‘Yakılmış topraklar’: İsrail’in kara operasyonuna hazırlık stratejisi

Bu hafta Gazze Şeridi’ne yönelik hava bombardımanıyla geçti

AFP
AFP
TT

‘Yakılmış topraklar’: İsrail’in kara operasyonuna hazırlık stratejisi

AFP
AFP

Salim Al-Rayes

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun geçtiğimiz cumartesi günü Gazze Şeridi’ndeki Filistinli gruplara, özellikle de Hamas hareketinin askerî kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’na savaş ilan ettiğinden beri İsrail ordusunun saldırıları durmadı. Aksine evlerinde güvende olan siviller hedef alınmaya devam etti ve aralarındaki çocuklar, kadınlar ve yaşlılar katledildi. Gazzeli yüzlerce kişi de yerinden edilerek, yerleşim bölgeleri tümüyle yok edilmeden önce göçe zorlandı.

İsrail’in Gazze’ye yönelik operasyonu Gazze Şeridi sınırları dışından bir hava, kara ve deniz bombardımanıyla sınırlıydı. Eşzamanlı olarak sınırın diğer tarafında Filistinli grupların savaşçıları ile İsrail ordusu askerleri arasında çatışmalar da yaşandı. İsrail ordusu, 7 Ekim sabahı İsrailliler arasında bin 200’den fazla kişinin ölmesine, 3 bin 190’dan fazla kişinin yaralanmasına, büyük bir kısmının ve muhtemelen 150 kadar kişinin esir edilmesine sebep olan saldırının üzerine ‘temizlik’ operasyonu yaptığını iddia etti.

Netanyahu’nun savaş hali ilan etmesinden bu yana, “Sahada savaş görmedik. Yani Netanyahu’nun tarif ettiği gibi bir dehşet ve hız görmedik” diyen İsrail işleri uzmanı Ehab Jabareen’e göre “olan bitenler, İsrail’in 2008’den bu yana tekrar eden saldırılarında yaşananların bir tekrarı. Yani işgalci ordu ile direniş güçleri arasında ve silahsız sivillere karşı eşitsiz bir savaştan ibaret. Hatta bu bir savaş bile değil; ordu tarafından sivillere yönelik saldırı. Dolayısıyla iki saikin olduğu çok açık.” Al Majalla’ya konuşan Jabareen, halkı ve dünya karşısındaki imajı sarsılan İsrail’in bu aşamada Gazze’den intikam almaya ve kurbanların sayısında bir denge oluşturmaya odaklandığını belirtti. Buna göre İsrail tarafındaki bin 300 can kaybının Filistinliler arasındaki iki kat değil, birkaç kat fazla can kaybıyla denkleşmesi gerekiyor.

Jabareen’e göre Netanyahu’nun üzerinde düşündüğü ikinci aşama ya da denklem ise ‘İsrail’in esirlerini kurtarması’ ki bunu da sivillere karşı eşi benzeri görülmemiş saldırılar yoluyla bir tablo çizip askerî gücünü abartılı sergileyerek yapıyor. Amacı Hamas’ı, özellikle içeriden bir halk baskısı hissederse, müzakere sürecine olabildiğince az şartla boyun eğdirmek.

“İsrail’in Gazze’ye yönelik operasyonu Gazze Şeridi sınırları dışından bir hava, kara ve deniz bombardımanıyla sınırlıydı. Eşzamanlı olarak sınırın öbür tarafında Filistinli grupların savaşçıları ile İsrail ordusu askerleri arasında çatışmalar da yaşandı”

Cumartesi sabahı İsrail saldırılarının başlamasından bu yana Gazze Şeridi’ndeki ölülerin sayısı bin 55’e yükselirken yaralıların sayısı da 5 bin 180’in üzerine çıktı. İsrail ordusu ise Gazze’ye komşu yerleşimlerde çıkan çatışmalar arasında İsrail askerleri tarafından öldürülen ve Hamas savaşçılarına ait binden fazla cesedin varlığını bildirdi.

Bu bağlamda çarşamba akşamı İsrail Kamu Yayın Kuruluşu (Makan), geçici bir İsrail olağanüstü hâl hükümeti kurulduğunu duyurdu. Açıklamaya göre Netanyahu, Beni Gantz ve Yoav Galant’tan oluşan hükümet, Gazze’de Hamas hareketine yönelik savaşı yönetmeye odaklanıyor. Başbakan bu hükümeti kurarak, başarısızlığın ve Filistin direnişinin planlama ve zamanlamaya dair bir ön istihbarat bilgisi olmaksızın geçtiğimiz cumartesi günü düzenlediği işgal altındaki toprakları bombalama ve ayrım duvarına saldırma operasyonunun sorumluluğundan kaçmayı hedefliyor.

Foto: 12 Ekim 2023’te İsrail’in güneyindeki Gazze sınırı yakınlarında bir İsrail topçusu top mermileri atıyor (AFP)
12 Ekim 2023’te İsrail’in güneyindeki Gazze sınırı yakınlarında bir İsrail topçusu top mermileri atıyor (AFP)

Jabareen, Netanyahu’nun geçici hükümeti oluşturarak elde etmeye çalıştığı iki temel faktöre işaret ediyor. Bunlardan birincisi, son dokuz aydır yüzleştiği sorun. Netanyahu, hükümetinin zayıflığı ve sağcı bakanların uyguladığı baskı nedeniyle girdiği sarmaldan acilen çıkmak istiyor. Söz konusu bakanların başında gelen Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ile İç Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, İsrail’in bir liderlik krizi yaşamasına neden oldu. Olağanüstü hâl hükümeti ise Netanyahu’ya ‘ağaçtan inme’ imkânı verecek.

Gantz, şu an İsrail sokaklarında partiler arası ‘birliğe’ duyulan acil ihtiyaca bakarak, mevcut olağanüstü hâl hükümetine katılmanın bir liderlik konumu ifade ettiğini düşünüyor. İsrail işleri uzmanının da belirttiği üzere Gantz, halk karşısında bu liderlik konumundan faydalandı.

Sorumluluk dağıtımı

İkinci ve en önemli faktör ise sorumluluğu paylaştırmaktır. “Yani savaştan sonraki ilk gün İsrail halkı, suçlama parmağını yöneltmeye başlayacak. Netanyahu bu parmakların sadece 7 Ekim için değil, sonrası için de yöneltilmesini istiyor ve sorumluluk ve hesap verme konusunda ortaklar arıyor.”

Tüm bunlara ek olarak savaşın yönetilmesi için askerî deneyime sahip profesyonellere ihtiyaç olduğunu ve bu konuda Ben-Gvir ile Smotrich’in popülaritesinin bir faydası olmayacağını söyleyen uzman, bu durumu şöyle açıklıyor: “Bu ana kadar mini hükümet masasında (kabine) Netanyahu ile oturanlar birçok yeterlikten yoksun kimseler. Dolayısıyla Netanyahu’nun bu hükümet içinde savaşı yönetecek profesyonel kişilere ihtiyacı var.”

Jabareen’e göre kuzey cephesi, Hizbullah’a karşı herhangi bir intikam operasyonuna ev sahipliği yapmadığı için İsrail’in önceliği değil. Evet, işgal güçlerine karşı güçlü ve derin mesajlar vermek amacıyla, Gazze’ye herhangi bir kara saldırısı olması halinde Hizbullah’ın savaşa müdahil olacağına dair mesajlar veriliyor.

“Bölge tümüyle ‘şeytanın elinde’. Yani yanlışlıkla da olsa çıkan tek bir kıvılcım, meseleyi büyük bir askerî vücut gösterisinin yapıldığı savaştan, kelimenin tam anlamıyla bölgesel bir savaşa dönüştürebilir. Çünkü sahada olup bitenlere dair uzlaşmacı çözümler söz konusu değil”

Ancak İsrail’in kuzey cephesine yönelik tutumları ve niyetleri konusunda daha önce açıklananlara rağmen Jabareen’in ifadesiyle “Bölge tümüyle ‘şeytanın elinde’. Yani yanlışlıkla da olsa çıkan tek bir kıvılcım, meseleyi büyük bir askerî vücut gösterisinin yapıldığı savaştan, kelimenin tam anlamıyla bölgesel bir savaşa dönüştürebilir. Çünkü sahada olup bitenlere dair uzlaşmacı çözümler söz konusu değil.”

İsrail’in Gazze’de ‘insanları ve taşları’ yıkan saldırıları devam ederken İsrailli liderler Gazze Şeridi’nde Hamas’a karşı bir kara savaşı hazırlığı yapıldığına dair tehditler savuruyor ki İsrailli bazı isimler bu savaşı, ‘bir ölüm tuzağı’ olarak niteledi.

Foto: 12 Ekim 2023’te İsrail-Gazze Şeridi sınırı yakınlarında bir tankın üzerinde oturan İsrailli bir asker (Reuters)
12 Ekim 2023’te İsrail-Gazze Şeridi sınırı yakınlarında bir tankın üzerinde oturan İsrailli bir asker (Reuters)

Siyasi analist şöyle diyor:

“İsrail’in Gazze konusunda herhangi bir stratejisi yok. Bu yüzden bence havadan stratejik saldırıların en önemli hedeflerinden biri, bir şehir olarak Gazze’nin özelliklerini, dolayısıyla her iki taraf için de kolay ve olabildiğince az hasarlı olabilecek bir toprak parçasıyla uğraşıldığını gizlemeye çalışmaktır.”

Şarku'l Avsat'ın çevirdiği Majalla kaynaklı habere göre Jabareen, kara askerî operasyonunun ya da saldırısının en az 150 hedefi olduğunu belirterek, İsrail'in bu hedeflerden emin değilse, bu hedeflere ulaşma ve esirlerini kurtarma konusunda açık göstergeler olmadan kendisini bu tuzağa düşürmeyeceğini belirtti.

Beş gün önce Gazze ayrım duvarının diğer tarafına yönelik saldırı esnasında 150 İsraillinin Filistinliler tarafından esir alındığı tahmin ediliyor. Bu esirler büyük ihtimalle tek bir mekânda tutulmayacaklar, ki bunu İsrail de teyit etti. “İsrail’in bu esirlerin tutulduğu yerlere nasıl ulaşılabileceği gibi bir sorunu var” diyen Jabareen, değerlendirmesini şu sözlerle bitiriyor:

“Bence İsrail’in, hedeflerine ulaşma çabasına gelene kadar bir çıkmazın içinde olduğu açık. Bundan dolayı şu aşamada, bir sonraki aşamanın uygulanmasına stratejik olarak hizmet edecek yakılmış topraklar politikasına daha fazla dayanmaya çalışıyor.”

* Şarku’l Avsat tarafından Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Cezayir ile doğu komşusu Tunus’un arasını kim bozmaya çalışıyor?

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’u  Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı'nda karşılıyor, 22 Nisan 2024 (AFP)
Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’u  Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı'nda karşılıyor, 22 Nisan 2024 (AFP)
TT

Cezayir ile doğu komşusu Tunus’un arasını kim bozmaya çalışıyor?

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’u  Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı'nda karşılıyor, 22 Nisan 2024 (AFP)
Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’u  Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı'nda karşılıyor, 22 Nisan 2024 (AFP)

Rabia Abdusselam

Bugünlerde sosyal medya platformları, kamuoyunu manipüle etmeyi ve Tunus ile Cezayir’in arasını bozmayı amaçlayan yanıltıcı çıkarımlar ve sahte veya hileli hesaplarla dolup taşmış durumda. Bazı Tunuslu analistler ile eleştirel seslerin, Cezayir'den İtalya'ya gönderilen ve Tunus topraklardan geçen doğalgazın transit ücretlerine ilişkin imzalanan anlaşmaların “yeniden gözden geçirilmesini” talep etmesi, tamamen beklenmedik bir gelişmeydi. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin Cezayir'e yaptığı son ziyaretin ardından gelen bu talepler, mali ve lojistik transit ücretlerinin “gözden geçirilmesi”ne odaklanıyor.

Bu hikaye, Tunus'taki hükümet karşıtı ve mevcut otoriteye muhalif tutum sergileyen partilerin çoğunun, Tunus-Cezayir anlaşmasıyla ilgili uydurma bir belge etrafında yürüttüğü dezenformasyon ve yalan kampanyasından farklı değil. Cezayir ve Tunus muhalefetine bağlı sosyal medya ve internet sitelerinde yayınlanan ve “çok gizli” ibaresi taşıyan bu uydurma belge, “Cezayir ordusuna ciddi iç karışıklık, isyan, darbe girişimi veya kurumsal istikrarı ve mevcut anayasal düzenin devamlılığını tehdit edebilecek herhangi bir durumda Cumhurbaşkanı Kays Said rejimini korumak için müdahale etmesi yetkisi verildiğini” iddia eden bir belge. Söz konusu belge, önceden koordinasyon sağlanmadan bu anlaşmanın hükümleriyle ilgili güvenlik veya savunma alanlarında yabancı bir tarafla herhangi bir anlaşma veya ortaklık kurulmasını da yasaklıyor. Bir diğer maddesi ise, “birinci tarafın askeri ve güvenlik birimlerinin, ikinci tarafın yetkili makamlarıyla önceden koordinasyon sağladıktan sonra, tehlikeli terörist unsurları takip etmek ve etkisiz hale getirmek amacıyla sınır hattından 50 kilometreyi geçmeyecek bir mesafeye kadar ikinci tarafın topraklarına girebileceğini” öngörüyor.

Cezayir'e karşı keskin bir düşmanlık

Yukarıda zikredilen maddeler, Cezayir'in bağımsızlığından bu yana dış politikasını yöneten en önemli ilke olan komşu ülkelerin iç işlerine karışmama ilkesiyle tamamen çelişiyor. Ayrıca, mevcut anayasanın 31. maddesi, ordunun ülke sınırları dışında herhangi bir operasyona katılmasını yasaklamaktadır. Madde şu şekildedir: “Cezayir, diğer halkların meşru egemenliğini ve özgürlüğünü ihlal etmemek için savaşa başvurmaktan kaçınır ve uluslararası anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözmek için çaba gösterir. Cezayir ayrıca, Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği ve Arap Birliği çerçevesinde ve bunların ilke ve amaçlarına tam uyum içinde, yurtdışı barış koruma operasyonlarına katılabilir.”

En sıradan okuyucu bile belgenin geçersizliğini ve aleyhindeki güçlü kanıtları teyit edebilir. Son maddedeki BM'ye bir kopyasının teslim edilmesini öngören yazılı ifade de bunun kanıtı

Cezayirli gazeteci Osman Lahyani

Bu “sahte” belge, anlaşmanın özünü gizlemesine rağmen, Tunus muhalefeti için değerli bir kaynak olmaya devam ediyor. Bu durum, jeopolitik konulara ve Cezayir'in uluslararası ilişkilerine (özellikle Fransa ile Tunus ve Libya gibi komşu ülkelerle) odaklanan yazılarıyla tanınan Cezayirli gazeteci ve yazar Osman Lahyani tarafından da doğrulandı. Yerel “el-Haber TV” kanalında yayınlanan “Sağ ve Sol” programına konuk olarak katıldığında, “Ekim 2025'te imzalanan askeri anlaşma, 2002'de imzalanan önceki anlaşmanın bir güncellemesidir. Bu güncelleme, elbette, terör tehditlerinin yeni biçim ve yöntemleri, kontrolsüz silah ve uyuşturucu kaçakçılığı ve insan kaçakçılığı ile ilgili güvenlik ve askeri değişikliklerden kaynaklanmaktadır” açıklamasını yaptı. “Bu tehditler, sadece Cezayir ve Tunus değil, tüm komşu ülkelerin ortak sınırlarını güvence altına almak için askeri anlaşmalarını güncellemesini gerektiriyor. Bunu Suudi Arabistan ve Pakistan örneğinde de gördük; 17 Eylül'de, yakın güvenlik ittifakı kurmak için ortak bir stratejik savunma anlaşması imzalandı ve taraflardan birine yönelik herhangi saldırının diğerine de yönelik saldırı olarak kabul edileceği belirtildi” diye ekledi. Lahyani sözlerine şöyle devam etti: “En sıradan okuyucu bile belgenin sahte olduğunu teyit edebilir. Son maddedeki BM’ye bir kopyasının teslim edilmesini öngören ifade bunun inkar edilemez bir kanıtıdır.”

fdvbdf
Tunus askerleri, Batı Tunus'taki Cebel-i Şambi bölgesinden görüldüğü üzere, Cezayir sınırına yakın bir yerde devriye geziyor, 11 Haziran 2013 (Reuters)

Zaman zaman, bazı Tunuslu elitlerden sert eleştiriler geliyor. Eski Tunus Cumhurbaşkanı Munsif Marzuki'nin, kuruluşundan beri Arap Mağrip Birliği'ne egemen olan donukluk ve tıkanmadan sürekli olarak Cezayir'i sorumlu tutması buna bir örnek teşkil ediyor. Muhalif siyasi aktivist ve eski cumhurbaşkanı adayı Safi Said'in pozisyonları ve her zaman tartışma yaratan eski Tunus Dışişleri Bakanı Ahmed Venis'in “iddiaları” da önemli.

Cezayir ve Tunus cumhurbaşkanları, Tunus'taki muhalefet grubuna büyük bir şüphe, kaygı ve gerilim ile karışık güvensizlikle bakıyorlar

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun'un  30 Aralık 2025'te iki kanadı ile parlamentoya yaptığı konuşma, Tunuslular için normal ya da geçici değildi. Görünüşte sıradan olan konuşması, hem doğrudan hem de dolaylı mesajlar içeriyordu. Nitekim “Cezayir ve Tunus arasında parayla satın alınmış kişiler kullanılarak anlaşmazlık yaratma girişimleri olduğunu” vurguladı. “İki ülke arasındaki ilişkileri bozmayı amaçlayan tehlikeli bir komplo” konusunda uyardı. Anlaşmanın şartlarına atıfta bulunarak, “Cezayir ordusunun Tunus topraklarına ayak basmadığını ve basmayacağını” vurguladı. Ayrıca, bu provokasyonların nihai amacının “iki taraf arasında siyasi çekişme çıkarmak olduğunu ve asıl hedefin Tunus Cumhuriyeti olduğunu” belirtti. Sonra da, “Tunus'a zarar vermek isteyen herkes önce Cezayir'i aşmak zorundadır” diye etti. Bu, Cezayir'in Libya, Mali ve Burkina Faso gibi komşu ülkelerde meydana gelen ve özellikle düzensiz göçmen akını nedeniyle sosyal düzeyde ciddi sonuçlar doğuran darbe senaryolarının tekrarlanmasından duyduğu korkuyu açıkça yansıtıyor.

Düşmanlığın arka planı ve sırları

Cumhurbaşkanının konuşmasında ilettiği mesajlar arasında, “Tunus çok güçlü ve bazıları onu kolay av olarak göstermeye çalışıyor, ancak Cezayir'in komşusu olduğu için bunda yanılıyorlar. Cumhurbaşkanı Kays Said ne İsrail ile ilişkileri normalleştirenlerden ne de bunun peşinde koşanlardandır” vurgusu da yer alıyordu. İşte meselenin özü de burada yatıyor. Cezayir Cumhurbaşkanı Tunuslulara, ülkelerini ve Cezayir ile ilişkilerini hedef alan, Batılı güçler tarafından organize edilen ve temel amacı bölgeyi parçalamak ve İsrail ile “normalleşmeyi” pekiştirmek olan bir komplodan açık ve net olarak bahsetti. Cezayir'in güneydoğusundaki Biskra Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Profesörü olan Nur Sabah Aknuş yaptığı değerlendirmede, “Cezayir ve Tunus arasındaki organik bağı ve sistematik entegrasyonu koparmak ve her ikisini de zayıflatmak için çalışan kilit ülkeler var. Böylece Cezayir, jeopolitik derinliği olan kardeş ve müttefik Tunus'tan izole edilirken, diğer yandan Tunus, içine sızmayı kolaylaştırmak için zayıflatılmak isteniyor” dedi. Ona göre, iki ülkenin sürekli ve tekrarlanan bir şekilde hedef alınmalarının temel nedeni: “İsrail'i tanımayı ve ilişkileri normalleştirmeyi reddeden tutumları, dünya çapındaki haklı davalara verdikleri destek ve neo-kolonyal güçlere karşı duruşlarıdır. Ne Tunus ne de Cezayir, resmi veya halk düzeyinde, iç krizlerini kullanarak onları normalleşme yönünde tavizler vermeye iten dış baskılara rağmen, Filistin davasını destekleyici tutumlarından vazgeçmediler.”

Cezayir ve Tunus cumhurbaşkanları, Tunus'taki muhalefet grubuna büyük bir şüphe, kaygı ve gerilim ile karışık bir güvensizlikle bakıyorlar. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre stratejik ve güvenlik çalışmaları konusunda uzman Cezayirli araştırmacı Zenasni Muhammed, konuyu şöyle açıkladı: “Cezayir, bazı Tunuslu grupların, özellikle de muhalefet bloğuna bağlı olanların, dış güçlerden destek arayışında olmalarından endişe ediyor. Cumhurbaşkanı Tebbun daha önce Tunuslu güçleri, diğer ülkelerde gördüğümüz gibi, çoğu zaman kötü niyetli olan ve ülkeyi istikrarsızlaştıran dış baskılara boyun eğmemeleri konusunda uyarmıştı.”

Zaman zaman görülen sert tutumlara rağmen, iki ülke arasındaki resmi ilişkiler eşitlik, iç işlerine karışmama ve egemenliğe karşılıklı saygı temelinde güçlü kalmaya devam ediyor

Tunus'taki siyasi sisteme yönelik artan muhalefetle birlikte, bir siyasi analist şu gözlemde bulunuyor: “Cezayir kendisini zor bir güvenlik ikileminin içinde buldu. Özellikle Tunus, diğer komşularına kıyasla Cezayir'in en güvenli sınırını oluşturduğu için doğu komşusuyla iyi komşuluk ilişkilerini sürdürmek zorunda. Aynı zamanda Cezayir, Tunus'un iç işlerine karışmama ile her iki ülkenin karşı karşıya kaldığı ortak baskılar ve meydan okumalar ile mücadelede dış ittifakların gereklilikleri arasında hassas bir denge kurmaya çalışıyor. Bu durum, Tunus muhalefetine Cezayir'in Tunus'taki mevcut rejimin tarafını tutuyor gibi görünebilir.”

f
Tunus'un güneyindeki Gabes şehrinde bulunan devlete ait fosfat işleme tesisinin (gübre fabrikası) bacasından tüten duman, 31 Ekim 2025 (AFP)

Zaman zaman görülen sert tutumlara rağmen, iki ülke arasındaki resmi ilişkiler eşitlik, iç işlerine karışmama, egemenliğe karşılıklı saygı ve ortak çıkarları güvence altına almak için yapılan üst düzey ziyaretler temelinde güçlü kalmaya devam ediyor. İki ülke arasındaki stratejik ortaklık, derin tarihi ve ekonomik bağlarla da karakterize ediliyor. Cezayir, Tunus'a yılda yaklaşık 2 milyar metreküp doğalgaz tedarik ederek enerji ihtiyacının büyük bir kısmını karşılıyor.

Şubat 2025'te yayınlanan son raporlar, Cezayir'den yapılan elektrik ithalatının ulusal tüketimin yaklaşık yüzde 14'ünü karşıladığını ortaya koyuyor. Diğer rakamlar, Cezayir'in Tunus'un elektriğinin yüzde 94 ila 96'sını üretmek için kullandığı doğalgazın tedarikinde oynadığı hayati rolü teyit ediyor ki, bu da iki ülke arasındaki enerji entegrasyonunu stratejik hale getiriyor. İki ülke arasındaki anlaşmalar ayrıca Cezayir'in, Tunus toprakları üzerinden İtalya'ya yaptığı doğal gaz ihracatı için Tunus'a yıllık yaklaşık 420 milyon dolar transit ücreti ödediğini de ortaya koyuyor. Bütün bunlar, iki ülke arasındaki ilişkinin ekonomik ve endüstriyel entegrasyonu hedefleyen karşılıklı faydaya dayalı olduğunu açıkça teyit ediyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Mazlum Abdi ve İlham Ahmed entegrasyon sürecini ele almak üzere Şam’da görüşmelerde bulunuyor

Tuğgeneral Ziyad el-Ayiş, SDG komutanı Mazlum Abdi ile Haseke Valisi  Nureddin İsa Ahmed ve bazı askeri ile güvenlik komutanlarının katılımıyla bir toplantı düzenlendi (SANA)
Tuğgeneral Ziyad el-Ayiş, SDG komutanı Mazlum Abdi ile Haseke Valisi  Nureddin İsa Ahmed ve bazı askeri ile güvenlik komutanlarının katılımıyla bir toplantı düzenlendi (SANA)
TT

Mazlum Abdi ve İlham Ahmed entegrasyon sürecini ele almak üzere Şam’da görüşmelerde bulunuyor

Tuğgeneral Ziyad el-Ayiş, SDG komutanı Mazlum Abdi ile Haseke Valisi  Nureddin İsa Ahmed ve bazı askeri ile güvenlik komutanlarının katılımıyla bir toplantı düzenlendi (SANA)
Tuğgeneral Ziyad el-Ayiş, SDG komutanı Mazlum Abdi ile Haseke Valisi  Nureddin İsa Ahmed ve bazı askeri ile güvenlik komutanlarının katılımıyla bir toplantı düzenlendi (SANA)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ve Özerk Yönetim’in dış ilişkiler sorumlusu İlham Ahmed, Suriye’deki devlet kurumlarına entegrasyon sürecinin takibi kapsamında Salı günü Şam’a gitti.

29 Ocak’ta imzalanan anlaşmanın uygulanmasından sorumlu başkanlık ekibinin sözcüsü Ahmed Hilali, Kürt yetkililerin Şam’daki temaslarının entegrasyon sürecini takip etmek, şu ana kadar kaydedilen ilerlemeyi değerlendirmek ve sonraki adımları ele almak amacı taşıdığını söyledi.

Hilali, resmi medya platformlarında yayımlanan açıklamasında, Mazlum Abdi’nin Cumhurbaşkanlığı temsilcisi Ziyad el-Ayiş ile görüştüğünü, ayrıca Abdi’nin Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ve Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile ayrı ayrı görüşmeler gerçekleştirdiğini belirtti. Bu görüşmelerin öneminin, SDG dosyasının uluslararası ve bölgesel etkiler alanından çıkarılarak ulusal bir iç sürece taşınması olduğunu ifade etti.

29 Ocak anlaşmasının uygulanması kapsamında, Suriye İçişleri Bakanlığı’nın önümüzdeki günlerde Haseke vilayetindeki tüm cezaevlerini devralmaya hazırlandığı bildirildi.

sdvfv
Haseke’de, Suriye hükümetiyle yapılan anlaşma kapsamında SDG tarafından serbest bırakılan tutukluların ardından ailelerinin toplanması (11 Nisan) (Reuters)

Sözcü Hilali daha önce yaptığı açıklamada, hükümetin SDG’den cezaevi dosyasını devralma yönünde ilerleme sağladığını, bunun taraflar arasında daha önce yaşanan düzensiz ve kontrolsüz tahliyeleri sona erdirmeyi amaçladığını söylemişti. Başkanlık gözetiminin bazı tıkanma noktalarını aştığı ve serbest bırakma sürecini hızlandırdığı da belirtildi.

Haseke basın ofisinden yapılan açıklamaya göre SDG kendi kontrolündeki cezaevlerinden altı tutukluyu serbest bıraktı. Bu, dördüncü tahliye grubu olarak kaydedildi. Süreç, başkanlık ekibi ve Tuğgeneral Mervan el-Ali’nin gözetiminde gerçekleştirildi. Böylece hükümet ve SDG cezaevlerinden serbest bırakılanların sayısı yaklaşık 1500’e ulaştı. SDG cezaevlerinde farklı suçlamalarla yaklaşık 500 tutuklu kaldığı, ayrıca SDG’ye bağlı yaklaşık 300 tutuklunun da yakın zamanda serbest bırakılmasının planlandığı aktarıldı.

Rudaw’a konuşan Hilali, sürecin son aşamaya yaklaştığını, sayıların mutlak kesinlik taşımadığını çünkü listelerin karşılıklı doğrulama ve güncellemelerden geçtiğini söyledi. Ancak genel olarak “tahliyelerde somut ilerleme” bulunduğunu vurguladı.

vfdb f
Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani’nin, Münih Güvenlik Konferansı kapsamında ABD Kongresi’nden bazı üyelerle yaptığı görüşmelere SDG lideri Mazlum Abdi ve İlham Ahmed de katıldı. (Suriye Dışişleri Bakanlığı)

Yetkili ayrıca askeri yapıya da değinerek, entegrasyon sürecinin teknik açıdan ileri aşamaya geldiğini ve Haseke vilayetinde üç tugaydan oluşan bir yapı üzerinde çalışıldığını ifade etti. Ancak resmi duyurunun, nihai mutabakatların tamamlanması ve kurumsal onay süreçlerinin bitirilmesine bağlı olduğu belirtildi.

Suriye hükümeti, 29 Ocak’ta SDG ile ateşkes ve kapsamlı bir anlaşma konusunda uzlaştığını açıklamıştı. Anlaşma, askeri ve idari güçlerin kademeli entegrasyonunu, Haseke ve Kamışlı merkezlerine güvenlik güçlerinin girişini ve devletin tüm sivil kurumlar, sınır kapıları ve idari yapıları devralmasını içeriyor.


Hizbullah, Lübnan’ın İsrail’le müzakerelerine siyasi ve askeri gerilimle karşılık veriyor

Güney Lübnan’daki beldelerde yıkıma ait bir görüntü (AFP)
Güney Lübnan’daki beldelerde yıkıma ait bir görüntü (AFP)
TT

Hizbullah, Lübnan’ın İsrail’le müzakerelerine siyasi ve askeri gerilimle karşılık veriyor

Güney Lübnan’daki beldelerde yıkıma ait bir görüntü (AFP)
Güney Lübnan’daki beldelerde yıkıma ait bir görüntü (AFP)

Hizbullah, ABD’nin himayesinde Lübnan ile İsrail arasında yürütülen doğrudan müzakerelere iki yönlü siyasi ve askeri bir yaklaşım ile karşılık veriyor. İlk yaklaşım, müzakereleri reddetme ve devleti “İsrail ile müzakere kararını gözden geçirmeye” çağırma şeklinde ortaya çıkarken, bu adımın “Lübnanlılar arasındaki ayrışmayı artıracağı” savunuluyor. Öte yandan örgüt, İsrail’e yönelik roket saldırılarını artırarak sahadaki yanıtın devam edeceği mesajını veriyor.

Siyasi açıklamalar

Hizbullah’ın parlamentodaki Direnişe Vefa Bloku milletvekillerinden Hüseyin Fadlallah, yaptığı açıklamada “Beyrut’taki iktidarın yeterli olmadığını, bireysel ve zaman zaman mezhepsel çıkarların ulusal çıkarların önüne geçtiğini” söyledi.

Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, hükümetin düşmana taviz vermeyi artırdığını ve Lübnanlılar arasındaki ayrışmayı derinleştiren yanlış bir yola girdiğini belirten Fadlallah, “Lübnan makamları hesaplarını yeniden gözden geçirmeli ve halkına dönmelidir” dedi.

Fadlallah güneyden ordunun çekilerek bölgenin işgale açık hale getirildiğini ve böylece düşmana fırsatlar verildiğini ileri sürdü.

“Düşman, Bint Cubeyl sahasını yok etse de içinde fotoğraf çekmeyi başaramadı” diyen Fadlallah, İsrail’in “sahadaki yenilgisini Washington’daki müzakerelerle telafi etmeye çalıştığını” iddia etti.

Milletvekili, Lübnan hükümetine “İsrail ile müzakere kararını yeniden gözden geçirme” çağrısını yineleyerek, bunun “Lübnanlılar arasındaki ayrışmayı artıracağını” savundu.

vd
Güney Lübnan’da yıkılmış binaların enkazı arasında dalgalanan bir İsrail bayrağı (AFP)

Bu açıklamalar, Hizbullah Siyasi Konseyi üyesi Vekif Safa’nın, örgütün devam eden müzakerelerle ilgilenmediğini söylemesinin ardından geldi. Safa, AP’ye yaptığı açıklamada “Müzakerelerin sonuçlarıyla hiç ilgilenmiyoruz, bizi bağlamıyor. Anlaşmalar ne olursa olsun bağlı değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Askeri gerilimi

Hizbullah, bu tutumunu sahada da yaklaşık bir saat içinde İsrail’e 40’a yakın roket atarak göstermeye çalıştı. Özellikle kuzeydeki yerleşim yerleri hedef alındı.

Örgüt ayrıca, Yukarı Celile’de bir askeri noktaya yönelik bir seyir füzesinin fırlatıldığını gösteren bir video yayımladı ve İsrail’in “Maskaf Am” mevkiinde askerlerin toplandığı bir alanın hedef alındığını duyurdu.

Buna ek olarak, insansız hava aracı (İHA) saldırıları ve farklı bölgelere roket salvoları düzenlendiği de açıklandı.

Devlet dışı müzakere denklemi

Gelişmelerin anlamına ilişkin değerlendirmede bulunan emekli tuğgeneral Said Kazzah, “Hizbullah’ın bu aşamada İsrail’e net bir denklem dayatmaya çalıştığını; kendisini Lübnan devleti üzerinden yürütülen müzakerelerden bağımsız, ateşkes konusunda muhatap alınması gereken tek taraf olarak konumlandırmak istediğini” söyledi.

Kazzah’a göre örgüt Lübnan devletinin bu dosyada yetkinliğini ve özellikle güney sınırındaki güvenlik müzakerelerini yürütme kapasitesini fiilen tanımıyor. Bu yaklaşımın iki hedefi olduğunu belirten Kazzah, bunlardan ilkinin örgütün müzakere şartlarını dayatabilen bir aktör olarak konumunu güçlendirmek, ikincisinin ise bu kartı İran’ın ABD ile yürüttüğü daha geniş müzakere sürecinde kullanmak olduğunu ifade etti.

dvfv
Güney Lübnan’da yıkılmış binaların yanından geçen bir yolda ilerleyen İsrail ordusuna ait zırhlı araçlar (AFP)

Kazzah ayrıca zamanlamaya dikkat çekerek, güneydeki askeri operasyonların sürdüğünü ve “Hizbullah’ın İsrail ordusuyla fiili çatışma halinde olmaya devam ettiğini” söyledi. Sabah saatlerinde yaklaşık 40 roket atılmasının, İsrail yerleşimlerinde okulların yeniden açılmasıyla aynı zamana denk gelmesinin sembolik bir anlam taşıdığını belirterek bunun “savaşın sona ermediği ve Washington’daki müzakere sürecinin otomatik bir ateşkes anlamına gelmediği” mesajını taşıdığını ifade etti.

Kazzah, örgütün geçmişte olduğu gibi dolaylı müzakere modelini yeniden üretmeye çalıştığını, 1993, 1996 ve 2000 yılları ile 2006 savaşı örneklerinde olduğu gibi uluslararası arabulucular üzerinden bir iletişim kanalı kurulduğunu hatırlattı. Lübnan devletinin ise çoğu zaman bu süreçte doğrudan taraf olmaktan ziyade, sonuçların resmileştirildiği bir yapı olarak kaldığını söyledi.

Bu yaklaşımın daha yakın dönemde deniz sınırlarının belirlenmesi sürecine de yansıdığını belirten Kazzah, burada da fiilen Hizbullah’ın dayattığı bir denklem oluştuğunu, devletin ise çoğunlukla süreci tamamlayan resmi bir aktör rolünde kaldığını ifade etti.

Siyasi mesajlar, askeri örtüyle

Emekli Tuğgeneral Naci Melaab ise farklı bir değerlendirme yaparak, askeri gerilimin belirleyici bir savaş kapasitesinden ziyade “siyasi ve varoluşsal bir mesaj” taşıdığını söyledi.

Melaab, İran’ın füze doktrininde çoklu salvo saldırılarının hava savunma sistemlerini yıpratmaya yönelik olduğunu, ancak mevcut operasyonların bu düzeyde bir etkinlik taşımadığını belirtti.

“Hizbullah’ın bugün yürüttüğü askeri faaliyetler, İsrail’e yalnızca sınırlı zararlar verebiliyor; güç dengesi üzerinde belirleyici bir değişiklik yaratmıyor” diyen Melaab, İsrail’in gelişmiş savunma sistemleri ve sivil altyapı hazırlığı sayesinde bu tür saldırılara karşı yüksek bir dayanıklılık sergilediğini ifade etti.

İsrail’in özellikle insansız hava araçları alanındaki teknolojik üstünlüğüne dikkat çeken Melaab, bunun sahada bu tür operasyonlara karşı koymayı zorlaştırdığını söyledi.

Tırmanışın müzakere bağlamıyla bağlantılı olduğunu belirten Melaab “Yaşananlar askeri olmaktan çok siyasi bir mesajdır; devlet değil, savaş ve barış kararının hâlâ Hizbullah’ın elinde olduğu vurgulanmaktadır. İsrail saldırılarını sürdürürse biz de devam ederiz” mesajını taşıdığını ancak bunun sahada belirleyici bir askeri sonuç üretmediğini ifade etti.