Kuraklık, Dicle ve Fırat üzerindeki su çatışmasını şiddetlendiriyor

Fotoğraf Altı: Irak ve Suriye'de kuraklıklar nedeniyle düşen su seviyeleri krizi derinleşiyor.

Geçtiğimiz mart ayında, Fırat Nehri'nde görüntülenen su seviyesi. (Reuters)
Geçtiğimiz mart ayında, Fırat Nehri'nde görüntülenen su seviyesi. (Reuters)
TT

Kuraklık, Dicle ve Fırat üzerindeki su çatışmasını şiddetlendiriyor

Geçtiğimiz mart ayında, Fırat Nehri'nde görüntülenen su seviyesi. (Reuters)
Geçtiğimiz mart ayında, Fırat Nehri'nde görüntülenen su seviyesi. (Reuters)

Onlarca yıldır görülen en kötü kuraklık, Irak ve Suriye'de milyonlarca kişinin hayatını ve geçimini tehdit ediyor. Bu yılın yazında, Dicle ve Fırat nehirlerinin su seviyeleri rekor seviyelere düştü. Bu da tarımsal üretimin azalmasına, su kaynaklı hastalıkların artmasına ve nüfusun göç etmek zorunda kalmasına yol açtı. Bu kuraklık, iklim değişikliği, nüfus artışı ve yukarı havza ülkelerinin su akışını kontrol etmesi gibi bir dizi faktörle ilişkili.

Irak Su Kaynakları Bakanlığı ağustos ayı başlarında, uzun süreli kuraklık ve 50 dereceyi aşan sıcaklıklara bağlı olarak ülkedeki su seviyelerinin tüm zamanların en düşük seviyesine ulaştığını duyurdu. Tarih boyunca verimliliği ve doğal zenginlikleri ile tanınan bir bölgede şiddetli kuraklık, son 40 yılda iyice kendini hissettirir hale geldi.

Bakanlık geçtiğimiz mart ayında, su kıtlığı nedeniyle pirinç ve mısır ekiminin durdurulduğunu duyurmuştu. Kuraklık, toprak bozulması ve nehir ve kollarında tuzluluk artışı, tarım, hayvancılık ve balıkçılığı daha da zorlaştırdı. Uluslararası Göç Örgütü'ne göre, bu yılın ortasında kuraklık, Irak'ın 10 ilinde 14 bin aileni evlerini terk etmesine neden oldu. Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ise, ‘yedi milyon Iraklının iklim değişikliğinden etkilendiğini’ vurguladı.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, Irak'ın güneydoğusundaki Şattu’l Arap ziyaretinde, durumun ciddiyetine işaret etti. "Bu bir acil iklim durumu. Sadece Irak için değil, tüm dünya için de bununla bir şekilde başa çıkmanın zamanı geldi" dedi.

Irak, çölleşme nedeniyle her yıl 100 kilometrekare tarım arazisini kaybediyor. Irak Su Kaynakları Bakanlığı tarafından yayınlanan bir rapora göre 2025 yılına kadar beklenen şiddetli kuraklık dalgaları, Fırat Nehri'nin güney kesiminde tamamen kurumasına, Dicle Nehri'nin ise sınırlı su kaynaklarına sahip bir akarsuya dönüşmesine yol açacak. Türkiye'den doğan ve Suriye'den geçen bu nehirler, Irak'ın yüzey sularının yaklaşık yüzde 98'ini sağlıyor.

Fotoğraf Altı: Irak'ın Musayyib ilçesinde, Fırat Nehri'ndeki ölü balıklar, 2 Kasım 2018. (Reuters)
 Irak'ın Musayyib ilçesinde, Fırat Nehri'ndeki ölü balıklar, 2 Kasım 2018. (Reuters)

Diğer yandan, Irak ve İran arasındaki su anlaşmazlığı devam ediyor. İran'ın su politikası, komşu ülkelere akan suyun akışını engellemek ve bu suyu kendi topraklarına yönlendirmeyi içeriyor. Bu politika, yıllardır uygulanıyor, ancak son yıllarda İran'daki su kıtlığının artması nedeniyle daha belirgin hale geldi.

İran'dan gelen suyun kesilmesi, Irak üzerinde yıkıcı bir etkiye sahip. Ülkenin tarımsal üretiminde düşüş, su kaynaklı hastalıkların yayılması nedeniyle geniş çaplı sosyal huzursuzluklar yaşandı. İki ülke, su akışı konusunda birbirini suçluyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre İran, iklim değişikliğini suçlarken, Irak'tan kendi pozisyonunu anlamasını ve konuyu Türkiye ile takip etmesini istiyor. Irak ise İran'dan gelen su akışında yaşanan düşüş nedeniyle Uluslararası Adalet Divanı'na başvurmakla tehdit ediyor.

Türkiye ve İran'dan Irak'a akan suyun azalması, ayrıca bu suyun geçtiği şehirlerde kirlilik, sınır çatışmalarının tırmanmasına, suyun tuzluluk oranının artmasına ve verimli tarım arazilerinin tahrip olmasına yol açtı. İran'ın batısındaki Zagros Dağları'nda bir dizi baraj inşa ederek Karun, Kerha ve Diyala nehirlerinin yönünü değiştirmesi, İran'ın güneybatısında geniş bir kuraklığa neden oldu ve bu da Şattu’l Arap'a giren su payını olumsuz etkiledi.

Suriye, su ve elektrik ihtiyaçlarını karşılamak için temel olarak Fırat Nehri'ne bağımlı olduğundan, ciddi bir su krizi ile karşı karşıya. İnşa edilen barajlar nedeniyle son yıllarda Fırat Nehri'ndeki su akışı yüzde 50'den fazla azaldı. Hükümet kontrolündeki bölgelerde, halk günlerce su kesintisi yaşıyor ve en iyi ihtimalle günde birkaç saat su akıyor. Bu kesintiler, yıllardan beri devam eden elektrik krizini de etkiliyor.

Muhalefetin kontrolündeki bölgelerde, milyonlarca insan zor koşullarda yaşıyor ve bu koşullar su kıtlığı nedeniyle daha da kötüleşiyor. Birleşmiş Milletlere bağlı kuruluşlar, Suriye'nin kuzeyinde su kıtlığı sorunundan beş milyondan fazla kişinin etkilendiğini doğruluyor. İçme suyu kıtlığının kolera, tifo ve ishal gibi su kaynaklı hastalıkların yayılmasına yol açabileceği konusunda uyarıyor.

Irak’ın kuzeydoğudaki durum özellikle trajik. Suriye'nin ‘ekmek sepeti’ olarak bilinen Haseke ili, şiddetli bir su kriziyle karşı karşıya. Haseke şehri, köyleri ve mülteci kampları, Rasulayn bölgesindeki çok taraflı çatışma nedeniyle dört aydan fazla bir süredir Aluk su istasyonundan su pompalanmadığı için bir felaket bölgesine dönüştü. Suriye'deki su krizi, ülkenin gıda ve sağlık güvenliğini tehdit ediyor. Yıkıcı etkileri, su kaynaklı hastalıkların artması ve tarımsal üretimin bozulması şeklinde ortaya çıkıyor.

Su krizi ve güvensizlik tarihi

Türkiye, Suriye ve Irak arasındaki Fırat ve Dicle nehirleri üzerindeki su anlaşmazlığı onlarca yıldır devam ediyor. Üç ülke, suyun nasıl kullanılacağına dair farklı planlara sahip. Türkiye hem hidroelektrik enerjisi üretmek hem de selleri kontrol etmek için nehirlerde baraj inşa etmek istiyor. Suriye, suyun tarımsal sulama için kullanılmasını istiyor. Irak ise halkına ve tarımına yeterli su temin etmeyi talep ediyor.

Fotoğraf Altı: Su seviyesi düşen Dicle Nehri'nde işçiler kum çekiyor. (AFP)
Su seviyesi düşen Dicle Nehri'nde işçiler kum çekiyor. (AFP)

Türkiye 1970'lerin başlarında Keban Barajı’nı inşa etmeye başladı. Bu da Suriye ve Irak'a akan su miktarını azalttı. Üç ülke arasında gerilimlere yol açtı ve bu ülkeler, suyun nasıl paylaşılacağına dair kalıcı bir anlaşmaya varamadılar. 1987'de Türkiye ve Suriye, Suriye'ye minimum su akışını garanti eden bir protokol imzaladı. Ancak Türkiye daha sonra bu anlaşmadan geri çekildi. Türkiye'nin Atatürk Barajı’nı doldurmaya başlamasıyla kriz devam etti ve bu da Irak ve Suriye'ye akan su oranının düşmesine neden oldu.

Suriye ve Irak'taki su krizi, Türkiye'nin Dicle ve Fırat nehirleri üzerine 22 baraj ve 19 hidroelektrik santral inşa ederek bölgeyi kalkındırmayı amaçlayan dev projesini Güneydoğu Anadolu'da uygulamaya başlamasıyla daha da derinleşti. Proje, Irak Fırat Havzası topraklarının yüzde 40'ının tarımsal yatırımdan çıkarılmasına neden olurken, Suriye'de sulanan tarım arazilerinin üçte ikisini etkiledi. Üç ülke iş birliği yapmanın ve suyu adil ve eşitlikçi bir şekilde paylaşmanın bir yolunu bulamazsa, bu çatışmanın bölge insanları üzerinde yıkıcı bir etkisi olacağı açık. Bu çatışmanın çözümünde karşılaşılan zorluklar arasında, üç ülkenin su ihtiyaçları ve önceliklerindeki farklılıklar, özellikle iki nehrin kaynaklarını kontrol etme konusunda üstünlük sahibi olan Türkiye ile yaşanan sorunlar ve akışları azaltan ve kuraklığı yayan iklim değişikliği bulunuyor.

Fotoğraf Altı: Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştiği yeri gösteren -fotoğraf. (AFP)
Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştiği yeri gösteren -fotoğraf. (AFP)

Zorluklara rağmen, Dicle ve Fırat nehirlerinin suları hakkında anlaşmaya varmak için üç ülkede sürdürülebilir kalkınmayı sağlayacak daha fazla baraj ve rezervuar inşa edilmesi, su tasarrufu ve verimlilik önlemlerine yatırım yapılması ve bölgesel bir kalkınma planının geliştirilmesi gibi güveni ve iş birliğini artıran su yönetimi planı da dahil olmak üzere bazı çözümler mevcut. Uluslararası toplumun artan baskısı herkesi memnun edecek uzlaşmalara varılmasına katkıda bulunabilir.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.