve istikrara tehdit olarak değerlendirdi. Arap perspektifi, bu hamleyi Somali'yi istikrarsızlaştırabilecek ve vekalet savaşlarını körükleyebilecek İsrail yayılmacılığının bir yansıması olarak görüyor.

Altta yatan anlaşmazlıklar ortasında ABD-İsrail mutabakatı

Trump-Netanyahu görüşmesi, İsrail'in “direniş ekseni” olarak adlandırdığı şeye karşı ortak hareket kararlılığını pekiştirdi ve bu da tehditleri etkisiz hale getirmek için daha geniş çaplı operasyonların yolunu açabilir. Bununla birlikte, ABD-İsrail arasında altta yatan anlaşmazlıklar devam ediyor.

Trump'ın kamuoyu önündeki desteğine rağmen, yönetimi İsrail'in Gazze ateşkesini ele alış biçiminden duyduğu memnuniyetsizliği dile getirdi. ABD’li yetkililer, Netanyahu'yu yerleşim yerlerinin genişlemesi, insani yardımın azlığı ve ateşkes şartlarını ihlal eden operasyonlar yoluyla anlaşmayı baltalamakla suçluyor. Trump'ın politikaları çelişkili görünüyor; Gazze'de itidal çağrısında bulunurken, Filistin Ulusal Otoritesi’ni zayıflatan Batı Şeria'daki sert politikaları hoş görüyor.

İran konusunda ise güçlü bir fikir birliği var; Trump, nükleer ve füze kapasitelerinin yeniden inşa edilmesi durumunda olası saldırılar düzenlenebileceğini ima ediyor. İkisi arasındaki anlaşmazlık  ise yaklaşımlarında yatıyor. Trump nükleer konuda müzakereleri savunurken, Netanyahu önleyici askeri harekâtı tercih ediyor. Suriye'de, Trump'ın Şara konusundaki iyimserliği, İsrail'in şüpheciliğiyle tezat oluşturuyor ve risklere ilişkin farklı değerlendirmeleri yansıtıyor. Bu gerilimler ayrıca Netanyahu üzerindeki iç baskılardan da kaynaklanıyor; bunlar arasında aşırı sağcı koalisyonu ve yolsuzluk davaları da yer alıyor.

Bölgesel yansımalar ve Arap perspektifi

 Bölgesel olarak durum istikrarsızlığını koruyor. Gazze'de, Trump'ın ikinci aşamanın uygulanması için yaptığı baskı -Hizbullah'ın silahsızlandırılması ve “barış konseyi” yönetimi altında yeniden inşa- süreci hızlandırabilir, ancak Netanyahu'nun iç öncelikleri bunu engelleyebilir. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ayrıca, Somaliland'ı İbrahim Anlaşmaları çerçevesine dahil ederek barış sürecini genişletmek, bu anlaşmalara yönelik hassasiyeti artırabilir ve zaten temkinli olan Arap devletlerini uzaklaştırabilir.

Arap perspektifinden bakıldığında, zirve ve Somaliland'ın tanınması, ABD destekli İsrail hegemonyasına dair korkuları derinleştiriyor. Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün liderleri, Trump'ın Hamas ve İran'a yönelik uyarılarını taraflı ve İsrail'in ateşkes ihlallerini görmezden gelen bir yaklaşım olarak görüyor. Somaliland hamlesi ve Yemen'deki huzursuzluk, İsrail'e Kızıldeniz'de stratejik bir dayanak noktası sağlayarak, Arap çıkarlarını tehdit edebilir ve aşırıcılığı körükleyebilir.

İç politikada Netanyahu, daha temkinli danışmanlarını devre dışı bırakarak Trump ile olan kişisel ilişkisinden faydalanıyor. Zirveden hemen önce Somaliland'ın tanınmasının açıklanması, Trump'ın kamuoyunda çekincelerini dile getirmesine rağmen, Amerikan desteğini sağlamaya yönelik bir girişim gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Mar-a-Lago zirvesi, Gazze anlaşmasının uygulamada ağır ilerlemesi ve Somaliland'ın tanınması, Netanyahu'nun Ortadoğu'yu yeniden şekillendirme hırsını somutlaştırıyor. Bu hırs da uzlaşma yerine caydırma, geleneksel rakipleri aşan ittifaklar ve hukukun üstünlüğü veya doğru ve yanlış kavramlarından bağımsız olarak, tarihi sınırların ötesine gücünü dayatmaya dayanıyor. Bu da Ortadoğu'da bir endişe ve istikrarsızlık dönemine kapıyı açıyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Şam ile SDG arasındaki toplantı ‘somut sonuçlar’ alınamadan sona erdi

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) liderliği arasında daha önce gerçekleşen bir görüşmeden (Arşiv)
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) liderliği arasında daha önce gerçekleşen bir görüşmeden (Arşiv)
TT

Şam ile SDG arasındaki toplantı ‘somut sonuçlar’ alınamadan sona erdi

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) liderliği arasında daha önce gerçekleşen bir görüşmeden (Arşiv)
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) liderliği arasında daha önce gerçekleşen bir görüşmeden (Arşiv)

Şam’da dün yapılan ve 10 Mart Anlaşması kapsamında gerçekleştirilen görüşmelerde, tarafların kamuoyuna ilerleme içeren olumlu bir gelişme açıklayacak durumu olmadığı belirtildi. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile Şam’daki Suriye yönetimi arasında, SDG unsurlarının ulusal orduya entegrasyon sürecinin ele alındığı toplantı, mart ayında imzalanan ve uygulanması için tanınan sürenin 2025 yılı sonunda dolması nedeniyle kritik önem taşımasına rağmen, ortak bir açıklama yapılmadan sona erdi.

Hükümetten bir kaynak, Mazlum Abdi’nin de katılımıyla Şam’da yapılan ve 10 Mart Anlaşması’nın uygulanmasının takibini amaçlayan toplantıların, sahadaki uygulamayı hızlandıracak somut sonuçlar üretmediğini açıkladı.

Kaynak, Suriye devlet televizyonu el-İhbariyye’ya yaptığı açıklamada, ilerleyen dönemde yeni toplantılar düzenlenmesi konusunda mutabakata varıldığını, ancak bu toplantılar için herhangi bir takvim belirlenmediğini söyledi.

Öte yandan SDG, Şam’da hükümet yetkilileriyle yapılan ve DEAŞ’la mücadele kapsamında faaliyet gösteren Birleşik Ortak Görev Gücü – Doğal Kararlılık Operasyonu’nun (CJTF–OIR) Komutanı Tuğgeneral Kevin Lambert’in de katıldığı görüşmenin sona erdiğini duyurdu. SDG’nin sosyal medya hesaplarından paylaşılan açıklamada, görüşmeye ilişkin ayrıntıların daha sonra açıklanacağı kaydedildi.

cdfgt
(soldan sağa) Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) Genel Komutanlık üyesi Sozdar Derik, SDG lideri Mazlum Abdi ve SDG Genel Komutanlık Üyesi Sipan Hemo (Hawarnews)

SDG dün sabah yaptığı açıklamada, askeri entegrasyon sürecini ele almak üzere üst düzey bir heyetinin Şam’da merkezi hükümet yetkilileriyle görüştüğünü duyurdu. Kuzeydoğu Suriye’nin geniş bir bölümünü kontrol eden SDG, açıklamasında heyette Mazlum Abdi’nin yanı sıra genel komuta üyeleri Sozdar Derik ve Sipan Hemo’nun da yer aldığını bildirdi.

Verimsiz toplantı

Suriye hükümetine yakınlığıyla bilinen araştırmacı Bessam es-Süleyman, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Toplantı yapıcı değildi; çünkü SDG hâlâ oyalama taktiği izliyor” dedi. Süleyman, Suriye devletinin farklı seçenekleri değerlendirdiğini belirterek, bu tutum karşısında nasıl bir yaklaşım izleneceği sorusuna, “Büyük olasılıkla başka görüşmeler yapılacak. Devlet, müzakere baskısının sürdürülmesi de dahil olmak üzere seçenekleri açık tutmak istedi, ancak şu aşamada net bir tablo yok. Oyalama devam ederse izlenecek yaklaşım daha sonra belirlenecek” yanıtını verdi.

frgthy
Şam’daki Polis Akademisi, ‘ilk memur eğitim kursu’ için başvuruları kabul etmeye başladı. (Suriye devlet televizyonu el-İhbariyye)

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (KDSÖY) ise cumartesi günü yapılan diplomatik konseyinin yıllık toplantısında, 10 Mart Anlaşması’na bağlı kalınması ve anlaşmanın tüm maddeleriyle hayata geçirilmesi gerektiğini vurguladı. Yönetim ayrıca, anlaşma hükümlerinin sahada uygulanmasını hedefleyen diyalog ve müzakerelerin sürdürülmesi yönündeki tutumunu yineledi.

Hatırlanacağı üzere, SDG lideri Mazlum Abdi ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera tarafından 10 Mart 2025’te imzalanan anlaşma, başta KDSÖY’ye bağlı sivil ve askeri kurumların yıl sonuna kadar ulusal kurumlara entegre edilmesi olmak üzere birçok madde içeriyor. Ancak taraflar arasındaki görüş ayrılıkları, Washington öncülüğündeki baskılara rağmen, anlaşmanın uygulanmasında somut ilerleme sağlanmasını engelledi.

SDG için sınırlı seçenekler

Jusoor Araştırma Merkezi’nden Abdulvahhab Assi, SDG’nin hükümetle yürüttüğü müzakerelerde bir dizi kozu elinde tuttuğunu belirterek, bunların başında ülke topraklarının dörtte birinden fazlasını kontrol etmesi, DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu’nun (DMUK) ortağı olması, Irak sınırının büyük bölümünü ve birçok sınır kapısını denetlemesi ve en önemli petrol ve doğal gaz sahalarını elinde bulundurmasının geldiğini söyledi.

Ancak Assi’ye göre SDG, bu kozlardan en önemlilerinden birini, yani DMUK’la ortaklığını kaybetti. Bu alanda Suriye hükümeti DMUK’un başlıca muhatabı haline gelirken, SDG ile yürütülen ortak operasyonlar azaldı ve Şam ile DMUK arasındaki koordinasyon arttı.

Assi, tarafların mevcut tutumları dikkate alındığında, ABD’den bu yönde bir baskı olmadığı sürece entegrasyonun yakın zamanda gerçekleşmesinin zor göründüğünü ifade etti. Assi’ye göre SDG, elinde bulundurduğu diğer baskı unsurlarıyla, özellikle saflarında bazı eski unsurların bulunması, Halep’te tansiyonu yükseltmesi ve Suveyda’da Ulusal Muhafızlar ile koordinasyonu üzerinden hükümet üzerindeki baskıyı sürdürmeye devam edecek.

dscfvgh
Suriye halkı Şam'daki bir döviz bürosunda eski paralarını yeni paralarla değiştiriyor. (EPA)

Şarku’l Avsat’ın Suriye devlet televizyonu el-İhbariyye’den aktardığına göre, Cumhurbaşkanlığı Medya Danışmanı Ahmed Muvaffak Zeydan, SDG ile ilgili seçeneklerin artık sınırlı hale geldiğini belirterek, 10 Mart’ta Türkiye ve ABD gibi etkili ülkelerin huzurunda imzalanan anlaşmaya uyulmamasının sorumluluğunun SDG’ye ait olduğunu söyledi.

Zeydan, 25 Aralık’ta X platformundaki hesabından yaptığı paylaşımda, “Herkes yeni dönemin etrafında oluşan iç birlikteliği, zaferin birinci yıl dönümü kutlamalarında açıkça görüyor. Buna, ‘yeni Suriye’nin’ uluslararası düzeyde gördüğü destek de eşlik ediyor. Bu yeni Suriye’nin temel başlığı ise inşa ve kalkınmaya yönelik gerçek yatırımdır” ifadelerini kullandı.


Hamas, Gazze’deki çetelerle ilk kez sahada çatıştı

Hamas, Gazze’deki çetelerle ilk kez sahada çatıştı
TT

Hamas, Gazze’deki çetelerle ilk kez sahada çatıştı

Hamas, Gazze’deki çetelerle ilk kez sahada çatıştı

Hamas Hareketi dün, Gazze şehrinin doğusundaki et-Tuffah Mahallesi’nde faaliyet gösteren silahlı çete üyeleriyle ilk kez doğrudan ve sahada çatışmaya girdi. İsrail’in kontrolündeki bölgelerde bulunan Filistinli Rami Halas liderliğindeki bir grup, Filistinlilere yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı ve son günlerde en az iki kişiyi öldürdü.

Şarku’l Avsat’a konuşan sahadaki kaynaklar, Halas çetesinin üyeleri Sarı Hattın batısındaki et-Tuffah Mahallesi’ndeki Sanfur Kavşağı’na doğru ilerlediklerini, burada Hamas üyeleriyle karşılaştıklarını ve 20 dakikadan fazla süren bir çatışmanın yaşandığını, ardından saldırganların geri çekildiğini söyledi.

Kaynaklar, çatışmaların İsrail’e ait insansız hava araçları (İHA) bölgenin üzerinde uçarken meydana geldiğini belirterek, ‘çatışmaların sona ermesinin hemen ardından İHA’ların aynı bölge ve çevresindeki evlere bomba attığını’ da kaydetti.